Ana sayfa 47. Sayı Bir toplantıya ilişkin ‘esintiler’ Matematik, Felsefe, Mantık… Peki, Bilim?

Bir toplantıya ilişkin ‘esintiler’ Matematik, Felsefe, Mantık… Peki, Bilim?

122
PAYLAŞ
Aristoteles’in parlak (!) felsefi görüşlerine de esin kaynağı olan Assos-Ayvacık’tan bir görüntü.
Aristoteles’in parlak (!) felsefi görüşlerine de esin kaynağı olan Assos-Ayvacık’tan bir görüntü.

Prof. Dr. E. Rennan Pekünlü

Matematik, Felsefe ve Mantık üzerine bir toplantının “Bilimsel Düzenleme Kurulu”na girişim, sevgili arkadaşlarımın “tatlı sert” baskılarıyla gerçekleşti. Pişman olduğumu söyleyemem, o nedenle şimdilik “Pişmanlık Yasası”ndan yararlanmak istemiyorum! Ayrıca, Mantık, Matematik ve Felsefe adlı düşünsel etkinlik alanlarından hangisi veya hangilerinin “bilimsel” olduklarını henüz anlayabilmiş değilim. Bu belirsizlik de “Bilimsel Düzenleme Kurulu”nda bulunmamı haklı göstermemi engelliyor.

Matematik, Felsefe ve Mantık üzerine bir toplantının “Bilimsel Düzenleme Kurulu”na girişim, sevgili arkadaşlarım KD, BÇ ve UŞ’ın “tatlı sert” baskılarıyla gerçekleşti. Pişman olduğumu söyleyemem, o nedenle şimdilik “Pişmanlık Yasası”ndan yararlanmak istemiyorum! Yalnız, benim için aşırı yoğun “ontolojik” ve “epistomolojik” tartışmalar, dişimi sıkmaktan ve anlayamamanın getirdiği streslerden dolayı “periodontolojik” ve “kardiyolojik” sorunlar yarattı! Bütün bu sıkıntıların yanı sıra, birçok güzel insanı uzunca bir aradan sonra yine görmek ve başka güzel insanlarla tanışmak çok ama çok güzeldi.

Ayrıca, Mantık, Matematik ve Felsefe adlı düşünsel etkinlik alanlarından hangisi veya hangilerinin “bilimsel” olduklarını henüz anlayabilmiş değilim. Bu belirsizlik de “Bilimsel Düzenleme Kurulu”nda bulunmamı haklı göstermemi engelliyor.

Toplantının bir açık hava “mapusanesi”nde düzenlenmesinin ardında yatan amaçlar, 1) Aristo’nun parlak (!) felsefi görüşlerine esin kaynağı olan Assos’un günümüz filozof adaylarına Nietzche’nin “dağ”ı olabileceği beklentisi; 2) Matematik, Mantık ve Felsefecilerin toplumdan uzak bir yöreye kapatılmaları gerekliliğinin (!) iletisi; 3) Assos kazılarına yaşamını adamış insanlara destek; 4) Ayvacık ilçesindeki aydın insanlara “sizden fiziksel olarak kopuk değiliz, sadece ussal olarak ‘kopukuz’ iletisinin verilmesi; 5) Hiçbir yere kaçamayacak olan  katılımcıları tüm oturumlara çekebilmek, 6) … Dot dot dot…

İlkesel olarak sonsuz olan amaçlardan usuma takılanları yazdım. Doğal sayılar kümesinin sonsuz elemanlı bir küme olduğu savını üç gün boyunca kafama çaktılar da, oturup, “yahu bu görevi birkaç otistiğe verip empirik kanıtını da görelim” demediler! Tam Aristo geleneği! Aristo da aynı topraklarda, “Erkeğin ağzındaki diş sayısı kadınınkinden daha fazladır” demiş ve oturup da dişleri tek tek saymak kimsenin aklına gelmemiş; yaşasın neo-Aristo’cular!.

Ozan sevgilisine: “Bilmem ki bu gülüşten ben ne kastettim, sen ne anladın!” demiş…ve acaba ne demek istemiş!? Toplantı süresince duyduklarımı (ve sağır kulağım nedeniyle duyamadıklarımı), algıladıklarımı, algıladıklarımı dile dökerek dostlarımla (çoğu zaman da kendimle) tartıştıklarımı rapor edebilmek için toplantıyla başlayıp raporu bitirinceye dek geçecek olan bu sürece nasıl yaklaştığımı betimlemek istiyorum. Bu sürece Gödel kesinlikle “incomplete” derdi; akıllı uslu temel bilimciler ve temel bilim adayları da zaten hiçbir zaman “complete”in peşine düşmedi, düşmeyecek. Onlar Hegel’in spirali boyunca yukarıya doğru ilerlediklerinin ayırdında ve bilimsel yetkeye (otoriteye) karşı savsözü: “Bir elinizle gerçeği diğer elinizle de gerçeği araştırma seçeneklerini sunarsanız kuşkusuz ikinciyi seçerim” biçimindedir.

Karl Raimund Popper, Open Universe adlı kitabında “dil”in dört işlevine değiniyor: SEDA. Bu isim aslında benim uydurmam! “Dil”in işlevlerini şöyle sıralıyor Popper: 1) Signalling; 2) Expressive; 3) Descriptive; 4)Argumentative. İşte size SEDA! Bu toplantıdan arda bende gerçekten çok hoş bir SEDA kaldı! Ve sanki SEDA’ya bir de apandisit ekleyip onu SEDAd yapmamız gerektiğini düşündüm!

SEDA’nın apandisiti, “d” demagoji’nin “d”si! Ama “d” sanki “A”nın içinde de olabilir. Bu konuda ödün verebilirim! Örneğin, derse giriş zili çaldıktan yarım saat sonra kapı çalınmış, içeriye giren öğrenciyle (S) öğretmen (T) arasında şöyle bir diyalog geçmiş:

T: Geç kaldın…neredeydin?

S: Öğretmenim, bizim ineği komşu çiftlikteki boğayla çiftleştirmeye götürdüm, o nedenle geciktim.

T: Yavrucuğum, senin baban veya erkek kardeşin yok mu? Bu işi onlar yapamaz mıydı?

S: Yapabilirlerdi hocam ama boğa kadar iyi yapamazlardı!

