Ana sayfa 24. Sayı Psikoterapistin özel hayatı

Psikoterapistin özel hayatı

Göğe Bakma Durağı

127
PAYLAŞ
Psikoterapistin özel hayatı

Alper Hasanoğlu

Terapistimizi, karşımızdaki yardıma her daim hazır varlığı, hatadan arınmış, hiç yanlış yapmayan, kendi özel ilişkilerinde hep mutlu, sorunlarını çözmekte zorlanmayan biri olarak görürüz. En azından tedavi sürecinde. Peki gerçekten öyle midir? Terziler için söylenen şey terapistler için de geçerli midir? Onlar da kendi söküklerini dikemezler mi?

Terapist modern zamanların ilişki uzmanıdır. Terapi başarılıysa, danışanın problemi ne olursa olsun, sonuç olarak düzelen, bireyin dünyayla olan ilişkisidir. Terapist dünyayı düzeltemez, buna yeltenmez de zaten, haddini bilir. Bireyin dünyayı yorumlayışını, hayata müdahale ediş biçimini onun kendi duruşu ve algılayışı içerisinde kendisi için daha katlanılır, daha az acı verici hale getirmeye çalışır. Hiçbir şey dikte etmez, sorarak yönlendirir, kendi yatağı içinde kalmasına özen göstererek ötekinin. Ahlak bekçisi değildir, vicdan hiç değildir. Yargılamaz, ama ötekinin kendini yargılamasına da itiraz etmez yeri geldiğinde. Ötekinin suçlarını, hatalarını değil, esas olarak varolan sağlıklı taraflarını bulup çıkartır, unutulanı yeniden hizmete sokmaya çalışır. Sabırlıdır. Kırılmaz. Kişisel almaz dikenlerini çıkarttıysa öteki.

Öteki, karşısındaki yardıma her daim hazır varlığı, hatadan arınmış, hiç yanlış yapmayan, kendi özel ilişkilerinde hep mutlu, sorunlarını çözmekte zorlanmayan biri olarak görür. En azından tedavi sürecinde. Peki gerçekten öyle midir? Terziler için söylenen şey terapistler için de geçerli midir? Onlar da kendi söküklerini dikemezler mi?

Terapistlere özel hayatlarının sorulduğu söyleşilerde ya da anketlerde yalnızca çok uyumlu, mutlu ailelerle karşılaşırız. Anlayış hakimdir hepsinin ilişkilerinde. Çocuklar çok iyi yetişir. Bütün zorluklar konuşarak çözülür vs. Halbuki özel hayatlarını yakından tanıdığım terapistler hiç de bu anketlerde karşımıza çıkan örneklere benzemez. Onların da herkes gibi ve kadar problemleri vardır. Kavgalar, çocuklarla, anne babayla sorunlar vs. İnsan doğası hakkındaki derin bilgi, çok açık ki pek işe yaramamaktadır.

