Ana sayfa 24. Sayı İstanbul Veteriner Hekimler Odası Başkanı Prof. Dr. Tahsin Yeşildere: ‘Kuşlar getirdi ama,...

İstanbul Veteriner Hekimler Odası Başkanı Prof. Dr. Tahsin Yeşildere: ‘Kuşlar getirdi ama, biz yaydık!’

Kapak Dosyası

159
PAYLAŞ
Tahsin Yeşildere
Tahsin Yeşildere

Söyleşi: Ruken Kızıler

Erken uyarı sistemi Manyas’ta çalıştı ama doğu illerinde takıldı. Hastalığın görüldüğü Manyas yöresinden, hiçbir veteriner hekim kontrolü olmadan Iğdır’a satılan 1300 hayvanın, kuş gribi virüsünün yayılmasında esas etken oldukları düşünülüyor. Bu tablonun arkasındaki bir başka gerçek de 1980 sonrasında dağıtılmış veterinerlik ve koruyucu hekim sistemimiz.

Sayın Tahsin Yeşildere, kuş gribi virüsünün Manyas’ta ortaya çıkmasından 2 ay sonra doğudan batıya doğru hızla yayılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Manyas’ta gelişen ilk olayın kaynağının göçmen kuşlar olduğu söylendi. Göçmen kuşların geldiği alanlar belliydi ve oralarda serbest dolaşan hindileri ve tavukları da gördük. Burada, o yöreye özgün olan tavukları ve hindileri öldürerek 3 km’lik bir alanı da karantinaya alarak salgını önlemeye çalıştılar. 20-25 gün sonra karantina kalktı, havalar sıcak olduğu için etken de (virüs) öldü. Daha sonra yılbaşında Iğdır’da ikinci vaka ortaya çıktı.

Iğdır’daki enfeksiyon, Manyas kökenli olabilir

Manyas’taki salgın başarılı bir şekilde durdurulduğu için rehavete kapıldı yetkililer ve o bölgeden başka yerlere hayvan hareketini engellemediler. Bu engelleme kararı çok gecikmeli olarak 17 Ocak’ta yürürlüğe girdi. Kanatlıların, tek tırnaklı (at, eşek, katır) ve çift tırnaklı (koyun, sığır, vd) hayvanların hareketi o gün engellenmiş ya da kontrol altına alınmış olsaydı, virüs önce doğu ve oradan da batı bölgelere yayılamayacaktı -kaldı ki çift tırnaklı hayvanların hareketleri hâlâ engellenmedi. Çünkü ilk enfeksiyonun çıktığı yerde, virüsü yaban kuşlarının getirdiğini söyleyebiliriz ama, ikinci enfeksiyonun, Balıkesir-Manyas yöresinden 1300-1400 tane hayvanın kontrolsüz bir biçimde Doğu Anadolu’ya, Iğdır’a satılması ile çıktığını düşünüyoruz. Yani Iğdır’daki enfeksiyonun, Manyas kökenli olduğu ortaya çıkıyor. Bunun peşindeyiz ve ne olduğunu öğreneceğiz.

Kurbanlıklar salgının yol haritasını çizdi

– Türkiye bu ihmalin bedelini mi ödüyor?