Eveeeeet! Tahmin ettiğiniz gibi, o sınıftan kahkahalarla dolu hoş bir SEDA yükselir! Çünkü John Steinbeck’in Gazap Üzümleri adlı eserinden aldığım bu fıkrayı ben kendi sınıfımda, bir öğrencim derse geciktiğinde anlattım ve o hoş SEDA yükseldi! Burada bence öğretmen SEDA’nın “E” sinden sınıfta kaldı. Anahtar sözcük: “işi”; hangi işi kastettiğini iyi “E” edemeyen hocamız, kendi yanılgılarına gülebilmeyi becerebilecek denli olgun idiyse, yükselen hoş SEDA’da onun kahkahaları da vardı; yok, “gururlu”, kendince hiç yanılgıya düşmez biri idiyse herhalde önce yağmur bulutları gibi kararmış sonra şimşekler gibi gürlemiştir! Sevgili öğrencimize gelince: O, insanlarla hayvanların ne denli iç içe olabileceği gerçeğini (bestiality) samimi bir biçimde mi “E” etti, yoksa hocasının kötü “E”ciliğini affetmeyip “d” mi yaptı?

Tartışmalarda havalarda uçuşan “d”ler biz ayrıldıktan sonra yere indi mi bilmiyorum. Ama konuşmacıların çoğu hâlâ havalarda uçuyordu!

Konuşmacılardan yükselen ve yükselemeyen SEDA bakın beni nerelere savurdu. Bu savrulmayı da Jack London’ın kurtuyla açıklayabilirim. O kurtun, bir olay karşısındaki fiziksel ve ussal (diyalektik birlik içindeki!) durumunu (Boltzmann’cı “state” anlamında) şöyle betimliyor: “Görme, Algılama ve Eylem arasındaki zaman dilimi o denli kısaydı ki…” Bu da GAE olsun! Bu, üç harften oluşan bir elemanlı kümeyi bir sözcük gibi algılayıp seslendirirsek, “gaye”yi anımsatıyor; gaye = amaç!

Hımmm! Amaç (GAE)… Gel de şimdi Karl Marx’ı anımsama: “Bugüne dek filozoflar dünyayı değişik biçimde yorumlamışlar; oysa sorun onu değiştirmektir”: GAE nin “E” si. Marx “G”ye “A”ya “E”ye, her üçüne de bulaşmış. “E” için iki yol var: devrimci ve evrimci. Marx birinciye tutkun değildi, ikinciyi yadsımamıştı. Enternasyonal’i kurmuş, işçilere dünyayı evrimci veya devrimci yoldan değiştirmek için “E” eğitimi veriyor. Örnek? Paris Komünü’nde işçilerin silaha sarılmamaları için büyük çaba harcamıştı; devrimci durumun henüz oluşmadığını (“evrimini tamamlamadığını” diye okuyun!) savunmuştu. Ama geç kalındığında da “şimdi artık sonuna kadar gitmeliler” diye yol göstermişti. Tam felsefe yapacakken “Fuzzy mantık” geliyor “Hangi Marx?” diye soruyor:  “Revolutionary evolutionist” mi, “evolutionary revolutionist” mi?, “revolutionary evolutionist in a dialectical unity” mi? “evolutionary revolutionist in a dialectical unity” mi?… Burada da matematik devreye giriyor, “bu betimlemeler sonsuz elemanlı bir kümenin öğeleridir” deyip beni felsefi düşüncelerimden iyice ötelere savuruyor.

Bakıyorum, bazı konuşmacılar, tıpkı Marx gibi GAE’li! Rektörlük seçimlerinde bir duygusal durumu saptamışlar, “G” yapmışlar. Sonra bu durumun sonuçlarının işaret ettiği durumu “A”lamışlar ve çözmek için “E” peşindeler, çağımızın koşullarına uygun bir “E”. Rektör, Dekan, Bölüm Başkanı, Parti Başkanı, vb. için adil bir seçim için seçmenler “sayısal loto” benzeri bir oyun oynayacaklar! Hoşuma gitti! Fuzzy mantık en azından “E” yapıyor; “ben mindscape’de rahatım landscape’e inemem” demiyor! Böylesi bir seçimin nasıl yapılabileceğine ilişkin benim de bir önerim olacak, ama ileride!

‘Hangi sandalye?’

Şimdi, bakın, Fuzzy Mantık bilmeyen ben, UŞ’ın  (Matematikçi dostum MT’in bizle tanıştırdığı) mindscape’inden yükselen SEDA’yla benim GAE’m buluşunca nerelere savruldum. UŞ konuşuyor…matematikten anlamayan mantıksız bir sağır filozof Rennan Pekünlü dinliyor…UŞ’dan yükselen SEDA, Rennan Pekünlü’nün GAE’sine uymuyor! Burada, “G”nin (MT’in deyimiyle) denk kuvveti “D” – Duyma.  UŞ: “Hoca masanın üzerine sandalyeyi koymuş ‘tartışın’ demiş. Bunun üzerine öğrencilerden birisi, ‘hangi sandalye’ demiş!”. UŞ’ın yüzünde muzafferane bir tebessüm…kısa bir suskunluk…UŞ bu yanıtın felsefi derinliğini herkesin kavradığından emin…ve konuşmasına devam ediyor. Ama Rennan Pekünlü bu SEDA’yla yine dalıp gidiyor! “Hangi sandalye?”. Rennan Pekünlü, “bu öğrencinin yanıtı acaba ontolojik açıdan mı epistemolojik açıdan mı derin bir yanıt?” diye düşünmeye başlıyor. UŞ’dan yükselen SEDA’yı işitiyor ama duymuyor! Mindscape’inin polarizasyonuyla güdülüyor. O, maddi dünyayı yadsıyan, maddi dünyayı usun (mind) ürünleri olarak gören Berkeley ve Mach gibi immaterialist filozofları komik bulduğundan, “Hangi sandalye?” sorusunu yönelten öğrenciye yanıt bulmaya başlıyor. Yani, bu soruyu soran öğrencinin ontolojik düzeyde kaldığını varsayıyor ve bir dizi seçenek yanıt buluyor:

1) Bu soruyu soran öğrenci eğer, toplantının düzenlenmesinde büyük emeği geçen bayan AŞ ise, bir fındık faresi yardımıyla O’na hangi sandalye olduğu gösterilir! Yalnızca sandalyenin ontolojik açıdan “ne”liği değil, AŞ’nin mindscape’indeki yükseklik fobisiyle yükseklik tutkusunun diyalektik birliği (DB) de gösterilir. Diyalektik materyalizmin bu ilkesi, “Zıtların birliği ve savaşımı ilerlemenin kaynağıdır” der. Eğer kocası HŞ, AŞ’nin çığlığına yetişmekte gecikirse, fındık faresi de avizede sallanan bir homo sapiens’in yerçekimine ne zaman yenik düşeceği üzerine tez hazırlıyorsa, AŞ sandalyeden avizenin önce birinci, sonra ikinci, sonra üçüncü… katlarına doğru “ilerleyerek” hem ilkeyi doğrular hem de MT’nin “…” ile gösterilen avizenin sonsuz katlardan oluştuğuna ilişkin savını! 2) Eğer, “Hangi sandalye?” sorusunu yönelten kişi Ray Charles ise, hoş görülebilir; 3) Soruyu yönelten öğrenciye, “Assos kazılarını yöneten Ü, UŞ’ın Assos kazılarında topluma daha yararlı olacağını söyledi. O sandalye, UŞ’dan boşalan, Felsefe Bölüm Başkanlığı sandalyesi” dediğimde, soruyu yönelten öğrenci, ‘iki sandalye arasındaki en kısa yolun en kısa zamanda nasıl bulunduğunu, Zeno paradoksunu da çözerek gösterebilir! 4) Rektörlük seçimleriyle ilgili önerimi sunmanın zamanı geldi sanırım. Rektör seçimi için niçin öyle loto kağıtları gibi şeyleri dolduruyorsunuz? Rektör adaylarını dinleyici olarak bu derse davet eder, yine aynı öğrencinin “Hangi sandalye?” sorusunu sormasını sağlar ve “Rektörlük sandalyesi” yanıtını veririm. Böylece hem ontolojik sorunu hem de Charles Darwin’in survival of the fittest ve de natural selection ilkelerini empirik felsefe yoluyla doğrulamış olurum! 5) “Hangi sandalye?” sorusunu yönelten Jack, gerçek bir Berkeley’ciyse, hazır Ray Charles oradayken, O’nun için “Hit the road Jack don’t you come back no more no more no more, hit the road Jack” şarkısını isterim. Giderse ne ala…gitmez de, “Hangi şarkı?” diye sorarsa, kulağını 150 watt çıkışlı hoparlöre koli bandla incitmeden tutturur, şarkıyı işitmesini sağlarım… (dot dot dot to infinity!).

Evet ben kendi mindscape’imde dolanırken UŞ da ‘“Hangi sandalye?” sorusuna yanıtı Fuzzy Mantık bağlamında nasıl ararızı’ işledi. A ve A’nın değilini simgeleyen, birbirine komşu iki kümeyi gösterdi, sonra hemen altında A ve A’nın değillerini kesişen kümeler olarak şekilledi ve ben yine polarize oldum! Aha!…bir tek nesnede A var A’nın değili de var AUB de var! Bu…bu…nedir bu? Zıtların birliği değil mi? Hegel, “bir nesne (entity) zıtların birliğinden oluşur ve o nesnedeki zıtlar sürekli olarak birbirine dönüşür” demedi mi? İşte, zıtlardan biri A, diğeri A’nın değili, ve zıtların parçalı güneş tutulmasını andıran değişim sırasında çektiği fotoğrafı sunuyordu UŞ bize! AUB tam da zıtlar yarı yarıya birbirlerine dönüşürken resmedilmiş! İçimden, “U, senin şu Fuzzy Mantık’ın göbek adı Utangaç Diyalektik Materyalizm mi? diyorum, ama o beni duymuyor! Oturumlar arasındaki, yemeklerdeki sohbetlerde duyduğunda da hep zıplıyor! Tek dezavantajı, o zıpladığında 50 yaş üzeri basketçileri olimpik takıma seçecek tek seçici etrafta değil!

Aslında tek seçici nasıl olmalı diye soranlara sayın Erdal İnönü gibi diyesim geliyor. 3 gün boyunca oturumları hiç aksatmadan izledi. Tüm dinleyicileri pür dikkat dinledi; üzerinde düşünülmesi gereken sorular sordu, yönlendirici yorumlar yaptı. Bazen o denli cool idi ki, Titaniğin çarptığı şey bile Erdal beyden daha sıcaktı diye düşündüm! Ama en çarpıcı saptaması da, ‘bilimde son otorite yoktur, bilgiye herkes kendi çabasıyla bağımsız bir biçimde ulaşabilir’ iletisiyle oldu.

‘Aaaaa!…bulanık olan doğa değil benim gözümmüş’

Taktım UŞ’a! “Fuzzy” sözcüğüne Türkçe’den denk ararken puslu dendi, bulanık dendi ve bulanık sözcüğünün daha uygun olduğu savunuldu. İsimler bazen çok önemli yanılgılara neden olabiliyor, o nedenle dikkatli olmalıyız. Örneğin Akrep Nalan’ın isminin Elif olduğunu düşünün! Böylesine sıkıntı verici bir durumda isminizi mahkeme kararıyla değiştirmeniz bence mübah! Nalan’a uygun bir isim Omega olabilirdi! İsminizi sorduklarında, “adım Omega ama dostlarım bana kısaca ‘O’ der” derdi. Hem bu matematiksel olarak da doğru olurdu; çünkü Omega, matematikçi dostum MTden öğrendiğimize göre “son” demekmiş. Gerçekten de bayan “O” bir sürecin, kilo almanın sonuna gelmiş durumda. Ne yerse yesin bir gram bile almıyor, hâlâ 200 kg! Zaten Joan Baez de ünlü şarkısında “Call me any name I would never be denying” dememiş miydi!

Fuzzy’ye bulanık dedik, O.K! Ama bulanıklığı dış dünyanın, doğanın bulanıklığı olarak sunmak beni yine dış dünyadan, UŞ’ın konuşmasından kopardı, mindscape’imde uçuşlara başladım. Yerimden öyle zıplamışım ki, yanımda oturan arkadaşım, “Hayrola, suratındaki ifade üçüncü hakkında da başarısız olan yüksek atlayıcının suratındaki ekşi ifade gibi?” diye sordu! Bulanıklık doğada mı, benim duyu organlarımda mı, yetmeyince dış dünyayı algılamakta kullandığım aygıtlarda mı? Edwin Hubble, The Realm of the Nebulae adlı kitabında “Gökbilim tarihi sürekli genişleyen çevrenimizin (ufkumuzun – RP) tarihidir” demişti. Neleri genişletebiliyoruz? a) açısal çözünürlüğü (angular resolution); b) zaman çözünürlüğü (temporal resolution); c) renk çözünürlüğü (chromatic resolution).

