Ana sayfa 24. Sayı 13. yüzyıl Anadolu devrimi, Avrupa Rönesansı, Kemalist Devrim ve bilimin iktidarına doğru…...

13. yüzyıl Anadolu devrimi, Avrupa Rönesansı, Kemalist Devrim ve bilimin iktidarına doğru… Kuruluştan kurtuluşa…

199
PAYLAŞ
moğol işgali

Ömer Tuncer

13. yüzyıl süresince Anadolu halkı, işgalci Moğol ve Selçuklulara karşı kendince ve dünyada ilk kez, kendi kendilerine tanrısallık atfetmiş olan sultanlardan ve krallardan değil, kendinden güç alan yepyeni bir örgütlenme biçimi oluşturmuştur. Bu toplumsal örgütlenme, çok sonraları, kendi iç sorunlarını dünyada Demokrasi ve Cumhuriyet ile çözecek olan çizginin başlangıcıdır. Bu bağlamda Avrupa Renaissance’ı, ardından gelen yenileşme hareketlerinin tümü, yani Fransız Devrimi, dahası Kemalist Anadolu Devrimi bile, aynı mantığın, aynı kültür çizgisinin sürmesinden başka bir şey değildir. Kültür Tarihinde “Anadolu”nun bu kendine özgü ve “özgün” “kuruluş”u, bütün dünyanın Ortaçağ karanlığından “kurtuluş”unu da başlatmıştır.

“Bakındım, ‘O’ndan başka hiçbir şey göremedim. Ve ‘O’ndan başka hiçbir şey işitmedim. Ve konuştuğumda ‘O’ndan başka hiçbir şey dile getirmedim. Ve dedim ki ‘Ene’l Hüve / Ben ‘O’yum’ (…) Çünkü ‘O’nun sevgisi üzre ben Hakk’ım. (…) Ve benim sınırım ‘O’nun varlığı üzre olmuştur.” (Hüseyin bin Mansur El Hallac – 828-922)

Hicret’ten yalnızca 244 yıl sonra doğmuş Hüseyin bin Mansur El Hallac. “Kul” sayılmaya itirazı var. O güne değin insanlık kültüründe başka bir şans yok. “İnsan” isen “kul”sun!.. Hepsi bu… İnsanlığın kültürü bu ana konum üzerine kurulu. “Kul” olmayan tek varlık “Allah”… Ötekiler belli bir hiyerarşik yapı ile birbirinin kulu. Sosyal yapı da işte bu hiyerarşiye göre oluşuyor.

Aristokrat kültürün temel dayanağı budur. Aristokrat sınıf, kendisini, tanrı adına toplumu yönetmekle görevli sınıf sayar. Kulluğu yalnızca tanrısınadır. Aristokrat olmayanların da efendisidir.

“Kul” olmaya itirazı olan, yalnızca Hüseyin bin Mansur El Hallac değildi tabii. Ardından gelenler az değildi:

– İbn-i Sina (İran 980-Hemedan 1037)

– Farabi (Türkistan 870-Şam 950)

– Hasan Sabbah (Deylem-İran 1124)

Ve:

“Mey kasemi kırdın, yere vurdun Tanrım
Zevkimden edip sanki ne buldun Tanrım
Gül rengi şarabım yere döktün tekmil
Zannım bu ki sen de sarhoş oldun Tanrım”

(Çev: Orhan Veli Kanık, Tercüme Der. 34-36, Şiir Özel Sayısı, s.298)

diye yazan Ömer Hayyam.

Anadolu’ya 13. yüzyıl Türkmen göçleri: Horasanîler

Horasanîler, Orta Asya’dan yola düştükten sonra uzunca bir süre İran üzerinde kalarak yaşamlarını sürdüren ve kültürel etkileşim içinde Müslümanlaşarak İslam kültüründen alınan temeller üzerine kendi özgün düşüncelerini de katıp oluşturdukları özgün tasavvuf kültürü ile günümüze değin ulaşan düşünsel olgunluğa ermiş ve düşünsel bir akım oluşturmuş olan insanlardır.

  1. yüzyıl sonuna kadar Hindistan, Azerbaycan, İran ve Bağdat dolaylarında yaşayan bu insanlar, Moğolların sürekli batıya saldırarak yaklaşmaları ile, artık akıllarını kullanmayı öğrenmiş ve silah kullanmayı da unutmuş olduklarından, batıya, Anadolu’ya akarlar.

Önemli bir bölümünün, bir kültür merkezi olan Horasan’da doğmuş ve yetişmiş olması, zaman içinde tasavvuf düşüncesi taşıyanların bütününe “Horasanî”ler denmesine neden olmuştur.

13. yüzyılda Anadolulular…

Horasan’dan, Hoy’dan, Bağdat’tan, özgür topraklara, Anadolu’ya gelen Türkmenler “kul” olmaya itirazlarıyla birlikte gelirler. Yunus, Anadolu’da doğmuş olmasına karşın bu itirazı en iyi dile getirenlerdendir:

“Nitekim ben beni bildim yakın bil ki Hakk’ı buldum
Korkum onu buluncaydı şimdi korkudan kurtuldum

Ben kimseden korkımazam ya bir zerre kayırmazam
Ben şimdi kimden korkayım korktuğum ile bir oldum

Azrâil gelmez yanıma sorucu gelmez sinime
Bunlar benden ne sorarlar onu sorduran ben oldum

Yunus’a Hakk açtı kapı Yunus Hakk’a kılar tapı
Benim işim devlet bâkî ben kul iken sultan oldum”

(Yunus Emre, 13. yüzyıl sonu)

Düşünce tarihinde “kul”dan “birey”e geçişin öyküsü böyle başlar…

İnsanoğlu, “birey” olmanın yolunu “tanrılaşmak”ta bulmuştur. Yüce varlıkla, evrendeki tek “ben” ile birleşmek onu “kul” olmaktan kurtaracaktır.

Bu arada Avrupa’da, özellikle İngiltere’de başka açıdan benzer bir hareketlenme başlamıştır. 1215 yılında tanrıya, dolayısıyla onun vekili sayılan krala kul olan soylular, bu kulluklarına baş kaldırır: Kral, çaresiz boyun eğer ve “Büyük Özgürlük Beratı / Manga Carta Libaertatum”u imzalar. Böylece kullardan bir bölümü olsun “özgür”leşme ve “birey”liklerini kazanma yolunda ilerleyecektir.

Kültür tarihinde o güne değin var olmayan ilginç “ilk”ler yaşanmaktadır.

Varlıklarını “kul“luk üzerine oturtanlar, artık özgürleşmekte, bireyleşmekte, Tanrılaşmakta, yere göğe sığamaz hale gelmektedir:

“Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam
Gevher-i lâmekan benem kevn-ü mekâna sığmazam”

(İki evren -bu dünya ve öteki dünya- bana sığar ama ben bu evrene sığmam.
Mekânsızlığın cevheri -tanrı- benim, mekânın varlığına sığmam.)

Bu düşünceleri ve şiiri yüzünden Seyyid Nesimî’nin diri diri derisi yüzülür.

Hallac-ı Mansur, İbn-i Sina ve Ömer Hayyam, İslam dünyası içinde 9. ve 10. yüzyıllarda düşüncelerini ilk kez “birey” üzerine kurmuş filozoflardır. Bu tutumları, kültür tarihinde daha sonra gelecek olan 13. yüzyıl Anadolusunu, Avrupa Renaissance’ını Fransız, Amerikan Devrimleri ile Anadolu’da Kemalist Devrimin kültürüne değin ulaşacak olan temel süreci de başlatmıştır.

Ahî Evren, Şeyh Nasirü’d Din Mahmud’un gelişi (1204) ve Ahîlik kurumu

1204 yılında Bağdat üzerinden Anadolu’ya gelen Horasanîlerin arasında İran’ın Hoy kasabasında doğmuş ve eğitimini önce İran’da, sonra da Bağdat’ta tamamlamış olan Nasirü’d Din Mahmud bin Ahmed el Hoyî ile onun şeyhi Evhadü’d Din el Kirmanî ve kızı Fatma da vardır.

Nasirü’d Din Mahmud debbağdır, deri işleriyle uğraşmaktadır. Her üçü de Bağdat’ta bir Arap esnaf teşkilatı olan Fütüvvet’in ileri gelenlerindendir.

Kayseri’ye yerleşirler ve esnaf çarşısındaki bir dükkanda debbağlığı uygulamaya başlarlar. Bu arada Nasirü’d Din Mahmud ile Evhadü’d Din el Kirmanî’nin kızı Fatma evlenmiştir.

