Ana sayfa 48. Sayı Osmanlı beyefendisi ile Avrupalı bilim insanı kişiliğinde buluşmuştu Türkiye klasik arkeolojisinin öncüsü:...

Osmanlı beyefendisi ile Avrupalı bilim insanı kişiliğinde buluşmuştu Türkiye klasik arkeolojisinin öncüsü: Arif Müfid Mansel

İz Bırakanlar

253
PAYLAŞ
Arif Müfid Mansel

Arif Müfid’in yaşamına ve çalışmalarına, sarayla ilintili bir Osmanlı ailesinden gelmesi, Almanya’da aldığı sağlam arkeoloji eğitimi ve Atatürk’ün ve Türk Tarih Kurumu’nun tarih ve arkeoloji seferberliğine yoğun bir biçimde katılmış olması damgasını vurmuştur. Klasik arkeolojinin Türkiye’deki öncüsüdür. Türkiye’de ilk kez yerli bir arkeoloğun üstlendiği sistematik ve yöntemli klasik arkeoloji kazılarını yürütmüş; İÜ Klasik Arkeoloji Kürsüsü’nü kurmuş, arkeoloji ve tarihte Türkçe kaynak kıtlığının olduğu dönemde, niteliğiyle sivrilen yapıtlar üretmiştir. Pamfilya bölgesini, Side ve Perge antik kentlerini ortaya çıkaran kişidir. Bütün bunların yanı sıra, sağlam mesleki birikimini geniş kültürüyle tatlandırarak anlattığı derslerine müptela ettiği öğrencilerinin de unutulmaz hocası…

1933 yılı son ayları. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin gelecek vaat eden arkeologlarından biri, Dolmabahçe Sarayı’na çağrılır. Genç çağrılı, tam o sıralarda, askerlik görevini yerine getirmek üzere, piyade yedek subayı olmuştur. Asker üniforması içinde Mustafa Kemal Atatürk’ün karşısına çıkan bu genç, Arif Müfid’den başkası değildir (1).

Ülkenin Kurtuluş Savaşı’yla ellerinden kurtarıldığı emperyalist devletler karşısında güçlü bir millet kimliği inşa etmek ve ulus-devletin vatandaşlarını bu kimlikte kaynaştırmak isteyen Kemalist Devrim’in öncüsü Atatürk, birkaç yıl önce, tarih araştırmalarında seferberlik başlatmıştır. Türk tarihinin araştırılması ve bu konuda temel yayınların üretilmesiyle ilgili çalışmalar, Atatürk’ün ölümüne dek aynı seferberlik havasında sürecektir. Çalışmaların başlıcaları şunlardır: 1930’da Türk Tarihi Heyeti oluşturulur, bu heyet öncelikle Kemalist Devrim’in tarih tezlerini içeren Türk Tarihinin AnaHatları adlı kitabı hazırlar ve sadece 100 adet basılan kitap, fikirleri alınmak üzere uzmanlara dağıtılır. 1931’de, sonradan Türk Tarihi Kurumu (TTK) adını alacak Türk Tarih Tetkiki Cemiyeti kurulur, gene 1931’de okullarda okutulmak üzere dört ciltlik Tarih kitabı hazırlanır ve yeni tarih görüşü ve tarih öğretiminde izlenecek yolun öğretmenlere aktarılması amacıyla 1. Türk Tarih Kongresi düzenlenir. Bir yandan, Türk Tarihinin Ana Hatları’nın uzmanlara başvurularak yeniden yazdırılması süreci ilerlemektedir. 1937’de ise, Türk tarihinin açıklanması ve belgelenmesi amacıyla düzenlenen 2. Türk Tarih Kongresi uluslararası bir nitelikle gerçekleşir.

Cumhuriyet’in tarih seferberliğinde Arif Müfid de yerini alır

İşte, Arif Müfid’in Dolmabahçe’ye çağrılması da bu hummalı çalışmalarla ilgilidir. Atatürk kendisinden, Türk Tarihinin Ana Hatları’nın 4. bölümü olan, Orta Şark’ın B paragrafını, yani İran’ı yazmasını istemektedir. Arif Müfid’in 1934’de, Türk Tarihinin Ana Hatları Müsveddeleri arasında basılacak olan İran’ın Tarih ve Arkeolojisi başlıklı yapıtı, böylelikle ortaya çıkar. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, 1935’de soyadı kanunuyla Mansel soyadını almış olan Arif Müfid, Türk Tarihinin Ana Hatları’nın Ege Medeniyeti bölümüyle ilgili malzeme toplamak üzere, TTK tarafından Yunanistan’a inceleme yapmaya da gönderilecektir. (2).

Tarih biliminin, ülkenin öncülerinin bizzat yönlendirmesiyle, en parlak dönemini yaşadığı Cumhuriyet’in bu taze yılları, alanında kuvvetli uzmanların yaşamlarının ve özellikle çalışmalarının bu doğrultuda biçimlendiği zamanlardır. Türk Tarihinin Ana Hatları kitabının yeniden üretiminde çalışmak, Arif Müfid’in de tarih çalışmalarına olan ilgisini perçinleyecek; ömrü boyunca, arkeolojinin yanı sıra tarih alanında da bir kısmı ders kitabı olarak da okutulacak yapıtlar üretecektir. Atatürk’ün kurduğu TTK’dan 1936’dan itibaren görevler alacak, kurumun 1938’den itibaren etkin bir üyesi olacak ve dergisi Belleten’de çok sayıda makale yayımlayacak, yapıtlarının önemli bir bölümünü kurum basacak, gene kazı çalışmalarını TTK adına ve onun maddi desteğiyle yürütecektir.

Atatürk’ün son yıllarında, 1936-38 arasında arkeoloji çalışmaları büyük önem kazanmıştır. Arif Müfid 1932’de, Atatürk’ün ilgisini çeken eski eserler barındıran Yalova’da kazılar yapar. Termal’de kaplıca binası çevresinde yaptığı araştırmalarda, kurşunlu banyo duvarında 5 tane adak taşı, itfaiyenin yanındaki 4 adet mezartaşı, kilise dehlizleri ve başlık sütunları bulur.

Gene 1936’da Atatürk’ün isteği üzerine, TTK tarafından Trakya Bölgesi’nde kazılar yürütmekle görevlendirilir. Mansel’in Trakya kazıları, ülkemiz bilimcileri tarafından klasik arkeoloji alanında yapılan ilk yöntemli ve sistemli alan araştırmasıdır (3).

Arif Müfid, öncelikle Trakya’nın kültür ve tarihini araştırır, çevrede yüzey araştırması yapar. MS 6. yüzyıla kadar gelen süreçte, Trak köylerinin, şehirlerinin, yollarının, ikliminin, ürünlerinin, madenlerinin, halkının, topluluklarının, giysilerinin, silahlarının, sosyal yaşamının izini sürer ve Makedonya baskısı ve Roma egemenliği üzerinde durur. Trakya’da sıklıkla rastlanan tümülüsleri belirler ve bunlardan Alpullu, Hasköy, Lüleburgaz, Vize, Kırklareli tümülüslerinde 4 yıl boyunca kazılar yapar. Çalışmalar, yeni bilgilerle çok değerli bulgulara ulaştırır.

Atatürk Mansel’den, 2. Türk Tarih Kongresi kapsamında, Dolmabahçe Sarayı’nda, Trakya tümülüs buluntularını sergilemesini ister. Arif Müfid bunun üzerine çalışmalarını Lüleburgaz-Umurca tümülüslerinde yoğunlaştırır. Bir kısmı soyulmuş olan tümülüslerde, el değmemiş iki kadın mezarı ortaya çıkarır. MS 200 yılına tarihlenen mezarlardan, altın ve gümüş süs eşyaları, tunç, cam ve pişmiş toprak kap kacaklar, şamdanlar, kandiller, makyaj eşyaları ile birtakım sikkeler ele geçer.

Çalışmalar sürmekteyken, Trakya askeri manevralarından dönen Atatürk’ün kazı alanına geleceği haberi duyulur. Ancak Atatürk, aldığı ani bir haber üzerine İstanbul’a dönmüştür. İki gün geçmez, Trakya Genel Müfettişi General Kazım Dirik, Bolu Milletvekili Cevat Abbas Gürer ve Prof. Dr. Afet İnan kazı yerini ziyaret ederler. Arif Müfid bu olayı şöyle yorumlayacaktır: “Bu husus Atatürk’ün nasıl bir takip fikrine sahip olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Kendisi bu kazıyı yaptırmakla kalmamış, yapılan işler ve elde edilen sonuçlarla yakından ilgilenmiş, zorlayıcı sebepler yüzünden bizzat gelememekle beraber bu iş hakkında bilgi edinmek üzere bir heyet görevlendirmişti” (4). Umurca buluntuları gerçekten de 2. Tarih Kongresi sırasında, Dolmabahçe’de sergilenir. Arif Müfid kongrede Ege tarihinde Akalar konulu geniş bir bildiri de sunar.

