Ana sayfa 5. Sayı İslam’ın ütopyası: Cennet

İslam’ın ütopyası: Cennet

Kapak Dosyası: Doğu Ütopyaları

1362
PAYLAŞ

Hasan Aydın

Acaba, peygamberlerce ortaya konan cennet ütopyası, Tanrısal olduğu söylense de, o ütopyayı ortaya koyan peygamber ve seslendiği toplumun hayal dünyasını aşabilmiş midir? Bu sorunun yanıtını Hz. Muhammed’in dilinde nesnelleşen Kuran’da arayalım. Sorumuzun yanıtını bulabilmek için, önce, cennetin Kuran’a göre ne olduğunu, oranın kimlere vaat edildiğini, orada nelerin olduğunu araştırmamız gerekir.

Ütopya kavramını ilk defa, Ünye İmam Hatip Lisesi’nde son sınıf öğrencisiyken, Felsefe dersinde duymuştum. Felsefe öğretmenimiz, Platon’un Devlet’i, F. Bacon’un Yeni Atlantis’i, T. More’un Ütopya’sı, T. Campanella’nın Güneş Ülkesi’ni anlatırken, çok heyecanlanmıştı. Adını sık sık anımsadığım, saygı değer Felsefe öğretmenimiz Mithat Okuyucu’nun gözlerinde, bugün bile anımsadığım bir ışıltı vardı. Aslında durgun, “ciddi, erdemli, soğukkanlı, heyecansız ve çok akılcı” görünen birisiydi. Kimileri onun “komünist ve dinsiz birisi” olduğunu söylerdi. Dindar hocaların, hem felsefe öğretmenimize, hem de felsefeye karşı bizi uyarmaları, onun akılcı ve erdemli kişiliğinin ardındaki etkileyiciliği gözlemlemelerinden kaynaklanmış olmalıdır. Dindar öğretmenler, derslerinde onun bir alkolik olduğunu söylerler, onun için “Yürüyen Tekel” deyişini kullanırlar ve ahlaksızlığından dem vururlardı. Ama ben onun, ne alkollü derse geldiğini, ne de bize en ufak bir saygısızlık yaptığını gördüm. Onun ütopyaları anlatışını ve heyecanını hâlâ anımsadığıma ve neredeyse tüm önemli felsefe klasiklerini okuduğuma göre, onun hakkında yapılan olumsuz propagandalar beni pek etkilememiş olmalı. Aynı şeyleri, üzülerek belirtmeliyim, diğer arkadaşlarım için söylemem pek mümkün gözükmemektedir.

Peygamberlerin ütopyaları ile filozofların ütopyaları arasındaki farklar
Felsefe öğretmenimizin “ütopyaları” anlattığı derslerden sonra, “din dersi” (bugünkü adı din kültürü ve ahlak bilgisi) öğretmenimize, “ütopyalarla dinlerdeki cennetin” bir ilişkisinin olup olmadığını sormuştum. Bu soruya öğretmenimiz çok kızmış; filozofların dinsizliğinden dem vurmuştu. Daha o zamanlar günlüğüme, “Tanrı, cennet ve ölümsüzlük, mutluluk veren hayaller” diye yazmıştım. Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okurken, Felsefe Tarihi derslerinde ütopyalar yeniden gündeme geldi. Felsefe Tarihi dersi öğretmenimiz Prof. Dr. Hasan Katipoğlu, dinsel eğilimi güçlü olduğu için olsa gerek, ütopyalara hayal deyip geçmiş; üzerinde neredeyse hiç durmamıştı. Ona, dinlerin cenneti de öyle değil mi diye sormayı çok istemiştim; ama fakültede özgür bir ortam olmadığı için not korkusundan soramamıştım. Bu soruyu sorsaydım gerçekten İlahiyat Fakültesi’nden mezun olamazdım; bugün bunu daha iyi kavrıyorum; zira mastır yaparken karşılaştığım tutumlar, en azından Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinin çoğunun bilimden en ufak bir nasip alamadığını düşündürüyor. Okuduğum materyallerden anladığıma göre diğer İlahiyat fakülteleri de çok farklı değil. İslam felsefesi ve Kelam dersi öğretmenimiz Prof.  Dr. Mehmet Dağ, dogmatizmin kör zincirlerini kırmış bir bilim insanı olduğu için,  Farabi’nin el-Medîne el-Fâzıla ve es-Siyâse el-Medenî adlı eserlerinde kurguladığı ütopyayı öğrendikten sonra, onunla bu konuda konuşmak için odasına gitmiştim. Bir bilim insanı duyarlılığı ile beni dinleyip, anlamaya çalıştıktan sonra, “dinle hayal gücü arasındaki ilişki” üzerine beni çok etkileyen şeyler söylemiş ve bende pek kuşku uyandıran ve yanıt aramamı gerektiren pek çok sorular sormuştu. Ona, zihnimde kuşku uyandıran sorular sorduğu için müteşekkirim; onun sayesinde, insanın çok iyi bildiğini sandığı şeyler konusunda bile nasıl yanılabileceğini öğrenmiş bulunuyorum.

