Ana sayfa 47. Sayı Su, ekolojik yaşamın kaynağıdır

Su, ekolojik yaşamın kaynağıdır

Forum

92
PAYLAŞ

Nevzat Çapkın / E Tipi Kapalı Cezaevi -Siirt

Canlı için en temel gereksinimdir su. Yaşamın sürekliliği için temeldir. Ve sürekli bir döngü içindedir canlılar ile çevre arasında… Su harekettir. Güneşle buharlaşır, bulut olur, yağmur olur ya da kar… İner, yükselir… Bu döngünün kökü ise yeraltına uzanır: Geçmişte milyarlarca yıl yanardağlar lav kusarken yeryüzüne, yeraltından attığı su buharları…

Su küre birbiriyle derinden bağlantılı bir üçlemedir: Birincisi su ekosistemi, yani yeryüzü suları: göller, denizler, akarsular; ikincisi yeraltı suları; sonuncusu atmosferdeki su buharları. Bilindiği gibi yeryüzünün ¾’ü sularla kaplıdır. Su çoktur ama, kullanılabilir su miktarı sınırlı. Su çok, ama su az.

Suyun rengi yoktur denir. Oysa su yeşildir. Susuzluk ise sarı. Yeşil, yaşam, çeşitlilik; sarı, ölüm olmakta. Bir orman bitki ve hayvan çeşitliliği ile vardır. Bir çöl ise çeşitsizliği ile; sadece kum ya da daha çok kum.

Karbon döngüsündeki bozulma, su küredeki bozulmadır: Üreticiler, yani bitki sistemi. Yani yeşil, havadan karbondioksit alır. Depoladıkları nişasta yağına ve proteine karbonu yerleştirir.

Tüketiciler (hayvan, insan) üreticilerden beslenmeyle aslında onlardan bir de karbon alır. Sonra solunumda tekrar havaya karbondioksit verir. Öncesi; yeşil, havadan karbondioksit alır, oksijen verir; yeşilden beslenen tüketiciler ise oksijen alır, karbondioksit verir. Bu karbon döngüsüdür. Ve günümüzde karbon döngüsü bozulmuştur.

Ki ekosistem hassas bir yapıdır. Küçük bir değişiklik, büyük değişikliklere neden olabilmekte. Yeşil alanlar azalıyor. Kömür ve petrol gibi fosil yakıtlar aşırı tüketiliyor. Atmosferde karbondioksit hızla artıyor. Bu güneşten gelen ısı ışınlarının yeryüzüne hapsolmasıdır; gelen ısı havadaki karbondioksit kalkanına takılıp yeryüzünde kalır. Bu yeryüzünün aşırı ısınmasıdır, diğer bir deyişle karbondioksitin sera etkisi… Böylelikle dünyanın coğrafyası değişiyor; sıcaklıkla buzulların erimesi, suların yükselmesi… Yine bu, asit yağmurlarıdır, suyun kirlenmesidir. Hızla bilinçsizce yok olan ve yok edilen bitki örtüsü, güneş enerjisinin sıcaklığının da büyük bir bölümünü emiyordu. Oysa yeşilin azalması güneş enerjisinin açıkta kalmasına, çölleşmenin, hızlanmasına neden oluyor. Sonuç, su kaynaklarının hızla azalması veya kuruması…

Su arzında kriz

Bazı uzmanlar 21. yüzyıl savaşlarının petrol, 22. yüzyıl savaşlarının da su üzerinde olacağını söylüyor. New York Times’dan (2001) bir makale: “Şimdi Teksas’ta petrol değil, su altın değerindedir” Ve gazetelerde gündem: Şu göl “kurumuştur”. Bu nehrin suyu “azalmıştır”.

O nehrin suyu şu kadar “kirlenmiştir”. (…)

İsrail, Hindistan, Çin, Bolivya, Kanada, Meksika, Gana ve daha birçok ülkenin en büyük sorunlarından biridir su; su kaynaklarının azlığı ya da yokluğu… 1998’de su sıkıntısı ya da yokluğu yaşayan ülke sayısı 28’di. Böyle giderse 2025’te 56’yı bulacağı kesin; hatta daha fazla. 1970’den beri kişi başına küresel su arzı yüzde 33 oranında da azaldı. Azalma yalnızca nüfus artışından kaynaklanmıyor. Aşırı su tüketimi nedeniyle de güçleniyor. Geçen yüzyılda su tüketimi artışı hızı, nüfus artış hızının iki buçuk mislidir.