Atatürk aynı yıl, TBMM’yi açış konuşmasında şunları söyler: “Tarih Kurumu, yaptığı kongre, kurduğu sergi, yurtiçindeki hafirlerin ortaya çıkardığı eserlerle şimdiden bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya başlamıştır” (5).

İlk tarih çalışmalarını ve kazılarını, Atatürk’ün ve TTK’nın yönlendirmesiyle gerçekleştirmiş olmakla birlikte Arif Müfid, bazı kaynaklarda yanlış olarak geçtiği gibi, Atatürk’ün 1930’larda eğitim alması için Almanya’ya gönderdiği öğrencilerden değildir. Arkeoloji eğitimine 1925’de Almanya’da başlamıştır, ama bunu bambaşka birine borçludur.

Arif Müfid mimar olmak istemektedir ama…

Arif Müfid Mansel’in dedesi, mabeyn kâtipliği, sadrazam mektupçuluğu ve sadrazam müsteşarlığı yapmış, 1893’de vezir olmuş Tevfik Paşa’dır (1840-1917). 2. Meşrutiyet’te Orman ve Madenler Nazırı ve Devlet Şurası Başkanı olmuş, istifasından sonra da Âyan Meclisi üyeliğine seçilmiştir. Tevfik Paşa, Arif Müfid’in annesi Fatma Zehra’nın babasıdır. Arif Müfit’in babası Mehmet Müfid ise, Vakıflar Bakanlığı’nda özel kalem müdürüdür.

Mehmed Abdülbaki önadlarını da taşıyan Arif Müfid, 1905’de ailenin Sultanahmet’deki konağında dünyaya gelir. Sarayla ilintili, kültürlü bir ailenin çocuğu olarak, küçük yaştan itibaren sağlam bir eğitim görür. İlköğrenimini kısmen özel olarak, kısmen Alman okulunda yapar; ortaöğreniminiyse Saint Benoit Lisesi’nde 1925’de tamamlar. Böylelikle 20 yaşına henüz ulaşmış Arif Müfit, Almancası ve Fransızcası ile okumak istediği bölüme, mimarlığa (6) hazırdır. Ancak hayat bu yönde akmayacaktır…

Arkeolog Theodor Wiegand meslektaşı Halil Edhem Eldem’e (7) bir mektup yazarak, Berlin Müzeleri’nin İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne şükran borcunu ödemek üzere, 2 tane Türk gencinin Almanya’da arkeoloji eğitimi almaları için gerekli bursu sağlamayı üstlendiğini bildirir ve bu gençlerin seçimini Halil Edhem Bey’e bırakır. Halil Edhem’in ayda 300 Marklık bursla arkeoloji eğitimi almasını düşündüğü adaylardan biri, aile dostlarının oğlu Arif Müfid’dir (8).

Bu şekilde Almanya’ya giden Arif Müfid, Berlin Üniversitesi’nde, dönemin ünlü akademisyenlerinden aldığı klasik arkeoloji eğitiminin yanı sıra, ilkçağ tarihi, Eski Yunanca ve Latince de öğrenir. 1929 Mayıs’ında diplomasını alarak yurda döndüğünde, Dr. Phil. unvanını da taşımaktadır. Arif Müfid’in Prof. Noack’ın danışmanlığında yaptığı, Doğu Akdeniz bölgesindeki çok katlı yapı tiplerini incelediği ve cephe düzenleri üzerine görüşler ileri sürdüğü “Yunanlı ve Romalılarda Kat İnşaatı” başlıklı doktora tezi, birkaç yıl içinde Almanca olarak basıldığında, sağlam metodu, açık dili ve kaynaklar ile bibliyografyaya hâkim oluşu ile yurtdışında da başarılı bir araştırma ve sentez denemesi olarak kabul edilecektir (9).

Mansel, dönüşünden üç ay sonra, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne müdür yardımcısı olarak atanır. O tarihte hâlâ müdürlük görevini yürütmekte olan Halil Edhem’in, arkeoloji eğitimine önayak olduğu zamandan beri, Arif Müfid’i ileride müzenin yöneticisi olması hedefiyle yetiştirmek istediği rahatlıkla düşünülebilir. Ancak hayat bu yönde de akmayacaktır…

Halil Edhem, müzedeki ilk yılında (1930), Arif Müfid’den yıktırılan Balaban Ağa Mescidi’nde kazı ve araştırmalar yapmasını ister. Bu Arif Bey’in Yalova ve Trakya kazılarından önce yaptığı, ilk kazısıdır. Balaban Ağa Mescidi, Laleli’de eski bir Bizans yapısıdır. 1909 Mercan yangınında harap olan mescidin arazisi Vakıflar tarafından satılınca, bina yeni sahibi tarafından yıktırılır. Ama altından varlığı o güne dek bilinmeyen bir antik mimari eser çıkmıştır. Eser tamamen yok olmadan önce, İstanbul Arkeoloji Müzeleri duruma el koyar.

Halil Edhem aradan çok geçmeden emekliye ayrılır. Boşalan makama, 1931’de Aziz Ogan (10) atanır. Arif Müfid, 15 yıl boyunca Aziz Ogan’ın yardımcılığını yürütür ve onun yöneticiliğin idari zorluklarını üstlenmesi sayesinde, müzeye giren eserlerle ilgili yayın yapmak, bilimsel çalışmalarla rahatça ilgilenmek imkânı bulur.

Üniversitede ders vermeye başlar

1933-1935 arasında askerliğini yaptıktan sonra, müzedeki görevine dönen Arif Müfid, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde ilkçağ tarihi üzerine dersler de vermeye başlar. Henüz bir yıl geçmişken, 1936’da Edebiyat Fakültesi Arif Müfid’i, ilkçağ tarihi doçenti olarak atar. Bundan sonra, tarih bölümünün yanı sıra Th. Bossert başkanlığında yapılandırılan Arkeoloji Bölümü’nde de dersler verecektir.

Mansel, 1936’da başladığı Trakya kazılarına devam ederken, 1938’den itibaren İstanbul Arkeoloji Müzeleri adına Küçükçekmece’deki kalıntılar üzerinde Aziz Ogan ile birlikte kazılar yürütmeye başlamıştır. Bizans – Justinianus Dönemi’ne ait yazlık Region Sarayı’nın kalıntıları, zemin mozaiği, iç süslemeleri ve ek bölümleri ortaya çıkarılır. Ne yazık ki bugün, bu buluntuların yerinde yeller (kent yapıları desek daha doğru) esmektedir.

Mansel’in doçentliğinin resmi olarak onaylanması 1943 yılını bulur. “Trakya Kubbeli Mezarları ve Sahte Kubbe Problemleri” başlıklı tezine, üniversitedeki tez jürisi tarafından, “Her fakülteye şeref verecek mahiyettedir” değerlendirmesi düşülmüştür. Aradan bir yıl geçmeden, Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Bossert tarafından profesörlüğe yükseltilmesi teklif edilir ve bu unvanı 1944’de alır.

Müzeciliğe veda, ama müzeye değil…

1946, Arif Müfid için yol ayrımıdır. Çıkarılan Üniversiteler Kanunu’na göre, ya yalnızca müzede ya da yalnızca üniversitede çalışmayı seçmesi gerekmektedir. Bunun üzerine Arif Müfid, arkeoloji eğitiminin başında onun için öngörülen gelecekten kopacak, müzeci olarak kalmak yerine, akademik yaşamı seçecektir. 17 yıl hizmet verdiği İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne ve orayı müze yapan meslektaşlarına olan vefa borcunu, ölümlerinden sonra anma makaleleri kaleme alarak ödemeye çalışır. Üç kuşak yöneticinin Osman Hamdi Bey, Halil Edhem ve Aziz Ogan’ın çalışmalarını, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kuruluş, gelişme tarihiyle iç içe anlatır. Şu değerlendirmeyi yapacaktır: “Osman Hamdi Bey’in müdürlük zamanını İstanbul Müzeleri’nin kuruluş devri, Halil Edhem Bey’in zamanı idaresini ise bir teşkilâtlandırma devri olarak gösterecek olursak, Aziz Ogan’ın müdürlük zamanını bu teşkilâtlandırmanın bir devamı olarak kabul edebiliriz” (11).

