Ana sayfa 46. Sayı Prof. Dr. Yaman Örs ile söyleşi ‘İnancını, biliminden uzak tut!’

Prof. Dr. Yaman Örs ile söyleşi ‘İnancını, biliminden uzak tut!’

Kapak Dosyası

121
PAYLAŞ
Yaman Örs

Bir bilim insanı, akademisyen, araştırmacı, aydın, genelde de az çok düşünen bir insan için tek bir yol vardır: bilimin yanında olmak. “İsteyen istediğini tercih etsin” düşüncesi, insana ve topluma saygı ile bağdaşmaz. “Demokrasinin gereği olarak, din, bilim, büyü vb.nin eşit düzeyde yaşama hakkı olduğu, hatta okullarda hepsinin eşit düzeyde okutulması gerektiği” biçimindeki düşünce, bir “düşünce” değil bir “safsata” ve bir “zırva”dır.

Bilimsel etkinlikte “inanç”a yer var mı?

Bu sorunun en kısa, doğrudan ve ilkece yanıtı, kesin bir “hayır”dır. Çünkü temel bir akademik, yöntembilgisel (“metodolojik”) açıdan, niteliği gereği bilim etkinliği, belki daha doğrusu en geniş ve “tüm akademik alanlar” anlamında bilimler (1), dıştan gelebilecek, toplumsal, ruhsal, “ideolojik” her türlü etkiye kapalı olmalıdırlar ki kendilerinden beklenecek, değişik düzeylerdeki / boyutlardaki “sorun çözme” işlevini yerine getirebilsinler. Nerede kaldı ki, kaçınılmaz olarak birer “dogma” olan inançlar ya da birer inanç dizgesi olarak dinler işe karıştırıldığında durum daha değişik olsun (2). Gerçekte, ya da bilimlerin gerçekleştirilmeleri sırasında, özellikle toplum bilimlerinde, eğitim, tarih, iktisat vb. toplumu konu alan bilim etkinliklerinde, onların “doğaları gereği”, bilim insanının dünya görüşünü, siyasal düşüncesini yaptığı işin tümüyle dışında tutması beklenemez. Ancak kuşkusuz bu, yerine göre çıplak gerçeğin, gözlem sonuçlarının, verilerin, belgelerin çarpıtılabileceği anlamına gelmemelidir. İnancın ise burada da hiç bir yeri olamaz, olmamalıdır.

Belli bir konuda dinin ve bilimin anlayışları ve önerileri çeliştiğinde hangisi tercih edilmelidir? Veya “isteyen istediğini tercih etsin” denilebilir mi?

Bir bilim insanı, akademisyen, araştırmacı, aydın, genelde de az çok düşünen bir insan için, burada bir “tercih”ten söz etmek bile kanımca çok yerinde değildir. Çünkü onun için burada tek bir seçim, daha doğrusu tek bir yol vardır: bilimin yanında olmak. “İsteyen istediğini tercih etsin” düşüncesi, kanımca insana ve topluma saygı ile bağdaşmaz. Olgular dünyasına yönelik açıklama görevini üstlenmiş olan fizik, biyoloji, toplumbilim vb. temel bilim etkinlikleri; sağlık uğraşları, mühendislikler gibi uygulamalı alanlar; giderek, tarih, eğitim, matematik, mantık, felsefe vb. tüm akademik alanlar olarak bilimler (1), ancak kendi anlayış, yaklaşım, yöntemlerini… kullandıkları ölçüde başarılı olabilirler. Gerçekleştirdiği her bir etkinlikten daha karmaşık bir bütün sergileyen insan, bir yandan onların gereğini yerine getirirken öte yandan da bir inanç dizgesine bağlı olabilir, dindar bir insan olabilir; ancak, yaşamının bu iki yönünü birbirine karıştırmamak koşuluyla. Burada da laiklik ilkesi kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir (3): “İnancını, bilimden, biliminden uzak tut”!

‘Postmodern demokrasi’: şarlatanlık!