  1. a) Dürbün, Galileo teleskopu, 2m, 3m, 5m,…teleskoplarla açısal çözümleme gücümüz arttıkça önceden bulanık bir nesne olarak algıladığımız şeyin, birbirine yakın bir dizi yıldız olduğunu görüyoruz. Aaaaa!…bulanık olan doğa değil benim gözümmüş.
  2. b) Kulağıma ‘zzzzzzzzzzzz’ biçiminde monoton olarak gelen sesin, aygıtlarımın zaman çözümleme gücü arttıkça, ayrık ‘zıp’… ‘zıp’… ‘zıp’lardan oluştuğunu anlıyorum.
  3. c) Tayflarda, dün dedemin band dediği yapılar bugün ayrık çizgilere dönüştü. Siz hiç kırmızısı maviden, mavisi yeşilden, yeşili sarıdan ayrı duran ‘aleym-i sema’ (gök kuşağı) gördünüz mü? Görmediniz! Gökyüzünde çıplak gözle izlediğiniz o aleym–i sema tüm renkleri birbirine yapışık komşular gibi durur. Ama tayfbilimcinin tayfına giderseniz bir başka aleym–i semalar, komşularından kopmuş, kendi başlarına duran, ve hatta bazen sağ cenahıyla sol cenahı birbirinden farklı olan kuleler gibi dinelirler. Sonra bilim insanları boğuşur: bir grup, “Bu kaynakla gözlemcinin göreli hızından kaynaklanır”, derken diğer grup, “hayır efendim, burada gördüğünüz çıkıntı o atomun ışınımsal sürecinden kaynaklanır, açısal çözümleme gücü daha yüksek bir teyfçekerle bakarsak o çıkıntının bir ‘uydu’ çizgi olduğunu göreceğiz” der ve aletlerimizdeki bulanıklıkları netleştirme çabası sürer gider. GAE’miz, bulanık gördüğümüz dolayısıyla bulanık algıladığımız net doğayı aygıtlarımızın çözünürlüğünü arttırarak daha net görmeyi amaçlamak. E yardımıyla G (ve denk güçlüleri olan diğer sensations: örneğin işitme; örneğin, Madam Curie’nin yaptığı gibi, radyoaktif elementleri elleme, yalama yoluyla diğer elementlerden daima daha sıcak olduklarını algılama) ve A’yı netleştirmek, böylece GAE’mize ulaşmak!

UŞ’ın Fuzzy Mantık konuşması olmasaydı beni kim düşünce provokasyonuna itecek, düşük düzeyde örgütlenmiş bir memeli gibi, alışkanlık ve içgüdülerimle yaşamımı sürdürmekten kim kurtaracaktı? U, sakın ola ki bunu bir sipariş olarak algılayıp bana XXL sutyen postalayayım deme!

Nedensellik ve determinizm aynı şey mi?

Nedenselliğe eleştirel yaklaşım da heyecan vericiydi. Çünkü bu konuda “bilim insanları” tarafından yazılanlar o denli mistik düzeyde olabiliyor ki, böylesi bir konuşmayı bilimsel bir konferansta mı yoksa Pazar ayini sonrasında kilisedeki vaaz da mı dinlediğinizi şaşırıyorsunuz! İşte çarpıcı bir örnek:

“Kuantum kuramına göre, çok düşük erkelere sahip olan parçacıklar hiç yoktan ortaya çıkabilir, kısa bir süre varolduktan sonra tekrar ortadan kalkabilirler. Virtual parçacıklar ya da kuantum çalkantıları olarak bilinen bu durum herhangi bir an kendiliğinden ortaya çıkabilir. Bunlar laboratuar deneylerinde gözlenmiştir. Parçacığın erkesi ne denli büyükse yaşam süresi de o denli kısadır. Ve sıfır erkeye sahip bir dizge, ilkesel olarak hiç yoktan varolup sonsuza dek varlığını sürdürebilir. Böylece evreni yaratma şansına sahip olabiliyoruz” (G.L. Verschuur, The Invisible Universe Revealed, Springer Verlag, NY, 1987, s. 195).

Evet…, yazar, sözünü bile etmeden, DqDp ³ h  bağıntısıyla ünlü Heisenberg Belirsizlik İlkesi’ni çok ama çok güzel bir biçimde popülerize ediyor. Erke ve zaman eşlenik çiftleri için yazılmış olan Heisenberg Belirsizlik İlkesi sözele döküldüğünde bir tür hadis-i  şerif oluyor!

Heisenberg Belirsizlik İlkesine ilişkin çok şey yazılıp söylendi. Bunlara burada değinmeyeceğiz. Bizi, kuantum mekaniğinde ortaya çıkan işlemcilerin yarattığı yeni bir sorun daha çok ilgilendirmelidir. Heisenberg Belirsizlik İlkesi, klasik fiziğin nedensellik (causality) ilkesinin gözden geçirilmesini zorunlu kıldı. Bu nokta sözcüğün tam anlamıyla “bulaşık”! Çünkü nedensellik ve determinizm kavramları, çoğu bilim insanı ve filozof için “eş anlamlıdır”. Bu iki kavramın eş anlamlı olamadığını düşünüyorum. Bu kavramların birbirine karıştırılması bizi çok yanlış sonuçlara götürebilir. Bu nedenle, birkaç kaynağın bu konudaki görüşlerini aktarmayı uygun buluyorum.

“Kopenhag okulunun, dinamik süreçlerin “kozal” olması ile “determinist” olması arasında herhangi bir ayırım yapmadığını göz önünde bulundurmak gerekir” (Y. Koç, Teorik Fizik Monografileri, Cilt 1, Doğanın Kuvantum Mekaniksel Betimlemesi ve Ölçme Sorunu, İstanbul Üniv. Fen Fak., 1983, s.123).

“Kant, ‘her olgunun bir nedeni vardır’ yargısını tüm bilimlerin a priori varsayımı saymıştı. Makro düzeyde geçerli görünen  klasik nedensellik ilkesi mikro düzeyde anlamsız kalmıştır. Çünkü elektronların bir yörüngeden başka bir yörüngeye atlamaları veya radyo-aktif maddelerde atomların çözüntüye uğramaları, tek tek alınınca, ne önceden kestirilebilmekte ne de herhangi bir nedene bağlanabilmektedir” (Cemal Yıldırım, Bilim Felsefesi, 1979, Remzi Kitabevi, İstanbul, s.141).

“Ancak denebilir ki, bu bir ölçme güçlüğü olup klasik nedensellik ilkesini temelde zedeleyici nitelikte değildir. Daha önce de belirtildiği gibi, klasik determinizm, hareket eden bir cismin başlangıç durumunu hatasız ölçebilirsek, gelecekte herhangi bir andaki durumunu da kesinlikle belirleyebiliriz, demektedir” (aynı kaynak, s.141).

Kant da dahil olmak üzere yukarıdaki kaynakta nedensellik ile determinizm o denli denk tutulmuş ki ayıklamak olası değil! Bir başka kaynakta d’Abro şunları yazıyor:

“Mekanikten genelleme yaparak nedensellik doktrinini diğer tüm fiziksel dizgeler için de uyarlayabiliriz: Kesin (rigorous) yasalar tüm fiziksel dizgelerin evrimini belirler. Yalıtılmış olduğunu varsaydığımız bir dizgenin ilk durumuyla birlikte ele alındığında, bu yasalar, dizgenin hem geçmiş hem de gelecekteki tüm durumlarını belirsizliğe yer bırakmayacak bir biçimde belirler. Dizgenin tüm zamanlardaki tarihi, yasalar ve ilk durum yardımıyla belirlenir…Bir olayın nedeni, ilk durum ile tanı kazanır” (A. d’Abro, The Rise of the New Physics, Vol. I, Dover pub. Inc., 1939, s.47).

d’Abro, “açıklık” yönünden değerlendirildiğinde diğer kaynaklardan bir adım ileride! Nedensellik ile determinizmin aynı şey olduğunu, ilk durum = neden eşitliğiyle anlayabiliyoruz. Şimdi de Niels Bohr’un biyografisini yazan Abraham Pais’i dinleyelim:

“Kuantum mekaniği, klasik fizik bağlamında genel geçerliliği olan nedensellik ilkesinin sonunu belirler. Kısaca belirtirsek, klasik nedenselliğin anlamı şudur: Varsayım. Belli bir zamanda bir dizgenin tüm parçacıklarının konum ve hızlarını biliyorsak; Dedüksiyon. Newton yasalarıyla birlikte bu bilgi, parçacıkların daha sonraki bir zamanda alacağı konum ve hızlarını bulabiliriz” (Abraham Pais, Niels Bohr’s Times, In Physics, philosophy & polity, Clarendon Press, Oxford, 1991, s.22).