Arif Bey, kadrosu olmaktan çıkmakla birlikte, müzeyle bağını koparmaz. Müze salonu ya da kütüphanesinde dersler, seminerler düzenleyecek, arkeolog adaylarının müzenin kültürel atmosferini sürekli solumasını sağlayacaktır.

Mansel, 1946’da Klasik Arkeoloji Kürsüsü’nü kurar. Ve ölümü onu mesleğinden ayırana dek, yaklaşık 30 yıl kürsünün başında kalır. Üniversite yaşamında yönetsel işler de üstlenmiş, 1954-1956 arasında Edebiyat Fakültesi dekanlığı da yapmıştır. Mansel, üniversitedeki akademik kariyerinin en üst basamağına, 1958’de ordinaryüs profesörlüğe terfi olmasıyla ulaşır.

“Pamfilya bölgesini ortaya çıkarmak, milli vazifemizdir”

Arif Müfid Mansel’in klasik arkeolojideki asıl çalışması, Pamfilya kazılarıdır. Antalya ve çevresindeki Eski Pamfilya ve Pisidya bölgesini birkaç kez gezmiş, antik kaynaklar ve literatürde sözü geçen yerleşmeleri dolaşmıştır. 1943’de yaptığı inceleme gezisiyle Lanckoronski’nin Pamphylia ve Pisidia Kentleri adlı eserinde adı geçen yerleşmelerin o günkü durumlarını tespit eder. Bu incelemenin sonuçlarını Belleten dergisinde yayımlar ve Termessos, Perge, Sillyon, Side ve Aspendos gibi antik şehirlerin içinde kazılara en uygun yer olarak Side’yi önerir. Raporda, bu kültürlerin ortaya çıkarılmasını milli bir vazife olarak gördüğünü, bu kültürlerdeki Anadolu etkisini büyük bir öngörüyle vurgulayarak, belirtir:

“Bu şehirlerde bugün toprak üzerinde duran binaların büyük bir kısmı Roma İmparatorluk Devrine, yani MS 2.-3. yüzyıla aittir. Bütün Anadolu şehirlerinin bilhassa bu asırlarda büyük iktisadi ve kültürel gelişmeye sahne oldukları göz önünde bulundurulacak olursa, bu hususu tabii olarak karşılamak icabeder. Fakat bu asırlar Anadolu’sunu sadece geniş bir imparatorluğun parçası olarak telakki etmek çok yanlış bir hareket olur. Çünkü gerek Roma hakimiyeti zamanında, gerek daha eski devirlerde Anadolu’nun, kendisine hakim olan büyük devletlerin tesiri altında kalan bir ülke olmayıp kültür ve sanat sahasında sahip olduğu binlerce senelik bir gelenek sayesinde, bu devletlerin sanatını benimsemiş pek eski ve pek verimli bir kültür ve sanat kaynağı olduğu ve Roma İmparatorluk Devri’nde de, batının tesirlerine en fazla açık olan İyonya’da bile, Roma sanatından pek az şey almasına mukabil, bu sanata pek çok şeyler verdiği bugün tezahür eylemiş bulunmaktadır. Bu halde bütün bu şehirlerdeki anıtlar, Romalılar devrine ait olmakla beraber; Romalı değillerdir; bunlar Anadolu çocukları tarafından yapılmış öz Anadolu unsurlarının ve Anadolu sanatının Roma sanatına olan üstünlüğünün layıkıyla anlaşılabilmesi için, büyük çapta kazılara bugüne kadar sahne olan İyonya’dan ziyade Pamfilya gibi dış tesirlere nispeten daha kapalı bir bölgenin araştırılmasından çok daha önemli sonuçlar çıkacağı âşikardır. Bu halde Anadolu’nun bu verimli kültür bölgesindeki anıtların araştırılması bizim için milli bir vazifedir” (12).

Türk Tarih Kurumu, Müzeler Genel Müdürlüğü, İÜ Edebiyat Fakültesi’nden sağlanan ödeneklerle ilk kazılar 1946’da Perge’de, 1947’de Side’de başlar. Arif Müfid, yaşamının geri kalan yaklaşık 30 yılında, kendini bütünüyle Perge ve Side kazılarına verir. Öğrencilerinin doktoralarını, doçentlik tezlerini bu yerleşmelerde yapmalarını sağlar (13). Aynı biçimde yurtiçinden ve yurtdışından çok sayıda bilim insanını kazılara konuk eder ve onların uzmanlıklarından yararlanır. Örneğin Prof. Dr. Clemens Emin Bosch, yazıt bilimci ve sikke uzmanı olarak 1947-51 tarihleri arasında Side ve Perge’de çalışmıştır (14). Mansel’in de, bundan sonra kaleme alacağı raporlar, makaleler, konuşmalar ve bildiriler asıl olarak Side ve Perge üzerinedir.

En başta küçük çaplı araştırmalarla ilerlenilse de, kazıların maddi imkânları arttıkça, büyük çaplı anıtsal eserlerin çıkarılmasına ve restorasyonlarına girişilir. Side’de tiyatro, büyük şehir kapısı, ana caddeler, büyük hamam, nymphaion ile mezar anıtları; Perge’de ise ana cadde, tiyatro, nymphaion ve bazı tapınak kalıntıları Arif Müfid zamanında çıkarılmıştır.

Arif Müfid, Edebiyat Fakültesi’ne dekanlık yaptığı dönemde, Side ve Perge kazılarını destekleyecek, bölgenin arkeolojik araştırmalarını düzenleyecek, arkeologların inceleme koleksiyonundan, kütüphanesinden, barınma imkânlarından yararlanabileceği, böylece arkeolojik araştırmaların sonuçlarının ortaya çıkmasına yardım edecek bir arkeoloji merkezi kurulmasına öncülük eder. 1954’de Antalya Arkeoloji İncelemeleri İstasyonu, Mansel’in müdürlüğünde kurulmuştur.

Arif Müfid, biraz da yetiştirilişi gereği, pratik işlerin örgütlenmesinde becerikli değildir. Önceden keşif için dolaşarak, hangi alanlarda, nasıl ve hangi yönlerde kazı yapacaklarının planını, asistanlarıyla birlikte çıkarırlar. Jale İnan ve Adnan Pekman ile eşi Sevim Pekman, kazı alanlarının sorumluluklarını bölüşür, pratik işlerin başına geçerler. Ama Arif Müfid, “Gün içinde ne yaparsa yapsınlar, akşam bana rapor ederler” demez; kazı alanlarını rutin olarak dolaşır, çalışmayı yönlendirir, buluntulara ilişkin değerlendirmeler yapar.

Mansel’in son dönemlerinde kazılara katılan, halihazırda Perge kazılarının başkanlığını yürüten Prof. Dr. Haluk Abbasoğlu, o günlerin tatlı anılarını şöyle anımsıyor: “Hocamız Arif Müfid akşamüstü bir posta daha kazı alanlarını dolaşırdı. İş paydos olduktan sonra, hep birlikte Perge’nin sütunlu caddesinden yavaş yavaş yürümeye başlardık. Arif Bey, o günkü buluntulara ya da kazılara dair konuşurdu. Bazen aklına bir şey gelirdi, onu anlatmaya başlardı; yol üstünde oturur, onu dinlerdik. O yürüyüş tam bir eğitim olurdu bizim için. Tatlı bir sohbet havası içinde, Perge’nin kapısına kadar gelirdik, orada arabalara biner, kaldığımız yere dönerdik” (15).

Kalabalık ama yalnız…

Arif Müfid Mansel, koyu Atatürkçü’dür, üniversitenin ilericilerindendir. Kişiliğinde bir Osmanlı beyefendisiyle, nitelikli, geniş kültürlü ve ufuklu bir Avrupalı bilim insanı iç içe yaşar. Tarih ve arkeoloji alanında sağlam bir bilgi altyapısı kurduğu gibi, ilgi duyduğu hiçbir alanda yüzeysel bilgiyle yetinmemiş, bütün ilgilerini mutlaka geniş bir kültüre dönüştürmüştür. Metotlu, disiplinli bir çalışma ve sistemli bir düşünme biçimi vardır. Alçakgönüllüdür, kendisini ve çalışmalarını hiçbir zaman ön plana çıkarmamıştır. Henüz Türkçe kaynak kıtlığı çekilen dönemlerden başlayarak, arkeoloji ve tarih alanlarında, niteliğiyle sivrilen yapıtlar üretmiştir.