Paul Feyerabend’ın “demokrasinin gereği olarak, din, bilim, büyü vb.nin eşit düzeyde yaşama hakkı olduğu, hatta okullarda hepsinin eşit düzeyde okutulması gerektiği” biçimindeki düşüncesi hakkında neler diyebilirsiniz?

Bu bir “düşünce” değil bir “safsata” ve bir “zırva” kanımca. Geleneksel, insan ve kişi merkezli ussalcı felsefenin kanımca çağımızda en alt düzeydeki temsilcisi olan “postmodern” felsefenin, ayrıca ileri bir öznellik, görececilik, ruhbilimsel düzeyde de güçlü “ben merkezlilik” özelliği vardır. Bu felsefenin, daha doğrusu onu benimsemiş olan “felsefecilerin” bir başka özelliği de, kendi etkinliklerinde ve toplumda daha önce dile getirilmemiş, ilginç, çarpıcı, çok değişik ve “yeni” düşünceler, görüşler ileri sürme konusundaki güçlü, neredeyse karşı konulamaz eğilimleridir. Bu “postmodern” (sözde) düşünürlere bakınca, felsefe evrimi boyunca geleneksel ussalcıların “metafizik”teki “spekülasyonları”na insanın neredeyse saygı duyacağı geliyor. Hans Reichenbach’ın dikkatimizi çektiği gibi gelenekselcilerin özellikle Plato ya da Kant gibi önde gelen adlarının felsefeleri, zamanlarının bilimlerini dile getiriyor, daha iyi yanıtların bulunmadığı zamanlarda (ister istemez) yalancı yanıtlar veriyorlardı (4). Olağan ussalcı felsefeciye gelince, o, yine Reichenbach’ın vurguladığı gibi, “ruhunun ta derinliklerinden bilim karşıtıdır” (4). Peki, ya postmodernistler? Bence onlar belirgin bir biçimde birer bilim düşmanıdırlar; bir bölümü bu eğilimlerini (bilimsel çalışıyor gibi görünüp) saklamaya çalışsalar da (bkz. Kay. 5)

Feyerabend’ın soruda belirtilen bağlamla ilgili olarak sözde demokrasi anlayışına gelince, kanımca gerçekte bu, dostum Dr. Ümit Sayın’ın terimiyle “postmodern deliliğin“ göstergelerinden biridir. Kavramların, gelişigüzelden de öte, büyük bir sorumsuzlukla, us açısından dengesiz, dil ve düşünce yönünden de özgün ve anlamlı olabilecek tanımlarına aykırı bir biçimde ele alınıp, çarpıtılarak kötüye kullanılması, kuşkusuz etik açısından da çok sorgulanacak bir tutumun sonucudur. Belki eklememiz gerekir: Burada yalnız bir akademik etik, felsefenin (olmayan) etiği değil, genel bir ahlaki yönden de söz edilebilir. “Postmodern felsefede“ olduğu gibi, “postmodern demokrasi“de de her şey gider, ne söylersen doğru olabilir, ne sorulursa / sorgulanırsa yanıtı hazırdır… Düşüncede “refleks“ tutumu… İnsan toplumlarının birtakım aşamaları hiç yokmuş, olmamış gibi…

Büyünün gerçekten var olduğu zamanlarda insanlar içtendi; ancak şimdi onu savunan felsefeciler kanımca birer şarlatandır. Böylece felsefe, “ne istersen savla, yaz, söyle“ gibi, olgusal, mantıksal, anlambilgisel, tarihsel vb. hesabını vermeden yürütülebilecek bir etkinlik olmaktadır. Onun için, bilimde, örneğin uygulamalı bir bilim olarak tıpta “şarlatanlık“tan  kolay söz edebiliyoruz da, dayanaksız düşünce olarak “spekülasyon“un çok yaygın olduğu felsefe etkinliğinde ilkece bunu hiç düşünmüyoruz; bir bakıma doğal olarak. “Felsefede etik mi? Ahlak mı?“ “Bana sınır mı koyuyorsun? Sen polis misin?” Ben ikisi de değilim. Peki, sen nesin? Bence, sorumsuz bir şarlatan… ve de ucuz bir “popülist”sin, (rahmetli Tahsin Saraç’ın anlatımıyla) bir halk dalkavuğusun. Türkiye’de de, daha alt düzeydeki örneklerini gördüğümüz gibi…

Siyasal yaşamın yanında eğitimde, bilimde, uygulamalı alanlarda herkesin istediğini yaptığı, yapacağı bir düzen demokrasi midir? Olabilir mi? İnsan yalnız bir “birey” midir? Bu tür bir anlayışın sonuçları ne olacaktır?