– Evet, Türkiye bu ihmalin bedelini ödüyor. Sadece bu değil. Erken uyarı sistemi Manyas’ta çalıştığı gibi doğuda çalışmadı. 1200 tavuk öldü orada ve kuş gribi değil dendi. Doğru dürüst inceleme yapılmadı; veteriner hekimleri bizzat köylere gönderip durumu incelettirecek bir yapılanma olmadığı için burada uyarı sistemi çalışmadı. Ağrı’daki, açık öğretim fakültesi mezunu, hekimlikle ilgisi olmayan hayvan sağlığı şube müdürünün de bu ihmallerde ciddi payı var diye düşünüyoruz. Kurban bayramı nedeniyle hayvanların doğudan batıya gelmesiyle, hastalığın sıçradığını görüyoruz. Kurbanlıklar, mekanik taşıyıcı olarak virüsü ayaklarıyla getirmiş olabilirler. Bu hayvanlar ahırlarda tavuk ve horozlarla birlikte bulunurlar. Bunları kontrolsüz bir şekilde büyük şehirlere taşıdık. Örneğin, güvercinlerle aynı yerlerde su içtiler. O güvercinler şehirlerdeki varoşlarda tavuk, horoz, vd. beslenen yerlerde, onlarla birlikte yem yemiş ve pisliğini bırakmış olabilir. Görüyoruz ki varoşlarda çıkıyor vakalar. Bu bir senaryodur belki ama, bilimde bu tip senaryolar üreterek riskleri daha doğru hesaplayabiliyoruz. Başta söylediğimiz gibi hayvan hareketlerinin serbest bırakılması bu etkeni batıya yaymış olabilir. Farkındaysanız, hastalığın görüldüğü kentler doğudan batıya doğru bir çizgi halinde. Hastalık, yol güzergâhında hayvanların konakladığı ya da satılmak üzere geldiği Ankara, İstanbul, İzmir, Aydın, Mersin gibi yerlerde çıktı. Dolayısıyla bunun bir risk olduğunu söyleyebiliriz. Hastalığın Manyas’ta görülmesinin ardından hayvan hareketlerinin özellikle kanatlı hayvanların hareketlerinin kontrol altına alınması sağlansaydı, ayrıca entegre tesislerde yumurta verimi düşen tavukların ucuz olarak köylülere satılması başta engellenmiş olsaydı, hastalık Manyas’tan oralara gitmeyebilirdi. Bu önlemler alınmadığı için yetkililer sorumludur.

Balıkesir yöresinden 1200 adet hayvan taşınmış. Vatandaş oradan oraya götürüyor. Bu hayvanlar için veteriner hekim raporu ve sağlıklı olduklarını gösteren menşei şahadetnamesi bulunmuyor. Zaten hastalığın görüldüğü bölgeden hayvan nakillerinin yapılması yasaktır. Bunların hiçbirisi uygulanmamış. Bu bir risktir. Göçmen kuşlar Manyas yöresine geldiklerinde hastalık etkenini bırakmış ve Türkiye’de yaşayan yabanıl kuşların etkeni taşımış olduğunu düşünebiliriz. Ayrıca sonbaharda Türkiye’den geçen göçmen kuşlar belli bir enfeksiyon bırakmış da olabilir. Sonbahar dönüşü Afrika üzerinden geliyorken… Romanya ve Ukrayna’da hastalık çıktı. Ama diğer ülkelere neden etken bırakmadılar? Ne kuzey ülkelerinde ne de doğuda çıkmadı hastalık. Ya ülkeler saklıyorlar ya da böyle bir şey yok… Sonuç olarak Türkiye’de hastalığın kısa sürede pek çok yere yayılmasını açıklamaya çalışırken bu üç etken üzerinde duruyoruz.

Tavuk katliamı çözüm değil

Kuş gribi salgınını önlemek için bütün kanatlıları öldürmek mi gerekiyor? Çözüm bu mu?

3’ü şüpheli 16 ildeki bütün köy tavuklarını öldürmeye çalışıyorlar. Bugüne kadar 1 milyona yakın tavuk öldürüldü. Bu rakam 3, 4, 5 milyona kadar çıkacaktır. Türkiye’deki sayıları 40 milyona ulaşan bütün köy tavuklarının öldürülmesi büyük bir zaman alabilir. Ayrıca hepsini öldürmek de çözüm olmayacaktır. Çünkü insanlar bunlarla iç içe yaşamaya alışmıştır. Bu hayvanların yaşadığı kümeslerin kontrollü biçimde, kuşların ve yaban hayvanlarının giremeyeceği kümesler haline getirilmesi ve bu şekilde yetiştirilmeleri sağlanmalıdır. Ek olarak da koruyucu aşılar yapılması düşünülebilir. Bu şekilde hem köy tavukçuluğunu öldürmeyiz, onların daha güvenli bir şekilde yumurta üretmesini sağlarız, hem de köylümüzün hobisi ve beslenme kaynağı olan bu hayvanları yok etmemiş oluruz.