Ailesinden kalma iki evde yaşamını sürdürür. Kışları Osmanbey’deki konakta, yazları Paşabahçe’deki yalıda, eşinden ayrılmış olan kız kardeşi Müfide Hanım ve oğlu Tevfik ile beraber yaşar. Arif Müfid’e çok ileri yaşlarına dek, zenci lalası bakar; yanlarında çeşitli işleri gören bir yardımcılar topluluğu bulunur. Bu nedenle dostları Arif Müfid’e “kral” diye takılırlar. Günlük hayata dair sorumluluklarının olmaması, ona ilgi alanlarıyla ilgilenebileceği, derin birikimini oluşturabileceği geniş zamanlar bırakmıştır. Bu geniş zamanları, kendisini bilimine ve entelektüel ilgilerine tümüyle adamak için kullanır. Ama Arif Müfid Bey’in örgütçü bir insan olmaması ve pratik işlerdeki “beceriksizliği” de, bu rahat yaşam tarzının armağanlarındandır.

Buna rağmen, Anadolu’daki geziler ve kazı çalışmalarındaki bütün olumsuz koşullara uyum sağlar, kaprisleri, kendisi için özel talepleri yoktur. İstanbul’daki yaşamında bazen parmağını bile kıpırdatamayacak kadar tembel olan Arif Müfid, geziler ve kazılarda, yaz sıcağında yorucu ve yıpratıcı yerlerde hiç üşenmeden gezecek kadar gayretlidir.

Yaşam doludur, etrafında kalabalık bir topluluk olmasından çok hoşlanır. Bereketli bir neşesi, yaratıcı bir zekâsı vardır, esprilidir; bulunduğu ortamı onun bu özellikleri belirler. Sohbet etmekten çok hoşlanır, entelektüel sohbetler edebileceği insanları arar, bulur, çevresine toplar ve kültürel birikimini cömertçe sunar. Cömertliği sadece sohbetleri için değil, sahip olduğu her şey için geçerlidir, kendisi için çok kıymetli olduğu halde kitaplarını ve plaklarını gerçekten ilgilenen herkesle paylaşmış, dostlarını, yakın olduğu öğrencilerini evinde ve dışarıda sürekli ağırlamıştır.

Dostlarına olduğu gibi öğrencilerine de sevgi doludur. Nezaketi hiçbir zaman elden bırakmaz, hiç kimseye sert bir söz söylememeye dikkat eder; eleştirilerini ve uyarılarını tatlı sözler ve esprilerle yapar. Özel yaşamında daha yakın olduğu bir grup öğrencisi bulunmakla birlikte, hoca-öğrenci düzleminde, öğrencilerini ne ayırır ne kayırır. Sevdiği insanlara karşı vefalıdır, kimi öğrencilerinin üzerinden ömrü boyunca el çekmez, onlara kendilerini geliştirmeleri için imkân yaratır, burslar bulur, yayımlanacak makalelerine göz atar vs.

Ama çevresindeki bütün kalabalığa rağmen, atadan kalma eski usulle idare edilen, eski eşyalar içindeki konağı ve yalısında, kitapları arasındaki yalnızlığından hiçbir zaman vazgeçmez.

“Müzmin bekâr”

Hiçbir zaman evlenmemiş olan Arif Bey, çevresindeki kalabalıkta güzel hanımlar görmekten hoşlanır. Belki de, onun evlenmeyi ciddi anlamda hiç düşünmemesinde, etrafındaki canlı, neşeli ve ona hayranlıkla karışık sevgi ve saygı besleyen öğrencilerinden ve asistanlardan oluşan bu kadınlar topluluğunun da payı vardır.

Arif Müfid’in bekârlığı, döneminde de ünlü olacak ki, Akşam gazetesi, Müzmin Bekârlar başlıklı bir dizi yazı için, 1 Temmuz 1963 tarihli sayısında onunla bir söyleşi yapar (16). O tarihte 60 yaşına merdiven dayamış olan Mansel, bu söyleşide o zamana kadar âşık olmadığını, ama bundan sonra olabileceğini söylemektedir. Söyleşi bağlamı olan, “Neden evlenmediniz?” sorusu üzerine şu türden yanıtlar verir: “Yoğun işler yüzünden, bu türden şeyleri düşünmeye vakit bulamadım. Evlenmeyi elbet zaman zaman aklından geçirdim, ama çalışmalarımı engelleyecek birini hayatında istemedim. Meşguliyetlerime, kazı çalışmalarıma, ömrünü kitaplar arasında geçirmeme katlanacak birini zor bulacağımı düşündüm. Öğrencilerine öyle bir gözle bakamazdım, vaktiyle öğrencim olmuş biriyle evlenirsem, karıma öğrenci muamelesi yapmaktan çekindim.”

Gerçekte Arif Müfid, arkeoloji bölümünü bitirdikten sonra, üniversitede kadro gelmesini bekleyen kendisinden 19 yaş küçük asistanı Mükerrem Usman ile 1,5 yıl nişanlı kalmıştır. Mükerrem Usman’ın ailesinin şimdi Caroline- Mustafa Koç çiftine ait olan Kanlıca’daki yalısında aile arasında nişanlanırlar. Ama Arif Bey, nişan yüzüğünü parmağında değil, ceketinin üst cebinde gezdirecek, çevresindeki kadın topluluğunun yakın ilgisinden vazgeçmeyecektir. Bütün bunlar Mükerrem Hanım’ı Arif Bey’in nişan konusundaki ciddiyeti konusunda düşündürür ve 1,5 yılın sonunda, çeyizi Arif Bey’in Osmanbey’deki konağına yerleşmiş olduğu halde, nişandan cayar (17).

Mükerrem Hanım’la sohbetimiz boyunca, Arif Müfid Mansel’i büyük bir hürmetle andı. Mansel’in dünya çapındaki değerinin yanında, yaşadığı kişisel durumun sözünü etmeyi, öne çıkarmayı uygun bulmadığını özellikle vurgulama gereği duydu. Ama yaşadığı derin kırgınlığı da sakınmasız paylaştı. Büyük bir hayranlıkla karışık bir sevgi duyduğu Arif Müfid ile olan nişanlılık döneminin ve yaşadığı ayrılığın hayatına damgasını vurduğunu, onun çevresinden uzaklaşmayı tercih ettiği halde, bir daha hiçbir zaman kendisini toparlayamadığını, ömrü boyunca onun gibi az bulunur bir insana bir daha rastlamadığını belirtti. Yaptığım diğer görüşmelerin arasında ilk kez, Arif Müfid Mansel’i hürmet, sevgi ve büyük bir özlemin yanı sıra, örtemediği bir kırgınlıkla da anan biri oldu.

 Arif Müfid Mansel dersleri ve müptelaları

Arif Müfid’in öğrencilerinde bıraktığı en derin izler, görüştüğüm öğrencilerinde izlediğim kadarıyla, “hocalığına” dair olanlar. Arkeoloji bölümüne geçmeye karar vermelerinde, derslere müptela olmalarında ve hemen hepsinin arkeoloji bilimi ve mesleğine gönülden bağlanmasında, “Arif Hoca”nın payı var. Anlatılanlardan ve okuduklarımdan süzülenler:

Bir kere Arif Müfit Mansel, tarih ve arkeoloji alanındaki sağlam altyapısı ve dünya arkeoloji gündemi ile literatürünü yakından izleyerek sürekli güncellediği birikimini cömertçe sunar öğrencilerine. Ama bu birikimi, Fransız edebiyatından, Alman romantiklerine, İtalyan ressamlarından klasik müziğin bütün müzisyenlerine ve yapıtlarına uzanan geniş kültürüyle tatlandırarak aktarmayı ihmal etmez. Bütün ayrıntı zenginliğine rağmen, dersleri öğrencinin kolay izleyebileceği bir sistematik içinde ve açık-seçiklikle anlatmaya dikkat eder. Hiçbir öğrencisini ayırmadan, aynı dostça, sıcak, cana yakın ve neşeli üslupla kurar hoca-öğrenci ilişkisini. Gene hiçbir öğrencisini ayırmadan, aynı titizlikle bekler anlattıklarının karşılığını.