Öte yanda Bağdat’ta üyesi oldukları Fütüvvet’in benzerini Kayseri esnafını da örgütleyerek kurmaya girişirler. Evhadü’d Din Hamid el Kirmânî, Evhadiyye adı verilen tarikatın şeyhidir ve bu tarikatın, dünyevi bir tasavvufî meşrebi (düşünsel yol, bakış açısı) vardır. Bütün evrenin tanrısal birlik içinde olduğu temel düşüncesine dayalıdır. Tanrı, insanın gördüğü her nesnede kendini insanlara göstermektedir. Bu nedenle de evrenin parçası olan her şey tanrıyı taşır ve kutsaldır.

Canlılara zarar vermeyen, dahası onlara hizmet üreten bütün el sanatları da dinsel bir kutsallık içinde yerine getirilmelidir. Bu tutum, insanlara yarar getirecek ürünlerin üretilmesine önem ve ağırlık verilmesi sonucunu doğuracaktır. İnsan ilişkileri yararlıya yönelik olacak, hiç kimsenin suçu, hiç kimseye açık edilmeyecektir. Esnaf birbirini kollayacak, biri eş ve çocuklarını bu dünyada bırakarak öteki dünyaya erken göçerse geri kalanlar, ölünceye değin onların bakımı üstlenecek, üstelik çocuklara babalarının sanatının incelikleri de öğretilecektir.

Benzer daha pek çok kurumu olan Anadolu Ahîliği ortaya çıkmaktadır.

Anadolu Türkmenleri: Babaîler

Horasan, Hoy, Bağdat gibi kültür merkezleri üzerinden gelerek Anadolu’daki Türkmenlerle de birleşen Horasanîler, olası ki, dış dünyaya yönelik düşünceleri doğrultusunda, dünyada ilk kez, Anadolu’da siyasi bir birlik oluşturmaya da yöneldiler. Şeyhlerine “baba” adını verdiklerinden bu birliğe “Babaîler” denilmiştir.

İnanç dizgelerine (tasavvufî meşreplerine) ilişkin elde çok az veri bulunan Babaîlerin başında, bildiğimiz dönemlerde, Baba İlyas vardır.

Ahîliğin Anadolu’da yerleşmesi: Kayseri örgütlenmesi

Anadolu Ahîleri, dış dünyaya dönük dünya görüşlerinin de etkisiyle saldırgan Moğol işgalcilerine karşı önlem olarak, kendilerin silahla koruyabilecek bir örgütlenme içine girerler. Arap fütüvvetinde Rinüd Rindler denilen bu koruyucu yapıya, Türkmen dilinde Alp Erenler denmiştir.

Ahî örgütlenmesi içinde kadınların yeri de önemlidir. Kadın erkekten ayrı ve özellikle de aşağı değildir. Üretime, eğitime, dahası savunmaya bile, erkekler kadar katılmakla görevlidir.

Anadolu tasavvufunun düşüncesine koşut olarak, ahî düşünce dizgesinde madde, tanrının evrende görünür biçimlerindendir. Ama canlının ve insanın yeri özeldir. Bu nedenle de sözgelimi kasaplar bile, hayvan öldürdükleri için, ahî olamazlar. İnsanları kandıran, bilerek kalitesiz mal satan esnaf, ya da sayrıları iyileştirmek için girdiği evlerde ev sahîbine kötü gözle bakan hekim, yeminine sadık kalmamış sayılacak ve mesleği elinden alınacaktır.

Bu noktada ilginç bir durumu saptamak gerekiyor. 13. yüzyıldan 1700 yıl kadar önce, Anadolu’da, Bodrum yarımadasının tam karşısında Anadolu coğrafyasının uzantısı olan İstanköy adasında dünyanın ilk sağlık yurdunu oluşturan Hippokrates’in “Hekimlik Yemini”nin bir bölümüne göz atalım:

“Aşağıdaki sözlerimi ve yeminimi bütün gücüm ve kudretimle yerine getireceğime, hekim Apollon, Hygeia, Panakeia ve bütün tanrı ve tanrıçalar üzerine yemin ederim. Sözlerime tanık olsunlar.

“(…) Hastalarımın iyileştirme yöntemini bütün gücüm ve düşüncelerimle onların yararına yaralayacağım. Her türlü kötülükten ve haksızlıktan kaçınacağım. Benden istense bile hiç kimseye zehir vermeyecek, böyle bir telkinde bulunmayacağım. (…) Girdiğim her eve sadece sayrıların yararı için gireceğim. Bozucu nitelikte olan ve isteyerek yapılan her çeşit kötülükten uzak duracağım. Özellikle özgür olsun, köle olsun kadınlara ve erkek çocuklara sarkıntılıktan kaçınacağım. Mesleğimi uyguladığım sırada ya da bunun dışında toplum içinde gördüğüm ya da duyduğum açıklanması gerekmeyen hiçbir şeyi açıklamayacak ve ağız sıkılığını görev sayacağım. (…)”

Hekim Hippokrates (M.Ö.460 – 377)

Aradaki koşutluktan özellikle söz etmeye sanırım gerek yok. Ama bu koşutluk, kültür tarihçilerince araştırmaya değer görünüyor.

Hippokrates zamanından bu yana insanlık kültürünün geliştirerek getirdiği anlaşılan ahlak kurallarını uygulamayan esnafın pabucu dükkanının damına atılır ve dükkan Ahî örgütü tarafından kapatılırdı.

“Buraya,

Sarhoşlar,

Zina işleyenler,

Münafıklar,

Gammazlar

Dedikoducular,

Müfteriler,

Gururlular,

Kibirliler,

Merhametsizler,

Kıskançlar,

Kin tutanlar,

Sözünden dönenler,

Yalancılar,

Kadınlara şehvetle bakanlar,

Emanete hıyanet edenler,

Başkasının ayıbını yüzüne vuranlar,

Hırsızlar

Varyemezler,

Can alanlar

giremez!”

(Neşet Çağatay, “Ahîlik Nedir” s.19)

Gençlerin eğitimi, hem dinsel, hem özdek(madde)seldir. Haftanın belirli geceleri, çalışma saatleri dışında toplanılır, ahlak, insanlık, birlikte yaşanır, o haftanın yaşanmışlıkları üzerinde konuşulur, yorumlar yapılırdı. Gençlere bir tür yaşama çıraklığı yaptırılır, eğitim, birlikte yaşanarak verilirdi. Bu toplantılara bir çok ad verilmiş olmakla birlikte en yaygınlarından biri “Barana” olmuştur.

Ahî örgütlenmesi 13. yüzyılda, zaman içinde giderek yaygınlaşacak ve Kayseri dışına da taşarak bütün Anadolu’ya yayılma eğilimi gösterecektir.

Kendini Aristokrat duyumsamayan, yani Selçuklunun tanrısoylu ailelerinden sayamayan esnaf, böylece kendisini Selçuklu aristokrasisinin kulu sayan bir kültür yerine, kendine özgü, özerk toplumsal bir yaşamı da oluşturmaya girişecek, Aristokratlardan bağımsız bir yaşam için savaşım vermeye başlayacaktır.

Şems-i Tebrizî – Mevlânâ Celalü’d Din Rûmi

Bir yandan esnaf arasında Ahî örgütlenmesi sürer ve gelişirken öte yandan, Selçuklunun başkenti Konya’da Mevlana da bir örgütlenme içine girmektedir. Tasavvuf anlayışı, “insan” varlığının evrenin merkezinde bulunduğu temel düşüncesine bağlıdır. Ancak Mevlana’nın insanı “birey” değil, Aristokrat kültürün “kul” anlayışıyla özdeştir.

Şems’in 1243 yılında Konya’ya gelmesiyle düşünsel bakımdan güçlenen bu örgütlenme, siyasal olarak da Selçuklu aristokrasisini desteklemektedir. Ayrıca Anadolu’yu işgal etmiş olan Moğol noyanları ile de koşutluk içindedir. Bu nedenle Moğollar, Mevlana’ya “Anadolu Bilgesi” unvanını uygun görmüşlerdir.

Selçuklulara Karşı Babaî kalkışması ve bastırılması (1240)

Babaî düşüncesinin tam olarak ne olduğu bilinmediği gibi, karıştıkları siyasi olayların da nedenleri henüz tam olarak ortaya çıkarılamamıştır. Ancak Anadolu 1240 yılına yaklaşırken Selçukluların Babaî Türkmenleri tehlike olarak görüp bastırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Bu arada Baba İlyas, Amasya’da tutuklanır.

Bu olay Anadolu’daki bütün Türkmenlerin onu kurtarmak üzere Amasya’ya doğru yola çıkmalarına neden olur. Selçuklu yönetimi, Babailer yetişip kurtarmaya gelmeden, Baba İlyas’ı idam eder.

Ama bundan sonra umulan olmaz, Türkmenler sakinleşmek yerine çok daha büyük bir güçle toparlanırlar. Önce Amasya’ya gelerek şeyhlerini öldürenleri cezalandırırlar; sonra da Konya’ya doğru harekete geçerler.