Ayrıca ülkemize özel genetik yapısı olan bazı horoz ve tavuk ırklarını da düşünmemiz gerekiyor. Çünkü hepsini öldürürseniz Denizli horozu, paçalı tavuklar gibi Türkiye’ye özgü birtakım genetik ırkların da yok olması söz konusu. Bu genetik yapıları da korumak zorundayız ve devletin bu konuda proje geliştirmesi gerekiyor. Bunları öldürdünüz ama martıları, güvercinleri, yabanıl kuşları yok edemezsiniz ki. Kümes hayvanları ile temas eden insanların hastalığa yakalandığı görülüyor. Yabanıl kuşlarla irtibata geçenlerin sayısı azdır. Bilhassa çocuklar evcil kümes hayvanları ile haşır neşir oldukları için hastalığa en kolay yakalananlar onlar. Bu korku nedeniyle bütün tavukları öldürmeye çalışıyorlar. Çözüme, kümes hayvanlarını kontrol altına alarak, aileleri ve çocukları eğiterek ulaşabiliriz.

Kanatlı hayvanların hastalığı kapmasını engelleyen bir aşı var mı?

Tavuklar için evet, ancak insanlar için böyle bir aşı henüz yok. Entegre tavuklara yönelik böyle bir çalışma var bildiğim kadarıyla. Aşı yapıldığında enfeksiyon oluşuyor biliyorsunuz. Ama sorun bu enfeksiyon dışarıdan mı gelmiş yoksa aşıdan mı kaynaklanmış bunu bilememek. Bazen enfeksiyonu da tespit edemeyebilirsiniz. Bu bir risktir. Ama bazı ülkeler bunu yapmıştır. Kümes tavukçuluğu için düşünülebilir. Bence bilim insanlarının tartışması gereken bir konu henüz. Bizde entegrasyonda herhangi bir risk olmaması nedeniyle böyle bir şey düşünmek yanlış olabilir. Ama kümes hayvanlarımız için düşünülebilir.

Entegrasyonda hastalık riski nasıl önleniyor?

Entegrasyonda yan yana kümesler vardır. Eğer bir kümeste enfeksiyon çıkmışsa -ki çok kontrollüdür, diğerine sıçramadan o kümesteki tavuklar karbondioksit gazı verilerek öldürülür. O kümes hemen dezenfekte edilir ve yanına bir çukur açılır. Öldürülen tavuklar gömülür ve üzerleri kireçle kapatılır. Bu şekilde hastalığı engelledikten sonra kümeslere giriş çıkışları da dikkatli yaparsanız hastalığın yayılması mümkün olmaz. Ortada hiçbir temas yok çünkü.

Erken uyarı sistemi nedir?

Hastalığın çıktığı bölgeye hekimlerin hemen müdahale etmesi ve ölmüş ya da hasta tavukları laboratuara ulaştırmasının en erken sürede yapılacağı sistemdir. Bu nedenle de o yörede mutlaka veteriner hekimlerin istihdam edilmesi gerekir. Çünkü köylümüz hasta tavuğu kesip tenceresine koyuyor.

Türkiye’deki devlete bağlı veteriner sayısı İstanbul’a yetmez…

İş gelip veteriner hekimlik sisteminde takılıyor sanıyorum. Ülkemizdeki veteriner hekimlerin istihdamı yeterli mi? Daha farklı bir sisteme geçilebilir mi?