Tüm yaşamın, doğanın kanıdır su. Kan çekilmekte, kan tükenmekte, kan zehirlenmektedir. Oysa su yaşamın en büyük dayanağı… Yaşam ise çiçekleridir, envai bitkileridir, güzel, mis kokular, derin vadilerdir, dağların zirveleri, engin ormanlarıdır. Suyun tehlike altında olması evrenin, doğanın ve insanın bütünen tehlike altında olmasıdır. Su krizi, dünyanın ekolojik tahribatının en yaygın, en çetin ve en görünmez olanıdır. Daha şimdiden su zengini bölgeler su kıtlığı, su kıtlığı yaşayan bölgeler su yokluğu yaşamaya başlamıştır.

Su ile ilgili anlaşmazlıklar sadece ülkelerle, devletlerle sınırlı kalmıyor. Çok genel anlaşmazlıkları da yol açabiliyor. Dicle ve Fırat binlerce yıldır Mezopotamya’daki halkları beslemiştir, besliyor. Bugün Türkiye, Irak ve Suriye arasında zaman zaman sorunlar, çeşitli anlaşmazlıklara neden oluyor. Türkiye bu iki nehir üzerinde mutlak egemenlik iddiasındadır.

İsrail-Filistin arasındaki savaş hali de belli ölçüde su üzerinedir. İsrail’in kuruluş amaçlarından biri de su kaynaklarına erişimi güvence altına almaktır. Eski İsrail Dışişleri Bakanı Ben Gurion: “Toprağın bağımlı olduğu su kaynaklarının Yahudiler’in gelecekteki anavatanının sınırları dışında kalmaması gerekir” diyor.

Yine Nil Nehri on Afrika ülkesi tarafından “paylaşılmak”ta. Etiyopya, Sudan, Mısır, Uganda, Kenya, Tanzanya, Burundi, Raunda, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Eritre. Buralarda su kaynaklarına sahip olma politikaları anlaşmazlıkların temel sebebidir.

Suya “sahip olmaya” çalışanlar

Endüstriyel Devrim’le birlikte tüm değerler ticarileşti. Kaynakların ruhu, ekolojik, kültürel ve toplumsal önemi erozyona uğradı. Modern insan, ekosistemi, doğayı ve dünyayı hor kullanmış; onun suyu alma, soğurma ve depolama kapasitesini ortadan kaldırmıştır.

Geliştirdiği sistemlerle doğayla arasındaki ilişkiyi, dayanışmayı öldüren, çevreyi tek biçim ve tek tipleştiren, çeşitliliği giderek daraltan, insan oldu. Suyun doğadaki döngüsünü öldüren ise yine hâkim sistemler oldu.

Hâkim sistem elinde yaşam ve doğa metalaşır: Ormanlar artık yaşayan topluluklar değil, birer kereste madenidir. Biyoçeşitlilik şimdilerde sadece genetik bir maden, su ise bir metadır.

“Devletleri kontrol etmek için petrolü, halkları kontrol etmek için suyun kontrolü yeterlidir”. Bugün doğanın en güzel nimeti ve insanın en doğal, hatta zaruri ihtiyacı olan su, güçlülerin ve büyük şirketlerin elinde bir askeri cephane, bir silah gibi kullanılmaktadır. Arundhati bu durumu şöyle açıklar: “Bir ulusun askeri cephaneliği için nükleer silah neyse, kalkınması için büyük barajlar odur. Her ikisi de hükümetlerin kendi haklarını kontrol etmek için kullandıkları silahlardır”. Bu korkunç bir durumdur. Hiçbir etiği yoktur. Vicdani değildir. İnsani hiç değildir.

Barajlar sadece ekolojik açıdan bir tehlike değildir, aynı zamanda etnik ve politik amaçlıdır da. Misalen Ilısu Barajı’nın yapım amacının politik olduğu açığa çıkmıştır. Bölgede yaşayan 78 bin insanı yerinden, yurdundan edecektir. Tarihi Hasankeyf, sular altında bırakılacaktır.