Gerçekten koşullandırmalar, pek çok şeyi görmeye, farklı açılardan konuya bakmaya ve yeni sorular üretmeye engel oluyor ve anılan koşullandırmalar doğru düşünmeyi engelliyor. Bu yüzden, insanı, birisinin tersten bakan sorularla uyarması ve her şeyi tartışması gerektiği konusunda bilinçlendirmesi ve içine kuşkular sokması gerekiyor. Din ve hayal gücü ve dolayısıyla dinsel ütopyalar konusunda Mehmet Dağ’ın beni uyandırdığını ve korktuğum soruları sormama ve yanıtlarını aramama neden olduğunu itiraf etmeliyim. Onun beni yönlendirmeye çalıştığı kuşkucu bakış açısıyla anladım ki, dinler de ütopyasız olmuyor. Peygamberler de, öğretilerini ortaya koyarken ütopyalara dayanıyorlar; hatta ütopya üretiyorlar. Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, İmam Hatip Lisesi’ndeki din dersi öğretmenimiz İslami duyarlılığına dayanarak cennetle ütopya arasında kurulan bağlantıya çok kızmış olsa da, kuşkucu bakışımda cennet benim zihnimde hâlâ ütopya ile ilişkili bir kavramdır. Ama, bu ütopya, filozofların ütopyalarından oldukça farklı bir ütopyadır. Görebildiğim kadarıyla farklar şunlar:

  1. a) Filozofların ütopyaları bu dünyaya ilişkindir. Oysa dinlerin ütopyaları, yani cennetleri, öte dünyaya aittir.
  2. b) Filozoflar ütopyalarının bireyselliğini, kendi ürünü olduklarını açıkça belirtirler. Dinlerin kurucusu peygamberler ise, kendi deneyimlerini yadsıyıp, ütopyalarını (cennetlerini) Tanrı’ya bağlarlar ve O’na mal ederler.
  3. c) Filozofların ütopyaları, toplumsal, siyasal, hukuksal, bilimsel, teknik, vb. alanlarda güçlü etkiler yaratıp, uygarlığın gelişimine yol açabilirler. Ama dinlerin, yani peygamberlerin ütopyaları, salt, teselli aracıdırlar. Acılara, yaşamın kırılganlıklarına sabretme gücü verseler de, bu dünyayı imara, toplumsal yaşamı geliştirmeye ciddi bir katkı sağlamazlar. Çünkü, onlar mutluluğu öte dünyaya ertelerler. Cennet ütopyasının, cehennemle birlikte insanların ahlaki yaşamlarına katkı sağladığı söylense de, dindarlar arasında yapılan basit bir gözlem, bunun pek de doğru olmadığını gösterebilecek niteliktedir.