Anadolu’nun her yanından kadın-erkek, çoluk-çocuk bütün Türkmenler bu harekete katılmak üzere toplanmaktadır. İyice ürken Selçuklu yönetimi, Hıristiyan Bizans’tan da asker alarak Konya’ya gelmekte olan Türkmenlerin önünü kesmek üzere yola çıkar.

Küçük bazı ön çatışmalardan sonra, düzensiz bir sel halinde gelen öfke dolu Türkmenlerle Selçuklular, Kırşehir’in Malya Ovası’nda karşılaşırlar. Düzenli ordu karşısında Babaî Türkmenler dayanamaz. Çok büyük bir kırım yaşanır. Bir daha toparlanamayacak biçimde kadın erkek, çoluk çocuk demeden öldürülürler. Bu çatışmalar sırasında Hace Bektaş’ın kardeşi Menteş de öldürülmüştür.

Kültür tarihinde köşe başları ve Anadolu

İnsanlık tarihinde temel kültür değişiklikleri az sayıdadır, ama akışta yön değiştirmeleri belirler.

Tarımın başlaması, avcı-toplayıcılıktan yerleşikliğe geçişe, dolayısıyla kentlerin kurulmasına neden olmuştur (MÖ 7200 Diyarbakır Çayönü Höyük / MÖ 6800 Konya Çatalhöyük / MÖ 5500 Burdur Hacılar). Ardından işbölümünün başlaması böyledir, köleliğin başlamasına neden olmuş, Anaerkil kültür yapılanması, Ataerkil yapılanmaya dönüşmüştür.

Yazının bulunması, kültürün yaygınlaşması ve gelecek kuşaklara bırakılması sonucunu doğurur; teknolojinin gelişip madenlerin işlenmeye başlamasıyla aynı zamanlara rastlar (MÖ 3200-3000 dolayları Mezopotamya).

İnsanoğlunun mitolojik fantezilerden kendini kurtarıp bilimi başlatması, kültür tarihinin en temel köşe başlarından biridir (MÖ 7. yüzyıl Miletos’lu Thales), insanevladı kültürünün günümüze doğru evrilme sürecinin başlamasını belirler.

“İnsanoğlunun kafası, yani usu (yarı uykulu yarı uyanık) sanki bir kuyu boşluğu içinde mitolojik düşler ve karabasanlar görürken uyanmış; zaten apaçık gözlerle uyanılınca, karabasanlar mı düşler mi kalır? Boynuzlu kulaklı tanrılar, putlar, ecinniler, devler ve karanlıklar yaratığı ne varsa topu da apar topar yallah diye cızlamı çekerler. O loş kuyudan yavaş yavaş bir insan kafası (yani usu) çıkmış. Mitolojiden sıyrılmış çıplak insan gözü sipsiftah doğmuş ve evrende fırdolayı bakış gezdirmiş korkusuz. İşte bu iş milyonlarca yılı bulan insanoğlu hayatında, ilk kez İyonya’da oluyor.”

(Halikarnas Balıkçısı, “Altıncı Kıta Akdeniz” s:145 Bilgi, Ank. 1982)

  1. yüzyıl başında, 1215 yılında İngiltere’de soyluların baskısıyla kralın imzalamak zorunda kaldığı “Büyük Özgürlük Beratı / Manga Carta Libertatum”da geçen “Libertatum / Özgürlük” sözcüğü, kültür tarihine bağlı toplumsal hareketlenmede, çağımızı da yaratacak yeni bir köşe başını göstermektedir. Ancak bunun toplumsal ve kültürel alanlarda görünür gerçekleşmesi, 13. yüzyıl boyunca Anadolu’da olmuş, sonunda bu yapı, Ankara ve Osmanlı’yı, başlangıçta Aristokrat olmayan iki devleti doğurmuştur.

Oysa biri 13. yüzyıl ortasında, öteki sonunda olmak üzere, demokrasinin gelişme ortamı olduğu var sayılan İngiltere’de, biri aristokratlar tarafından, öteki de kraldan yana iki meclis kurulabilmiştir.

Moğol işgali – Dünyada ilk kez Kayseri’de “Vatan Savunması” (1242)

Moğollar Batı’ya yüzyıllar süren akınlar sonunda, 1242 yılında Baycu Noyan komutasında Anadolu üzerine de yönelir. Moğollar önce Erzurum’u alıp, sonra 4 Temmuz 1242’de Kösedağ’da Anadolu Selçuklu ordularını yenerler. Selçuklunun direnci büsbütün kırılmış, Anadolu’yu Moğollara teslim etmeye hazır hale gelmiştir.

Hemen ardından Sivas’ı kolayca ele geçiren Baycu Noyan, sonra da Kayseri’yi almak ister.

Oysa Kayseri, 1204 yılında Anadolu’ya gelmiş olan Şeyh Nasirü’d Din Mahmud’un oluşturduğu Ahî örgütünün merkezidir ve en güçlü olduğu yerdir. Üstelik Ahîler, o güne değin toplum üyeliği için gerekli olan “kul” anlayışından başka bir anlayış geliştirmişlerdir. Kendilerini dünyada ilk kez, sultanların (kralların, çarların, halifelerin, papaların vb) kulu olarak görmüyorlar, üzerinde yaşadıkları toprağa bağlı sayıyorlardı.

Günümüz kültürüne değin ulaşacak olan “vatan” kavramı doğuyordu. Çünkü toprak, onlara, yaşama gücünü oluşturan mesleklerini veriyordu.

Selçuklu Sultanının kulu olmadıkları için, sultanın yararına değil, dünyada ilk kez kendi yararlarına Moğollara karşı Kayseri’yi savundular.

Moğolların bu tutumu anlamaları beklenemezdi. Şimdiye değin, bir sultan yenilince bütün kulları teslim olurdu.

Savunma 15 gün sürebildi. Kayseri’de yaşayan ve ahîlerin ne yaptıklarını anlayamayan Selçuklu ve Moğol yanlısı Kalenderiler, ahîlere ihanet ederek kente giriş için yol gösterdiler. (Prof. Dr. Mikâil Bayram, “Selçuklu Döneminde Kalenderî-Ahî çatışması”, Bilim ve Gelecek Sayı:17, s.36)

Dolayısıyla Kayseri Savunması, Kösedağ yenilgisinden sonra Anadolu’nun tek direnişi ve dünyada ilk kez, tanrı “mülk”ünün değil, “vatan”ın savunulmasıdır. Adı henüz anılmıyor bile olsa “vatan” kavramını doğuracak olan kültürel ortam oluşmaktadır.

Moğol işgali altında Anadolu: Kültür tarihinde “ulus” kavrayışı mı başlıyor?

1242 yılında Kösedağ’da Selçuklu ordularını yenerek Anadolu’ya giren ve bu tarihten başlayarak yönetime el koyan Moğolların Anadolu’dan çıkışı ile ilgili bir bilgi yoktur. Anadolu insanını, önce Selçuklu sultanları aracılığıyla yönetirler. Osmanlı’nın kuruluşundan sonra, güçlerinin Anadolu insanı arasında eridiğinin ayırdına vararak Yıldırım Bayezid zamanında Timurlenk ile Anadolu’yu bir kez daha ele geçirirler. Ancak Türkmen budun kültürünün baskın egemenliğine karşı kültürlerinin Anadolu’da tutunmasını sağlayamazlar.

Dünyada daha “ulus” denilebilecek bir kültürel birikim ortaya çıkmamışken Türkmen birliği gelecekte doğacak olan “ulus” kavramına kültürel taban oluşturur. Öte yandan dünyada ilk kez, uluslaşma sürecindeki bir budun olarak siyasal birliklere yönelinir.

Ahî Evren, Hace Nasirü’d Din ve Anadolu Ahîlerinin örgütlenmesi

  1. Haçlı ordularının İstanbul’u yağmaladığı 1204 yılında şeyhi ve kayınpederi Evhadü’d Din Kirmânî ile Bağdat üzerinden Anadolu’ya gelen debbağ Nasuri’d Din Mahmud bin Ahmed el Hoyî, aldığı eğitimin ve Bağdat’taki fütüvvet yaşamından edindiği deneyimin desteğiyle, önce Kayseri esnafını hem tasavvuf düşüncesine hem de dünyaya bir gelenek oluşturacak biçimde örgütler. Anadolu’da “ahî örgütlenmesi” böylece, Türkmen-Babaî örgütlenmesi ile de ilişki içinde oluşur. Ancak Selçuklulara karşı Babai-Türkmen kalkışması sırasında Şeyh Nasirü’d Din, başka ahîlerle birlikte hapsedilmiş olduğundan bu kalkışmada ahîler bulunmaz, bulunamaz. Dolayısıyla ahîlik, Malya Ovası kırımından öteki Türkmenler denli etkilenmez. Bu nedenle, kırımdan sonra Anadolu Ahîleri (Ahîyan-ı Rûm), Anadolu’da kalan tek örgütlü Türkmen gücü olarak ortaya çıkar, üzerinde yaşadıkları toprağı, sultan’ın “mülk”ü değil, “vatan” sayarak Moğol işgaline direnen tek güç olur.