1980 sonrası, reorganizasyon adı altında, Tarım Bakanlığı’nda, Veteriner İşleri Müdürlüğü,  Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü ve ormancılıkla ilgili müdürlükler birleştirildi ve tek bir genel müdürlük haline getirildi. 81 ilin 8’inde veteriner hekimler il müdürü, diğerlerinde ziraat mühendisleri il müdürü oldu. Daha sonra ormancılar ayrıldı ve Orman Bakanlığı kuruldu. Veteriner ve Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü ve aynı çatı altında Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü bulunuyor. Bu genel müdürlüğün altında hayvan ve bitki sağlığı genel müdürlükleri var. Esas olarak il ve ilçe bazında veteriner hekim teşkilatı yok edildi. 80’den sonra Tarım Bakanlığı zaten hiç veteriner hekim almadı. Şu anda 2200 tane veteriner hekim bulunuyor. 81 il, ilçeler, köyler ve mezralar düşünüldüğünde sayı yetersiz tabi. Halk sağlığı için çok önemli olmasına rağmen belediyeler de veteriner hekim almadı. Bizim hesaplarımıza göre en az 6500-7000 civarında veteriner hekime ihtiyacı var bakanlığın. Dünya Sağlık Örgütü ve Salgınlar Ofisi tek tek her köye kadar veteriner hekimlerin gitmesi gerektiğini söylüyor. Bu koruyucu hekimlik açısından çok önemli. Çünkü resmi otorite koruyucu hekimlik yapar, serbest hekimler ise tedavi ve muayeneye giderler. Biz burada devletin 6500-7000 veteriner hekim alabileceğini düşünmediğimiz için en az 2500-3000 veteriner hekimin mutlaka ilk aşamada alınıp il ve ilçelerde veteriner hekim sayısının artırılması gerektiğini, ayrıca bakanlık düzeyinde Veteriner Resmi Otoritesi şeklinde ayrı bir örgütlenmeye gidilmesini savunuyoruz. İller bazında ayrı bir müdürlük oluşturulması, ayrı araç-gereç organizasyonuna sahip olması anlamına geliyor. Bu organizasyon, bir veteriner hekimin sahaya çıkması, köyleri dolaşması, 10-15 gün kente hiç gelmemesi demektir. Özel araca ihtiyaç vardır. O araçta klima olacak ki aşılarını, ilaçlarını saklasın. Köye her türlü tıbbi ihtiyacı, koruyucu hekimlik hizmetini getirecek.

Veteriner teşkilatı yeniden yapılandırılmalı

Ayrıca veteriner teşkilatının yeniden yapılandırılması yanında serbest veteriner hekimlere, devlet veteriner hekimleri gibi koruyucu hekimlik yetkisi verilmelidir. Yine ileride devletin kendi eliyle hastaneler kurup, bu hastaneleri veteriner hekimlere kiralaması gerekir ki acil hastalık durumlarında müdahaleler çabuk yapılsın. Laboratuarların mutlaka akredite olması ve gelişmesi gerekir. Bunun yanında laboratuarlarınızı ne kadar akredite ederseniz edin, uzman veteriner hekim açığı vardır. Çünkü veteriner hekimlikte uzmanlık 1980’de YÖK ile birlikte kalkmıştır. Bunun tekrar konması için yıllardır mücadele veriyoruz. Nasıl tabiplerin TUS’u varsa veteriner hekimlerin de VUS’u olsun.