Peygamberlerin ütopyaları filozoflarınkinden niçin daha çok kabul görmüştür?
Peygamberlerin ütopyaları, filozoflarınkinden daha çok kabul görmüştür. Bu nedensiz değildir. Kanımca bunun en önemli nedeni, az önce sözünü ettiğim, yaşamın kırılganlığı ve acılar karşısında, peygamberlerin ütopyalarının, insana teselli sunması, edilginliğin rahatlığını duyumsatması, ölümsüzlüğü, sonsuz mutluluğu vaat etmesi ve ütopyanın kendisinin Tanrı’ya bağlanmasıdır. Bir yanda mutluluğu bu dünyada arayan, bunu sağlamak için insanı mücadeleye çağıran, insani bir ütopya; diğer yanda, mutluluğu hem de saltık mutluluğu öte dünyaya erteleyen ve Tanrısal olduğu söylenen bir ütopya. Kuran’ın da dediği gibi, bu dünya ahiret karşısında nedir ki: “Sadece bir oyun ve eğlence.” (1) Buna rağmen Kuran, diğer kutsal kitaplar gibi bu dünyaya ilişkin yargılar ortaya koymayı da ihmal etmez (2).

Kur’an’ın ütopyası: Cennet
Acaba, peygamberlerce ortaya konan cennet ütopyası, Tanrısal olduğu söylense de, o ütopyayı ortaya koyan peygamber ve seslendiği toplumun hayal dünyasını aşabilmiş midir? Gelin bu sorunun yanıtını İslam peygamberi Hz. Muhammed’in dilinde nesnelleşen Kuran’da arayalım. Sorumuzun yanıtını bulabilmek için, önce, cennetin Kuran’a göre ne olduğunu, oranın kimlere vaat edildiğini, orada nelerin olduğunu araştırmamız gerekmektedir.

Cennet ne demektir?
Cennet sözcüğü Arapça’dır ve ağaçlarla örtülü, gizli bahçe demektir. Kuran sadece cennet sözcüğünü kullanmaz; na’îm (zevkler-nimetler), adn (bahçe), me’vâ (konak, durak), firdevs (bahçe, mutluluk yeri) gibi sözcükler de kullanır (3). Son sözcük büyük bir ihtimalle, Yunanca paredeisos  sözcüğü ile bağlantılıdır. Arapça’ya da, sözcüğün asıl kaynağı olan Farsça’dan geçmiş olmalıdır. İslam bilginleri, na’îm, adn, me’vâ ve firdevsi, cennetin dereceleri olarak kabul etmişlerdir. Kuran kimi ifadeleri ile böyle bir derecelendirmeden söz etse de (4), yer yer dilsel biçemin (üslûb) uyaklılığını koruma kaygısının, söz konusu kavramların kullanımında etkili olduğu görülür. Nitekim cennet sözcüğü hem Mekkî, hem Medenî bildirilerde kullanılmasına rağmen, diğerleri daha çok Mekkî bildirilerde geçmektedir; Mekkî bildiriler ise şiirseldir.

Cennet betimi niçin daha çok Mekkî ayetlerde yer almaktadır?
Cennete ait betimlemeler Mekkî bildirilerde yoğunlaşır; Medenî bildirilerde ise pek cennet betimine yer verilmez. Bunun nedeni, Mekke döneminde, İslam’a çağrının yoğun olarak yapılmasında ve inananlara yapılan işkenceler karşısında onları teselli etme çabasında aranmalıdır. Cennet, Araplar’ı İslam’a inandırmada ve inananları tesellide güçlü bir motif olarak kullanılır. Oysa Medine döneminde, inananlar toplumu kurulmuş, işkenceler bitmiştir; artık cennet betimi teşvikine ve tesellisine baş vurmaya pek gerek yoktur. Sadece, arada bir herhangi bir dinsel eyleme güdüleme, özellikle savaşa (cihad) yönlendirme gereği ortaya çıkınca, cennet anılır. Ayrıca, Adem ve Havva öyküsü, yani yasak meyve, cennetten kovulma, şeytanın Adem ve Havva’yı kandırması olayı da, Mekkî bildirilerde sık sık yinelenir. Medeni bildirilerde ise sadece birkaç kez değinilir.

