Ana sayfa 47. Sayı Uzlaş, uzlaş… Nereye kadar?

Uzlaş, uzlaş… Nereye kadar?

Parantez

109
PAYLAŞ

Ender Helvacıoğlu

Türkiye’ye bir kaftan biçiliyor: Ilımlı İslam. Bu bir “mahalle baskısı” değil, Türkiye’ye Ortadoğu’da kendi çıkarlarına uygun bir rol vermek isteyen güçler ile politikalarını bu güçlere ve bu role bağlayan ülke içi kesimlerin tasarrufu. Kısacası, “emperyalizm baskısı”. Güvenilen dağlara da karlar yağdıktan sonra, özellikle aydın kesimler içinde yoğun bir karamsarlık havası hakim. Karamsarlık iki tür sonuca yol açıyor: Birincisi içe kapanma ve kaçış; ikincisi ise uzlaşma. Birincisi daha çok kendine zarar verirken, ikincisi hem kendine hem de topluma zarar veriyor.

Geçtiğimiz sayının kapak dosyası “Bilim ile din uzlaşır mı?” sorusunu tartışıyordu. Oldukça ilgi çekti. Elinizdeki sayının kapak dosyası ise bir kez daha Evrim. Her birinde farklı boyutlarıyla da olsa, Bilim ve Gelecek’te döne döne bu konuları işliyoruz. Biliyoruz, bazı dostlarımız, benzer konuların bu kadar sık ele alınmasını eleştiriyorlar, gereksiz ve faydasız buluyorlar. Biz bu görüşü benimsemiyoruz. Hele ülkemizin içine girdiği dönem göz önüne alındığında, bilim dışı gerici akımlara karşı bilimsel düşünceyi savunmanın daha da yakıcı bir görev olduğunu düşünüyoruz. Kaldı ki, dergimizin gerek sürekli gerekse zaman zaman okuru olan kesimler de bu dosyaları daha büyük bir ilgiyle izliyorlar. Bunu, bize ulaşan iletilerden, çeşitli ortamlarda yaptığımız tartışmalardan ve satış rakamlarından biliyoruz. Bu olgunun çok basit bir nedeni var: Yakıcı ve öne çıkan sorun budur. Toplum, her düzeyde ve düzlemde bu sorunu tartışıyor, yaşıyor. Bilim kurumları, bilim insanları ve bilim okurları da yaşamın dışında değiller; üstüne üstlük bu sürecin dolaysız tarafı konumundalar. Çünkü tartışma -bizim düzlemimizde- dinsel düşüncenin mi yoksa bilimsel düşüncenin mi yaşamı düzenleyeceği üzerinedir. Bilim, ister istemez bu sürecin muhatabı olmak zorunda. Eğer varlığını korumak istiyorsa…

Türkiye’ye bir kaftan biçiliyor: Ilımlı İslam. Bu bir “mahalle baskısı” değil. “Mahalle”nin bu süreçte hiçbir suçu yok. Hiçbirimizin, bir parçası olduğumuz halkımızın dini inançlarıyla, gelenekleriyle bir alıp veremediği yok. Bunlar, dönüşümü yüzyıllar alacak kültürel ve sosyal olgular. Ülkemize sözünü ettiğimiz kaftanı biçenler halkımız veya “mahallemiz” değil. Türkiye’ye özellikle Ortadoğu’da kendi çıkarlarına uygun bir rol vermek isteyen güçler ile politikalarını bu güçlere ve bu role bağlayan ülke içi kesimlerin tasarrufudur söz konusu süreç. Kısacası, bir “mahalle baskısı” ile değil, “emperyalizm baskısı” ile karşı karşıyayız. Türkiye’nin demokratik ve aydınlık birikimi tehdit altındadır ve bu tehdidin kaynağı da emperyalizm ve işbirlikçileridir. Bunu tespit etmek ve tavrımızı belirlemek zorundayız.