Prof. Dr. Muhibbe Darga, “Bize arkeoloji öğretmiyordu yalnızca, kültür veriyordu” diyor, Arif Müfid için. Sözü ona bırakalım: “Bir gün, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeyiz, Arif Bey, İskender Lahdi’ni anlatıyor. Atların arkadan göründüğü figürler var. İskender ile Darius’un karşılaşma sahnesi. ‘Bu sahne İtalyan ressamlardan Uccello’nun bir tablosunda var. Müthiş bir tablodur, atlar gri ve mor renktedir’ dedi. Çok etkilendim. Yıllar sonra Uffizi Müzesi’ne gidip de Paolo Uccello’nun o tablosunu gördüğümde, dakikalarca ağzım açık seyrettim” (18).

Prof. Dr. Semavi Eyice, Arif Bey’in derslere hazırlıklı gelmesine vurgu yapıyor: “Cebinden uzunlamasına dörde katlanmış kâğıtlar çıkarır, kürsüye koyardı. Fakat o kâğıtları açıp baktığını bir kere görmedim. Dersleri muntazamdı, bir program dahilinde giderdi, her bir ders saatinin başlığı vardı. Slaytla ders anlatırdı, hangi slaytın geleceğini bilirdi.” (19).

Hele o  seminerler… Tadı unutulmayan…

Yıllar önce tatlı bir bağımlılık geliştirdikleri derslerin tadını anımsarken, ağızlarındaki lezzeti belli eden bir gülümseyişle “Hele o seminerler…” diyorlar.

Uzun yıllar boyunca Perşembe günleri yapılmaya devam eden seminerler, bazen her sınıftan öğrenciyi bir araya getirir, bazen lisansüstü seviyede yapılır. Arif Bey, önceden konuları dağıtmıştır, o seminerde sırası gelen öğrenci sunuşunu yapar. Ama her katılımcının konuşması esastır; herkes konuyla ilgili ne biliyorsa, sunumda eksik, yanlış gördüğü, eklemek istediği ne varsa, ortaya döker. İtirazlar da olur, tartışılır. Arif Bey de katılımcılardan biridir, yeri gelince o da geniş birikimini seren, tamamlayıcı konuşmalar yapar.

Gelenekselleşmiş bir alışkanlık da, seminer çıkışlarında hep birlikte çay içmeye gidilmesidir. Seminer bitmiş, ama öğrenmek bitmemiştir. Seminer konusu ve onun çağrıştırdığı başka konulardaki sohbetler, çayın eşlikçisidir. Arif Müfid’in ilk kuşak öğrencilerinden Adnan Pekman, pastaneden alınan yiyeceklerle gittikleri Yeniköy Parkı’nda çok tatlı sohbetler yaptıklarını anımsıyor. Nispeten genç kuşak öğrencilerden Haluk Abbasoğlu zamanında ise, seminer çıkışlarında çay içmeye gitme alışkanlığı devam etmekle birlikte, mekân değişmiş görünüyor: “O zamanlar Tepebaşı’nda komedi ve dram tiyatroları bulunuyordu. Onun karşısında, Odakule’nin oralarda Pelit Pastanesi vardı. Seminerlerden sonra bir grup oraya gider, limonlu pasta yer, çay – kahve içerdik. Orası tiyatrocuların, sanatçıların, entelektüellerin, öğretim üyelerinin geldiği bir yerdi. Sohbet, dolaylı bir eğitimin parçası olarak sürer giderdi. Arif Bey, her konuda doğru ve tatlı konuşabilen, çok yönlü bilgi sahibi bir insandı” (20).

Keyfi yerinde Anadolu ve yurtdışı gezileri

Arif Bey, ders-seminer programını, öğrencilerin en geniş biçimde bilgilenmesi yönünde planlar. Bir bölge seçilir. O bölgedeki antik kentler, kalıntılar, kış boyunca seminerlere, derslere konu edilir. Yaz gelip de okullar tatil olunca, kış boyunca konu edilmiş bölgeye gezi düzenlenir. Neredeyse 1 ay sürer geziler. Böylelikle, kışın literatür taranarak öğrenilen, haritalardan incelenen, üzerine konuşulan, tartışılan yerleşimler, coğrafi konumu içinde, bizzat yerinde görülür. Binlerce yıl ötesinin havası, geziye katılanlarca solunur. Tabii, Prof. Dr. Arif Müfid Mansel başta olmak üzere, konunun uzmanlarının verdiği ayrıntılı bilgilerle. Kuramsal bilgi, pratik deneyimlerle iyiden iyiye pekişir.

Arif Bey’in yakın arkadaşları felsefeci Prof. Dr. Macit Gökberk ve yakın çağ tarihçisi Prof. Dr. Cemal Tukin gezilerin müdavimidir. Eski çağ tarihçisi Prof. Dr. Afif Erzen, sanat tarihçisi Prof. Dr. Oktay Aslanapa ve Prehistorya Kürsüsü’nden Doç. Dr. Bahadır Alkım, önceleri Arif Bey’in öğrencisiyken sonra meslektaşı olacak Bizans Sanatı uzmanı Prof. Dr. Semavi Eyice de kimi gezilere dahil olmuştur. Bergama gezisinde İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü Yöneticisi Prof. Dr. Kurt Bittel de bulunmuş; öğrenciler bir hafta boyunca Pergamon antik kentini Bittel ve Mansel’den dinlemişlerdir. Gene Roma tarihçisi ve sikke uzmanı Prof. Dr. Clemens Emin Bosch da Batı Anadolu gezisine katılanlardandır. Önceleri öğrenci olarak bulunduğu bu gezilere, akademik yaşama atıldıktan sonra da katılan Adnan Pekman, farklı alanlarda söz sahibi hocalarla birlikte gezi ortamında bulunmanın, onların ufuk genişliğiyle tanışmanın, öğrencilerin dünya görüşlerini, ilgi alanlarını fevkalade zenginleştirdiğini, öğrenim gördükleri alanlar dışında da okumaya, öğrenmeye yönelttiğini belirtiyor. Gezilerde istisnai olarak, başka bölümlerden öğrenciler de bulunur; örneğin o dönemde felsefe bölümünde okuyan Prof. Dr. Bedia Akarsu da gezi grubundadır.

Görüşmeler ve kaynaklardan toparladığım bölük pörçük bilgilerden, gezilerin 1940’larda başladığını 1950’li yılların sonlarına kadar sürdüğünü söyleyebilirim. Eksik ya da yanlışlar da barındırabilecek bir listeleme yapmaya çalışırsak, Pergamon (Bergama), İzmir merkezli Ege, İonia (Priene, Miletos, Didyma), Pamfilya (Side, Perge, Sillyon, yani Antalya’nın doğusu), Kilikya (Çukurova Bölgesi), Likya (Antalya’nın batısı), Orta Anadolu (Hitit ve Asur yerleşimleri), Bithinya (Batı Karadeniz), Suriye (Şam, Halep)- Beyrut, Irak-Bağdat ve Mısır’a gezilerin yapıldığını belirtmek mümkün.

Doğru dürüst yol, araç yokken, barınma imkânları son derece sınırlıyken yapılan bu geziler, Anadolu gerçeği ve insanıyla da öğrencileri yüzleştirir ve o kuşaklardaki yurt sevgisinin tohumlarını çiçeklendirir. Muhibbe Darga, yarı bataklık Menderes Ovası’nı geçerken atlı arabayı kendisinin kullandığını anlatır, Menderes Nehri de ancak bir salla geçilebilmiştir; gidilen yerlerde yazın tatile girmiş ilkokullarda, liselerde, kazıevlerinde, bazen köy evlerinde barınılır. Gezinin başlıca aracını ise, Adnan Pekman’dan dinleyelim. “Cerrahpaşa’ya sefer yapan bir halk otobüsü vardı, şimdiki şehirlerarası otobüslere hiç benzemeyen. O otobüsü yazları 1 ay kiralardık. Bir ara ön tarafa hocalar için 3-4 tane hasır koltuk yaptırıldıydı… Anadolu’yu o otobüsle karış karış dolaşmışızdır” (21).

Bütün yoksunluklara rağmen, o dönemde biri Ankara, biri İstanbul’da iki üniversite bulunduğu ve toplumda “üniversiteli” az rastlanır bir şey olduğundan, Anadolu’da gittikleri her yerde itibarla karşılanırlar. Yerel yöneticiler, gezi grubuyla mutlaka ilgilenir.

