Ana sayfa 47. Sayı Dünyanın bütün vahşileri, birleşin!

Dünyanın bütün vahşileri, birleşin!

Diyalektik Yazılar

182
PAYLAŞ
Gustav Klimt’in Kiss adlı tablosu.
Gustav Klimt’in Kiss adlı tablosu.

Hasan Birson

Günümüzde -sağ olsun kapitalizm sayesinde- dünya üzerinde uygarlaştırılmamış bir topluluk neredeyse kalmadı. Kalanlar da her halde antropologlara laboratuvar olsun diye tutuluyorlar. Fakat ben bu yazıda tersini iddia edeceğim. Uygarlar ne yaptılarsa, Homo sapiens sapiens’i o kadar da uygarlaştıramadılar. Son dönemde yoğun bir “uygarlaştırma” atağı yaşanmasına karşın, yine de “uygarlık-dışı” yanlarımızın başat olduğunu düşünüyorum. Hatta türümüzün devamının da bu “uygarlıktan nasibini almamış, vahşi” yanlarımıza bağlı olduğunu…

İnsanlığın uygarlık döneminin taş çatlasa 8-10 binyıllık bir geçmişi var. Kaldı ki başlangıçta uygar denebilecek toplumlar, barbar topluluklar denizinin içindeki adacıklar konumunda. Uzun süre de böyle devam ediyor. Örneğin Türklerin uygarlığa geçişinin topu topu 1500 yıllık bir mazisi var. Kapitalizmin döl yatağı olan Batı ve Kuzey Avrupa toplumlarının uygarlık birikimleri ise daha da az.

Demek ki, nereden bakarsak bakalım, modern insan (Homo sapiens sapiens), var oluş tarihinin sadece küçük bir kısmını “uygar” olarak yaşamış. Uzun ve uzun yıllar, vahşi ve barbar topluluklar olarak hayatını devam ettirmiş. Ama uygarlık, bir kez ortaya çıktı mı, bir virüs gibi çoğalıyor ve yayılıyor. Uygar toplumlar, ya barbar toplulukların yaşadığı coğrafyaları fethederek ya da barbar topluluklar tarafından fethedilerek kapsama alanını genişletiyor. Yani ya fethederek uygarlaştırma ya da fethedilerek uygarlaştırma. Hatta ikinci tür örnekler çok daha fazla. Doktor Hikmet Kıvılcımlı buna “tarihsel devrimler” adını takmıştır; barbarın uygarı fethederek uygarlaşması… Kısacası, fethedilsen de fethetsen de uygarlık virüsünden paçayı kurtaramıyorsun!

Peki, uygarlık çok matah bir şey mi? Özel mülkiyet, meta, para, sınıf, sömürü, sınır, devlet, ordu, savaş, din vb. ne kadar matahsa, işte o kadar… Dilimizde (sanırım bütün dillerde) “uygar” sözcüğü olumlu, “vahşi” ve “barbar” sözcükleri olumsuz bir anlam taşır. “Uygar”ı övmek, “barbar”ı ise sövmek için kullanırız. Bunun nedeni, tarihin uygarlar tarafından yazılmış olmasıdır; zaten yazıyı da onlar keşfetmedi mi? Bu da Homo sapiens sapiens’in “resmi tarihi” olsa gerek.

Günümüzde -sağ olsun kapitalizm sayesinde- dünya üzerinde uygarlaştırılmamış bir topluluk neredeyse kalmadı. Kalanlar da her halde antropologlara laboratuvar olsun diye tutuluyorlar.