Siz laboratuarları, erken uyarı sistemlerini kurun ama tavukçulukta eğitilmiş, uzmanlaşmış veteriner hekim olmazsa hiçbir şey yapamazsınız. Sığırcılıkta, koyunculukta, kedi, köpek ve kuşlar konusunda uzmanlıklar olması lazım. Her uzmanlığın da kendi içinde ayrılması… Örneğin, tıpkı tabiplerde olduğu gibi, veteriner hekimlik alanında da cerrahi, doğum, dahiliye, biyokimya, fizyoloji, patoloji gibi alanlar vardır. Bu konularda ayrı ayrı uzmanlaşmış elemanlara gereksinim vardır. Gıda konusu da önemli. Veterinerin gıda konusunda uzmanlık yapması gerekir. Çünkü insanlara hayvanlardan geçen onlarca hastalık var. Bitkiden insana bulaşan hastalık yoktur örneğin. Bu nedenle “ahırdan çatala” kadar gelen etin her zincirinde veteriner hekim kontrolü olmalı. Ahırda ilk aşamada hayvanların kontrolü, kümeslerde tavukların kontrolü veteriner hekimler tarafından olacak, bunlar kesimhaneye gittiği zaman sağlıklı kesime girmeleri için veteriner hekim kontrolü olmalı, kesildikten ve paketlendikten sonra markette satışına kadar bu kontrol devam etmeli. Buraya kadar kontrollerin -zincir hiç kırılmadan- veteriner hekimler tarafından yapılması ve bu veteriner hekimlerin de uzman olması gerekir. Böyle bir sistem yok Türkiye’de. Onun için Avian Influenza (kuş gribi virüsü) bir başlangıç olsun istiyoruz, veteriner teşkilatının yeniden yapılandırılması ve uzmanlık sisteminin kurulması için.

Bugün Türkiye’de tüberküloz, brucellos, şarbon, şap, çiçek, sığır vebası, koyun vebası gibi hastalıklar oldukça fazlalaştı. Bunların birçoğu da insana bulaşıyor. Bu teşkilat kurulmazsa bakanlık bunların önüne geçemez. Örneğin, insan tüberkülozu, sığır tüberkülozu ve kuş tüberkülozu vardır ve bunların üçü de insana bulaşır. Ama en tehlikelisi kuş tüberkülozudur ve insanda öldürücüdür. Hiç kimse bunun üzerinde durmuyor.

Hayvanlardan bulaşabilecek hastalıklar

Hangi hayvanlarla ortak enfeksiyonlara yakalanıyoruz?

Saydığımız hastalıklardan mesela şarbon, sizin çatalınıza kadar gelebilir. Bir yerlerde kontrolsüz olarak kesilmiştir sığır. Ama eti iyi pişirdiğinizde size bulaşmaz. Şarbon daha ziyade hayvanın etiyle haşır neşir olan hayvan bakıcısına ve kasaplara bulaşır. Yani riski daha çok hayvan bakıcıları, mezbaha görevlileri, kasaplar ve veteriner hekimler taşır. Şimdi kuş gribinde riskli grup yakın temasta olanlardır. Bunlar farkındaysanız evde beslenen hayvanlarla yakın temas kuran çocuklar. Babalar hayvanlarla temas kurmuyor genelde. Ya anneler ya çocuklar kuruyor.

Kuşlar, sığırlar, koyunlar, köpekler, kediler birçok hastalığı taşıyabilirler. Biliyorsunuz kedilerden bulaşan toksoplazma vardır. Kedi tüyünden bulaştığı sanılır ama yanlıştır, aslında kedi dışkısından bulaşır. Toksoplazma çiğ sığır etinden de bulaşır ve ülkemizde de çiğ et tüketimi kültürü vardır. Toksoplazma yumurtaları sığırın kasında barınabilir. Et, çiğ olarak tüketilirse gebelerde düşüklere, sakat doğumlara ve anomalilere neden olur. Kontrolsüz olarak dışarıda yaşayan köpekler de dışkılarıyla hastalık yayabilir. Hiç köpeğe dokunmadığınız halde bile tozla bunu alabilirsiniz. Türkiye’de özellikle kırsal kesimde yüzde 20-25 oranında epinoktisli insan vardır. Bu da çok önemlidir. Bu etken akciğere ve karaciğere yerleşir. Ömür boyu 20-25 yıl bunu taşırsınız ve sonunda ölüme de götürebilir.

