Ana sayfa 5. Sayı Gazali’nin modern versiyonu: Yaşar Nuri Öztürk ve misyonu

Gazali’nin modern versiyonu: Yaşar Nuri Öztürk ve misyonu

207
PAYLAŞ
Yaşar Nuri Öztürk

Yasin Ceylan

“Y. N. Öztürk modeli ilahiyatçıların en büyük marifetlerinden biri, medeni toplumların iç dinamiklerinden ortaya çıkan değer kavramlarını ve yeni elde edilmiş özgürlükleri İslam bağlamına alıp, bunları İslam’ın orijinal malı gibi göstermeleridir. Bunu yaparken bu dinin güzelliklerini daha yeni keşfettiklerini söyler, bu olağanüstü durumu, İslam’ın bir özelliği olarak takdim ederler.”

Prof. Dr. Yasin Ceylan
ODTÜ Felsefe Bölümü

Tektanrılı semavi dinlerin sonuncusu olan İslam dininin, farklı bir dünya görüşü içeren yabancı bir kültürle ilk karşılaşması, miladi 8. yüzyılın sonlarında olmuştur. Bu kültür, İslam ordularının fethettiği Orta Doğu coğrafyasında, birkaç merkezde hâlâ canlılığını sürdüren Eski Yunan düşüncesinin Ortaçağ versiyonuydu. İslam dininin karşılaştığı diğer yabancı bir yaşam biçimi, Fars kültürüydü. İslam’ın Güney Asya’ya yayılmasıyla Hint düşüncesiyle de karşı karşıya gelindi. Farklı dünya görüşleri sunan bu kültürlerden en yetkin ve derli toplu olanı Yunan Akliyatı diye de adlandırılan Yunan kültürüydü. Yunan felsefesinin temel kaynaklarının Arapça’ya çevrilmesiyle, İslam âleminde, bilhassa Abbasi Dönemi’nin son iki asrında, İslam dünya görüşünden tamamen farklı, temeli insan ve doğa bilgisine dayanan bir düşünce tarzı, başka bir deyişle, Eski Yunan düşünce geleneğinin devamı sayılabilecek bir fikir hareketi, devrin entelektüelleri tarafından kabul görmüştür. Merkezi Bağdat olan bu fikir hareketinin en büyük temsilcileri, Hıristiyan âlemi dahil, Ortaçağ’ın en büyük filozofları olan Farabi, İbn Sina ve Endülüslü İbn Rüşd’dür. Miladi 13. asrın sonlarına kadar devam eden bu entelektüel düşünce, İslam dünya görüşü karşısında, bazı tarihsel sebeplerle direnememiş, etkisini ve taraftarlarını kaybederek, kültürel bir vakıa olarak tarihte geçmiştir.

Gazali, inançlarla özgür düşünce arasındaki farkı fark etmiştir
Akıl mı nakil (dogma) mi veya vahiy mi insansal bilgi mi ikilemine en dramatik çözümü, 12. asır büyük âlimi Gazali sağlamıştır. Gazali, akıl yerine nakli tercih etmiş, doğru bilgi olarak vahyi tanımış, akla, sadece nakli anlama görevini vermiştir. Bu hüküm, üç asırdan beri gelişmekte olan ve birçok taraftar bulan Yunan menşeli düşünce modelinin de fermanıydı. Gazali’nin bu fetvasıyla muğlak bir sorun açıklığa kavuşmuştu: Yunan düşüncesi veya vahiy ile desteklenmeyen akıl ürünü düşünce tarzı İslam’a aykırıydı. İslami dünya görüşü ile Yunan dünya görüşleri birbirlerine zıt değerler taşımaktaydı. Bir insan, ikisinden ancak birini seçebilirdi. İkisini bir gönülde tutmak, iki zıt şeyi aynı yerde tutmak anlamındaydı. Bu ikilem karşısında mesela Farabi ile İbn Sina Yunan felsefesini, yani bağımsız aklı seçmişler ve bu sebeple Müslümanlıkları şaibeli duruma düşmüştür. Kendisi ise vahyi tercih etmiş, felsefeyi ise salt vahyi desteklemek için bir araç olarak görmüş, onun kimi öğelerini gereksiz ve hatta iman için zararlı bulmuştur.

