Ana sayfa 46. Sayı Erdal İnönü ile söyleşi: Türkiye nasıl bilim üretir?

Erdal İnönü ile söyleşi: Türkiye nasıl bilim üretir?

225
PAYLAŞ
Erdal İnönü

Söyleşi: Ruken Kızıler

*Dergimizin Mayıs 2004 tarihli 3. sayısı için, Wigner Madalyası’nı kazandığı yeni açıklanmış bulunan Sayın Erdal İnönü ile bir söyleşi yapmıştık (“50 yıl sonra gelen ödül”, Erdal İnönü ile, Söyleşi: Ruken Kızıler – Ender Helvacıoğlu, Mayıs 2004, S:3, s.9-12). Bu söyleşiden, Sayın Erdal İnönü’nün Türkiye’nin bilim üretimiyle ilgili görüşlerini içeren bölümleri özetleyerek, sunuyoruz.

Türkiye’de bugünkü duruma bak­tığımızda, teorik çalışmaların veya çalışmaların pratiğe uygulanmasının düzeyi nedir? Tek tek önem­li bilim insanlarının gayretleri mi, yoksa bir temel var mı?

Bilimde ilerleme bir süreçtir ve Türkiye epey yol aldı. Örneğin Cahit Arf’ın çalışmaları matematik edebi­yatında önemli yer tutar. “Arf Değiş­mezleri” diye kitaplarda hep geçer. Bilimde ilerleme iki türlü kendini gösteriyor. Bilim edebiyatına geçen buluşlar yapıyorsunuz: İsminizle de anılırsa, tanınıyorsunuz. Bir de, o çalışmaların bazıları doğrudan, bazı­ları dolaylı olarak pratik uygulama da buluyor. Türkiye’nin, bilim ede­biyatına girmiş birçok bilim insanı var. Pratik uygulamaya geçen çalış­malar da var, ama çok fazla değil. Daha önemli bir sorun da şu: Türk­lerin adının geçtiği çalışmaların pek çoğu yurtdışında yürütülmüş. Bu bir ülkenin bilim alanında birinci sı­nıf olduğunu göstermez. Çalışmayı yürüttüğünüz yere mal ediyorlar. Feza Gürsey’in yaptığı çalışmaların çoğunu Amerika’daki kurumlar be­nimsiyor. Benim çalışmamı Princeton Üniversitesi benimsiyor, Türkiye’nin katkısı ortaya çıkamıyor. Eğer buradaki bir laboratuvarda araştırma yapılır ve sonra da uygulanırsa ya da bilim edebiyatına geçerse, işte o za­man bilim dünyasında yerimiz ola­caktır. Bu henüz sağlanmış değil.

Bunun nedeni nedir sizce?

Yeteri kadar önem, zaman, para vermemiş olmamız. Tabii geçmişten gelen bir zaaf da var. Bilim alanına girmemiz 300 yıl gecikti. Kastettiğim matbaanın geç gelmesi değil. Araştırma yaşamı 300 yıl sonra geldi. Batı’da 1600’lerde başladı, laboratuvarlarda araştırma yaparak yeni bilgi üretmek. Osmanlılar’a bu hiç gelme­di, üretilen bilgiyi aldılar sadece. Ye­ni bilgi üretmeye 1930’larda üniversite reformundan sonra başladık. Gecikmeden dolayı eksiğimiz var, laboratuvarlarımız bir türlü tamamla­namıyor; biraz başlıyoruz, hemen ümidimiz kesiliyor. Yoksa zekâmız­da, yeteneğimizde hiçbir sorun yok. Bu stratejik bir mesele aynı za­manda, sadece prestij işi değil. Yeni bilgi üretmek bir ülkenin gücünü oluşturan temel etkendir. Ameri­ka’nın egemen olmasının tek nedeni bilim ve teknolojide ileri olmasıdır. İnsani vasıfları bizden farklı değil.

Tabii uzun vadeli yatırımlar gere­kiyor bilim üretimi için.

O kadar da uzun değil, 20 yıl için­de sonuç alabileceğiniz alanlar var. Bunun örnekleri var. İrlanda iyi bir örnektir. Avrupa Birliği içinde zayıf ekonomisiyle tanınan İrlanda, bilgi­sayar alanındaki atılımıyla, kısa sü­rede AB’nin önde gelen ekonomile­rinden biri haline geldi. Genetikte Güney Kore kendini göstermeye başladı. Bizdeki anlayış şu: Güncel araştırma iyidir, ülkenin prestijini arttırır, yetenekli insanlarımız ken­dilerini gösterir, ama paramız varsa bunu yaparız. Bizim şimdi daha acil ihtiyaçlarımız var. Ekonomik kriz­den çıkamadık, büyümeyi sağlaya­madık falan gibi… Bu yanlış; bütün bu eksiklerimizi yapacağımız araş­tırmalarla kapayabiliriz. Yatırımı ya­parken tek beklentimiz prestij olma­malı, yatırımın karşılığını alacağımı­za inanmamız gerekiyor.

Pek çok araştırmacıyla da konuş­tuğumuz bir konudur bu. Çok yüksek maliyetlere gitmeden de pek çok laboratuvar kurulabilir. Ama kişisel ya da özel sektörün katkısıyla olacak bir iş değil bu. Devletlerin bilim poli­tikaları olmalı diye düşünüyoruz.

Bilim politikasının esası bu işe önem vermek, insanlara olanak sağ­lamak, bütçe oluşturmak olmalı, in­sanlarımız da zorlukla karşılaştığın­da hemen karamsarlığa düşüyor. Bu yanlış. Umutla, bu işin önemini siya­setçilere, halka, basına anlatmalı.