Burada, bir noktanın altını çizmek gerekir. Kuran cennet motifini Mekke’de sık sık kullansa bile, inanmayan Araplar’ı daha çok, kıyamet ve cehennemle korkutma yöntemini tercih eder (5). Sanırım bu, Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed’e yaptıkları işkenceler ve itirazlarla ilgili bir olgudur. Öyle anlaşılıyor ki, işkence ve itirazlara cehennem tehdidiyle karşı konmaya çalışılmıştır.

Cennet şu anda var mı, varsa nerede?
Birkaç ayette cennetin kapılarından ve bu kapılarda inananları karşılayan melek bekçilerden söz edilir (6). Kuran cennetin nerede olduğunu açıkça söylemese de, 7. semada olduğunu ima (7) eden ifadelere yer verir.  Yine, bazı düşünürlere göre peygamberin Tanrı ile, bazılarına göre de Cebrail’le görüştüğünü ima eden pasajlarda (8), cennetin gökte olduğu anlayışı yer alır. İslam düşünürleri, cennetin şu an var olup olmadığı konusunda ayrılığa düşmüş olsalar da, Kuran, onun şu an mevcut olduğuna işaret eder. Hatta cennetin, yer ve gök var olduğu sürece var olacağını, yer ve gök yok olunca yok olacağını ima eden bir ifadeye yer verir (9).

Şehitlerin ölü olmadıklarını belirten ayet, onların Allah katında olduğunu ifade eder (10). Bu İslam bilginleri ve hadislere göre cennette oldukları anlamına gelir. Ancak Kuran’ın genel kanısına göre, ölen insanlar çürüyüp toprak olurlar ve Rabbin dışında hiçbir şey kalmaz (11); bu ve benzeri ifadeler Kuran’ın ruhsal ölümsüzlüğe yer vermediği anlamına alınabilir. Kıyamet sonrası sûra üflenince insanlar mezarlardan, bitkilerin topraktan çıkması gibi çıkarlar (12) ve terazi kurulur (13); Tanrı mahşer yerine, sekiz meleğin taşıdığı taht üzerinde getirilir (14). Meleklerce tutulan eylem tutanakları açılır; şahitler dinlenir (insanın organları bile aleyhine şahitlik yapar), yazılanlara bakılır (15). Terazide eylemler tartılır. Bu yargılama sonunda, yargılamada aklananlar cennete gidebilir. Bir ayete göre, hiç kimse cehenneme gitmeden cennete gidemeyecektir (16).

Cennete kimler gidecektir?
Kuran cennete gideceklerin niteliklerini pek çok ayette sıralar. Ama, cennete gideceklerle ilgili bir gelişim evresi gözlenir. Kurani bildiriler yaklaşık 23 yılda ortaya konduğu için, bu oldukça doğaldır. Çünkü her bir dinsel, ahlaksal, hukuksal yükümlülük getirildiğinde, uyanlar cennetle teşvik edilmiş; uymayanlar cehennemle korkutulmuştur. İnananlar, Tanrı’ya inanan iyi eylem sahipleri (17) (inançsız, iyi eylemde bulunsa da cennete gidemez), Tanrı’ya ortak koşmayanlar (18), günahlarından tevbe edenler (19), Tanrı yolunda savaşanlar (20), namaz kılanlar, zekat verenler, Allah’a güzel bir borç verenler (21) (sadaka verenler) vb. cennete gider. Bazı ayetler, cennete girmenin tek şartı olan Tanrı’ya ortak koşmamayı ileri sürerler (22). Mekke dönemi ile Medine döneminin ilk yıllarına ait kimi ayetler, Yahudi, Hıristiyan ve Sabiiler’in de cennete girebileceğini ima eder (23). Bunun için İslami öğretileri uygulamalarını şart koşmaz. Daha ileri giderek, Yahudiler’i Tevrat’a, Hıristiyanlar’ı İncil’e uymaya çağırır (24).