“Kant, nedenselliği deneylerden türetilebilecek bir şey olarak değil, ‘önceden varılmış sentetik bir yargı’ olarak düşünmüştür. Kant’ın kendi tümcesiyle nedensellik, ‘Bir kuraldır. Bu kurala göre bir olay art arda gelen diziler biçiminde belirlenir. Olan bir olaydan söz edebilmek için bu kuralın varsayılması gerekir” (aynı kaynak, s.23)

“Çok sayıdaki parçacığın gelecekteki konum ve hızlarını geçmişteki konum ve hızlarından belirleyebilirsek, entropi yararlı bir kavram olur. Klasik nedensellik olarak bilinen bu öngörülebilirlik, istatistiksel mekaniğin tarih sahnesine çıkışından sonra bile etkisini sürdürdü” (aynı kaynak, s.82)

“Hem nedensellik hem de erke momentumun korunumu ilkelerinin bırakılmasına fizikçilerin nasıl tepki gösterdiğine bir göz atalım. Einstein bundan hiç hoşlanmadı. ‘Nedensellik ilkesinin boşlanmasına ancak çok çok acil durumlarda izin vermeliyiz’” (aynı kaynak, s.237)

Einstein’ın bırakmaktan vazgeçemediği şeyin nedensellik mi determinizm mi olduğu açık değil!

“Born, erke durumunun olasılığı kavramını sundu. Bunu daha önce kimse yapmamıştı. Born aynı zamanda dalga mekaniğinin özünü de çok güzel bir biçimde açıkladı: Parçacıkların devinimi olasılık yasalarını izler; ancak olasılığın kendisi nedensellik yasasına göre yayılır” (aynı kaynak, s.287)

Şimdi de Eric Lerner’i dinleyelim:

“Prigogine’in de işaret ettiği gibi, parçacık dinamiği kuramı, zamanda tersinemezliği dikkate almalıdır… Bunu dikkate alan bir kuramın kullanacağı yöntem, ‘kusursuz’ küçük ölçekli evreni güden önceden uydurulmuş ‘kusursuz’ yasalardan yola çıkmak değil, laboratuar ve büyük ölçekli evrende gözlenen olaylardan yola çıkarak elde ettiği sonuçları diğer ölçeklere taşımak biçiminde olmalıdır. Böyle bir kuram, deneylerimizle doğrulayabileceğimiz veya yanlışlığını gösterebileceğimiz açık, net ve anlaşılır öngörülerde bulunabilmelidir. Yalnızca böylesi bir kuram teknolojik ilerlemenin temelini oluşturabilir.

“Bunu becerebiliriz. Kuantum mekaniğinin nedensellik ilkesini boşlayan tavrından arındırılmış bir kuram geliştirilebilir. Her şeyin başlangıçtan sona dek belirlendiği bir dünyaya, klasik determinizme entelektüellerin ve sıradan kişilerin gösterdiği tepki, mistik tepkiyi sürekli cesaretlendirmiştir. Bu mistik tepki, kuantum mekaniğinde nedensellik ilkesinin boşlanması sürecini hızlandırmıştır. Ancak, determinizm ile ondan tamamen ayrı bir kavram olan nedensellik birbirine karıştırılmıştır. Determinizm, ilkesel olarak, olayların önceden belirlenebileceğini savunurken, nedensellik, herhangi bir olayın oluş nedeninin ardında başka olayların olduğu tezini savunur. Determinizmin yadsınmasıyla birlikte nedensellik de yadsınmıştır.

“Ancak Prigogine’in çalışmaları, nedensellikle determinizmin birbiriyle eş anlamlı kullanılmasının yanlış olduğunu göstermektedir. Örneğin, Güneş’in çevresindeki bir yörüngede dolanan bir kuyruklu yıldızın devinimi gibisinden nedensellik ilkesine uyan bir süreç, zaman içinde tamamen belirlenemez bir niteliğe bürünebilir. Prigogine ve arkadaşlarının son yıllardaki çalışmaları bunun kuantum mekaniği bağlamındaki dizgelerde de doğru olabileceğini gösterdi. Bu dizgelerin de tamamen nedensellik ilkesi ile güdülebileceği, hiç bir olayın ‘kendiliğinden’ veya ‘aniden’ olmayacağı tamamen olasıdır. Ancak kuantum dizgeleri özünde kararsız olduğundan belli bir olayın doğru bir biçimde öngörülebilmesi olası değildir. Öngörülemezliğin temelinde yatan şey, dizgenin ilk ya da sınır koşullarına ilişkin bilgisizliğimiz değildir. En doğru ve tam bilgiye sahip olduğumuz dizgeler bile doğru öngörülerde bulunabilme yeteneğimizi arttıramayacaktır.

“Prigogine’in kullandığı yaklaşım sonunda bazı temel kuantum yasaları zamanda tersinirlik özelliklerini yitirdi; bu yasalar artık geçmiş ile gelecek arasındaki ayrımı yansıtabilmektedir. Kuantum geçişleri hızlı olmakta; ancak bu geçişleri, uzay ve zamanda süreksizliklerin ortaya çıktığı veya nedensellik ilkesinin işlerlikte olmadığı ‘kendiliğinden’ olaylar olarak tanımlayamayız” (Eric Lerner, The Big Bang Never Happened, Times Books, 1991, s. 368).

Nedensellik ve Determinizm konularında Karl Popper’ın The Open Universe: An Argument for Indeterminism adlı kitabında söyledikleri çok daha ilginç. Popper, kitabının önsözünde kendisinin bir determinist olmadığını, fiziksel kuramlarda ve evrenbilimde indeterminizme yer açma çabasında olduğunu belirtiyor. Popper’ın bu çaba sonucunda ulaştığı formül şu:

Our universe is partly causal, partly probabilstic, and partly open: it is emergent” (Karl Popper, The Open Universe: An Argument for Indeterminism, Hutchinson,    London, 1988, s. 130).