Daha sonra, nasıl olur, bilinmez, bir Selçuklu iktidar değişikliği ile önce, Ahî Evren, Hace Nasirü’d Din’i Konya’da Selçuklu veziri olarak da görürüz. Ancak uzun sürmez. Şems’in 1247 yılında bir suikasta kurban gitmesi sonucunda Mevlânâ’nın oğlu Alaüd Din Çelebi ile suçlanacak ve birlikte Konya’yı terk ederek Kırşehir’e göçmek zorunda kalacaktır.

Hace Bektaş-ı Velî

Hace Bektaş-ı Veli, Anadolu’nun 13. yüzyıl düşüncesini oluşturmuş Horasanîlerin bir sonraki kuşağındandır. Baba İlyas’ın halifelerinden (sonra gelen) olmasına karşın Babaî kalkışmasına katılmamış, ama çatışmalar sırasında kardeşi Menteş’i yitirmiştir. Ahmet Yesevî’den alınan “dört kapı kuramı”nı geliştirerek Anadolu tasavvufuna girmesine neden olmuştur. Moğollar, Selçuklular ve Mevlânâ ile politik sürtüşmeye girmemiş, Suluca Karahöyük’te (bugünkü Hacıbektaş) kurduğu tekkesinde “dört kapı kuramı”nı geliştirmiş ve bugüne değin ulaşacak biçimine getirmiştir.

En önemli kitabı olan “Makalaat”, biri düzyazı, biri manzum iki metinle, “Türkçe” olarak günümüze ulaştığı için, Arapça’dan çeviri sayılmakla birlikte, yapıtın Arapça aslına rastlanmamış olması nedeniyle, Hace Bektaş, belki de düşünce tarihinde Türkçe yazan ilk düşünür olarak nitelendirilebilir.

Ahî Evren, Hace Nasirü’d Din’in ölümünden sonra, eşi ve Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rûm) örgütlenmesinin başı olan “Fatma Ana (Kadıncık Ana)”nın da yaşamını, Hace Bektaş Dergâhı’nda geçirdiğini ve Anadolu Bacılarını buradan yönetip yönlendirdiğini görüyoruz.

Osmanlı’nın kuruluşunda askeri gücü oluşturan ahî askerleri Alp Erenler, Orhan Gazi zamanında “Yani Çeri” adıyla Osmanlı’nın düzenli ordusuna dönüşmüş, kendilerini Hace Bektaş Dergahının ocağı saymışlardır.

Tapduk Emre, Yunus Emre, Said Emre

Taptuk Emre’nin dergâhı, başka “emre”ler de olmakla birlikte, üç önemli “Emre”nin yetişmesine neden olur. Bunlar Taptuk Emre’nin yol göstericiliğinde, Yunus ve Said Emre’lerdir. Yaşadıkları tam tarihler bilinmemekle birlikte Yunus Emre’nin, Hace Bektaş’dan daha sonraki kuşaktan olduğu düşünülür. Özellikle, evrensel kültür içinde “kul”dan “birey”e geçişi ilk kez en açık biçimde Yunus Emre anlatmıştır. İşte Tanrı’nın insan olarak bu dünyada nasıl doğduğunun öyküsü:

Benim ol tılsım-ı pînhan ki, bugün îyana geldim
Ezelî nîşansızıdım, ebedî nişâna geldimBu tılsımı çünkü açtım, zülumâta nûr saçtım
İ nice makaam geçtim ki, bu cism ü câna geldimBen okudum ismi a’zâm ki, vücûda geldi âlem
Koyuban adımı Âdem, benim uş cîhana geldim

Çü bakıp beni görürler, ayrığa nîçin sorarlar
İsteyip beni ararlar, buna ben gümâna geldim

Kamu yerde ben bulundum, kamu zerrede bilindim
Kamu yâna çün çalındım, bu ile beyâna geldim

Ne kişidürür bu Yunus ki, iyân ede bu râzı
İşidin bu sûz ü sâzı, benim uş lîsana geldim

Ben o gizin tılsımıyım ki bugün açığa çıktım
Bugüne değin belirsizdim, bundan sonra belli olmaya geldim.Çünkü bu tılsımı çözdüm, karanlığa ışık saçtım
Ey! Ne katlardan geçtim ki, bu biçime ve câna geldim.O ulu adı andım ki, oluştu işte Evren
Adımı Adem koyunca, benim işte ey! Cihana geldim.

Çünkü bakınca beni görürler, yabancıya niçin sorarlar?
İsterler, beni ararlarsa onlara görünmeye geldim,

Her yerde ben bulundum, her tanede bilindim
Her yana çünkü ulaştım, böylece söz edilmeye geldim

Bu Yunus ne biçim kişidir ki, gizli olanı açık eder?
Duyun bu yanıklığı ve ustalığı, benim işte ey! Dile geldim!..

Yunus Emre

Bir yandan, kültürel bakımdan onun düşüncelerini ve tasavvufî yolunu hazırlayan Ahî Evren (Hace Nasirü’d Din), Hace Bektaş, Tapduk Emre gibi öncüler, öte yandan Said Emre, Aşık Paşa gibi ardıllar bu nedenle ancak 300 yıl kadar sonra Avrupa Renaissance’ı sırasında, aynı niteliklerle ortaya çıkabilecek olan Renaissance Hümanistlerinin (Erasmus, Montaigne, Thomas Morus vb) özgün olanlarıdır.

Ayrıca Yunus Emre, bu düşüncesi ile de koşut olarak o güne değin gelen, “ben bir şey üretiyorsam, özgün üretici, onu bana ürettirdiği için, tanrıdır, dolayısıyla üretilmiş yapıtlara imza atmak caiz değildir” görüşünün tam tersini yaparak şiirlerinde olası ki ilk kez “mahlas” kullanmış ve onları tanrısal sayılan dillerden biriyle değil, kendi düşüncelerini, kendi kültürünün dili Türkçe ile yazmıştır.

Orhon Yazıtları (7. yüzyıl), Divan-ı Lügat-it Türk (Kaşgarlı Mahmud, 11. yüzyıl) ve Kutatgu Bilig / Mutluluk veren bilgi (Yusuf Has Hacib 11. yüzyıl)’dan sonra kültürel gerekçelerle kendi dilini ve imzasını kullanma geleneğini ilk kez o başlatmıştır.

Ahîliğin Kırşehir örgütlenmesi (1247-1261)

Şems’in 1247 yılında öldürülmesinden sonra bu olayla ilgili olarak suçlanan Ahî Evren (Hace Nasirü’d Din), kendisiyle birlikte davranan Alaü’d Din Çelebi (Mevlânâ’nın oğlu) ile Kırşehir’e çekilir ve Ahî örgütünü oradan yürütmeye ve yönetmeye başlar. Bu son dönem, Moğolların işgaline ve Selçukluların Moğollardan yana tavır içinde olmasına karşın, Anadolu’nun kendi içinde en güçlü örgütünü oluşturduğu dönem olmuştur.

Ahîler, Kayseri savunmasından bu yana Moğollara karşı kendilerini koruyacak bir askeri örgütlenme içindeydiler. Silahlı ahîler kendilerine Türkmen dilini kullanarak “Alp Erenler” demişlerdir. Bunlar, Anadolu’da oluşacak olan dörtlü büyük örgütlenme modelinin iki bölümüdür: Anadolu Ahîleri (Ahîyân-ı Rûm) ve Anadolu Gazîleri (Gaziyân-ı Rûm). Anadolu örgütlenmesinde, Aşıkpaşazade tarihinde adları bize değin gelmiş olan Anadolu Abdalları (Abdalân-ı Rûm) ve Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rûm) bunlara eklenince, Osmanlı’nın kuruluşunu gerçekleştirecek olan Anadolu ve örgütlenmesi ortaya çıkar.

Anadolu’nun kendini savunması ve bağımsız olarak yönetebilmesi, işgal güçleri olarak Moğolları rahatsız ediyordu. Türkmenlere karşı yeterince güçlü bir yönetimi sürdüremiyorlardı. Türkmenler istedikleri yere istedikleri gibi yerleşiyor, tekkeler, pazarlar kuruyor, Alp Erenler Moğollara karşı onları koruyabiliyordu.