Mısır gezisinden bir anı, Arif Bey’in yıllarca diline dolanacaktır. Gezide Macit Gökberk ile Cemal Tukin de vardır. Bu üçlü birbirine her zaman gençler gibi takılır, espriler, şakalar yaparlar. El-Ezher’e girebilmek için, “Elhamdülillah Müslümanım” demek gereklidir. Macit Bey ateist olduğu halde, El-Ezher’e girebilmek için, “Elhamdülillah Müslümanım” demiştir. Arif Bey, yıllar sonra bile kahkahalar arasında takılacaktır, Macit Bey’e, “Bir kere Elhamdülillah Müslümanım dedin” diye (22).

Öğrencilerle yakın ilişkiler, birlikte neşeyle, şakalarla geçirilen zamanlar, hoca – öğrenci ilişkisinin gerektirdiği saygı dengesini hiçbir zaman bozmaz. Hocalar da buna özen gösterir, öğrenciler de suistimal etmezler.

 Müzik aşkı…

Arif Müfid’in klasik müziğe olan düşkünlüğü de dillere destandır. Genç yaşında başlayan eğilimi, Almanya’daki öğrenim yıllarında perçinlenmiştir. Geniş bir plak koleksiyonu ve derslerine de yansıyacak bir müzik kültürü vardır. Öğrencilerine de müzik sevgisi aşılar. Adnan Pekman klasik müziğe olan ilgisini Arif Müfid’e borçlu olduğunu söylüyor. Arif Müfid en başta, Adnan Bey’e edinmesini önerdiği bir plak listesi yapmıştır. Birlikte müzik sohbetleri yapar, müzik dükkânlarına gelen plakları birlikte takip eder, birbirlerinin eksiklerini tamamlar, plak değiş tokuşu yaparlar. O dönemde streo müzik teknolojisi yeni başlamıştır. Adnan Bey ile Almanya’da birlikte bulundukları bir sırada, Arif Müfid Brown marka bir pikap satın alır. “Çok parlak iş” dediği pikapla en sevdiği klasik müzik eserlerini stereo olarak dinleyebileceği için heyecanlıdır. Ama müzik setini Türkiye’ye getirmek bir meseledir. Almanya’da ahbap oldukları bir Türk, “Hiç merak etmeyin, ben Türkiye’ye arabayla gidip geliyorum, ilk gelişimde size pikabı getireceğim” der. Gerçekten, 1 ay sonra, adamcağız müzik setini getirmiştir. Ne çare, hoparlörün biri eksiktir. “Hiç merak etmeyin, bir dahaki gelişimde getiririm onu da” dediyse de, bir daha adamdan haber alınamaz. Adnan Bey, buruk bir gülümsemeyle, “Arif Bey, ölünceye kadar hep o bir hoparlörü bekledi” diyor (23).

Kitap aşkı…

Arif Müfid, kitaplara da çok düşkündür. Semavi Eyice zamanla, onun kitap sohbeti yaptığı dostlarından olmuştur. Nadir kitaplar, önemli eserler, okunulan, edinilen kitaplar üzerine konuştukları zamanlar yaratırlar. Arif Bey’in başta Anadolu arkeolojisi olmak üzere, ilkçağ, Bizans, Osmanlı tarihine yoğunlaşmış, ayrıca büyük ansiklopediler ve çok ciltlerden oluşan yaklaşık 6 bin ciltlik kütüphanesi, Semavi Bey’in değerlendirmesiyle, “İstanbul’un en özel kütüphanelerindendir”. Osmanbey’deki konağın büyük bir salonunda özel olarak yaptırdığı kütüphanede, İstanbul Rus Arkeoloji Enstitüsü’nün yıllığı gibi bulunması çok zor nadir eserler de yerini almıştır. Ayrıca, yurtiçi ve özellikle yurtdışındaki meslektaşlarının yolladığı sayıları binleri bulan ayrı basım makaleler, alfabetik sırayla kutulara yerleştirilmiştir. Ailesinden kalma Arapça eserlerin pek çoğunu, kendi işine yaramayacağı için, Edebiyat Fakültesi’nin İslam İncelemeleri Bölüm Kütüphanesi’ne hibe eder. Arif Bey, “Çocuklarım” diye söz ettiği kitaplarına (24) büyük özen gösterir, her birini özel olarak ciltletir, kütüphaneye öyle yerleştirir. Ama “çocuklarını” öğrencileri ve bütün dostlarının kullanımından hiçbir zaman sakınmaz.

Semavi Bey, Arif Müfid’in kendisine birçok kereler, ölümünden sonra kitaplarının Antalya Arkeoloji Tetkikleri İstasyonu’na bağışlanmasını isteğinden söz ettiğini belirtiyor. Ancak işler Arif Müfid’in isteğine uygun yürümeyecektir, kütüphanenin sonu hazin olur. Ölümünden sonra, yurtiçinden ve dışından nadir kitap toplayıcıları kütüphanenin peşine düşerler. Sonunda Arif Bey’in kız kardeşi Müfide Hanım, bir arkeolog aracılığıyla kitapları Konya Üniversitesi’ne satar. Ayrı basım makaleleri de Edebiyat Fakültesi’ne bağışlar (25).

Kısa bir süre önce, İÜ Rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun aldığı bir kararla, bölüm kütüphaneleri kapatılıp, kitaplar koliler içinde üniversitenin bodrumuna indirildiğinden, eğer yağmalanmadıysa, Arif Bey’in sağlığında bağışladığı Arapça eserlerle, ayrı basım makalelerin bodrumdaki kolilerde çürümekte olduğunu öngörebiliriz. Hiç olmazsa, Konya Üniversitesi’ndeki kitapların korunduğunu ve kullanıma açık olduğunu umalım.
Özel bir tarih-arkeoloji topluluğu

1940’lı yıllarda, içinde Arif Müfid Mansel’in de olduğu tarih ve arkeoloji meraklısı bir grup insan, özel bir topluluk oluşturur. Topluluğun üyesi olan Semavi Eyice’den aldığımız bilgilere göre, toplulukta, tarih ve arkeoloji uzmanı akademisyenlerin yanı sıra, özellikle İstanbul tarihi üzerine çalışmalar yapan müzeciler, kütüphaneciler, emekli büyükelçiler, askerler vardır. Ayda bir üyelerden birinin evinde toplanılır, çay-kahve içilir, yerine göre yemek yenir; sonra katılımcılardan biri sunum yapar ve onun üzerine sohbet edilir. Sunum konusu ve buluşulacak mekân, üyelere birer mektupla önceden bildirilmiştir. Arif Müfid Mansel, toplantılarda sıra kendisine geldikçe daha çok Side-Perge kazıları bağlamında konuşur. Ancak Arif Bey’den sonra, 1980’lere doğru, ölenler ve ayrılanlar arttıkça, toplantılar tavsayacaktır. Tekrar canlandırılmaya çalışılsa da, sonuç vermez (26).

Eserleri, üyesi olduğu kurumlar

Arif Müfid’in kimi ortaöğretimde, kimi üniversitelerde ders kitabı olarak okutulacak tarih çalışmaları arasında en önemlisi, Ege ve Yunan Tarihi olmuştur. TTK’nın Dünya Tarihi dizisi içinde ilk defa 1947’de basılan kitabın, günümüzde yeni baskıları yapılmaya devam etmektedir. Yazarının sağlığındaki her baskıda yenilediği ve genişlettiği eser, günümüz arkeoloji öğrencilerinin hâlâ temel başvuru kaynaklarından ve arkeolojiyle ilgilenen pek çok insanın Arif Müfit Mansel adını bilme nedenidir.

Arif Müfid’in ilkçağ tarihinin yanı sıra, kuramsal olarak ilgilendiği ve yapıtlar ürettiği arkeolojik konular arasında, antik mimari, antik mezarlar ve yürüttüğü kazılarla ilgili olanlar başı çeker. Birkaç makalesiyle, bibliyografik çalışmalara da öncülük etmiştir. Ayrıca yerli-yabancı pek çok meslektaşının ardından, çalışmalarını anlattığı anma yazıları kaleme alır. İlgilenenler için, yayınlarının neredeyse tam bir listesi, Doç. Dr. Bahadır Alkım tarafından hazırlanmıştır (26).