Bu çok anlamlı saptamanın tam çevirisi yerine ne anlatmak istediğini şöyle özetleyebiliriz: Evrenimizde kısmen nedensellik kısmen de olasılık işlerlikte; evrenimiz açık, yani yeni oluşumlar yeni süreçler ortaya çıkmakta olduğundan tamamlanmış değildir. Popper’ın “emergent”, Prigogine’in “becoming” sözcükleriyle anlatmaya çalıştığı gerçek özünde aynı görünüyor. Her ikisi de, varolandan, statik olandan çok, süregelen üzerine vurguluyor. Her ikisi de önceki bilimsel programların en büyük isteği olan “tam”, “tamamlanmış” doğa betimlemesi vermek yerine, evrenin “açık” (yeni bilgilere, yeni oluşumlara,vb.) olduğunu savunuyor. Popper’ın determinist felsefeye olan tepkisini desteklememek elde değil!

“Laplace’cı determinizmi, insan özgürlüğü, insan yaratıcılığı ve insan sorumluluğu gibi önemli konulara açıklama getirme ve bu sorunları savunma görevimiz önündeki en katı ve en ciddi tehlike olarak görmekteyim” (aynı kaynak, s.xx).

Şimdi Popper’ın nedensellik ile determinizm  kavramlarına bakışını inceleyelim.

“…bu kitapta, nedensellik ilkesiyle determinizm tezini aynı gören görüşü eleştirmek niyetindeyim” (aynı kaynak, s.4)

“Kısacası, çoğu filozofun düştüğü yanılgıya düşmemek için uyanık olmalıyız. Bu filozoflar, her olayın bir nedeninin olacağına işaret ederek determinizm yararına sav geliştirebileceklerine inandılar” (aynı kaynak, s.11)

“…nedensellik determinizmden ayrı tutulmalıdır…belirlenmiş olan geçmişin açık olan gelecekten ayrı tutulmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum” (aynı kaynak, s.48)

“Indeterminist gerçeğin bilinemeyeceğini savunan Kant’a katılmıyorum Belki içinde yaşadığımız bu özgün dünyayı hiçbir zaman tamamen bilemeyeceğiz; ancak bilimsel bilgilerimiz bu dünyayı giderek daha iyi anlama çabasıdır ve bu çaba şaşırtıcı bir başarı kazanmıştır” (aynı kaynak, s.48).

Evet…nedensellik ile determinizm arasındaki “ayrım” ve “denklikler”e değindikten sonra, kaldığımız yere, Heisenberg Belirsizlik İlkesine dönelim.  Son olarak, DqDp ³ h bağıntısına değinmiştik. “Hubble’ın empirik yasası evrenin genişlediğine işaret eder” yorumu yapıldıktan sonra insanoğlu “filmi geri sarmaya” ve t=0 anından hemen önce ne olduğunu sormaya başladı. Bu noktada ortaya çıkan matematiksel tekillik, fizikçiler için sıkıntı yarattı. Çünkü fizik, tanımı gereği ölçülebilir niceliklerle uğraşan bir bilim dalıdır. Matematiksel tekillikler ise bir şeylerin yanlış gittiğine işaret eder. Büyük Patlama evren modeli bizi, madde, erke, uzay ve zamanın t=0  anında “yaratıldığına” , ondan “öncesinin” anlamsız olduğuna inandırmaya çalışıyor. Evrendeki tüm madde, erke, uzay ve zamanın hiç yoktan ortaya çıkışı, Hıristiyanlığın 4. yüzyılda geliştirdiği Ex nihilo kavramını andırmaktadır. Ancak fiziksel bir olayı dinsel bir kavramla açıklama şanslarının olmadığını bilen fizikçiler, ex nihilo kavramını, bilimsel bir temele oturtacak olan Heisenberg Belirsizlik İlkesine sarıldılar. Bu bağlamda, yukarıda verdiğim alıntıyı bir kez daha aktarıyorum.

“Kuantum kuramına göre, çok düşük erkelere sahip olan parçacıklar hiç yoktan ortaya çıkabilir, kısa bir süre varolduktan sonra tekrar ortadan kalkabilirler. Virtual parçacıklar ya da kuantum çalkantıları olarak bilinen bu durum herhangi bir an kendiliğinden ortaya çıkabilir. Bunlar laboratuar deneylerinde gözlenmiştir. Parçacığın erkesi ne denli büyükse yaşam süresi de o denli kısadır. Ve sıfır erkeye sahip bir dizge, ilkesel olarak hiç yoktan varolup sonsuza dek varlığını sürdürebilir. Böylece evreni yaratma şansına sahip olabiliyoruz” (G.L. Verschuur, The Invisible Universe Revealed, Springer Verlag, NY, 1987, s. 195).

Nedenselliğe eleştiri yöneltilirken, nedenselliğe ilişkin tüm yazılanları dikkate almak, konunun bütünselliği açısından önem taşır. Eğer, belli bir tarih diliminde nedensellik inceleniyorsa, o zaman diliminin dışına çıkmadan konuyu işlemek haklı gösterilebilir!

Matematikçilerin chauvinism’i

Gelelim matematikçilere! Bu toplantıda onların Chauvinism, Xenophobe ve Evangelism konusundaki gösterileri doruk noktasındaydı! “They were more royal than the king!” Kral da bir dönem Pisagor bir dönem de Plato tabii ki!

Önce Pisagor! Pisagorculara göre kuram, duyusal coşku ile gelen bilgi anlamına gelir. Matematikle tanışıklığı az olan kişiler için bu tanımlama tuhaf olabilir; ancak, matematiğin sağladığı gerçekleri ansı­zın anlama deneyimi ve onun baş döndürücü zevkini yaşamış olanlar için Pisagorcu görüşler tamamen doğal karşılanabilir. Pisagorculara göre, deneysel çalışan filozof veya bilim insanı, üzerinde çalıştığı nesnel veri kaynağının kölesidir. Diğer yandan, salt matematikçi, tıpkı bir müzisyen gibi, düzenli bir güzelliğe sahip olan dünyasının özgür yaratı­cısıdır. Ne tevazu ya rab!

Matematikçilerin chauvinism’i o denli kuvvetli ki, “bilgi, gözlemlere gerek olmaksızın salt düşünceyle, usla elde edilebilir” saptamaları karşısında donup kalıyorsunuz! Matematiğin günlük deneysel bilgilerin hiçbir zaman erişemediği ideali sağlayabileceğini düşünüyorlar; matematiği temel alarak, düşüncenin duyulara, duyuların gözlemlere üstün olduğunu savunuyorlar. Eğer duyular dünyası matematikle uyuşmuyorsa bu durum, duyular dünyası için kötü puan anla­mına geliyor!

Geçmişte ve günümüzde, matematikçinin bulmuş olduğu ideale daha yakın düşmek için birçok yöntem araştırıldı ve ortaya atılan öneriler, son çözümlemede, metafizik ve bilgi kuramında birçok yanlışın kaynağı oldu. Bu tür felsefe Pisagor ile başladı.