Gelenekçi İslam bilginleri Medine döneminin ileriki yıllarında bu ayetlerin yürürlükten kaldırıldığına (nesh) inanırlar. Kuran’ın bazı ifadeleri cennete girmeyi, insanların kazanımlarına bağlarken, bazıları ise, bunu Tanrı’nın lütfuna, hidayetine, iradesine ve emrine bağlar (25). Genel kanı, Tanrı’nın dilediğinin cennete gireceği yolundadır. Hatta kimi ayetlerde, kimin cennete kimin de cehenneme gideceklerinin Tanrı katında bir kitapta yazılı olduğu belirtilir (26). Zaten, Kuran’a göre, Tanrı’nın saptırdığını kimse doğru yola iletemez. Doğru yola ilettiğini de, kimse saptıramaz (27). Dünya bir sınav olarak sunulsa bile (28), bu sınavın sonucu Tanrı’nın nesnesini zorunlu kılan bilgisi sayesinde önceden belirlidir. Bunu sadece insanlar bilmez. Oysa Tanrı bilir.

Kur’an’ın cennet betimi: Cennette neler var?
Acaba Kuran’ın inananlara vaat ettiği cennette neler var? Kuran’ın cennet betimlemelerinde kullandığı en başat deyiş, altlarından ırmaklar akan bahçe deyişidir (29). Bu anlatım çöl koşullarına oldukça uyumludur. Orası, bir sonsuzluk ve ölümsüzlük yeridir. Orada günah, yasak, kin, nefret, üzüntü, yorgunluk, bıkkınlık, kötü söz, boş lakırdı, yoktur. Orada, gönlün ve gözün istediği her şey vardır. Bunlar inananların ödülüdürler (30). Kuran’da sunulan bu ödülleri ana hatlarıyla ele almak gerekmektedir.

Cennetteki cinsel ödüller
Kuran en çok, cinsel arzuların tatminine ilişkin ifadelere yer verir. Bu bağlamda, huriler, eşler ve oğlanlar (gılmân-vildân) sık sık gündeme gelir (31). Huriler ve eşlerin farklı oldukları ifade edilir. İslam bilginlerine göre, eşlerden kasıt, bu dünyadaki eşlerdir. Huriler, yaşıt, yeniden yaratılmış, bakire, iri gözlü, beyaz tenli, inci, mercan ve örtülü yumurta gibi, iyi huylu, çadırlara kapanmış, yeşil yastıklara ve güzel döşeklere uzanmış, ince ipekten elbiseler giymiş, takılarla süslenmiş, göğüsleri yeni tomurcuklanmış, daha önce ne bir insan ne de bir cin dokunmuş, gözleri sadece erkeklerine bakan, sadık eşlerdir (32). Erkeklerin dünyadaki eşleri de, tıpkı kendileri gibi yaşıt olarak yeniden diriltilmişlerdir. Yataklar, serilmiş yaygılar, atlas kaplı yastıklar daima hazırdır. Pınar başlarında, gölgelerde hep erkeklerle huriler ve eşleri beraberdir (33).

Oğlanlar (gılmân) ise bilezikli, küpeli, yaşıt, genç, ölümsüz, saçılmış inciler gibi, cennettekilerin etrafında dolaşıp onlara hizmet eder (34). Oğlanlarla ilgili, farklı yorumlar yapılmıştır. Kimilerine göre, Arap aristokratlarının eşcinsel eğilimine vurgu yapmaktadır. Kuran oğlanları kadınlarla ilişkili olarak görmez. Erkeklerin eşlerinin dışında hurileri vardır; ama kadınların eşlerinin dışında sahip oldukları başka bir varlıktan söz edilmez. Erkeklere sunulan huriler, bu dünyadaki cariyelere karşılık gibidirler. Cennetteki oğlanlar ise, erkek kölelere karşılık gelebilir. Belki kimi genç, yakışıklı köleler, eşcinsel eğilimli aristokratlarca kullanılıyor olabilir. Durum eğer böyleyse, Kuran’daki oğlan deyişi, bunun bir yansıması olarak düşünülebilir. Kuran’da eşcinselliğin yasaklılığı, böyle bir yorum için engel olarak sunulamaz. Çünkü, içki yasağına rağmen cennetteki en temel ödüllerden birisi içkidir (35).