Şimdi, Gazali’nin bu fetvasını ve seçimini beğenmesek de, samimiyetini takdir etmekten kendimizi alamayız. Her şeyden önce akıl ile nakil, din ile felsefe, inançlarla özgür düşünce arasındaki farkı, keskin zekâsıyla çok iyi fark etmiş ve yüksek ahlakın şartı olan dürüstlük ve içtenlikle, seçimini din ve imandan ya da eğer bir felsefe var olacaksa, onun sadece dine destek vermek amacını benimsemesi gerektiğinden yana yapmıştır. Bu seçimi hangi gerekçelerle yaptığını da al-Munkız min al Dalal ile Mişkat al-Envar adlı eserlerinde belirtmiştir. Devrin Meşşai felsefesine nüfuzunu, felsefecileri bile hayrette bırakacak bir titizlikle kaleme aldığı, Makasıd al-Felasıfa adlı eseriyle ispatlamıştır. Ama bu derin felsefe bilgisine rağmen felsefeyi eleştirerek, onu dini destekleyen bir araç konumuna indirgemiş, özde vahiy bilgisine sarılmıştır. Bu noktanın üzerinde durmamın sebebi, İslam dünya görüşü ile Yunan felsefesi veya yalın akıl temeline dayanan, dolayısıyla dine destek vermeyen bir düşüncenin birbirine zıt olduğuna, Gazali gibi iki tarafı da çok iyi bilen saygın bir âlimi tanık göstermektir.

Gazali’nin modern versiyonları
Son iki asırdan beri, İslam âlemi yeniden benzer bir tecrübe yaşamaktadır. Yani tekrar, kendisine yabancı bir dünya görüşü ile karşı karşıyadır. Ancak bu ikinci karşılaşmada şartlar değişmiştir. Birincide olduğu gibi, kendisi egemen güç değildir. Eşit bir konumda da değil, bilakis mahkûm bir vaziyettedir. Ayrıca kendisine yabancı olan bu kültürün ürünlerini evine kadar getirmiş, kültürel değerleri bilerek veye bilmeyerek yaşamına katmıştır. Böyle fiziksel ve zihinsel bir sultanın altında ezilmeye başlayan İslam âleminin düşünürleri, felaket izlenimini veren bu tarihsel hadiseyi çözmeye çalışmışlardır. Her türlü iletişim aracını kullanarak başka kültürlerdeki toplumların yaşamına hükmeden, Batı Medeniyeti diye adlandırdığımız bu yeni dünya görüşünün, daha önce karşılaşılan dünya görüşü ile benzer yönü, ikisinin de insansal temele dayanması, vahiy gibi Tanrısal bir desteğe sahip olmamasıdır. Başka bir ifadeyle İslam dünya görüşüne temamen zıt olmasıdır.

Kültürlerin birbirlerine göründüğü, etkileşimin kaçınılmaz olduğu durumlarda, bir kültürdeki gelişme, diğer kültürler için ihmal edilecek keyfi bir hadise olmaz. Aksine zorunluluk arz eder. Yani etrafınızda olup bitenleri görmezlikten gelip zihinsel ve fiziksel dünyanızı soyutlayamazsınız.