Fakat ben bu yazıda tersini iddia edeceğim. Uygarlar ne yaptılarsa, Homo sapiens sapiens’i o kadar da uygarlaştıramadılar. Son dönemde yoğun bir “uygarlaştırma” atağı yaşanmasına karşın, yine de “uygarlık-dışı” yanlarımızın başat olduğunu düşünüyorum. Hatta türümüzün devamının da bu “uygarlıktan nasibini almamış, vahşi” yanlarımıza bağlı olduğunu…

***

Bir topluluk uygarlığa adım atar atmaz, yapısı gereği kendi içinde ikiye bölünüyor: Kendini yaratılan toplumsal artının sürekliliğini ve güvenliğini sağlamak için görevli sayanlar bir yanda, bu toplumsal artının eşit ve adil bir biçimde paylaşılmasını talep edenler diğer yanda. Uygarlık olursa eşitlik, eşitlik olursa da uygarlık olmuyor. İkisinden biri tercih edilecek. İnsanlar -doğal olarak- güvenliklerinden vazgeçemiyorlar, eşitliklerinden vazgeçiyorlar. Zorunlu olarak vazgeçiyorlar ama, o eski eşit ve özgür (vahşi!) günlerini de unutamıyorlar. Başlıyor mu eşitlik ve özgürlük mücadelesi. Önce nostalji yaparak ve hayal ederek (örneğin cennet ütopyası), giderek ciddi ciddi ayaklanarak (sosyal devrimler) bu mücadele sürüyor ve uygarlığın gelişiminin de motoru oluyor.

İşte bu kadim bölünme, bütün uygar toplumların olduğu gibi, tek tek “uygar” bireylerin de temel çelişmesidir. Güvenlik mi eşitlik mi? Güvenlik mi özgürlük mü? Uygarlık mı vahşilik mi? Güvenlikten vazgeçemeyeceğimize göre, hem güvenli hem de eşit ve özgür olmanın yolunu arayacağız. Zaten insanlık da 10 binyıldır bunun yolunu arıyor. Galiba bulmanın da eşiğinde. Çünkü eşit ve özgür olmadan güvenli olamayacağı bir noktaya doğru ilerliyor. Güvenli olmak için eşitliğinden ve özgürlüğünden vazgeçme noktasından eşit ve özgür olmadan güvenli de olamayacağı bir noktaya ulaşmıştır insanlık. 10 binyılda bu kadar yol alabildik. Uygarlığın ve tarihin sonu insanlığın ufkundadır artık!

***

Uygarlıktan nasibini almamış yanlarımızdan söz etmiştik. Yani metalaştırılamamış, piyasaya düşürülememiş yanlarımız. Nicelleştirilmemiş, ölçüye vurulamayan, tam olduğumuz, bir olduğumuz alanlarımız. Neyse ki hâlâ markete gidip 250 gram aşk, yarım kilo dostluk satın almıyoruz. Çocuklarımız için bir karşılık beklemeden her türlü fedakârlığı yapabiliyoruz. Sokakta bir aç gördüğümüzde ekmeğimizi paylaşıyoruz. Hayal kuruyoruz. Oyun oynuyoruz. Sevdiklerimizle vakit geçiriyoruz. Bunlar bizim karşılıksız emek alanlarımız. Uygarlaştırılamamış, “vahşi” yönlerimiz.

Sınıflı, sömürücü sistemler (yani uygarlık biçimleri), insanların bu “vahşi” yönlerini sınırlamaya, baskı altına almaya, el koymaya çalışır. Uygarlığın doğal eğilimi budur. Kapitalizm öncesi haraçlı sistemler (köleci, feodal, merkezi feodal) bunu oldukça kaba yöntemlerle, çıplak zoru devreye sokarak veya dini (Tanrı korkusunu) kullanarak, insanı “köle” ve “kul” ederek yaparlardı. Kapitalizm ise çok daha ince ve etkili bir yöntem kullanıyor. Kurtlaştırarak köleleştiriyor. Özgürleştirerek kullaştırıyor. Özgürlük ile eşitlik arasına kama sokuyor. Her şeyi almakta ve her şeyi satmakta özgürsünüz! Yeter ki alın, satın! Piyasanın dışında hiçbir alan kalmasın! Sadece mallar ve doğal kaynaklar değil, sadece kol ve kafa emeği değil; genlerine kadar bedenler de, elementler ve atomlar da, doğa da, duygular da, hayaller de nicelleştirilsin, alınır-satılır kılınsın, piyasaya düşsün.