Daha çok yakın temas kurabileceğimiz hayvanlardan hastalık alıyoruz…

Kesinlikle evet. Ama şunu söylemek istiyorum, evde beslenen kedi ve köpeklerde böyle bir risk yoktur. Bu hayvanlar kontrol altındadır. Çiğ hiçbir şey yemezler. Bu nedenle beraber yaşadığımız hayvanlarda bir sıkıntı yok. Evde beslenen kanarya, muhabbet kuşu gibi kafeslerinden çıkmayan ya da sadece evde uçan kuşlarda kuş gribi enfeksiyonu olması riski sıfırdır. Çünkü dışarıyla temasları yoktur. Bu nedenle korkulacak bir şey yok bu konuda.

Evdeki insanın kuş gribini kapabilmesi için kuş gribine yakalanmış olan bir tavukla veya hasta bir güvercin ya da yaban kuşu ile temas etmiş olması beklenir. Ya da enfeksiyonlu dışkıya dokunduktan sonra elini yıkamadan kendi evindeki kuşla temas ederse, evdeki kuşa da hastalık bulaşmış olur. Böyle bir risk, şehirde yaşayan ve evinde muhabbet kuşu, kanarya besleyen kişiler için pek mümkün görünmüyor.

Karantina bölgesinde 3 kilometrelik alan içerisinde evlerdeki kuşları da yok etmiyorlar mı?

Öyle bir şey yapılmaması gerekir. Ama onların şöyle kontrol altında tutulması lazım. Bir kere bölgedeki insanların da en azından 15-20 gün kontrol altında olması gerekir. Hastalığı kapmış ve belli bir müddet hastalığı taşırken kuşu ile temas etmiş insanlar olabilir. Ama ihtimal çok zayıf.

Her kanatlı grip değil!

“Sebze yemeyin üzerine kuş pislemiş olabilir”, “Dışarıda dolaştıktan sonra ayakkabılarınızla içeri girmeyin”, vd. gibi şeyler söyleniyor. Bu korkunun ne kadarı mantıklı?

Büyük kentlerde bu hastalığın olması ihtimali zayıf. Ancak şöyle olabilir: Güvercinler, martılar, kargalar ve serçeler hastalanabilirler; dışkılarını araba üzerine, kaldırıma vb. bırakırlarsa risk olabilir. Bunlar hep düşünülecek şeylerdir ama paranoya içerisine de girmemek lazım. Çünkü insanları etkileyen grip hastalığı bile sonbahar, kış aylarında ortaya çıkar. Diyelim ki İstanbul’da 15 milyon insan varsa bunun 300-400 bini yakalanabilir. Bulaşıcı olmasına rağmen her insan yakalanmaz. Bu nedenle kuşlar açısında da bu önemli. Yani her kuşu potansiyel tehlike olarak düşünürsek yaşayamayız.

Kuş gribi virüsü hangi hayvanlarla taşınabilir?

Literatüre baktığımızda bu virüsün taşıyıcısı olabilen hayvanlar tek tırnaklılar (at, katır, eşek). Bunun yanında domuzlar ve kedilerin de taşıyıcı olabildiği belirtiliyor bilimsel olarak. Kediler aynı zamanda hastalanabiliyorlar da. Leopar, kaplan gibi kedigiller familyasında görülmüş. Ayrıca kemiriciler de bu hastalığı taşıyabiliyor.

Kuş gribi ile ilgili epidemiyolojik çalışma yapılıyor mu Türkiye’de? Sizin böyle bir çalışmanız var mı?

Biz böyle bir çalışmayı, Türkiye’deki yabanıl kuşlar ve kümes hayvanları üzerinde gerçekleştirmek istiyoruz. Ayrıca mümkün oldukça da entegre hayvanlar üzerinde… Zaman zaman kan örnekleri toplayarak, kanatlılarımızın virüs taşıyıp taşımadıklarını takip ediyoruz. Bu çok uzun süreli bir çalışma, eğer bir kaynak bulabilirsek başlayacağız.