***

Güvenilen dağlara da karlar yağdıktan sonra, özellikle aydın kesimler içinde yoğun bir karamsarlık havası hakim. Karamsarlık iki tür sonuca yol açıyor: Birincisi içe kapanma ve kaçış; ikincisi ise uzlaşma. Birincisi daha çok kendine zarar verirken, ikincisi hem kendine hem de topluma zarar veriyor.

Ünlü müzisyenimiz Fazıl Say’ın “Azınlıkta kaldık, ülkeyi terk edebilirim” biçimindeki “çığlığı” ilk tavra bir örnektir. “Mahalle baskısı” söylemi de benzer tavra örnek gösterilebilir. Emekçi halka, alt sınıflara, yani mahalleye öteden beri uzak kalmış aydınlarımızın ve çareyi yukarılardaki bazı odaklardan bekleyen ama hayal kırıklığına uğrayan geleneksel orta sınıf mensuplarının, iyi niyetli ama hedefi şaşırmış tepkileridir bunlar. Baskıyı yapan esas güce karşı birleşmesi gereken iki kesimin (eski konumlarını kaybeden orta sınıflar ile giderek yoksullaşan emekçi kesimler) birbirinden daha da uzaklaşmasına yol açan bilinçsiz tepkiler. Bu tavır, nispeten daha kolayca düzeltilebilir. Ciddi bir muhalefet odağı yaratılabilirse, bu kesimlerdeki karamsarlık, mücadele azmine dönüştürülebilir. Kaldı ki Fazıl Say da, birkaç günlük bocalamadan sonra, “memleketin terk edilemeyeceği ve mücadele etmek gerektiği” noktasına ulaşabilmiştir. Nasıl ve ne tür bir politik stratejiyle mücadele edileceği sorunu bu derginin çerçevesini aşıyor. Bu konuyu Müdahale dergisinin Ocak sayısında geniş olarak tartıştık; ilgili okurlar tartışmaya o düzlemden katılabilirler.

Fakat uzlaşma tavrı daha tehlikeli; dolayısıyla daha sert bir tepkiyi hak ediyor. Çünkü, mücadelede öncülük yapacak olan kesimlerin zihnini bulandırıyor.

Çok yakınımızdan bir örnek vermek istiyoruz.

***

Örneğimiz, Bilim ve Ütopya dergisinin Aralık 2007 tarihli 162. sayısından. Eski okurlarımız bilirler; Bilim ve Ütopya dergisini, bugün Bilim ve Gelecek dergisini yayınlayan ekip çıkarmış ve 10 yıl süreyle yönetmişti. Daha sonra farklı türden bir “mahalle baskısı” sonucu ayrılmak zorunda kalmış ve Bilim ve Gelecek ile yolumuza devam etme kararı almıştık. Ama yine de “ilk göz ağrımızı” yakından izleriz; başarısından mutluluk duyar, başarısızlığına üzülürüz.

Bilim ve Ütopya Aralık sayısında Mevlâna ve Yunus Emre’yi kapağına taşımış. Mevlâna’ya sınıfsal, sosyolojik ve politik konumu göz ardı edilerek övgüler düzülüyor, ama bu o kadar önemli değil; bir tarih ve sosyoloji tartışması, yeri geldiğinde yaparız. Fakat derginin kapak dosyasında yer alan bir makale var ki, yukarıda yaptığımız tartışmanın alanına giriyor: Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler’in “Mevlâna ve bilim” başlıklı yazısı.

Şimşekler makalesinde “müthiş” iddialarda bulunuyor. Örneğin, Mevlâna dünyanın yuvarlak olduğunu ve döndüğünü Kopernik ve Galilei’den 400 yıl önce ortaya çıkarmış. Ayrıca, Newton’dan 500 yıl önce yerçekimi kanununu da bulmuş. Yine Mevlâna, bilimin ancak Görelilik ve Kuantum kuramlarıyla 20. yüzyılda ulaşabildiği “atom, hareketi, yapısı ve patlaması”na ilişkin gerçeklere vakıfmış. Mevlâna, bunlarla da kalmayıp, canlıların hücrelerden oluştuğunu ve hatta bu hücrelerin yapısının nasıl olduğunu (bal peteği biçiminde altıgen!) da biliyormuş. Şimşekler’in iddiasına göre “gizemli bilim adamı” Mevlâna, bilim dünyasının en taze keşiflerine yüzyıllar öncesinden malikmiş!