Batı dünyasının hem bilimsel hem de fiziksel üstünlüğünü fark eden İslam uleması, farklı tavırlar takındı. Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh gibi bazı düşünürler, “İslami dünya görüşü en ideal dünya görüşüdür, dolayısıyla yerli yabancı her türlü nimet İslamda, yani Kuran’da ve hadiste mevcuttur. Bu zahir değilse, bunu ortaya çıkaracak İslam ulemasıdır” düşünce ve inancıyla göreve başladılar. Batılı bilim ve kültürel değerlerden öğrenebildiklerinin karşılıklarını, Kuran’da ve hadiste, buralarda olmazsa mezhep imamlarının görüşlerinde aramaya koyuldular. İzledikleri bu yolun doğruluğunu ispatlayabilmek için bazen, Kuran ayetlerine, tahrife varan teviller getirdiler, bazen de Batı menşeli bilimsel ve kültürel unsurları asıl köklerinden koparıp tanınmaz hale getirdiler. Yapamadıkları bir şey vardı: Kendi dünya görüşlerinden bir nebze çıkıp şu deşifre etmeye çalıştıkları yabancı düşüncenin bizzat içine girmek. Bir an için de olsa onlar gibi düşünebilmek. Bunu yapabilmek demek bu yabancıyı gerçekten hakkıyla anlamak demekti. Gazali’nin 12. yüzyılda Meşşai felsefesi için çektiği zahmeti, şimdiki ulema, Garb Medeniyeti için göze alamıyordu. Biraz da mazurdular. Çünkü yetiştirildikleri eğitimde felsefe diye bir şey yoktu. 6 asırdan beri medreselerde felsefe ve doğa bilimleri zaten okutulmuyordu.

Ancak Batı dünya görüşünü temelden öğrenmeyi göze alan bir İslam âlimi, 20. yüzyılın ortalarında ortaya çıktı. Bu âlim, Mısırlı Seyyid Kutub’tur. Seyyid Kutub, Batı Medeniyeti’nin temel yargılarını, hareket noktasını ve ana tezini kavramıştır. Bunun için bir süre Amerika’ya gidip çalışmalarını orada sürdürmüştür. Kutub şu sonuca varmıştır: “Batı medeniyetinin temelinde madde vardır. Bu materyalist düşüncede Tanrı’ya yer yoktur. Dinin koyduğu tabuları hiçe sayan, bedensel hazları serbest bırakıp onları kurumlaştıran, kutsiyetten yoksun bu yaşam felsefesıyle İslam, taban tabana zıttır. Bugünkü Batı insanının yaşam modeli olarak sergilediği düşünce ve eylemler, 14 asır önce, Cahiliye Araplar’ının düşünce ve eylemlerinin benzerleridir. Bu sebeple, Batı yaşam biçimi, İslami değerler açısından küfürdür, hatta şirktir”.

Seyyid Kutub’un sergilediği bu tavır, kimi noktalarda Gazali’den ayrılsa da, onunki kadar zihin berraklığı ve onunki kadar samimiyet taşımaktadır. Nakil taraftarlarının bu dürüst yaklaşımına karşılık, akıl taraftarlarından da benzer örnekler verilebilir: Hıristiyan Ortaçağ’ında Plotinus (İslam kaynaklarında Eflutin olarak bilinir), İslam âleminden de Muhammed Zekeriya al-Razi’i. Plotinus, Hıristiyanlık propagandasının en sade ve etik değerlerin en yoğun biçimde işlendiği bir dönemde, bu dine girmeyi reddetmiş ve aralarında ünlü Porfüryus’un da bulunduğu öğrencilerine felsefi tefekkür ve erdemleri bırakmak pahasına, Hıristiyanlığı seçmemelerini tavsiye etmiştir. Zekariye al-Razi ise, al-Aklü Hakimün la Yuhkam aleyh” (= Akıl hükmeder, onun üstünde onu yargılayacak başka bir şey olamaz) diyerek vahiy bilgisinin akla üstünlüğünü reddetmiş ve kurulu dinlere karşı çıkmıştır.