Prof. Mansel, ülkemizde olduğu kadar, uluslararası arkeoloji camiası tarafından da yakından tanınır. Ömrü boyunca, müzeler, İÜ ve TTK adına yerli ve yabancı çok sayıda uluslararası kongreye katılarak buralarda Almanca veya Fransızca bildiriler sunar, Avrupa ve Amerika üniversitelerinde dersler, konferanslar verir. 1951-1961 arasında Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nda üye olarak çalışmıştır, 1954-56 arasında da başkanlığını yapar, İstanbul Eski Eserlerini Koruma Encümeni’nin de asli üyesidir. 1959’da Federal Alman Cumhuriyeti’nden bir nişan almıştır. Sofya Bilimler Akademisi’nin fahri, Alman Arkeoloji Enstitüsü ile Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün asli üyesidir. Uluslararası Bizans Tetkikleri Cemiyeti’nin ikinci başkanlığına seçilmiş, 1973’de düzenlenen 10. Uluslararası Klasik Arkeoloji Kongresi’nin başkanlığını yapmıştır.

Ölümünden bir yıl önce, TTK  tarafından hazırlanan, 18 Türk ve 64 yabancı meslektaşı tarafından kendisine sunulan, üç ciltlik Mansel’e Armağan kitabını görme mutluluğuna ermiştir.

Ölüm, Side su yollarını anlatmasına izin vermez

Arif Müfid’in üzerinde çalıştığı son konu, “Side su yolları”dır. Türkiye Turing Kurumu’nun yıllık konferansları arasında, 4 Mart 1975 tarihinde bu konuda bir konuşma yapacaktır.

Bir su mühendisinin Eski Roma Dönemi’ne ait su yolunun tekrar canlandırılarak, Side halkına su verilmesine dair hazırladığı raporun, Semavi Eyice’nin kütüphanesinde bulunduğunu bilmektedir. Telefon ederek, yararlanmak üzere raporu istemiştir. Semavi Bey, kütüphaneden çıkardığı nüshayı masanın üzerine koyar. Ama ertesi gün Arif Müfid’in vefat haberi gelecektir.

1961’de geçirdiği bir krizden sonra, kalbi Arif Müfid’i hiç rahat bırakmamış, onu gene bir krizle hayattan koparmıştır. Tarih, 18 Ocak 1975’tir. Arif Müfid Mansel, Karacaahmet’de dedesi Tevfik Paşa’nın ve annesinin kabri yanına gömülür.

Turing Kurumu, 4 Mart akşamı ilan edilen programı bozmaz; konuşmaların Arif Müfid anısına yapılması uygun görülür. Side su yolları, yapıları ve çeşmeleriyle ilgili konferansı, Arif Müfid yerine öğrencisi Haluk Abbasoğlu verir: “Onun yapacağı kadar iyi bir sunuş yapabildiğimi sanmıyorum; henüz bu kadar deneyimli de değildim; ama benim için üzücü olduğu kadar onur verici bir hatıradır da, gıyabında aynı konuyu vermiş olmak” (27). Aynı toplantıda Semavi Eyice de Mansel’in bilimsel çalışmaları ve eserleri bağlamında yaşamını anlatır.

Arif Müfid, ölümünden sonra bile, sevenlerini bir araya getirmeye devam eder. Aralarında Muhibbe Darga, Adnan ve Sevim Pekman, Arkeoloji Bölümü Kütüphanesi eski memuru Zafer Ertaş’ın da olduğu bir grup, ölüm yıldönümünde anma toplantıları yaparlar. Toplandıkları evde, bir köşeye Arif Müfid’in eserlerini, mektuplarını, resimlerini koyar, önünde mumlar yakarlar. Mektupları okur, anılarını paylaşırlar (28). Arif Müfid’in erken sayılabilecek ölümüyle, kendi yaşamlarında ve arkeoloji camiasında bıraktığı büyük boşluğun acısını bir parça olsun dindirebilmek için…

Haldun Taner

Bir hocanın ölümü

“(…) Bazı nadir insanlar vardır, bulundukları her yere, kendileriyle birlikte bir seviye atmosferi de götürürler. Değil onların meclisinde olmak, onların varolduklarını düşünmek bile, insana bir rahatlık, bir huzur ve tatlı bir övünme verir. Tek tük de olsa aramızda böyleleri de yetişmiş diye… Ben bu duyguyu pek az insanın meclisinde tanıdım. Bunlardan biri rahmetli Tevfik Sağlam’dı, biri de Arif Müfid Mansel.

“Şimdi anısı, önümde dipdiri duruyor: Çocuk gibi temiz, bilge dolu, sevgi dolu, gülümseyen gözleri ile hem filozof, hem iyimser bir insan. (…) Dünya’nın başka yerinde bu çapta bir bilim adamı ölse, bütün millet matem tutar. Mansel’in ölümü de kişiliği gibi alçakgönüllü oldu. Bizde hocalar böyle ölür. (…)”

Milliyet Gazetesi hafta sonu eki, 2 Şubat 1975; Belleten, Nisan 1975, C:39, S:154, s.315-318.

Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal

“Eskiçağın bütününü içeren geniş bilgi ve ufka sahipti”

“(…) Mansel’in ilk önce Eski Çağ tarihi dersleri vermiş olması, kendi gelişmesi bakımından olduğu gibi öğrencilerin yetiştirilmesi yönünden de çok yararlı olmuştur. Böylece Mansel, arkeolojiyi donuk ve yalın bir bilim değil, canlı ve geniş kapsamlı bir uğraşı olarak ele almıştır. Mansel’in Ege ve Yunan Tarihi’ni okuyanlar, arkeolojinin ne denli anlamlı bir meslek olduğunun tadına varmışlardır. Arif Müfid Mansel, bir tarihçinin bütünü gören davranışı ile Miken Uygarlığı’ndan Bizans’ın sonuna değin uzanan üç bin yıllık süreç boyunca Akdeniz çevresinde gelişen uygarlıklarla ilgilenmiştir. O böylece, geçmişin bir tek devrini değil, eski çağın bütününü içeren çalışmalar yapmasını bilmiş bir arkeologtur. Bu kapsamlı uğraşı ve komşu alanlar hakkında elde ettiği geniş bilgi Mansel’in ufkunu genişletmiş ona değer hükümleri verirken ölçülü olmak meziyetini kazandırmıştır. (…)”

Belleten, Nisan 1975, C:39, S: 154, s.309-311.

 

Prof. Dr. Semavi Eyice:

“Çılgın pilotun Arif Müfid ile bana yaşattığı macera”

“Arif Bey’le bir de uçak maceramız olmuştu. Bir görevle Malta’ya giderken, gidiş ve dönüşte Roma’da birkaç gün kalmıştım. O sırada Arif Bey de Roma’daydı. Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün misafirhanesinde kalıyordu. Enstitü Müdür Muavini Dr. Helmut Schläger ile tanıştık. Hafta sonu bizi misafir etmek istediğini söyledi. ‘Uçak kullanmayı çok severim, sizi gezdiririm’ dedi. 2. Dünya Harbi’nde avcı-pilotmuş; harpten sonra tahsilini tamamlamış, arkeolog-mimar olmuş.

“Pazar günü Schläger’in makamında buluştuk. Özel otomobiline bindik, deli gibi kullanıyor. ‘Dostum’ dedim, ‘Sen araba kullanmıyorsun, alçaktan uçuyorsun’. Spor amaçlı uçuşlar için kullanılan özel bir havaalanına gittik. Schläger iki kişilik bir uçak kiraladı. ‘Sırayla dolaştırayım sizi’ dedi. İlk önce Arif Bey’i aldı. Ne olacağını tam bilmediğimizden, hazırlıklı değiliz; ceketli-kravatlı gelmişiz. Camdan bir kapağı var uçağın, kapattılar, havalandılar. Yarım saat filan tur attılar, geldiler. Baktım Arif Bey’in yüzü allak bullak. ‘Sıra sizde’ dedi Schläger. Beni yanına oturttu, kayışlarla bağlandık, havalandık. Sonrası bir felaket tabii. Baş aşağı uçuyorsunuz, aniden dönüyorsunuz. Bakıyorsunuz dağlara tırmanan otomobiller, tepenizden gidiyor, filan. Üstelik o cam kavanozun içi dehşetli kızıyor, uçağın motoru da kızdırıyor tabii. Beni deniz tutmaz ama, o uçaktan kan ter içinde, bunalmış bir halde indiydim.

“Sonra Schläger bizi evine götürdü. Meğer boş vakitlerinde, aslan avına Afrika’ya gidermiş. Salonda hayvan postları, zencilerin mızrakları, kalkanları vs. var. Karısı da opera artistiymiş. Ayrıca Schläger dalgıçmış, sualtı arkeolojisiyle ilgileniyormuş. Arif Bey onu, Side Limanı’nın su içindeki durumunu tetkik etmek üzere, Side’ye davet ettiydi. Adamcağız gerçekten geldi Türkiye’ye. Buradan döndükten sonra Sicilya’da dalışa gitmiş, 80 metrede vurgun yemiş, öldü. Hızlı yaşadı, erken öldü… Arif Bey onu bir nekroloji yazısıyla anmıştır.”