Bizde aşı üretilebiliyor mu?

Hayır. Türkiye’de aşı üretilmiyor ve çalışma da yapılmıyor. Tamamen dışa bağımlıyız bu konuda.

Sektörü çökertmemek gerek

Hükümetin, entegre tavukçuluk tesislerinin salgından etkilenmemesi için ciddi önlemler aldığını görüyoruz. Bunun yanında, kümes hayvancılığını bitireceklerine ilişkin net bir açıklama da yaptılar. Doğayla hiç buluşmamış tavuk dönemi mi başlıyor?

Bunu Sağlık Bakanı açıkladı. Hatta talihsiz bir açıklaması daha oldu. Yumurtaları yıkayıp yiyin bir şey olmaz dedi. Aslında yumurtaları yıkamak büyük bir risktir. Yumurta kabuğunun tamamen kapalı bir yapısı yoktur. Kabuğun içindeki porlardan her türlü virüs direk yumurtanın içine, su yardımıyla girebilir.

Bunun yanında entegre tesislerle ilgili alınan tedbirler bence çok yerinde. Çünkü bu sektörde istihdam edilen binlerce çalışan var. O sektörün çökmesi, birçok insanın işsiz kalması ve Türkiye’nin tavuk üretimi konusunda tamamen dışa bağımlı olması anlamına gelir. Kuş gribi bugün Türkiye’de var ama yarın bitecektir bu salgın. Sektörü çökertmemek gerek. Entegreye zaten sıçramamış durumda.

Peki devlete bağlı veterinerler özel sektörde gidip denetleme yapabiliyor mu?

Hayır biz denetleyemiyoruz. Ama onların devlet tarafından atanan resmi veteriner hekimleri var. Tabi virüse rastladıkları anda bizleri haberdar etmeleri gerekir. Ama entegrasyon dışında yarıcılık yapan firmalar da vardır. Yarıcılık, köyde firmaların yaptırdıkları kümeslerde, köylülerin işçi olarak çalıştığı üretim şeklidir. Tabi bu tarz üretimde hayvanlar dışarıyla temas kurmuş olurlar. Buraları çok ciddi denetlemek gerekiyor. Bugüne kadar olumsuz bir gelişme duymadık. Tabii bu olmayacağı anlamına gelmiyor.

Kümes hayvancılığı konusundaki açıklama da çok talihsizdi. Esasında biz de bu konunun üzerinde duruyoruz. Köy tavuklarının hemen hepsini yok etmek doğru olmayabilir. Çünkü bu bizim kültürel yapımız. Bugün İngiltere’de de Hollanda’da da halk, evlerinde tavuk besliyor. Bunları kontrol altına almak gerekir. Devletin, öldürdüğü hayvanların tazminatını vermek için ciddi bir bütçe oluşturduğunu biliyoruz. Bu kaynak, hasta olmayan hayvanların ayrılıp, korunması için de harcanabilir. Halkı, yabani kuşların giremeyeceği, tel örgülerle kapatılmış kümesler yapmaya ikna edebiliriz.

Bunun yanı sıra aşı programı uygulayarak, koruyucu hekimliği yeniden yaygınlaştırabiliriz. Bu şekilde H5N1’e karşı bahçe tavukçuluğunu korumuş oluruz. Bu bir öngörüdür ve bilim insanlarının bu konuyu tartışmaları gerekiyor.

Tavuk ve sığırlarımızın yemi de damızlığı da dışa bağımlı

Ülkemizdeki entegre tesislerin zaten yem ve damızlık konusunda dışa bağımlı olduğunu biliyoruz. Bu konuda ne gibi tedbirler düşünüyorsunuz?