Yaşar Nuri Öztürk: İslamileştirme taktikleri
Şimdi, yukarıda sunduğumuz tarihsel arkaplan ile zıt dünya görüşleri karşısında tavır koyan şahsiyetler göz önünde tutularak, yazımızın kahramanı olan Yaşar Nuri Öztürk’ün İslam dini ve Batı tarzı yaşam modeli konularındaki tavrını belirlemeye çalışalım: Yaşar Nuri Öztürk’ün bir Müslüman düşünür olarak Batı kültürü hakkındaki tavrı, Muhammed Abduh ekolünün devamı gibi görünmektedir. Bu ekolde, dışarıdan yaşantımıza herhangi bir şekilde giren yabancı bir unsur, -bu bilimsel bir bilgi, teknoloji ürünü bir araç veya kültürel bir değer- sağladığı fayda ve gördüğü kabul, toplum üzerinde bir ağırlık yaratıyorsa; artık bunun meşruiyeti için ilk koşul yerine gelmiştir, o zaman sıra ikinci aşamadadır. Bu aşamada yapılacak şey, önce Kuran ayetlerinde, burada yoksa, bilinen hadis kitaplarında, söz konusu bu yeni unsuru, açık veya makul bir teville (bir sözü veya davranışı görünür anlamından başka bir anlamda kabul etmeyle) onaylayacak bir ibare bulabilmektir. Aranan bu ifade veya anlaşılabilir ima yoksa, geçmişte benzer zorluklarla karşılaşan tefsir ve fıkıh âlimlerinin görüş ve fetvalarına başvurulur. Bu alanda da başarı sağlanmazsa, tekrar Kuran metnine ve hadis kitaplarına başvurulur. Bu aşamada güvenilir olmayan hadis kaynaklarına da müracaat edilir. Aranan açık seçik veya makul referans zaten bulunmadığı için, bunu temin amacıyla yeni bir yönteme başvurulur. Bu yöntemin adı linguistik oyunlardır. Arap dilinin etimolojisi ile sentaksı (sarf, nahiv) devreye girer. Çeşitli teknikler kullanılarak aranmakta olan hüküm nihayet elde edilir. Bu, artık büyük bir başarıdır. Bu oyunları iyi oynayan da büyük âlimdir. Son aşamada, bir şekilde elde edilen hüküm, Kuran ve hadislerin bazı açık ifadelerine ters düşüyorsa, bu sefer, bu açık manaların Tanrı ve peygamber tarafından kastedilen anlamlar olmadığı ileri sürülür. Bu kutsal metinlerin gerçek manalarını anlamanın büyük bir çalışma ve maharet gerektirdiği ileri sürülür. Diğer taraftan, elde edilen bu hüküm, daha önce yaşamış olan tefsir bilginleri veya mezhep imamları tarafından verilen tevil ve fetvalarla çelişirse, stratejinin yeni bölümleri devreye sokulur: Eski ulema söz konusu ayet ve hadislerin gerçek anlamlarını bilememiştir. Gerçek anlamlar ancak bu asırda yaşayan bazı âlimlere, yani kendilerine nasip olmuştur. Ancak görüşüne ters düşülen zat çok meşhur ve itibar sahibiyse, bu sefer, İslam dininin ve Kuran metninin mucizevi bir karekter taşıdığını, her asırda farklı âlimlere farklı şekillerde görünebildiğini, bunun da İslam dininin her zaman ve mekân için geçerli olduğunun kanıtı oldunu ifade ederler. İşte bu ameliyelerden (işlemlerden)geçen dış kaynaklı yabancı şey, nihayet meşruiyet kazanır. Böylece İslam merkezli kültürün ve dünya görüşünün ne kadar geniş ve toleranslı olduğu, her çağa uygun bir yaşam modeli sunduğu tezi güçlü bir şekilde savunulur.

Yaşar Nuri Öztürk’ün düşün dünyası: Tanrısal merkezli bir düşünsel çerçeve
Yaşar Nuri Öztürk’ün yaptığı işte budur. Demokrasi, insan hakları, kadın hakları, sosyal adalet, global ekonomik sorunlar, çevre etiği gibi modern toplumun cebelleştiği bütün sorunların çözümü ve cevabı İslam’da vardır! Nerede bu çözümler ve cevaplar? Önce biraz beklemek gerekir. Bu çözüm ve cevapların birileri tarafından –bu genellikle Müslüman olmayan kişi ve kurumlardır- bulunması lazım. Sonra yukarda zikrettiğimiz düzenek devreye girer ve bu çözüm ve cevapların İslami versiyonları ortaya çıkarılır. İnsanlığın bütün sorunlarına ilahi bilgi kalitesinde çözüm sunan bu kutsal kaynaklar elimizdeyken ve bu kadar kiymetli âlimler hayattayken neden başkalarından önce çözüm üretilmez? Çözümleri üretmek için yoksa bu kaynaklardan habersiz ve bu saygın ulemanın irşadından (doğru yolu göstermelerinden) uzak kalmak mı gerekir?