Cennetteki yiyecek ve içecekler
Cennette, insanın canının istediği meyveler, dalları sarkık ağaçlar, üzüm, kiraz, nar, muz, hurma, et, kuş eti bulunmaktadır (36). Yine orada, bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içince lezzet veren şarap ırmakları, süzme baldan ırmaklar, içimi günah olmayan, testilerde, kadehlerde sunulan, baş ağrısı yapmayan, aklı uyuşturmayan, mühürlü halis, içildiğinde misk kokusu bırakan şaraplar yer almaktadır ve tensimden, selsebil diye adlandırılan kaynaklardan akan bu içkiler, gümüş kaplar, billur kaseler, zencefil karışımı kadehlerde sunulurlar ve zevkle içilirler. Orada hesapsız bir rızık ve büyük mutluluk vardır (37).

Cennette kullanılan eşyalar
İçinde hurilerin yattığı çadırlar, köşkler, oğlanların (gılmân) hizmet ederken kullandığı testiler, gümüş kaplar, güzel nesneler, giyilen ipekler, atlaslar, kalın atlastan yataklar, sedirler, inciler, parlak atlas elbiseler, döşekler, ibrikler, konulmuş kadehler, billur kaseler, gümüş kaseler, serilmiş yataklar, yeşil yastıklar, üstlerine oturulan tahtlar (38), vb. cennet betiminde kullanılan başlıca nesnelerdir.

Cennette Tanrı’yı görme
Kuran cenneti bir zevk ve eğlence yeri olarak sunar. Orada, sevinçli meşguliyetlerden söz eder (39). Anlatım tamamen maddidir. Bu maddi anlatıma, Tanrı’yı görmeyi de ekler. Cennettekilerin en büyük nimetlerinden birisi de Tanrı’ya bakmaktır (40). Hadislerin deyişiyle ayın 14’ü gibi Tanrı görülecektir. Kimi İslam düşünürleri, bu görmenin manevi olduğunu ileri sürmüşler, kimileri de Tanrı’nın görülmesi olayını reddetmişlerdir.

Kur’an’ın cennet betimi, Hz. Muhammed’in ve Arap aristokratlarının hayal dünyasının basit bir izdüşümü mü?

Kuran’ın inananlara sunduğu cennet ütopyası görüldüğü gibi, oldukça maddi ifadelerle betimlenmiş; 7. yüzyıl Arap aristokratlarının ve Hz. Muhammed’in hayal dünyasını aşamamıştır. Ayrıca, Arap toplumunun ataerkil yapısını aştığını da söylemek zordur. Araplar’ın çok eşliliği, kadın tutkusu, bekârete yaptıkları vurgu, beyaz tenli kadınlara ve ergenliğe henüz girmiş, göğüsleri yeni kabarmış kızlara düşkünlükleri, içki alemleri, süslü oğlanların hizmetlerinden duydukları zevk ve tembellikleri, cennet betimlemelerinin ana konusu olmuştur. Yörelerinde çok az bulunan, muz, nar, kiraz gibi meyveler ile, çölde hasret kalınan soğuk su ve içinden ırmaklar akan bahçe özlemleri, Arap coğrafyası ve iklimin cennet betimindeki izdüşümleridir. Cennette sahip olunacağı söylenen nesneler, özellikle taht, atlas elbiseler, atlas yataklar, gümüş ve altın kaseler, ibrikler, ipek giysiler vb. özlemlerini duydukları İran ve Doğu sarayları ile ilişkili olmalıdır. Tanrı’nın görülmesi olgusu da, Hz. Muhammed’e yapılan, “Tanrıyı karşımıza getirmedikçe sana inanmayacağız” (41) gibi deyişlere bir yanıt olarak düşünülebilir. Bu dünyada Tanrı’yı görmek olursuz olunca, ahirete ertelenmiş, sadece inananlara özgü kılınmıştır. Bu veriler, Kuran’da sunulan cennet betiminin hem insansal, hem tarihsel hem de yerel olduğunu göstermektedir. Böylesi bir betimin bugünün insanına hitap ettiğini söylemek ve modern Kuran yorumcularının yaptığı gibi evrensel, yani her dönemde geçerli olduğunu iddia etmek için insanın aklını bir kenara itmesi, ve de zihninin dogmatizmin zincirleriyle kuşatılmış olması gerekmez mi?