Bütün bunlara, gerçekte “dogmatik” kişilikli “postmodern şarlatanların” yanıtları olmaz mı? Olmaz olur mu? Kendi köşelerinden seslerini duyuracaklardır onlar. Zamanı olan okusun.

Sizce postmodernist bilim anlayışı modern bilim anlayışını aşıyor mu, yoksa onu sulandırarak geriye mi döndürüyor? 

Postmodernizmde “bilim” neredeyse yok ki bir bilim anlayışı olsun. Gerçekte burada ne bir anlayış bulunuyor; öte yandan ne de bir sulandırma söz konusu. Yukarda bilim düşmanlığından söz etmiştim. Burada bir aldatmaca, bir Felsefeleştirme (bkz. Kay. 6) çabası var. Akademik ve toplumsal bir sorumsuzluk, ruhsal / ruhbilimsel bir cücelik var. Sorunun altında en başta kişisel psikolojiler yatıyor kanısındayım. Bunların açıklanması da kuşkusuz ruh hekimlerinin ve klinik ruhbilimcilerin işi…

Bilim ve Bilimler (*)

İlke olarak “genel anlamlı” her sözcük ya da anlam kapsamı geniş her terim için söz konusu olduğu gibi, “Bilim” teriminin de birden çok anlamının bulunduğunu görüyoruz. Buradaki bağlamımızda bunların bizim için önemli olanları kuşkusuz akademik açıdan geçerliği bulunanlardır ki bunların sayısının üç olduğunu görmekteyiz.

1) Birinci olarak burada, “bilim” teriminin ilk, çekirdek ya da merkezdeki ve bir bakıma en dar kapsamlı, “Temel Bilimler” anlamı söz konusu olacaktır ki bunun çizdiği sınırlar içinde, tüm altdalları ve kesişme alanlarıyla birlikte şu etkinlikler bulunmaktadır: Fizik, Kimya, Canlılık Bilimleri, Ruhbilim ve Toplumbilim. Bilindiği gibi bu akademik etkinliklerin en başta gelen işlevi, kendi konu ya da içerik sınırları içindeki olgu kümeleriyle ilgili olarak dizgeli bilgi ya da bilimsel bilgi üretmektir. İlk üç temel bilimin genelde Doğa Bilimleri, sonraki ikisinin ise Toplum / İnsan Bilimleri olarak bilinmesi ve daha baştan belirgin iki ayrı küme olarak düşünülmesi, insan merkezli bir ayırımdır ve yazarınızın yöntembilgisel yaklaşımına göre yanlıştır. Öyle bir durumda, örneğin (insanla ilgili) Moleküler Psikobiyoloji alanı bir doğa bilimi olarak mı düşünülecektir, yoksa bir insan bilimi olarak mı? İnsanın Evrimsel Biyolojisi ve Fiziksel İnsanbilim (Antroploji) ve benzeri  alanlar için de bu bakımdan ne diyebiliriz?

2) Bilim ve bilimler bağlamında ikinci olarak, Tıp ve Dişhekimliği vb. öteki Sağlık Bilimleri ile Mühendislik alanları gibi, yöntembilgisi açısından olmazsa olmaz ya da gerek koşulları temel bilimler olan Uygulamalı Bilimler ya da Alanlar söz konusudur.

3) Bilim etkinliğinin üçüncü kümesi olarak ise, Tarih ve Felsefe gibi kendi başlarına birer küme oluşturdukları söylenebilecek olanları da içine alacak biçimde, Mantık, Matematik, Diller, Eğitim, İletişim Bilimleri vb. neredeyse sayılması güç olacak ölçüde çokluk ve çeşitlilik gösteren tüm akademik alanlar ya da disiplinleri buluyoruz.