İslam dinini, sonu gelmeyen, her türlü soruna ilahi bazda çözüm sunan bir dünya görüşü olarak telakki etmenin (kabul etmenin) , İslam’a neye mal olduğuna bir bakalım. Yaşamın tüm alanlarına müdahele eden, bireyin her türlü eylemini kodlayan, zaman ve mekân kayıtlarından muaf, geniş perspektifli olmasıyla imtiyaz kesp eden (kazanan) İslam dininin, bu evrensellik tezi, tarih sürecinde, her türlü kötülüğü barındırmasına da sebep olmuştur. Kültürde mevcut olan tek meşruiyet zemini olmak sebebiyle, iyi olsun kötü olsun, dünyevi olsun uhrevi olsun, her türlü plan ve projenin meşru sayılması için başvurulan yegâne hakemdir. İstenilen kararın çıkartılması için her türlü entrikanın kullanıldığı bu dinden elde edilen ruhsatlar sayesinde; İslam dini, komploların, intihar saldırılarının, uluslararası terörün adresi haline getirilmiştir.

Amerika’daki 11 Eylül saldırısından sonra, bütün dünyada İslam dinine yönelik bir ilgi uyanmıştır. Batı dünyasında İslam’la ilgili bütün kitaplar satılmaktadır. Bu ilgi, bu dinin ne olduğunu öğrenip onu kabul etmek için değil, yüksek seviyede terör eylemi yapan Müslüman militanların motivasyon kaynağı sayıldığı için ortaya çıkmaktadır. “İslam’ın terörle ne ilgisi var?” diye sorulabilir. Doğru, bir ilgisinin olmaması lazım. Ancak vakıa şudur: Terör saldırılarında bulunanların ağızlarında, müminlerin ancak namaz ve diğer dinsel duyguların egemen olduğu durumlarda telaffuz ettikleri “Allahu Ekber” nidaları, ellerinde Kuran sayfaları bulunmaktadır. Devletlerine karşı isyan edenlerin, yabancı hegomanyasına karşı çıkanların, ezilmişliğe, fukaralığa başkaldıranların başvurdukları tek kurtarıcı İslam dini… Peki nedir bu İslam? Bu soruyu faklı İslam ülkelerinden gelen 10 ilahiyatçıya sorarsak, 10 ayrı cevap vereceklerdir. İslam dinini, iyi-kötü, güzel-çirkin her türlü düşünce ve eylemin gerekçesi ve meşruiyet makamı haline getirenler, evrensellik adına bu dini, sınırları belli olmayan, tarifi imkânsız, çelişkili değerler yumağına döndüren Y. N. Öztürk modeli ilahiyatçılardır.

Bu tür din savunucularının en büyük marifetlerinden biri, medeni toplumların iç dinamiklerinden ortaya çıkan değer kavramlarını ve yeni elde edilmiş özgürlükleri İslam bağlamına alıp, bunları İslam’ın orijinal malı gibi göstermeleridir. Bunu yaparken bu dinin güzelliklerini daha yeni keşfettiklerini söyler, bu olağanüstü durumu, İslam’ın bir özelliği olarak takdim ederler. Halbuki, söz konusu değerler ve özgürlükler, başka bir kültürün ürünüdür. Kaynak belirtmeden yapılan bu tür sahiplenmelerin ahlaki yönü nedir diye sormak gerekir.

Y. N. Öztürk’ün dine hizmet anlayışına benzer bir anlayışı, Malezyalı İslam teologu Seyyid Muhammed Nakib al-Attas’ta görebiliriz. Al-Attas, Öztürk’ten daha samimi davranarak, Batı düşüncesinin temeli olan sekülarizmi (dünyacılığı) reddeder. Çünkü, ona göre, İslami dünya görüşünde her türlü bakışta ilahilik esastır. Tanrı ilişkisi olmayan bir düşünce, İslam’ın özüne aykırıdır. Bunu demekle birlikte, baştan reddettiği bu ladini (din dışı) düşüncenin ürünü olan bilim ve teknolojiyi kabul eder. Ancak o da Y.N. Öztürk gibi bu ürünleri İslamlaştırmaya çalışır. Kurucusu olduğu “Uluslararası İslam Medeniyeti ve Düşüncesi Enstitüsü” programlarında “Bilginin İslamlaştırılması” projesi, gerçekleştirilmesi düşünülen ana tezdir. Al-Attas’ın bu tezi, temelde hatalı olmakla birlikte, bu düşüncesini yalnız akademik çalışmalarla sınırlı tutmakla, din ve laik kültüre verdiği zarar, Y. N. Öztürk’in verdiği zarara nispeten daha azdır.