İclal’in hayat hikayesi oldukça tipiktir bir terapist için. Tıp fakültesinin son sınıfında Kadir’i tanıdı İclal ve aşık oldu. Kadir dahiliye asistanıydı. Cok kısa bir süre sonra da evlendiler. Kadir başarılı bir doktordu, İclal’in kendini yetiştirmesine ve uzmanlık sınavına hazırlanmasına çok yardım etti. İclal Kadir’den farklı bir yol izlemek ve psikiyatr olmak istiyordu. Kadir, bunun ilişkileri ve kendileri için besleyici olabileceğini düşündü. İclal için psikiyatri kliniği çok cazip, bambaşka bir dünyaydı. Süpervizyonlar, vaka sunumları, konferanslar çok farklı bir dünyanın kapılarını açıyordu İclal’in önüne. Yurtdışında Jungçu psikanaliz eğitimi almış klinik şefi bir gün onun da psikanalizle ilgilenip ilgilenmediğini sordu. Neden olmasın diye düşündü İclal. Kadir, psikosomatik hastalarıyla ilgili yaptığı doğa bilimleriyle uyuşmayan yorumlarıyla hiçbir zaman hem fikir olmasa da, eşinin psikanalizi seçmesine sesini çıkarmadı. Her şeye rağmen halen daha en azından bilimsel tartışmalarına devam edebiliyorlardı. İclal psikanaliz eğitimine başladı ve Kadir’i rahatlatmak için yaşlı bir kadın analist buldu kendine, çünkü Kadir analistine aşık olup yuvasını dağıtan bir sürü analizan hikayesi duymuştu ve bu da onu bir koca olarak rahatsız ediyordu doğrusu. Analiz eğitimi hiç de ucuz değildi. Artık uzmanlığını almış ve görece daha iyi para kazanmaya başlamış olan Kadir, bir kadın için de kariyerin ne kadar önemli olduğunu biliyordu. Bu yüzden de özel ve ortak zevklerinden feragat ederek eşini desteklemeyi kendine bir görev bildi. Zaten İclal’in eğitiminden başka bir şeye ayıracak zamanı da yoktu. Haftada üç ya da dört kez analiz, enstitüdeki akşam toplantıları, hafta sonu kursları, kongreler… Doğaldır ki hiç birini kaçırmıyordu. Kadir başlarda İclal’in analistinin yaptığı yorumları dinlemekten keyif alıyordu, ama zaman geçtikçe İclal’in coşkuyla iki lafın arasına bu yorumları sokması sinirini bozmaya başlamıştı. Annesiyle olan ilişkisinde baskın olması neden bu kadar önemliydi, bir türlü anlamıyordu örneğin. Bunu ona defalarca söyledi de. Ama bu yaşlı cadı onun evlilik ilişkilerini de bozabileceğinden şüphelenmeye başlamıştı. İclal’in yaptığı bazı yorumlar neden olmuştu aslında Kadir’in bundan kuşkulanmasına. Kadir’i çok kızdırıyordu artık bu analiz yüzünden yalnız geçirmek zorunda olduğu akşamlar. İclal de pek bir şey anlatmıyordu kocasına. Önceleri sorgusuz sualsiz inandığı kocasının söylediklerinden şüphelenmeye, bir çok şey onu rahatsız etmeye başlamıştı. Daha evvel yaptığı gibi körü körüne peşinden koşmayacaktı artık. Onun da analize gitmesi gerektiğine ikna etmeye çalıştı Kadir’i. Ama Kadir bu kendi içine kapalı topluluktan yeteri kadar soğumuştu, analiz mi asla diyordu. Artık hiç bir şey eskisi gibi değildi. İclal, diğer analist arkadaşlarının da devamlı olarak destekledikleri bir özgüven kazanmıştı. Kadir ruhun önemini yadsıdıkça onun tıbbi bilgisine olan güveni de gitgide azalıyordu. Bu arada İclal sık sık Selim’den bahsetmeye başlamış, onun yorumlarına çok değer verir olmuştu. Selim Freud’u da Jung’u da çok iyi biliyor ve bu iki okulu birleştirmek için çaba harcıyordu. Geleceği parlak bir analist adayıydı. Kadir şimdilik kıskançlık duymasını gerektirecek bir şey göremiyordu, çünkü Selim’in düzenli bir ilişkisi vardı. İclal’in bozulan evliliklerini kurtarmak için yaptığı her deneme geri tepiyordu. Kadir’in analisti gibi davranıyor, içgörü kazanması için elinden geleni yapıyor, bu da Kadir’de kırılması güç bir direnç yaratıyordu. “Kadir, görmüyor musun…” diye başlayan cümleler kontrolünü kaybetmesine yetiyordu. Kadir babasının erken ölümü nedeniyle o ya da bu rolü üstlendiğini ve bunun da İclal’le olan ilişkilerinde nörotik bir saplantıya dönüştüğünü görmek istemiyordu. Halbuki İclal, Kadir’in içgörü kazanması için elinden gelen yardımı yapmaya hazırdı. İhtisasının sonu evliliklerinin de sonu oldu. Kadir artık psikoloji ya da psikiyatriyle ilgili her şeyden nefret ediyor ve bu durum hastalarıyla olan tedavi ilişkisine de zaman zaman olumsuz olarak yansıyordu. İclal evlilikten Selim’le başlayan ilişkisi sayesinde pek yara almadan kurtulmuştu.

Bu arada ilişkileri başka bir boyut daha kazanmış, birlikte bir muayenehane açmışlardı. Psikoloji ve sosyoloji okumuş olan Selim’le yaptıkları uzun sohbetler yalnızca tıbbi bir altyapısı olan İclal’e çok şey katıyordu. Artık nerdeyse yalnızca terapistlerden oluşan bir arkadaş çevreleri vardı ve Selim bu çevrenin daimi yıldızıydı. İclal’in hamileliği ve çocuk doğurması, onu meslek yaşamından biraz uzaklaştırmış, hasta görmek dışında hiçbir eğitim toplantısına, kongreye katılmasına imkan bırakmamıştı. Selim çok fazla çalışıyor, kongreden kongreye koşuyor, evdeki zamanını da çoğunlukla yazı masasında en son makalesiyle uğraşarak geçiriyordu. Oğlu onu yalnızca yazı masasının arkasında görebiliyordu. İclal gittikçe kendini yalnız bırakılmış hissetmeye başlamıştı. O da hasta görüyordu, ama oğlunun her türlü ihtiyacını tek başına karşılıyor, Selim’den pek destek görmüyordu. Aklındaki en önemli meseleler artık oğlunun dersleri, flüt kursu gibi şeylerdi.