Sonunda Selçuklu-Moğol yanlısı bir bey olan Nuru’d Din Caca Kırşehir Emiri oldu ve 1261 yılında bir ay tutulması gecesi, gece baskınıyla Alâü’d Din Çelebi ile 90 yaşlarında olması gereken Ahî Evren, yani Şeyh Nasirü’d Din Mahmud, yani Hace Nasirü’d Din, yani “Nasrettin Hoca” öldürüldü.

Kültür tarihinde “gülmece”nin yeniden doğuşu

Nasrettin Hoca’nın yalnız Anadolu’nun değil, bütün insanlığın kültür tarihindeki doğuşu, gülmecenin yeniden doğuşu (renaissance’ı) anlamına gelir. Doğal ortamında “komedya”yı yaratmış olan insanlık, MÖ 500’lerde Atina’da Aristokrasinin gelişme sürecinde, giderek komedyayı “aşağılık” saymaya başlar. Gelmekte olan, aristokrat “kul” kültürüdür. Herkes, bir üstünün kuludur, toplumsal yapı bir kulluk hiyerarşisi biçimine dönüşür. Temel ölçüt güçlülüktür. Fizik gücü daha fazla olan efendidir.

“Kul” olanın gülme hakkı yoktur. Onlara ilişkin gülme kültürü, “gülmece” oluşturulmaz. Gülmek yalnızca efendilerin hakkıdır. Güldürenler yalnızca kulluğun en alt düzeyinden soytarılar, şaklabanlar, maskaralar, dalkavuklardır. Bu yüzden de onlara her şey yapılabilir; canları yakılabilir, kolları bükülüp kırılabilir, kafaları suya daldırılıp ne kadar süre ölmeden dayanabilecekleri denetlenebilir, boyunları burulup öldürülebilirler. Dahası, birbirleri ile ölümüne dövüştürülebilirler, aslanlara yedirilebilirler…

Aristokratın gülmece(!)si budur…

Bu yüzden Mevlânâ, yandaşı olduğu Aristokrat Selçuklu kültürünün verileri ile davranmış, karşıtı olduğu Ahî Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’u şaklaban olarak göstermeye çalışmıştır. Akmakta olan evrensel kültürün değişmekte olduğunun ayırdına varamamıştır. Büyük bir yanlışa düşmüş, insanlık tarihinden silmek istediği Hace Nasiru’d Din, Mevlânâ’nın abartılı gülmeceleriyle yeniden doğmakta olan halk kültürüne mâl olmuş ve günümüze değin taşınmıştır. (Bk: Prof. Dr. Mikâil Bayram, “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlânâ Mücadelesi”, Konya 2005)

Kültür tarihinde “Kul”dan “Birey”e geçişin ilk örgütsel ve sosyolojik belirtileri

Selçukluların bütünüyle Moğol etkisine girmesinden sonra, Kayseri’de başlatılan kendi evini, atölyesini, dükkânını, dolayısıyla toprağını savunma, bütün Anadolu’da sürecektir. Geleceğin dünyasında “vatan” ve “vatan savunması” kavramlarını oluşturacak olan kültürel yapı doğmaktadır.

Dünyada ilk kez bir budun, “Türkmen”ler, vatan saydıkları Anadolu’da, kendilerini yönetmekle görevli soylulara karşı kendi yönetim biçimlerini oluşturmakta, dahası “Ankara” ve “Osmanlı” ile kendi devletini kurmaktadır. Bu da geleceğin kültüründe “ulus devlet” adını alacak olan yapılanmanın ilk örneğidir.

Ahî Evren, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetnamesi, Ağaz ül Encam’da, ölenlerin mallarına sultanların el koymasının doğru olmadığından söz etmiş, bunların kalıt olarak ölenin yakınlarına kalması gerektiğini yazmıştır. Bu, kültür tarihinde “kişisel (özel) mülkiyet” düşüncesinin doğmakta olduğunu göstermektedir.

Bütün bu sosyo-kültürel olaylar yaşanırken İstanbul, Latinlerin işgalindedir. Ve Anadolu’da silahlı Hıristiyan din adamları olan şövalyeler vardır. Önemli bir bölümünün, dönüşlerinde Müslümanlar tarafından saptırılmış oldukları savıyla engizisyon tarafından yargılandığı ve canlı canlı yakıldığı bilinmektedir.
Bogomil şövalyelerinin, Anadolu tasavvufu ile çok benzer dinsel inanç içinde oldukları Ahî Evren tarafından da yazılmaktadır. Kaldı ki, Ahî Anadolusunda kurulan pazaryerlerinde Hıristiyanlarla Türkmen Müslümanların birlikte olduklarını görüyoruz. Osmanlı’nın kuruluşundan sonra, Eskişehir Seferihisar pazaryerini basarak malları yağmalayan Moğolları yakalayan Orhan Gazi’nin kurtardığı malları Müslüman-Hıristiyan ayırımı yapmadan sahiplerine dağıttıkları bilinmektedir.
Ayrıca, Osmanlı’nın kuruluşunda Hıristiyan Bizans’a karşı, özellikle Bursa yöresindeki Hıristiyan halkın Osman ve Orhan Gazi’yi desteklemekte oldukları da bilinmektedir.
Bütün bu veriler 13. yüzyıl tasavvufunda laik bir dünya görüşüne olan gereksemenin doğmuş olduğu, dolayısıyla bu gereksemenin toplum tarafından karşılanmış olduğu izlenimini vermektedir. Kaldı ki bu izlenim, Mevlânâ’nın ünlü “ister Mecusi, ister putperest, kim olursan ol gene gel” söyleyişiyle de doğrulanmakta, Mevlânâ’nın Anadolu insanının bir gereksemesine yanıt vermeye çalıştığı anlaşılmaktadır.
13. yüzyıl Anadolu kültüründe ortaya çıkan bu özgür dinsel kültür yapısı, geleceğin dünyasına “laisizm”i armağan edecektir.

16. yüzyılda Avrupa Renaissance’ı sırasında ortaya çıkan hümanistler, 13. yüzyıl Anadolu hümanistleri ile aynı düşünsel tutum içinde bulunan, “kul” olmaya karşı “birey” olmaya göre yaşamlarını biçimlendirip buna uygun kültürü oluşturmaya çalışan düşün insanları olarak görünmektedir. Onlara Anadolu hümanistlerinin ardılı demek yanlış olmaz.

Ahî Ankarası: Dünyada ilk kez tanrı vekâleti ile oluşmamış devlet (1265-1361)

İlkel toplumlardan, çok tanrılı dinlerden, özellikle de tek tanrılı dinlerin egemenliğinden sonra kültür tarihi, toplum yöneticilerinin tanrı ile mutlak ilişki içinde olduğunu gösterir. Bir yönetici, ya tanrının kendisi olmalıdır, ya oğlu, görevlendirilmiş kurtarıcısı, peygamberi ya da peygamberinin halifesi vb.. Hiçbir şey olmasa, Osmanlı Sultanları gibi Tanrının yeryüzündeki gölgesi olmak zorundadır. Antik dönemlerde, çeşitli demokrasi, cumhuriyet denemeleri olsa bile, yine yöneticinin tanrı soylu, yani aristokrat olmasına dikkat edilmiştir. İşte bu nedenle Osmanlı hanedanından biri öldürülmesi gerekse bile geleneğe göre boynu vurulmaz, tanrısal kanın akmaması için kementle boğulurdu.

Dünyada Fransız devriminden sonra kurulacak olan çağdaş demokrasilerin ilk örneği olarak, Ahî Anadolusunda kurulmuş iki devlet vardır. Bunlardan biri, 1265 yılında Anadolu Ahîlerinin elinde kalan Ahî Ankarası’dır.

Ahî örgütü, bu kenti kutsallıklara gerek kalmadan ama kendi bildiği gibi, kendi örgütlerini yönettiği gibi yönetmiştir. 1265-1361 yılları arasındaki Ankara’da, ahî örgütünün başına, örgüt içi seçimle getirilmiş olan ve hiçbir kutsal bağlantısı bulunmayan yönetici, aynı zamanda, bir “birey” olarak, devletin de yöneticisi olmaktadır. Bu da dünyada, çok sonra, 18. yüzyıl sonlarında ortaya çıkacak olan demokrasinin ilk uygulaması olarak ilgi çekicidir.

Ankara devleti böylece Ahî örgütlenmesinin yönetiminde ve korumasında Osmanlı’nın kuruluşundan 60 yıl sonraya değin, 100 yıla yakın yaşatılır. Osmanlı’nın Ankara sınırlarına ulaşmasıyla da ona bağlanır.

Ahî Edebalî

Ahî Edebali, Anadolu Türkmen kocaları içinde en genç kuşaktandır. Ahî Evren’in yitirilmesini, Kadıncık Ana’nın ölümünü, Hace Bektaş’ı, Yunus Emre’yi, Mevlânâ’yı biliyor olmalıdır. Yaşlandıkça Ahî örgütü yöneticilerinden olma olasılığı yüksektir. Anadolu Türkmen örgütlenmesinin Osman ve Orhan Gazilerle birlikte devlet kurma girişimlerinde hep birlikte oldukları anlaşılıyor.