Bugün suyun kullanma hakkını sadece devletler ve güçlü şirketler ele geçiriyor. Su kaynaklarının özelleştirilmesi köklerini kovboy ekonomisinden alıyor. Kovboy tarzı özel mülkiyet ve tahsisat kuralı ilk olarak Batı Amerika’nın maden kamplarında ortaya çıkmıştı. Önce gelen öncelikli hak sahibidir, ilkesine dayanır. Bugün devletlerin mantığı ve hak iddiası “modern kovboy” mantığıdır.

Ve şimdiden suyla ilgili paradigma savaşları, çelişkileri dünyanın birçok yerinde yaşanıyor. Bu anlamda “su savaşları” küreseldir. Ekolojik bir ihtiyaç olarak evrensel su etiği, yaygınlaşan farklı kültürlerin, özelleştirme, açgözlülük ve ortak mülklerin kapatılması kültürüne karşı bir savaştır. Bu çelişki bütün toplumsal, sınıfsal, ulusal, siyasal çelişki ve çatışmadan daha önemli, daha evrenseldir. Bu ekolojik çekişmeler ve paradigma savaşlarının bir tarafında varlığını sürdürebilmek için yeterli su ve su kaynakları peşinde koşan milyarlarca tür, milyarlarca insan, hatta tüm insanlık var. Diğer tarafında ise su kaynaklarını özelleştiren, bu kaynakları emperyal çıkarlar doğrultusunda kullanan, kirleten, kurutan ve istismar etmekten çekinmeyen bir elit kesim… Gandhi’nin dediği gibi; “…Dünya herkesin ihtiyaçlarını karşılamaya yeter, az sayıda açgözlününkini hariç…”

Su doğal bir haktır. William Blackstone: “Su akan ve dolaşan bir şeydir ve doğa yasaları gereği ortak mülk olarak kalması gerekir” diyor. Tüm tarih boyunca su hakları ekosistemin sınırları ve insanların ihtiyaçlarınca belirlenmiştir ve böyle de olmalıdır. Doğal hak olarak su hakları, kullanıma dönük haklardır. En kullanılabilir ama gerçekte en hâkim olunamayacak olan sudur, su kaynaklarıdır.

Şimdi gerekli olan ekolojiyi eşitlikle, sürdürülebilirliği adaletle birleştirmektir. Su krizine son verecek olan demokratik ekolojik toplum paradigmasıdır. Sistem, “Doğayla sürdürülebilir diyalektik ilişkiyi kurmuş, kendi içinde tahakküme dayanmayan, ortak yararı doğrudan demokrasiyle belirleyen ahlaki bir sistem…” olmalı.

Petrol savaşlara yol açarken, suyun ortak kullanımı barışın kendisine yol açabilir. Adil ve sürdürülebilir bir su kullanımı stratejisi için tutarlı bir çerçeve ancak baraj karşıtı hareketler ve ekoloji savunucuları arasında bir diyalog tesis etmekle mümkündür.

Murruy Bockhim; insanlık ile doğanın ikisinin de birbirini etkilediğini, diyalektik bir ilişkide bulunduklarını söyler ve şöyle devam eder: “İnsanın doğa üzerindeki egemenliği insanın toplum üzerindeki egemenliğinden kaynaklanır”.

Su kullanılabilir, ama ona sahip olunamaz… Su ortak mülktür. “Çevre SOS işareti vermektedir. Mevcut toplumsal sistemi kaldıramayacağını bas bas bağırmaktadır. Bu yönüyle sistem krizi kaos aralığına girmiş gibidir. Ekolojik tartışma, ekolojik toplum, anlam ve yapısallık olarak çözülmedikçe kaostan çıkma şansı yoktur.”

Tüm dünya insanları olarak birbirimize avuçlarımızla su vermeliyiz. Dostluğun, birlikteliğin ve doğanın kurtuluşunun sembolü olarak birbirimizin avucundan su içmeliyiz. Rengimiz, dilimiz, cinsimiz, kültürümüz farklı olabilir; ama bizleri yaşatan suyun rengi, tadı ve gereksinimi aynıdır.