Geometrinin felsefe ve bilimsel yöntem üzerine olan etkisi de oldukça derindir. Yunanlıların kurmuş olduğu geometri aksiyomlarla başlar. Aksi­yomlar, doğruluğunu kendi içinde barındıran önermelerdir; bunların doğruluğundan kuşku duyulmaz. Aksiyom­larla başlayan geometri tümdengelim (deduction) ilkesiyle sürer ve doğru­luğu tartışılır teoremlerde noktala­nır. Kısacası, doğruluğu tartışılmaz olan yapı taşlarıyla kurulmuş olan bir çerçeve yanlış olabilir.

Ben yaşamım boyunca zaten iki şeyden nefret ettim: bir ırkçılıktan iki başımıza bunları açan Yunanlılardan! Aksiyom ve teoremlerin “gerçek uzayda” doğru olduğuna inanılır. Böylece, önce doğruluğunu kendi içinde barındıran şeyleri ortaya çıkarıp sonra da tümdengelim yöntemini kullanarak “gerçek dünyaya” ilişkin bilgilenmenin olası olduğu düşünüldü. Bu görüş, Plato ve Kant’ı ve bu iki filozofun yaşadığı çağlar arasındaki dönemde yaşamış olan çoğu filozofu etkiledi. Deneysel bir içeriğe sahip olmasına karşın, Newton’un ünlü Principia’sında da  bu felsefenin baskın olduğu söylenir. Kişisel din duygusal coşkudan; din öğretisi de matematikten türetilmiştir; ve her ikisi de Pisagor’da var­dır.

Bertrand Russell’a göre matema­tik, hem tanrısal ve “tam gerçeğe” olan inancın hem de süper duyusal ve düşünsel dünyaya olan inancın kaynağıdır. Matematik, usa vurmadaki “kusursuzluğun” duyu organlarımızla algıladığımız cisimlere değil, yalnızca ideal olana uygulanabileceğini söyler. Bu ilkeden yola çıkanlar, düşüncenin daha asil, düşüncedeki nesnelerin duyu organlarınca algılanan nesnelerden daha gerçek olduğunu savunabilir. Zamanın sonsuzlukla ilişkisini kuran mistik öğretiler de gücünü salt matematikten almıştır. Mistiklere göre, sayı ve benzeri matema­tiksel kavramlar sonsuzdur ve zaman­dan bağımsızdır. Bu nedenle tanrının düşünceleri olarak ele alınabilirler. Plato, tanrının bir geometrici; sir James Jeans de bir aritmetik tutkunu olduğunu savunmuştur. Pisagor’cularla Platonistlerin cirit attığı Assos’ta o ciritlerden korunmak için kalemimi sık sık yere ‘düşürüp’ uzun süre aradım; eğik pozisyonda kalarak korunmaya çalıştım!

Pisagor’la başlayan matematik ve din birlikteliği, Yunan uygar­lığındaki, Ortaçağ’daki ve Kant’a değin olan dönemdeki din felsefesini temsil eder. Plato, St. Augustine, Thomas Aquinas, Descartes, Spinoza ve Kant’da, Pisagor’dan kaynaklanan din ile usun birlikteliği sıkıca örülmüş ve zamandan bağımsız olan şeylere duyulan beğeni doruk noktasına çıkmıştır. Düşünce dünyasında Pisagor’­dan daha etkili bir filozof bulmak oldukça zordur. Platoculuk adı veri­len felsefi akım dikkatli bir biçimde çözümlenirse, özünde Pisagorculuğun yattığı görülür. İnsanın duyularından çok düşünsel dünyasına sunulan “ölümsüz dünya” düşüncesinin kaynağı Pisagor’dur.

Konuşmacılardan bazıları çocuklarımızı matematiğe nasıl alıştırırızı tartıştı. Matematik ve din gerçekten bu denli özdeşse, bu çaba aslında çocuklarımızı öte dünyaya alıştırmaya benziyor! Acaba matematiği sevmeyen çocukları allahı sevmedikleri için mi ‘yola’ getirmeye çalışıyoruz? Allah korkusuyla çocukları eğitemezsiniz.

Çocukken mahallemizde iki yaramaz kardeş vardı; biri 6 diğeri 8 yaşındayken mahalleli illallah demişti. Vahşi kedileri eğitmek ne mümkün! Yarım ceviz kabuklarını tutkallayıp kedilere takunya giydirmekten onlar sorumluydu; boş arsada kurutulmak üzere asılı çamaşırlara asılıp trapez olmak onlardaydı; mahallemizin köpekleri kuyruksuzdu, onlardan şüpheleniyorduk! Bir gün akıllının biri mahallenin imamının bunları yola getirebileceğini düşündü. İmam yardıma hazırdı. Bunları karşısına aldı, mahalleli de bu ücretsiz showu izlemek üzere toplandı. İmam sordu: “Allah nerede?” Bizimkilerin süngüleri düşük…suskunlar! İmam daha yüksek sesle: “Size soruyorum… allah nerede?” diye gürleyince büyük kardeş küçüğe sinyali çaktı ve bir anda toz oldular! Birkaç gün sonra büyük kardeşe sordum niye öyle toz oldunuz diye; bana verdiği yanıt: “Vallahi allah kaybolmuş bizden biliyorlar sandık, ondan toz olduk” dedi! Şimdi bu kardeşler ne, 1659 ´ log 2453 – sin (p – 75) gibisinden basit bir işlemi zihinsel olarak yapabiliyorlar ne de meyhane dönüşü cami duvarını ziyaret etmemeyi öğrenebildiler!

Matematik ve tümdengelimle usa vurma yöntemi, insanlığın soyut düşünce alanında kazandığı kalıcı değerlerdir. Bu ikili aynı zamanda, eski Yunan dehasının tek yanlılığının ürünleridir. Adı geçen uygarlıkta, doğruluğu kendi içinde barındıran şeylerden yola çıkarak tümdengelim yöntemiyle usa vurma yeğlendi. Oysa ki, bir de gözlenenlerden yola çıka­rak, tümevarım yöntemiyle usa vurma denenebilirdi. Tümdengelim yönteminin eriştiği bu şaşırtıcı başarı, yalnız­ca eski uygarlıkları değil, çağcıl dünyayı da büyük ölçüde yanılttı. Nesnel cisimlerin gözlenmesinden sonra ilk ilkelere tümdengelimsel olarak varan bilimsel yöntem, sonraki çağ­larda bu olumsuz Helenik inancı yendi.