Üstelik Osman ve Orhan “Bey”ler, “bey”liklerini terk edip Gaziyân-ı Rûm üyesi olur, kendilerine tanrısal bir ayrıcalık hakkı veren “bey”liklerinden arınıp gazilerden bir gazi, “insan”lardan bir “insan” özelliğini benimserler.

Anadolu Selçuklu devleti, Moğol yönetiminde zayıfladıkça zayıflıyor, yerine Anadolu Beylikleri kendi bölgelerinde egemenliklerini kazanıyordu. Anadolu insanı, başlangıçta bütün beyliklere eşit uzaklıkta davranmıştır.

Orhan Gazi’nin, Moğolların yağmaladığı Eskişehir Seferihisar pazaryerinden yağmalanan eşyaları kurtarıp din ayrılığına bakmadan sahîplerine geri dağıtmasından sonra bir yanda laik anlayışlarıyla Anadolu Türkmenlerinin öte yandan Bizanslı Hıristiyanların Osman Gazi’yi daha bir güçle desteklemeye başladığı gözleniyor.

Bunun üzerine Müslüman olsun, Hıristiyan olsun Anadolu insanı, Osmanlı’yı kendi devletleri olarak oluşturmaya girişir. Söğüt, İnegöl, İznik, Bursa yöresine akınlar başlar. Anadolu’nun her yanından gelen Abdal’lar dergâhlarını kurar. Yöre Hıristiyanları bu yepyeni oluşumun ardına düşer, destek verir, katılır.

Anadolu’da toplumsal örgütlenme

Aşıkpaşazade Tarihi, adları bize kadar yansımış olan Anadolu örgütlenmesinde, kendi gününün geleceği için gereksemeler sonucunda kendiliğinden oluşan doğal yapılanmada, toplumsal hizmetlerine göre ortaya çıkan birbirine eşit insanların dört bölükte toplandığını yazıyor:

Ahîyân-ı Rûm (Anadolu Ahîleri), toplumdaki üretici ve hizmet kesimidir. Kendi örgütleri içinde oluşturdukları işlerlik ve toplumsal ahlakları ile tasavvufi inanç dizgeleri ile bağlantı içinde, topluma hizmet etmeyi amaçlayan temel yapı öğesidir. Toplumun gereksemelerini gideren, besleyen, topluma hizmet sunan yapı budur.

Gaziyân-ı Rûm (Anadolu Gâzileri), Moğollara karşı yapılan Kayseri savunmasından doğan gerekseme ile silahlanmış olan Ahîlerin, Alp Erenler adıyla, Anadolu örgütlenmesinde aldığı addır. Kuruluşta, Osman ve Orhan’ın beyliklerini terk ettikten sonra girdikleri yapıdır.

Abdalân-ı Rûm.(Anadolu Abdalları), Anadolu tasavvufunda önemli yeri olan dinsel yol göstericilerdir (mürşit). Dinsel dizge içinde, hiçbiri kendini “mürşid (kılavuz)”dan öte görmemiş, yolcularına (mürid) “kul” gözüyle bakmamış, gelişme basamaklarında önlerini kesmemişlerdir. Yine kültür tarihinde ilk kez, dinsel kişiliklerine karşın, yoldaşlarının kendini iyi yetiştirdiklerinde kendileri gibi “bilge kişi” olmaları için “emek” ve “el vermiş” olan Türkmen kocalarıdır. “İnsan” olma özellikleri, dinsel olanlar da içinde, öteki bütün özelliklerinden önce gelmiştir.
Yeni alınan yerlerde kurdukları tekkelerin adlarının bugüne değin gelmesi bundandır. Abdal Musa (Antalya), Geyikli Baba (İnegöl) gibi daha pek çoğu bunlardandır. Kaldı ki bugün Anadolu’da var olan ve “baba” ya da “dede” olarak anılan türbelerden bir bölümü de Hıristiyan yatırlarının mezarlarıdır.
Onların tekkelerinde gösterdikleri eski büyük insan örnekleri (insan-ı kâmil / yetkin insan – üst insan) ile 19. yüzyıl sonlarında Alman filozof Frierdrich Nietzsche’nin “üst insan / übermensche” kavramı arasında ne nitelik ne nicelik ne de işlev bakımından herhangi bir ayrılık vardır. Bu konu felsefecilerin araştırılmalarına açık ve değer bir konudur.

Bacıyân-Rûm (Anadolu Bacıları). Bütün bu örgütlenmenin içinde bulunma hakkı, dahası görevi olmakla birlikte Anadolu kadınlarının kendilerine özgü görevleri de vardır. Bunlar, yeni nesilleri yetiştirmek, savaşta Gaziyân’la birlikte olmak, onları beslemek, arkalarında olduklarını duyumsatmak, tekkelerin iç işlerinden sorumlu olmak gibi, toplumsal açıdan son derece önemli işlerdir. Baciyân, bunları yapabilmek için ortaya çıkmış olan kadınlar örgütlenmesidir. Ayrıca bu örgütlenme, Anadolu’da çok eski çağlardan bu yana gelen anaerkil geleneğin de bir yansımasıdır.
Baciyân-ı Rûm örgütlenmesinin, Ahî Evren, Hace Nasirü’d Din’in ölümünden sonra eşi Fatma Ana tarafından Suluca Karahöyük’te Hâce Bektaş Dergâhında oluşturulduğu ve 1273-1275 arasındaki ölümüne değin onun tarafından yönetildiği düşünülmektedir.

Osman ve Orhan Bey’lerin “tek olma” özelliğini terk ederek gazilerin arasına karışmaları

Osman ve Orhan Gazi, “bey”likten arınıp “gazi” unvanını alarak, kendilerini hiçbir “kul”un efendisi saymayacaklarını, Anadolu Tasavvufu’nun öngördüğü inanç dizgesi doğrultusunda, bütün Gâziler, dolayısıyla da Anadolu örgütlenmesine bağlı herkes gibi “insanlardan bir insan” yani birer “birey” olmayı benimsediklerini gösterirler.
Bunun üzerine Anadolu örgütlenmesi, artık kendilerinden olan Osman ve Orhan Gâzi ile birlikte yepyeni bir siyasal birlik oluşturarak, onların bulunduğu yere, Söğüt, İnegöl, Bursa yöresine gelip yerleşmiş, kuruluşu orada tamamlamış, ve yine dünyada ilk kez, devleti bir kamu örgütlenmesi olarak ortaya çıkarmıştır.

Anadolu Gazileri (Alp Erenler) ve Anadolu Abdalları’nın Söğüt’e akarak kurdukları yeni devlet: “Osmanlı”

Anadolu örgütlenmesi, daha önce de Ankara Devleti ile denemiş olduğu siyasal örgütlenmeyi bir kez daha denemektedir.

Ancak her yeni toplumsal yapıda varlığı anlayışla karşılanacağı gibi, aksamalara, sapmalara, geri dönüşlere karşı önlem almaya çalışmaktadır: Önce kökenleri devlet yönetiminde ve deneyimli olan Osman ve Orhan Gazi’leri önder kabul eder. Yine de Osman Gazi’yi, Türkmen Kocası Ahî Edebali’nin kızı Mal Hatun’la evlendirir. Orhan Gazi, Ahî Edebali’nin torunu olarak doğar.

Osmanlı’nın kurucuları, devlet örgütlenmesini tanrı vekilleriyle değil, bütünüyle halktan gelen mürşitleriyle (yol gösterici bilge) oluşturacaktır. Yani Osmanlı Devletinin edindiği yeni topraklar, o güne değin olduğu gibi tanrı vekili beylere değil, dünyada ilk kez yönetilenlerin kendine verilecektir.

Böylece, Osmanlı’yla birlikte, toprağın tanrı adına Selçuklu Beyler tarafından üzerinde yaşayan insanlarla birlikte yönetilmesi temeline dayanan IKTA düzenine karşı, dünyada ilk kez, halkın doğrudan sahîbi olduğu yeni bir toprak düzeni de kurulmuş olmaktadır.

Dünya’nın ilk eşitlikçi toprak düzeni: DİRLİK

Bu yapıya göre, Mirî Topraklar, yani Devlet toprakları, Timar olarak verilmeleri yanında, , “Dirlikçi” adındaki bir emanetçiye de teslim ediliyordu. O da, yeni topraklar ele geçtikçe, isteyen herkese sırayla, bir yılda, bir çift öküzle işleyebileceği kadar toprağı veriyordu. Toprakla uğraşan insanlara bu yüzden “çiftçi” denilmiştir.