Evet, damızlık ve yem konusunda tamamen dışa bağımlıyız. Ama bizim tesislerimiz yine de önemli. Böyle de olsa istatistiklere göre Türkiye’de kişi başına 21 kg et düşüyor. Bunun 14 kilosunu beyaz et ile karşılıyor halkımız. Geri kalan 6-7 kilo ise kırmızı et ve balıktır. Avrupa ülkeleri 70 ile 90 kg, Amerika ve Kanada 90 ile 120 kg et tüketmektedir. Biz bu ortalamayı yükseltmek durumundayız.

Türkiye’nin hayvancılık politikalarının tartışılması gerekmiyor mu?

Kesinlikle. Bitkisel üretim içerisindeki hayvancılık payının yüzde 40’lara çıkması gerekir. Şu anda yüzde 25 dolaylarında. Bu şu demek, bitkisel üretimde, hayvan yemine dayalı bitki yetiştiriciliğini artırmak lazım. Eğer bunu başarırsak, mısırımız, buğdayımız, arpamız dışarıdan gelmez. Hayvan yemi girdilerini desteklersek, yem için dışa harcanacak olan parayı içten karşılayarak, daha ucuz et üretmeyi başarırız. Kırmızı eti de bugün Avrupa ülkelerine göre çok pahalı yiyoruz. Burada da aynı durum söz konusu. Bitkiler ekilmediği için yemi pahalı alıyoruz.

Bizi dışa bağımlı kılan bu politikalar Dünya Ticaret Örgütü ve IMF’ye ait değil mi?

Evet. Türkiye’de meralar yok edildi öncelikle. Mera varlığı yüzde 35-40’lardayken yüzde 10’lara düştü. Şimdi yeniden meraları yapılandırmaya çalışıyoruz. Hayvanların meralarda otlaması çok önemli. Bir de az önce söylediğim gibi yem bitkilerinin ekilmesi yapılmıyor Türkiye’de. Dışa bağımlısınız ve şöyle bir sorun da var ayrıca, genetiği değiştirilmiş mısır tohumu gönderirseniz köylüye, üç yıl ürün alırsınız ve dördüncü yıl yeniden ithal etmek zorunda kalırsınız. Bu nedenle Türkiye’nin, yem bitkilerinin yetiştiriciliğine dayalı olarak kendi politikalarını değiştirmesi gerekiyor.

İlgili bakanların her gün farklı bir açıklaması oluyor kuş gribi ve alınması gereken önlemler konusunda. İstanbul Tabip Odası Başkanı Gençay Gürsoy’un, “kurbanlık hayvanların hareketi konusunda hijyen kurallarına dikkat edelim” açıklaması dinci kesimlerce çarpıtıldı. Bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

Biz bilim insanları olarak tek tırnaklıların ve çift tırnaklıların hareketinin yasaklanması gerektiğini en başından beri söylüyoruz. Gençay Gürsoy bunu söylerken hedef olarak gösterildi. Aslında o bu bilgiyi bize dayalı olarak verdi. İnsanların dini açıdan kurban kesmeleri bizi ilgilendirmez, kesebilirler. Ama hayvan hareketleriyle yayılabilecek bir hastalık söz konusuyken, veterinerler de hekimler de böyle bir açıklamayı yapmalıdır. Yaptıkları iş çok yanlıştı. Kimse kurban kesmeyin demedi. Dikkatli olalım istedik.

Karın altındaki tehlikeye dikkat

Bugün yayılmış olan virüsün mevsim koşulları düzeldiğinde ortadan kaybolması bekleniyor. Ülkemizi başka riskler bekliyor mu?

Enfeksiyonun üzerini doğuda karlar örttü. Bu virüsler sıfırın altındaki derecelerde 3 ay kadar yaşayabiliyorlar. Karlar eridikten sonra tekrar ortaya çıkabilirler. Eriyen karlar akarsulara karışacaktır. Bu durumda etkisinin azalması beklenir ama yeniden dezenfeksiyonun yapılması gerekecek.

Teşekkür ederiz, Sayın Tahsin Yeşildere…