Bu noktada Marx’ın 1844 Elyazmaları adlı eserinden bir pasaj aktarmak istiyorum. Genç ve romantik Marx ne güzel yazmış:

“Ne kadar az yer, içer, kitap okursan, tiyatroya, dansa, meyhaneye ne kadar az gidersen, ne kadar az düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler, resim ve eskrim yaparsan, o kadar fazla sermaye biriktirirsin; mezar böceklerinin ve toprağın yok edemeyeceği hazinen o kadar büyür. Kendin ne kadar azalırsan o kadar çoğa sahip olursun; kendi öz hayatını dile getirmenle dışsallaşmış hayatını dile getirmen ters orantılıdır; yabancılaşmış varlığın gitgide büyür.”

Liberal ütopya, her şeyin, her türlü yaşam alanının metalaştırılmasıdır. İnsanın “meta-insan”a dönüşmesi. Özgür insan! Daha doğrusu, özgürlüğün metalaştırılması. Bütün iplerini koparmış insan! Anasından, babasından, çocuğundan, dostundan, yavuklusundan da “bağımsız” olan insan… Vicdan, ahlak, ilke, vatan… bütün bunlardan kurtulmuş insan… Uygar insan!

Her yönüyle piyasaya düşmüş bir insan, artık insan mıdır, yoksa meta mı?

Nicelleştirilebilir olmak, harcanabilir/tüketilebilir olmak anlamına gelir. Neyiniz nicelleşmişse ve piyasaya düşmüşse, zaman içinde tükenecek demektir. Kapitalizm, uygarlığın tükeniş noktasıdır. Neo-liberal ideologların deyimiyle “tarihin sonu”. Kapitalizm, “tarihin sonu”nu ancak “insanın sonu”nu getirerek gerçekleştirebilir.

Neyse ki buna olanak yok. Neden mi? Hiç “güvenli” değil de ondan… Gelinen noktada uygarlık bize ancak bir “cangıl” vaat edebiliyor. Hiçbir şeye güvenemeyeceğiniz bir toplum biçimi. Annenin elinin, sevgilinin gözünün bile yalan söyleyebileceği bir toplum. Özgürlüğü koskoca bir yalan. Eşit, zaten değil. Ama en önemlisi güvenli de değil.

İnsanlık, ancak uygarlığı aşarak türünü devam ettirebilir. Gün oldu, devran döndü. Homo sapiens sapiens türünü ancak uygarlaşarak devam ettirebilirdi; şimdi de ancak uygarlığı aşarak. Vahşi kalan yanlarımız, en büyük dayanağımızdır bu mücadelede.

Tabii, bunlar doğanın diyalektiğinin umurunda bile değil; bizim tartıştığımız toplumun ve insanın diyalektiği. Yani evrenin ve doğanın genişliği göz önüne alındığında, ıvır zıvır işler!

***

Bir soru ortaya atarak ve belki de başka bir yazının konusunu belirleyerek bu yazıyı bitirelim. Sosyalizm, kapitalizmin “kapitalize” etmeye çalışıp da edemediği vahşi yönlerimizin “sosyalize” edilmesi midir? Örneğin çocuk bakımının devletleştirilmesi/kamulaştırılması mıdır? Bana pek öyle gelmiyor. Hatta bu tür bir sosyalizm anlayışını izlediğimizde, olsa olsa Orwell’ın 1984’üne varırız gibi geliyor. Bu da bir uygarlık türü olmuyor mu? Sosyalizmi, sadece kapitalizmi aşmak olarak değil, uygarlığı aşmak olarak kurgularsak daha farklı yöntemler bulmayacak mıyız? Galiba bu sorunun yanıtında dünyanın fazla kapitalize olmamış coğrafyaları ön alacak.

Neyse, bu kadar serbest atış yeter. Ben Marx’ın 1844 Elyazmaları’nı biraz daha okuyup yatacağım.