DİPNOTLAR
1) Bkz. Ankebût Sûresi, 64; Hadid Sûresi, 20.
2) Bkz. Bakara Sûresi, 200-2002; Araf Sûresi, 31-32; Maide Sûresi, 77-78.
3) Bkz. Beyine Sûresi, 8; Kehf S3uresi, 107-108; Taha Sûresi, 75-76.
4) Bkz. Taha Sûresi, 75.
5) Bunu görmek için Kuran’ın 30’uncu cüzünü; yani Nebe Sûresi ve ondan sonra gelen kısa sûreleri bir kez yüzeysel olarak okumak yeterlidir.
6) Bkz. Rad Sûresi, 22-24; Zümer Suresi, 73-75.
7) Bkz. Araf Sûresi, 40;
8) Bkz. Necm Sûresi, 14-15.
9) Bkz. Hud Sûresi, 108.
10) Bkz. Ali İmran Sûresi, 169.
11) Bkz. Kasas Sûresi, 88; Rahman Sûresi, 26-27.
12) Bkz. Adiyat Sûresi, 9-10.
13) Bkz. Karia Sûresi, 6-9.
14) Bkz. Mümin Sûresi, 7; Zümer Sûresi, 75.
15) Bkz. Hakka Sûresi, 19-29; Vakıa Sûresi, 27-44; İsra Sûresi, 71; Müddessir Sûresi, 39; Müminun Sûresi, 62.
16) Bkz. Meryem Sûresi, 71.
17) Bkz. Nisa Sûresi, 57.
18) Nisa Sûresi, 48.
19) Bkz. Ali İmran Sûresi, 89.
20) Bkz. Ali İmran Sûresi, 142.
21) Bkz. Maide Sûresi, 12.
22) Bkz. Nisa Sûresi, 48, 116.
23) Bkz. Bakara Sûresi, 62; Maide Sûresi, 69.
24) Bkz. Maide Sûresi, 43,47,66.
25) Bkz. Nisa Sûresi, 57,173; Maide Sûresi, 18, 54; En’am Sûresi, 39.
26) Bkz. Tevbe Sûresi, 51; Enbiya Sûresi, 101.
27) Bkz. En’am Sûresi, 39.
28) Bkz. En’am Sûresi, 165.
29) Örneğin bkz. Bakara Sûresi (II), 25.
30) Bkz. Saffat Sûresi, 40-49;Zuhruf Sûresi, 69-73; Tûr Sûresi, 37-25; Rahman Sûresi, 52-76.
31) Bkz. Vakıa Sûresi, 17-38; İnsan Sûresi, 10-20.
32) Bkz. Rahman Sûresi, 70-76; İnsan Sûresi, 10-20; Vakıa Sûresi, 16-18.
33) Bkz. Vakıa Sûresi, 15-17.
34) Bkz. İnsan Sûresi, 10-20; Vakıa Sûresi, 17.
35) Bkz. İnsan Sûrei, 10-20; Tur Sûresi, 17-25.
36) Bkz. Saffat Sûresi, 40; Rahman Sûresi, 40 vd.; Vakıa Sûresi, 17-38; İnsan Sûresi, 10-20.
37) Bkz. İnsan Sûresi, 10-20 Vakıa Sûresi, 17-19;  Mutaffifin Sûresi, 22-28.,Tûr Sûresi, 17-25.
38) Bkz. İnsan Sûresi, 10-20.
39) Bkz. Yasin Sûresi, 55-58.
40) Bkz. Kıyâmet Sûresi, 22-23.
41) Örneğin bkz. İsrâ Sûresi (XVII) 91.