Bu toprak düzenine de “DİRLİK DÜZENİ” denir. Bu sözcük Türkçe’de “düzenlilik” anlamı kazanmıştır.

Alp Erenleriyle Manastır adındaki yeri Bizans beylerinden kurtarmış olan Geyikli Baba’ya, “İnegöl’ü sana verdim” diyen Orhan Gazi’ye, Baba’nın verdiği yanıt kayıtlara geçmiştir: “Ne yapacağım ben koca İnegöl’ü!.. Tekke kuracak bir yer bize yeter!”

Bu sözlerin altında tamamen kaldırılmamış olan Timar düzeninin eleştirilmekte olduğu da düşünülebilir. Dünyada tanrısoylu aristokrat sınıftın, feodal beylerinin toprak yapısına dayalı kültür düzeni, bu sözlerle eleştiriliyor, o günün yönetilenleri, yöneticileri bu sözlerle uyarıyordu!..

Uyarıların hemen işe yarayıp bütünüyle uygulandığı söylenemez belki ama, onların tutumunun yarattığı kültür, çağdaş bilim düşüncesinin başlangıcı, çağcıl toplumun ve kültürün kuruluşu oldu.

Osmanlı’nın kuruluşunda laik anlayış ve Anadolulu Hıristiyanların kurtuluşa katılması

Bizans imparatorluk düzenin karşısında da kendini “kul” olmaktan kurtarmaya çalışan Hıristiyanlar vardı. Anadolu’da her yönden başlayan “bireyleşme” hareketine onlar da katıldılar. Bu nedenle Osmanlı içinde Bizans’a karşı savaşan ve kuruluşa katılan Bizanslı Hıristiyanlar vardır. Bir bölümü daha sonra Müslüman olmakla birlikte Osmanlı’nın kuruluşundaki laik yapı, Hıristiyanların da katılmasını sağlamıştır.

Tarih biliminin henüz yeterince açığa çıkaramadığı Haçlı şövalyeler ile bunların içinde Bizanslı olanları, yani Bogomil şövalyelerinin dünya görüşleri, anlayışları, düşünce biçimleri, dahası tasavvufi bakışları bile açığa kavuşmayı beklemektedir.

Fatih Kanunnamesine göre Osman ve Orhan Gazilerin herkese açık yemek çadırı

Osman Gazi’den Fatih Mehmed’e değin Osmanlı yöneticilerinden bir tek Orhan Gazi’nin sarayı olduğu bilinir. O da Bursa’da Bizans’tan devralınmış hazır bir saraydır.

Anadolu Tasavvuf kültürü içinde, hiç bir özel üstünlüğü bulunmadığı düşünülen yöneticiler, kendini “öteki”nden ayrı görmemiş, kendine özel bir “ev”, saray yaptırmamıştır. Oysa toplum için çok büyük binalar hamamlar, camiiler, medreseler, yollar, köprüler, kaleler, kervansaraylar yaptırılmış olması, bu konuda yeterli kaynak bulunmadığına gerekçe değildir.

Fatih kanunnamesinin tanıklığına göre, bu dönemde bir gazinin yemek sofrası her gelene açıktır. Osman ve Orhan Gazilerin ki de öyle!..

Osmanlı’da karşı devrim işaretleri

Kuruluşta, Selçuklu İkta’sından arta kalan Timar düzeninin ardından, Ahîlerin, Gazilerin, Abdalların ve Bacıların Anadolusunda, Orhan Gazi’nin ölümüyle (1360) Murat, “Gazi Han” unvanını kullanarak kendisinin Gazilerin içinde ayrı bir yere konmasını sağlayacak ve aristokrasiyi tırmandırma yolunda ilk adımı da atacaktır. 1382’de Selanik’in fethinden sonra da bu ayrılık, “Hûdavendigâr” sanıyla Tanrı’dan güç almışlık düzeyine çıkarılacak, Selçuklu Sultanlığının kültürel yapısına dönmek üzere yola düşülecektir.

Ama bu tutum, Osmanlı’nın kuruluşunda güç aldığı laik Anadolu düşüncesinin de yitirilmeye başlandığı anlamına gelecek ve Anadolu’nun direnişiyle karşılaşacaktır.

Yıldırım Bayezid’te geri dönüş ve ahî direnişi: Dünyanın ilk kepenk kapatma eylemi

Murad zamanında, Anadolu kültürüne karşı, yeniden dönülmeye başlanılan Selçuklu aristokrat kültürel yapısı, Bayezid’de doruğuna ulaşır. Murad’ın, başkaldıran oğlunu öldürtmeyi uygun görmesinden sonra Bayezid’in, nedensiz olarak ve salt kendisi için tehlike oluşturacağı korkusuyla kardeşlerini öldürtme hakkını kendinde bulması, adının ardına taktığı “Han” sanıyla da yetinmeyerek önünde Selçuklulardan aldığı “Sultan” sanını belli belirsiz de olsa kullanmaya başlaması, atalarının destek aldığı Anadolu bilgeliğini terk ederek Selçukludan kalma “Ulema”yı kendi doğal ortamı durumuna getirmesi ve danışmanlığına değer vermesi ile, Osmanlı, kuruluşundaki hemen bütün ilkeleri terk ederek ve yıkarak kurulduğu ve karşısında olduğu kültürel değerlere geri dönmüş oluyordu.

Anadolu örgütlenmesinin buna tepki vermesi gecikmedi. Ahîyân bütün Anadolu’da, dünyanın ilk kepenk kapatma eylemini gerçekleştirerek Bayezid’i uyardı.

Kuruluş’un direnişi: Şeyh Bedreddin kalkışması (1410-1420)

“Anadolu Devrimi”, aristokrat karşı devrime direniyordu. Bayezid’ten sonraki şehzadeler çatışmasında (Fetret devri), ilk tepkisini Anadolu yanlısı Şehzade Musa’yla gösterdi. Çelebi Mehmed’in, kardeşi Musa’yı ortadan kaldırmasından sonra ise, Musa’nın kazaskeri Şeyh Bedreddin, önce İznik’te zorunlu yaşamaya mahkum edilecek, ancak müridleri Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa’nın Manisa ve Karaburun dolaylarında Anadolu kalkışmasını sürdürmeleri, ancak başarılı olamamaları sonucunda İznik’ten ayrılacak ve Serez’de canını bu uğurda verecektir. Bedreddin’in kitapları, ki sayısı çok fazladır, bugün kütüphanelerde yerleri belli olmakla birlikte çevrilmemiştir.

Anadolu direnişi kırılıyor

Osmanlı’da açıktan kendine sultan diyen ilk sultanı, “Fatih Sultan Mehmed” olmuştur.

Anadolu’nun direncinin kırılması ve “kul”luğa dönüşe boyun eğmesi için, “Sultan” sanıyla bir sultanın iktidara gelmesi, koskoca bir dünya kentini tanrı adına “feth”etmesi yetmeyecek, insanı “insan” sayan Anadolu kültürüne karşı insanları yeniden “kul”a dönüştürecek olan kanunnameyi uygulamaya koyması gerekecektir.

“Ve Cenab’ı Şerîfim ile kimesne taâm yemek kaanunum değildir. Meğer ehl’i iyalden (çoluk çocuğu) ola. Ulu atalarım yerler imiş. Ben ref’etmişimdir (kaldırmışımdır)” (Fatih Mehmed Kanunnamesi’nden)

Fatih Mehmed, Bizans Ortaçağından aldığı yozlaşmış aristokrat kültürü, yozlaşmış Selçuklu aristokrat kültürü ile birleştirecek, Anadolu Devrimi’nin kurduğu Osmanlı’nın iktidarını Müslüman bir Bizanslı olarak ele geçirecektir.

Böylece kuruluştan bu yana, 150 yılı aşkın saray inşa etmemiş Osmanlı, ilk sarayını, Fatih Mehmed’le yapacaktır.

 

Son kalkışma: Safevîler ve Şah İsmail’in yenilişi ve Anadolu’da büyük kırım: I. Selim (Yavuz)

Anadolu insanı kula “kul” olmaktan kendini kurtarmak için I. Selim zamanında, bir kez daha kalkışmak üzere, ama bu kez Osmanlı sınırları dışından örgütlenir. Türkmenler, Şah İsmail’in arkasında toplanır. Ama Sultan Selim 1514 yılında Çaldıran’da Şah İsmail’i yener ve düzenli Anadolu kalkışmalarının tümünü sona erdirir. Çaldıran yolunda, Anadolu’da Safevi yanlısı saydığı, çoluk çocuk herkesi kılıçtan geçirerek Selçuklu Babaî Kırımını 264 yıl sonra bir kez daha gerçekleştirir.

Ardından insanları “kul” kültüründe yaşatmanın bir başka yolu olarak, Mısır’dan Kutsal Emanetleri ve halifeliği getirir, Sultanlığını perçinler.