Bu çok kısa ve öz saptamadan sonra, bir Bilim ve Bilimler ayırımını yapmak yanlış olmayacaktır. Birer akademik disiplin olmaları yönünden toplu biçimde bir “bilim ya da bilim etkinliği kümesi” oluşturan bütün bu alanlara, içerikleri /  konuları / sorunları, bunun yanında amaçları ile yöntemleri açısından, demek oluyor ki Akademik Yöntembilgisinin ışığında bakıldığında, onların birçok küme (ve altküme), ya da bilimi oluşturması da doğal olmaktadır.

Temel bilim anlamında bilim etkinliğinin belirleyici ya da en başta gelen özelliği, az ya da çok geniş kapsamlı kavramsal yapılar olan bilimsel kuramların açtığı yoldan, doğada, evrende, dünyada… çok değişik karmaşıklık düzeyindeki olgularla ilgili açıklayıcı genellemeler / doğa (ya da toplum) yasaları ortaya koymaktır. Görüldüğü gibi bu yol, varsayım kurma, denetli gözlem ve (olabiliyorsa) denetli deney, ölçme, istatistik yöntemler vb. matematiğin uygulanması, us yürütme, sonuçtaki genellemenin yanlışlanmaya çalışılması, gözlemin / deneyin yinelenmesi gibi bir yandan duyularımızla ilgili etkinliklerden, öte yandan ussal öğelerden oluşmaktadır. Geleneksel ussalcı (“rasyonalist”), insan bilgisinin kaynağını insanın usunda bulan felsefeciler, duyusalcı (“empirisist”) felsefecilerin (diyelim ki çoğunun) tersine, temel bilimlerin hepsine uygulanabilecek böyle genel bir yöntemin ya da yöntem bütünlüğünün bulunduğunu kabul etmezler. Kanımca hemen görüleceği gibi, bu temel özelliklerin toplu ve dizgeli bir biçimde bir arada gündeme gelmesi, temel bilimler ve kaçınılmaz olarak temel bilim yönü bulunan akademik alanlar dışında, hiç bir insan etkinliği için söz konusu olamaz.

(*) Bu metnin ilk beş paragrafındaki bilgi ve görüşler, yazarın aşağıdaki kaynağından alınmış, sonuncu paragraf ise bu bağlamda eklenmiştir.

Y. Örs, (2005), “Etik, Bilimlerdeki “Derin” Etik ve Felsefenin Etik’i”, Erdem, Atatürk Kültür Merkezi Dergisi – Etik özel sayısı, 15 (44): 1-26.

 

KAYNAKLAR

1)  Y. Örs, “Bilim ve Bilimler”, Bilim ve Gelecek, Sa. 33: 41-42, (Kasım) 2006.  

2)  Y. Örs, “Bilinçli Tasarımın Bilinçsiz Savunucuları”,  Bilim ve Gelecek,  Sa. 20: 33, (Ekim) 2005.

3) Y. Örs, “Bilim ve Laiklik Düşmanlığında bir Doruk Noktası: Evrim Karşıtlığı”,

Bilim ve Gelecek, Sa. 6: 22-23, (Ağustos) 2004.

4) H. Reichenbach,  The Rise of Scientific Philosophy, University of California Press,

Berkeley, Los Angeles, (1951) 1966; s. 122, 73. (Türkçesi: Bilimsel Felsefenin Doğuşu, çev. Cemal Yıldırım, Remzi Yayınevi, İstanbul, 1981; Bilgi Yayınevi, Ankara, 2000.)

5)  Sokal, A.; Bricmont, J.,  Impostures Intellectuelles, Editions Odile Jacob, Paris, 1997.

6) Y. Örs, “Bilime “Postmodernist” bir Tehdit: Felsefeleşme”, Bilim ve Gelecek, Sa. 1: 66-69, (Mart) 2004.