İclal bir veli toplantısından eve döndüğünde masanın üstünde bir not buldu: “Kendimi pek iyi hissetmediğim için hastaneye gidiyorum. Telaşlanma, ben seni ararım.” Tabii ki telaşlanmıştı İclal, uzun çabalardan sonra Selim’in gittiği hastaneyi buldu ve acil bir ameliyat geçirdiğini öğrendi. Mide kanaması. Cerrahın sorusu utandırmıştı onu: “Siz de doktorsunuz, fark etmediniz mi? Anlaşılan eşinizin midesi çok uzun süredir kötü.” İclal hayatlarında birçok değişiklik yapmaya karar verdi. Birlikte daha çok zaman geçireceklerdi, tatile çıkacaklardı. Eskisi gibi uzun sohbetler yapacaklardı. Ama ne yazık ki bütün bunları hayata geçirmek için fırsat bulamadı. Selim hastanede tanıştığı doktor hanıma aşık olmuş ve ayrılık planları yapmaya başlamıştı. İclal bütün analitik bilgi birikimiyle akılcı kalmaya çalıştı ve Selim’e hastalığı nedeniyle regrese olduğunu ve doktora karşı bir anne aktarımı geliştirdiğini anlatmaya çalıştı ama nafile.

Bu hikaye çok mu sıra dışıdır sizce? Maalesef hayır. İstatistiklere göre Kuzey Amerika’da psikoterapistler arasındaki boşanma oranı yüzde 40 gibi halk ortalamasının oldukça üzerindedir. Yapılan başka bir araştırmada ne şaşırtıcıdır ki, bu yüksek boşanma oranına rağmen terapistlerin yüzde 75 gibi büyük bir kısmı terapist olarak edindikleri deneyimin aile yaşantılarını olumlu yönde etkilediği görüşündedir. Oysa, “evde dikkat çekmek için hep aynı şekilde olay çıkarıyorsun” gibi analitik yorumlar ancak terapi ortamında işe yarayabilecek ve içgörü kazandıracak şeylerdir. Evde ise karşımızdakinde direnç oluşturmaktan başka bir işe yaramaz. Çok bilinen bir “terapist romanı”nda şöyle bir sahne vardır: Birbiriyle evli iki terapist herhangi bir nedenle tartışmaktadırlar. Biri diğerini bilinçdışı bir şekilde devamlı yıkıcı davranmakla suçlar. Aldığı yanıt şöyledir: “Sana kaç defa söyledim. Bilinçdışı denen şey yalnızca hastalara mahsustur!”

Başka önemli bir sorun da, bütün gün hastalarına gösterdikleri ya da göstermeye çalıştıkları dikkat, özen ve empatiden, terapistin ailesinin yeteri kadar nasiplenememesidir. Terapistlerin özel yaşamıyla ilgili birçok araştırma yapan varoluşçu bir terapist, terapi seansındaki otantik ve açık duruşunu kendi evinde sergileyemediğinden yakınmaktadır bir kitabında. Terapistlerin çocuklarıyla yapılan bir söyleşide bir çocuğun meslek seçimiyle ilgili yanıtı oldukça çarpıcıdır: “Ben büyüyünce hasta olmak istiyorum.” Birçok analistin çocuğunu analize almış olan Kohut, terapistlerin aile içinde sürekli yaptıkları yorumlarla çocuklarının kendiliklerinin gelişmesine ket vurabildiklerini belirtmektedir. Terapistlerin kendilerini insan olarak tanımlamaları istendiği bir ankette, çoğunluğun kendini özel hayatlarında da ideal bir terapistin olması gerektiği gibi gördüğü saptanmıştır; onaylayıcı, angaje, toleranslı ve sıcak kalpli. Eşlerinin ve çocuklarının bu konuda hemfikir olup olmadıklarıyla ilgili bir çalışma maalesef yapılmamıştır.

Bu yazıyı tamamlamak üzereyken tesadüf eseri bir aile terapisti meslektaşımdan telefon aldım. Aslında birkaç gündür bana ulaşmaya çalışıyordu, ben iş yoğunluğum nedeniyle kendisiyle görüşemiyordum. Yeni iş değiştirmişti ve yeni yerinden ne kadar memnun olduğunu, kendini çok iyi hissettiğini anlattı önce. Sonra hiç adeti olmadığı halde ailemin nasıl olduğunu sordu aile terapisti meslektaşım. Bunun üzerine ben de onun eşini ve çocuklarını sordum. Ayrıldığını, bir iki gün içinde yeni evine taşınacağını söyledi. 10 küsur senelik evliydi ve bir çocuğu vardı. Birkaç seans aile terapistine gitmişlerdi, ama bir işe yaramamıştı.

Kıssadan hisse: Terapiye gidiniz, ama terapistlerle evlenmeden önce iki kere düşününüz!