Matematiğe şovenizm derecesinde tutkun olanlara belki “sert” bir saptama olarak gelecektir, ama filo­zoflar, “tümdengelimsel bir yöntem olan matematiğin, gözlemlere ve bilimin pratik uygulamasına karşı gösterdiği kayıtsızlığın kaynağının, köle sahibinin kol emeğine gösterdiği nefret“ olduğunu ileri sürüyor. Kutsal kitaplarındaki kozmolojinin parça parça olduğunu görmekten korkan kökten dinciler, Galileo’nun teleskopundan evrene bakmak istememişlerdi. Bugün ise, gerçeği yalnızca “matema­tiğin” güzelliğinde bulmaya çalışan kuramsal parçacık fizikçilerinden A. Zee: “önce matematiği dikkate alalım; gerçek nasıl olsa kendini gösterecek­tir…Deneysel yöntem, kurbağa bacak­ları ve tellerle oyalanan 19. yüzyıl yöntemidir” diyerek, tıpkı köle sahibinin kol emeğine gösterdiği nefreti, deneysel-gözlemsel yönteme göster­mektedir.

Bilim, sistematik gözlem ve ölçümlerle başlar ancak orada durmaz. Bilim, doğaya ilişkin bilgi koleksiyoncusu değildir. Toplanan verilerden bir genellemeye gidilmeli; verilerin ardında yatan fiziksel süreç hipotezlere, hipotezler de matematiksel biçimlere dökülmelidir. Matematik, doğada gözlenen bir süreci betimlemede kullanılmalıdır. Platocu felsefede veya günümüz evrenbiliminde yapıldığı gibi, matematik, “her şeyin altında yatan gerçeklik” olarak sunulmamalıdır. Hipotezin değeri özgün mantığıyla değil, değişik ölçümleri öngörebilme yeteneğiyle ölçülmelidir.

Sevgili dostum, sanatçı, bilim insanı ve mühendis Leonardo da Vinci’nin görüşüne değinmeden geçemeyeceğim. Leonardo, “Bilgi gözlemlerden türetilmelidir” diyen Nicholas of Cusa’nın düşüncesini yaşama geçirdi ve bilginin matematiksel olarak betimlenmesi gereğini ileri sürdü. Matematiğin uygulanamayacağı bir alanın bulunmadığını belirten Leonardo “matematik bilimlerin ustasıdır” diyen Platocu görüşü şiddetle yadsıdı. Leonardo kullandığı bilimsel yöntemi şöyle açıkladı:

“Bilimsel bir sorunu incelemek için önce bir dizi deney düzenlerim. Sonra yapacağım deneyin niçin şöyle değil de böyle yapılması gerektiğini nedenleriyle açıklarım. Doğa olaylarının incelenmesinde izlenmesi gereken yöntem budur. İncelemelerimizde deneye başvurmalı ve ilgili doğa olayındaki genel kuralı bulup formüle etmeliyiz. Bu genel kurallar doğanın bir üst düzeyde araştırılmasına ve sanatın yaratılmasına izin vereceği için gereklidir. Bu yöntem bizi, elde edilemeyecek sonuçları bekleme aldatmacasından korur.”

Matematikçiler Assos’ta hep “matematik bilimlerin kralıdır” chauvinismi yaptı! Matematikçilerin önce monarşilerin tarihe karıştığını sonra da matematiğin bir bilim olmadığını lütfen öğrenmeleri gerekiyor!

Biraz Temel Bilimler…

Bazı konuşmacılar da Turing makinesi gibi bir şeyden bahsettiler. Hani kendisine, “Napolyon öldü” bilgisi ulaştığında o da “Josephine dul kaldı” diyebilecekmiş! Bu makinenin imitasyonu çok kısa sürede işportaya düşer ve aynı soruya o da “Yaşasın para tarihe karıştı!” derse, yeni bir felsefe alanı kesinlikle pop corn gibi ortaya çıkıverir: Mechanicohumanitarian philosophy. Bir tek enformasyona verebileceği yanıt sayısı ilkesel olarak sonsuz olabileceğine göre (duygusal, parasal, politik, ideolojik,…) müşterilerden gelecek talebe göre sonsuz sayıda model geliştirmeleri için tasarımcıları Hilbert otelinde yapılacak bir sempozyumda bir araya getiririz. Bu arada MT’in savını doğrulamak için bir tanesine “sen geç kal e mi?” der, sonra…sonrasını herkes biliyor, belki de anlıyor…ben hariç! Ama benim gözümün önüne gelen tablo hep şu oluyor: yeni gelen konuk birinci odaya yerleştirilmek üzere, o ana kadar gelip de odalarına yerleştirilmiş olan “¥” adet konuk odalarından alınıp bir yandaki odaya yeniden yerleştiriliyor! Böyle bir şey benim otelimde olacak o menajeri, geldiği yere, Anadolu’nun bir köşesinde hâlâ çalışmakta olduğuna inandığım matbaaya sürgüne gönderirim. Orada kurşun kalıpları yan yana dizerek haber yetiştirmenin keyfini yeniden çıkarsın diye!

Kendisine tanınan süre içinde konuşmasını tamamlayamayıp düş kırıklığına uğrayan katılımcılara, bir sonraki toplantıda kullanabilecekleri bir yöntem önermek istiyorum. Konuşmalar videoya alınıyor. Oturum başkanını Yer’in çevresinde ışık hızına yakın hızlarda dolanan bir uyduya yerleştirin, video bağlantısını sağlayın, sizi oradan izlesin; siz konuşurken o nasıl olsa sizi dinlemeyeceği için, konuşmacıyı zamanında uyarmak amacıyla sürekli olarak video aracılığıyla salondaki saate bakacağı için ve siz ‘Time dilation’dan yararlanıp, size tanınan 20 dakika içinde 2-3 saat rahat rahat konuşursunuz! Ve hatta sizin konuşmanızdan daha uzun süre tartışacak olan dinleyiciler de bu  ‘Time dilation’den yararlanacaklardır. Bu öneriyi destekleyin ve unutmayın ki, şimdi konuşmacı, bir süre sonra tartışıcı olacaksınız. Her ikisi için de zamana gereksinim duyacaksınız!

Ortak bir görüş değilse bile ortak bir tik geliştirdik. Hepimiz, iki tip ‘sinek savar’ gibiydik: bazılarımız pozitif x ekseni boyunca bazılarımız da negatif x ekseni boyunca kovaladı sinekleri!

Bu rapor SEDA, GAE ve DB duvarları arasına sıkıştı kaldı, tıpkı benim Assos’ta Gödel, Cantor, Kant, Frege duvarları arasına kısılıp kaldığım gibi! O nedenle, bu rapor bir başka usa fuzzy gelebilir!

Evet! Bu üç günlük deneyimden sonra ben dağa çıkıyorum, mağaraya! Nietzche’ninkine mi olur, Ergüder Yoldaş’ınkine mi olur, bilemiyorum ve MMCXIV. Felsefe, Matematik ve Mantık Sempozyumundan önce de ‘Topluma Kazandırma Yasası’ndan yararlanmak istemiyorum! Biraz Temel Bilimlerle uğraşmak istiyorum!