Yaşar Nuri Öztürk: Felsefeci mi, teolog mu, marazi mi?
Y. N. Öztürk, kendisi için misyon olarak telakki ettiği İslamlaştırma hareketiyle, yukarda da kısaca değindiğimiz gibi, hem İslam dinine zarar vermekte, hem de Batı kültürünün doğru algılanmasını engellemektedir. Her türlü yeniliği, dinin sınırlarını zorlayarak, dinin içine almak suretiyle dini, sonunda anlaşılmaz hale getirecektir. Dinin helal-haram nosyonlarını yerinden oynatarak, günümüzde egemen olan ve temeli madde olan Batı yaşam felsefesinin tezahürlerine uydurmak, İslam’a yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Din bu şekilde, devamlı kolaylaştırılarak, sonunda temel iddialarını yitirecektir. Böylece, yerel bir alanda bile olsa, gerçekleştirmek istediği insan tipini yetiştiremeyecektir.

Eğer Y. N. Öztürk, Batı dünya görüşünü ana kaynaklarından öğrenmiş olsaydı; bu yeni bakış açısının, İslam’ın dünyaya bakışından ne kadar farklı, hatta temamen zıt olduğunu kavrayacak ve baştan sakat olan, böyle iki kültür için de yıkıcı olan bir stratejinin bir parçası olmayacaktı. Gerçi bazen “Ben felsefeciyim” diyor, ama ağzında hep tekrar ettiği, “Allah’ın kelamı ve O’nun elçisi peygamberin sözü” ifadeleriyle hangi felsefe ekoluna uygun konuştuğunu kendisi de bilemeyecektir. Belli dogmalara bağlı kalarak ve onları savunarak düşünen ve fikir yürüten kimselere “filozof” değil, “teolog” denir. Filozof, her türlü inancını sorgulayıp neticesine razı olan ve her şeyden önce buna cesareti ve zihinsel donanımı olan kimseye denir. Şuurunda belirlenen hakikatler yerine, başkalarının -Tanrı kaynaklı da olsa- hakikatlarına sığınıp teslim olanlara filozof denmez. İslam terminolojisinde, bu tür bir işlev görenlere “mutekellim” denir. Y. N. Öztürk, neden kendisine “mutekellim” veya “fakih” demiyor da, “felsefeci” diyor? “Eğer Farabi ve İbn Sina modeli -ki o tür felsefe bugün için artık demode olmuştur- felsefeciyim” diyorsa; onlar zaten, Gazali gibi bir otorite tarafından, küfürle itham edildiler. Öyle bir akıbeti üstlenmeye kendisini hazır görüyor mu? Yok eğer “Modern anlamda felsefeciyim” diyorsa, Tanrı inancının ve vahiy bilgisinin sorgulanıp tarumar edildiği, yeni felsefe ekollerinin hangisinde kendisine yer bulacaktır? Zıtları karıştırarak, marazi bir söylem ile hangi filozof cemaati huzurunda konuşma fırsatı bulacaktır? “Marazi” tabirini bilerek kullanıyorum, çünkü bunun bir karinesi (belirtisi), kendisinin “Munebbih veya Nezir” olduğunu iddia etmesidir. Ağızları laf yapıp karşılarında biçare bir cemaatin onayını alınca, uluhiyetle (Tanrılık sıfatıyla) bir ilişki içine girdiklerini tevehhüm eden (kuruntusuna düşen) zavallı zihinler, büyük fikir ve felsefeleriyle insanlığı asırlarca aydınlatan büyük düşünürlerin, ne kadar mütevazı olduklarını, hâlâ insan kaldıklarını bilseler, bu iddiadan dolayı utanırlar.