Şimdi burada Şimşekler’in makalesini ciddiye alıp da tartışmanın bir anlamı yok. Bilimden biraz nasibini almış her okur, Mevlâna’nın Mesnevi’sindeki beyitlerin Kuran’a da girmiş olan Batlamyus’un evren modelini yansıttığını, Mevlâna’dan neredeyse 2000 sene önce yaşamış Anadolulu materyalist filozofların çok daha gelişmiş düşünce ve gözlemlerinin bulunduğunu, bu beyitlerin Bilimsel Devrim’in bulgularıyla ilişkilendirilmesinin Harun Yahyavari bir şarlatanlık örneği olduğunu hemen fark edebilir. Şimşekler’in bilimsel düzeyi de makalesinde yaptığı atıflardan anlaşılıyor (örneğin Zafer ve Çağrı dergileri).

Sorun şurada: Böyle bir makale nasıl olup da sol görüşlü ve materyalist olduğunu iddia eden bir “bilim” dergisinde yayınlanabilir? Hem de kapak dosyası içinde, hem de hiçbir açıklama yapılmadan, eleştiri getirilmeden, yani benimsenerek. İşte tartıştığımız ve tehlikeli bulduğumuz tutum budur. Bilim dışı düşüncelerin, hurafelerin, safsataların ve şarlatanlıkların -belki politik kaygılar gereği- nerelere kadar girdiğinin ve yayıldığının çarpıcı bir örneğidir bu.

Bilim ve Ütopya’nın, çoğunu yakından tanıdığım ve bilimsel tutumlarından şüphe edemeyeceğim Yazı Kurulu üyeleri, bu makaleyi nasıl onaylamış ve nasıl içlerine sindirebilmişlerdir? Bu isimler “mahalle sakini” değildirler; her biri önemli üniversitelerimizin değerli bilim insanları! Dinsel düşünce ve hurafe, işte bu yollarla toplumun hücrelerine nüfuz etmektedir. Mücadele etmesi gereken kesimlerin, çeşitli kaygılar sonucu uzlaşması, görmemesi, yok farzetmesi ile… Ilımlı İslam böyle böyle gelmektedir Türkiye’ye. Tabii eski dostluğumuz ve görgümüz gereği, sadece “Ayıp!” diyebiliyoruz.

***

Bilim ile Din, Evrim ile Yaratılış uzlaşabilir mi? Uzlaşmaz, ancak uzlaşmaya zorlanabilir! Gerici ve emperyalist politika bu “zor”u gündeme getirmektedir. Çok çeşitli gerekçeler ileri sürerek bu uzlaşmanın yolunu döşeyen değerli dostlarımıza, bilim insanlarımıza bir noktayı anımsatmak istiyoruz: Bu sizin özgür düşünceniz değil, “zor” ile uzlaşıyorsunuz! Bunun sonu bilimden vazgeçmektir.

Bilim ve Gelecek, “Dünya dönüyor” demeye devam edecek. Çünkü gerçekten Dünya dönüyor. Bilimci her şeyden vazgeçebilir, gerçeğe olan aşkından vazgeçemez.

Bu tutumu ısrarla almamızın nedeni çok kahraman olmamız falan değil. Don Kişot da değiliz. Tek bir güvencemiz var: Mahallemiz! Mayası sağlamdır bizim mahallemizin. Çok görmüş, çok geçirmiştir. Bilgedir, çok badire atlatmıştır. En az 10 bin yıllıktır…

Mahallemiz henüz baskısını göstermedi. Öyle adım başı değil, yüz yılda bir gösterir. Yakındır…