Kuruluş yiğitleri: Köroğlu ve Celalî kalkışması

16. yüzyıl, Anadolu hareketinin son kalkışmalarına sahne olacaktır. Ancak yüzyıllar boyu savaşmış ve yenilmiş olan Türkmenler bu kalkışmada son güçlerini kullanmış ama bölgesel kalmaktan öteye gidememişlerdir. Bir Selçuklu-Bizans sentezi olan Osmanlı aristokrat kültürü öylesine sarmıştır ki, Köroğlu yiğitleri ve ardılları, umutsuz ve bölgesel bir saldırıdan başka bir şey yapamazlar. Bu hareketlerin tümüne birden Celâlî Kalkışması denir.

En ünlü Celâlî olan Köroğlu’nun bile ancak Bolu Beyine karşı yiğitlik öykülerine tanıklık edilebilmektedir. Ancak Anadolu insanı bu yiğitliği de unutmayacak, kendi yüreğinde, türkülerinde, şiirlerinde günümüze değin getirecektir.

Anadolu kültürü Avrupa’da: Renaissance

Avrupa Renaisance’ı 9. ve 10. yüzyıllarda İran dolaylarından başlayarak 13. yüzyılda Anadolu’da göllenmiş olan kültürel etkilerin Haçlı şövalyeleri ile Avrupa’ya taşınmış olmasının da verdiği güçle Avrupa’da olgunlaşır. Papalığın Anadolu’dan dönen Haçlı Şövalyeleri engizisyon mahkemelerinde sapkınlıkla suçlayarak kitleler halinde ölüme göndermiş olması, yolunu kesememiştir.

Anadolu Hümanistlerinin düşünsel başlangıcı, Avrupa’da Renaissance hümanistlerinin de ortaya çıkmasına kültürel katkıda bulunur, ardından aynı yüzyıl içinde Anadolu’da egemen Selçuklu-Bizans kültürünün 300 yılda ancak güçlükle baskı altına alabildiği düşünsel yapı, Avrupa’da gelişip yaygınlaşmaya başlar. “Birey” ve “akıl” kültürü için verilen savaşımda bu kez Avrupa, Anadolu’dan da el alarak Fransız Devrimini yaratacak olan kültürel yapıyı ve sosyal olayları oluşturur.

Sonunda ulusçuluk akımları ulusal kültürün egemenlik çatışmalarını da getirmiş, Osmanlı’nın bütün direnmelerine karşın sınırlar içindeki bütün uluslar kendi devletlerini kurarak ayrılmaya başlamıştır.

Bundan sonra Osmanlı kendi başına kendine de yetemeyecek durumda kalacak, Osmanlı uluslarından yalnızca biri olan Türklerin, Mustafa Kemal önderliğinde kendi devletlerini kurmasıyla, kuruluşu kendi başlatmış olmasına karşın, ancak kurtuluşta çok gecikmiş olarak Ulus-Devlet’e dönüşebilecektir.

Anadolu, uzun uykusundan uyanıyor: Kemalist Devrim

  1. yüzyıl başında Anadolu insanı, bir kez daha kendini “kul” sayan kültürün yarattığı sosyal yapıya karşı Kemalist Devrim’i gerçekleştirecek ve kul kültürünü sona erdirerek özsularını “akıl” ve “bilim”den alan kültürü kendi yurduna, Anadolu’ya getirecektir.
  2. yüzyıl süresince Anadolu halkı, işgalci Moğol ve Selçuklulara karşı kendince ve yine dünyada ilk kez, kendi kendilerine tanrısallık atfetmiş olan sultanlardan ve krallardan değil, kendinden güç alan yepyeni bir örgütlenme biçimi oluşturmuştur. Bu toplumsal örgütlenme, çok sonraları, kendi iç sorunlarını dünyada Demokrasi ve Cumhuriyet ile çözecek olan çizginin başlangıcıdır. Bu bağlamda Avrupa Renaissance’ı, ardından gelen yenileşme hareketlerinin tümü, yani Fransız Devrimi, dahası Kemalist Anadolu Devrimi bile, aynı mantığın, aynı kültür çizgisinin sürmesinden başka bir şey değildir.

Kültür Tarihinde “Anadolu”nun bu kendine özgü ve “özgün” “kuruluş”u, bütün dünyanın Ortaçağ karanlığından “kurtuluş”unu da başlatmıştır. Ama hangi adla adlandırırsak adlandıralım, kendini insanlığın herhangi bir bölümünden “yana” görenler, kendi gördükleri noktadan başka bir noktadan bakmayı yadsıdıkları için özellikle “batılı” ya da “doğulu” gibi adları kendilerine yakıştırabilmekte, dahası, kendilerini, içinde bulundukları ulusal kültürleri ya da coğrafi yöre adlarıyla olsun tanımlamayı seçmektedir. Ancak bu tutumun insanları birbirinden uzaklaştırdığını görmeye direnirler.

Çünkü bilim insanı özelliği verilmiş bile olsa, kendisine “batılı” diyen biri için “doğu” denilen yerden böyle bir kültür başlangıcı çıkamaz, daha doğru bir söyleyişle: “çıkmamalıdır”. Onlar için “doğu” yalnızca Pierre Loti’nin anlattığı, geri kalmış bir “şark” çeşitlemesinden başka bir şey değildir, tarih boyunca olmamıştır, olamaz, olmamalıdır da…

Bu nedenle geleceğin dünyası, hangisi olursa olsun, kendine özgü bir kimlikle dolananlardan çok, kendini “insan” sayanların hep birlikteliğinin dünyası olacak gibi görünüyor, bunun dışında kalanlar kendilerini soyutlamış olacaklardır. Hangi ulustan, hangi bölgeden, hangi renkten ya da son yılların moda deyişiyle hangi kimlikten olursa olsun çağdaş insan “insan” olma özellikleri ile tanınacak, gününde, akış içinde sürekli gelişen doğruları, en doğru biçimde, ancak bu insan yakalayabilecektir.

Her durağan (statik) yapı, kendi döneminde ne denli gelişkin olursa olsun, akış içinde yeni yapılar oluşturarak geleceğe doğru ilerlemektedir. Bu nedenle hangi doğruluk ölçülerinde olursa olsun, kendi de akmayan bir yapının genel anlamda doğru olması düşünülemez. Anadolu’nun Kemalist düşünsel yapısı, “evren”in, “akış”ın altını, “bilim” ve “gençlik” kavramlarıyla çizmiştir. Bugün artık ister istemez her taraftan saldırılarla durdurulmuş olmasının en önemli nedeni, müthiş baskı ve propagandalarla durağan bir düşünsel yapı olarak benimsenmesi sonucudur. Marxçı yapı ve Kemalist yapı, her ikisi de kuramsal düzeyde, dünyada kendinden sonra akışı ve geleceği öngörerek ilerleme çabası içinde olan ve olabilecek olan yapılardır, başkası da yoktur. Kemalist Devrim daha sonra gerçekleşmiş bir burjuva devrimi olmanın avantajını kullanmış, bilimsel düşünceyi, kuramsal olarak da olsa, yapısına yerleştirebilmiştir. Bu bağlamda yine Kemalist Devrim ve onun bağlı olduğu düşünsel yapı, akışı sindirebilmiş olan bir yapıdır.

Yazık ki, akışa uygunluk açısından bakıldığında Kemalist yapı da, Marksist yapı da, Anadolu Devrimi’nin kuruluş aşamasında karşılaşılmış olan durağan karşıdevrimle karşılaşmış ve durdurulmuşlardır. Kültür Tarihi içinde bir yapıdan yana gibi görünerek gerçekte, karşı uygulamalarını oluşturmayı ve sürdürmeyi politika edinen pek çok karşıdevrimci bulunur. Dahası her devrimin karşısında mutlaka karşıdevrim bulunmaktadır. Devrimler, karşıdevrimler olmadan da doğamaz.

Geleceğin kültürü, bilim gibi devingen / dinamik kültür olacaktır. Nasıl ki 13. yüzyıl devrimini yapanlar, Ahîyân, Gazîyân, Abdalân ve Bacıyân bundan sonra nasıl bir toplum kuracaklarını bilmiyor idiyse, bizim de gelecekte nasıl bir toplum kurulacağını en ince ayrıntısına değin bilmemiz, bu konuda inceden inceye bir mühendislik çalışması yapmamız hem olanaksızdır hem gerekmez. Sosyal akışta gereksemeler karşılanırken bu mühendislik doğal ortamı içinde oluşturulur.

Geleceği bilememek “dün”e dönmek için yeterli ve geçerli bir neden değildir. Bunu yaparsak 31 Mart’çıların “İstemezük” çığlıkları ile aynı düşünsel noktaya ulaşırız.