Yaşar Nuri Öztürk’ün görüşlerini benimsemeyenler: seküleristler ve ilahiyatçılar
Y. N. Öztürk’ün ortaya attığı uzlaştırıcı ve koylaştırıcı tezleri, ilahiyat çevrelerinde kabul görmemiştir. Hatta İslam dininin temel kaynaklarına, 14 asırdan beri süregelen geleneklerine, ibadet ve muamalata keyfi yorumlar getirdiği için tedirgindirler. Şahsını ön plana çıkarmak uğruna, sırf modern olmak ve mütegallibeye (zorbalara) sevimli görünmek için, ortaya attığı şaz (ayrık) fikirlerle, ilahiyatçılar nezdinde itibarını kaybetmiştir. Belki bu yüzden kendisine felsefeci demektedir.

Y. N. Öztürk’ün görüşleri, Batı kültürünü gerçekten bilip benimseyenler nezdinde de itibar göremez. Çünkü dinden bağımsız bir dünya görüşü savunan bu kesim, Batı topraklarında yetişmiş kültür ürünlerini, din merkezli bir dünya görüşü içerisinde, dogmalarla teyit edilmiş (doğrulanmış) bir biçimde görmek istemezler. Seküler bakışın kültür içinde yer bulması için, kültürel değerlerin, etik erdemlerin ve insanın temel pratiklerinin dinden bağımsız gerekçeler üzerinde oturtulması gerekir. Diğer bir deyişle, bu kesim, seküler bir dünya görüşünün bağımsız bir şekilde, kültürde kök salmasını ister. Bunun aksi olan İslam dininin, zaten geniş olan meşruiyet sahasını genişletip, seküler değerleri de kapsamasını doğal olarak istemezler.

Yaşar Nuri Öztürk’ün görüşünü benimseyenler: yarı cahiller
Y. N. Öztürk’ün görüşleri üçüncü bir grubu memnun etmektedir. Bu gruptakiler, hem modern yaşamayı hem de Müslüman kalmayı isteyen kimselerdir. Ne İslam dinini, ne de Batı düşüncesini iyi bilirler; bir başka deyişle iki alanda da yarı cahildirler. Kültürümüzde alternatif yaşam modelleri, meşru kategoriler biçiminde mevcut olmadığından, her seküler geçinen kişi, kısmen dindar; her dindar kişi de, kısmen sekülerdir. İki tarafı bir şekilde uzlaştırıp meşrulaştıran bir strateji, bu kesimi rahatlatacaktır. İslam dışında henüz, kültüre yerleşmiş, başka bir meşruiyet zemini olmadığından; herhangi yeni bir şey kabul görmek için, İslam’dan icazet almak durumundadır. Bu icazeti elde etmek için de, birçok simsar piyasada iş yapmaktadır.

Y. N. Öztürk’ün, bugün, İslami yaşam tarzını, her yönden etkisi altına alan Batı kültürünü algılama biçimi ve uzlaştırma adına İslam dinini yorumlama yöntemi, bir taraftan, bu yabancı unsurların menşeini ve gerekçelerini gizli tutarak veya tahrif ederek, Müslüman toplumun, 150 yıldan beri büyük çabalarla uygulamaya koyduğu uygarlaşma projesini baltalıyor; diğer taraftan, insanlık tarihinde, özgün bir yaşam modeli sunan İslam dininin temel naslarıyla (yargılarıyla) oynayarak; onu her şeye uygun, ama ne olduğu belirsiz, çelişkili iddialar ihtiva eden, insicamsız (tutarsız) bir dünya görüşü haline sokuyor.

Yaşar Nuri Öztürk’ü eleştirenler sadece ilahiyatçılar, laikler nerede?
Ancak, bilerek veya bilmiyerek bu haksızlığı yapan, yalnız Y. N. Öztürk değildir. İslam dünyasında, bilhassa Arap ülkelerinde, bu şekilde düşünen ve hizmet ettiğini sanan birçok düşünür vardır. Derin bilgi ve ma’şeri (toplumsal) iyi niyetten yoksun bu yaklaşımın, ancak bireysel bir alanda kalması gerekirken, medya aracılığıyla, 150 yıllık meselemize, bir çözüm olarak sunulması, sadece bir talihsizliktir. Bu yanlışlığın farkına ilk varanlar, yine ilahiyatçılar oldu. Tabii, ilahiyatçıdan kastım, bu yanlışlıkta, kıskançlık ve şöhret kaygısıyla, onu geçmek isteyen, onunla ihtilaflı görünüp ama özde aynı zihniyeti taşıyan şarlatanları değil; gerçekten, bu köklü yanlışı görüp, içten içe üzülen ilahiyatçıları kastediyorum. Ama ne gariptir ki, laik kesimden, bu akımın özündeki sakatlığı görüp, laik kültürü korumak adına, Y. N. Öztürk’ü eleştiren çıkmadı. Bu durum, laik değerlerin kültürümüzde henüz kök salmadığının ve maalesef, çok sığ kaldığının kanıtıdır. Yine bu durum, laikliği korumak adına yürütülen politikaların da tekrar gözden geçirilmesi gerektigini, bir şekilde bize hatırlatmaktadır.

Sonuç: Tek alternatif akıl ve bilim
Sonuç olarak, İslam ve Batı ikilemi konusunda şunu diyebiliriz: Batı kültürünün yayılmasına ve emperyalizmine ilk tepki veren 19. asır ikinci yarısı ile 20. asır Müslüman mütefekkirlerinin (düşünürlerinin), bu kültürü kısa yoldan anlaşılır hale getirip, ona İslam bazında bir alternatif sunma hayalleri suya düşmüştür. Klasik, ideal Müslüman tipi, pratikteki başarısızlıklarla, bilgi çağı insanı için cazibesini yitirmiştir. Bu tipi, Y. N. Öztürk örneğinde olduğu gibi diriltmeye çalışmak, tarihin akışına ters düşmek demektir. Kuran’ın tasvir ettiği, başta Tanrı’ya karşı ubudiyetle (kullukla) görevli ve bu sebeple, dünyevi emeller yerine uhrevi kaygılar taşıyan insan modeli; bugünkü, insan temeline dayanan ve Tanrı’yı dışlayan, bilim ve teknoloji destekli bir dünya görüşü içinde, kendisine yer bulamayacaktır. Dünyadaki bütün yaşam modellerini ister istemez etkisi altına alan ve iç dinamiklerini canlı tutarak gittikçe değer üreten, bu sebeple de güçlenen ve zenginleşen bu dünya görüşü karşısında direnebilecek, halihazırda bir kültür yoktur. Direnmek sadece zarar verecektir. Müslüman modeli, böyle bir işgal altında, ancak, güç ve standart tip davasından vazgeçerek, bireylerin gönlünde umut veren, yine bireysellikle sınırlı bir inanç sistemi olarak, gelecek nesillere intikal edebilir (geçebilir). Güç ve evrensel tip iddiası, Müslüman’ın zaten şaibeli olan imajını daha da zedeleyecektir.

İslam âlemi, gerek bilimsel ve sosyal değerler bakımından ve gerekse, uluslararası itibar bakımından, içinde bulunduğu acınacak durumdan kurtulmak istiyorsa, dinsel ve ulusal kimlikler kaygılarından sıyrılıp, bu yeni evrensel dünya görüşünü benimsemek ve onun aktif bir üyesi olmak zorundadır. Böyle bir işlevi yüklenirken, doğal olarak, ona bir şekilde haz veren aidiyetler zedelenecektir. Ama insan olarak kimliği güçlenecektir. Nihai zemin olan insan kimliğimiz, tüm diğer kimliklerden daha üstün, daha köklüdür. İnsana eğer metafizik bir amaç verilecekse, ona yakışacak amaç şu olabilir: İnsan olarak kendini keşfetmek ve insan kimliğini zenginleştirip güçlendirmek. Her insanın istikrar bulacağı esas kimlik bu kimliktir. Diğer tüm kimlikler, zaman içinde var olup kaybolan arızi (geçici) kimliklerdir.