Prof. Dr. Semavi Eyice ile söyleşi, 17 Aralık’07.

 

Prof. Dr. Muhibbe Darga:

“İonia kültürünün üzerinde yükseldiği Anadolu kültürünü vurgulardı”

Muhibbe Darga, babasıyla birlikte, kendisinde en çok izi olan iki insandan biri sayıyor Arif Müfid’i ve Ord. Prof. Dr. Sedat Alp ile birlikte arkeoloji alanında dünya çapında değerlendirilmesi gereken iki bilim insanımızdan biri olarak görüyor.

Arif Müfid’in derslerinde, klasik arkeolojinin alanına giren dönemler üzerindeki Anadolu kültürü etkisini nasıl önemle vurguladığını anlatıyor: “Arif Bey bize bir İonia erken dönem tapınağını anlattığı zaman, bu kültürün altında bir Anadolu varlığı olduğunu hep hissettirirdi. 6. yüzyılda, bu zarif İonia kültürünün doğmasında, Anadolu’daki Hitit varlığının etkisini vurgulardı. Hititler’in yarattığı kültürün, kıyılara, Luwiler’in memleketlerine, Likya’ya vs. de ulaştığını ve İonia kültürünün onların da etkisiyle ortaya çıktığını söylerdi. Çünkü 3. binde Anadolu’da kültür varken, Kıta Yunanistan’da ancak prehistorik dönem, hadi diyelim protohistorik dönem vardı. O zaman bütün bunlar çok fazla bilinmiyordu, ama Arif Bey biliyordu. Sonra Arif Bey’in saptadığı en önemli bulgulardan biri de şuydu: Hitit askeri mimarisi Doğu Akdeniz, hatta Batı Akdeniz’de 1. binde görülen askeri mimarinin temelidir.”

Muhibbe Darga ile söyleşi, 18 Ocak’08.

 

Prof. Dr. Haluk Abbasoğlu:

“Galatasaray Mansell ile şampiyon oldu,

biz de Mansel ile arkeoloji öğrendik…”

Haluk Abbasoğlu, Arif Müfid Mansel’in öğrencilerine ayrımsız yaklaşımını ve hoşgörüsünü bir anısıyla örnekliyor: “Bir Fuat Bey’imiz vardı. Sınıf arkadaşımız, ama uzatmalı bir öğrenci. Hocamız Semavi Bey ile lisede paralel okumuşlar, o kadar yaşlı. Mezarlıkta çalışırdı, üstü başı sürekli kir pas içindeydi. Aramızda para toplar, kılık kıyafet alırdık, giymezdi. Ama herkes ona Fuat Bey derdi. Arif Bey ona karşı hiç uzak, ters davranmazdı. Hatta Fuat Bey seminerlerde bazen abuk sabuk sorular sorardı. Arif Bey ciddiyetle dinlerdi, hiç aşağılamazdı. 1975 yılı, ben artık asistanım. Bir gün Arif Bey geldi, ‘Bakın’ dedi, ‘Fuat Bey bana bayram tebriği göndermiş’. Bir yandan da kıkır kıkır gülüyor. Tebriğin ön yüzünde Galatasaray Futbol Takımı yer alıyor. Takımın o zaman bir İngiliz teknik direktörü var, onun da soyadı Mansell. Fuat Bey şöyle yazmış: ‘Galatasaray Mansell ile şampiyon oldu, biz de Mansel ile arkeolojiyi öğrendik.’”

Prof. Dr. Haluk Abbasoğlu ile söyleşi, 13 Aralık’07.

 

Uluğ İğdemir (Türk Tarih Kurumu Eski Başkanı):

“Üzerine aldığı işi büyük titizlikle yapardı”

“Mansel’in büyük özelliklerinden en başta geleni, üzerine aldığı işi büyük bir titizlikle en iyi biçimde ve en bilimsel yönde başarıya ulaştırmasıydı. Zaman zaman sağlık durumunda aksaklıklar olmasına rağmen, kazılarını hiç ara vermeden sürdürmüş, bunların bilimsel raporlarını zamanında yayımlamaya özen göstermiştir.

“Bir editör olarak onun çok beğendiğim ve takdir ettiğim bir yanı da kitaplarına ve makalelerine biçim ve fikir yönünden son şeklini verdikten sonra baskıya göndermesi, bir virgül hatası dahi yapmaması, provalarını zamanında okuyup geri göndermesi, yazılarında açık-seçik bir üslup kullanması, edebiyattan, lüzumsuz sıfatlardan çekinmesidir.

“Ölümünden bir hafta önce, 10 Ocak 1975’de bana yazdığı son mektubunda, korkunç sonucu sanki sezmiş gibi şöyle diyordu: ‘Bizim Side kitabından hiçbir ses seda yok. Harf, döküm vesaire çok iyi ama acaba kitabı görebilecek miyim diye içimde bir kuruntu var. Vakıa, sıhhatim, ufak tefek arızalardan sarfınazar, fena değil; fakat malûm ya kalp rahatsızlıkları önceden haber vermeksizin ani hamleler şeklinde gelir.’”

Belleten, Cilt 39, S: 154, s.313-314.

 

Prof. Dr. Adnan Pekman:

Bu Boğaz gezileri konuşuyor…

Arif Bey’in önce öğrencisi, sonra meslektaşı olmuş, Perge kazılarında başyardımcılığını yapmış, klasik filolog Prof. Dr. Adnan Pekman, sevgiyle anıyor onu, “Arif Bey mükemmel bir insandı” diyor. Birlikte, çaylara, yemeklere, balolara gittiklerini, Arif Müfid’in yakın bulduğu öğrencilerini zaman zaman Paşabahçe’de ağırladığını anlatıyor. Arif Bey’in bir dönem, bir kotrası ve küçük teknesi varmış. Öğrencilerine bazı hafta sonlarında Boğaz gezisi yaptırırmış. “Anadolu kıyısından gider, Rumeli Kavağı’ndan geri dönerdik. Kotrayla çıktıysak, yardımcısını alırdı. Motorlu küçük teknesini kendisi kullanırdı. Arif Bey, bu gezilerde Boğaz’daki yalıları, korulukları tek tek anlatırdı. Adeta yalıları canlandırırdı. Zamanında kimin oturduğundan, kimin yalısı olduğundan, mimari özelliklerinden söz ederdi. Konuşan bir Boğaz gezisi yapardık.”

Prof. Dr. Adnan Pekman ile söyleşi, 8 Aralık’07.

 

Prof. Dr. Mükerrem Usman Anabolu:

“Türkiye’yi ilk aydınlatanlardandı”

Son Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nin adamı olduğu halde, Cumhuriyet Dönemi Türkiyesi’nin ilk büyüklerinden, Türkiye’yi ilk aydınlatanlardandı. Özellikle seminerleri çok renkli geçerdi. Üniversite dışından aydın kişiler de bize katılırlardı. Bizi bir konu üstünde düşündürüp soru sormaya ve araştırmaya yönelten Arif Bey’dir. Beni bile, henüz mezun olmuşken, Türk Tarih Kurumu’nun Belleten’inde makale yazabilecek ve Turing ve Otomobil Kurumu’nda konferans verebilecek olgunluğa eriştirmiş olan odur.

İÜ Edebiyat Fakültesi Yayını, s.166-171.

 

DİPNOTLAR

  1. Prof. Dr. Semavi Eyice, 1975-76. “Türk Trakya Araştırmalarının Öncüsü: Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel (1905 – 1975)”, Güneydoğu Avrupa Araştırmaları, 4 / 5, s.306.
  2. Eyice, agm, s.307.
  3. Daha önce, Remzi Oğuz Arık ve Hamit Zübeyr Koşay da kazı yapmışlardır. Ama klasik arkeoloji alanındaki ilk sistemli kazılar, Arif Müfid Mansel’in yürüttükleridir. Bkz. Haluk Abbasoğlu, 2002. “Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel”, Anadolu Araştırmaları (İÜ Edebiyat Fakültesi Yay.), Cilt:16, s.5.
  4. Arif Müfid Mansel’in “Trakya Kazıları” (1973) makalesinden aktaran: Erdem Yücel, 2002, “Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel’in Başlattığı Trakya Kazıların Dünü Bugünü”, Anadolu Araştırmaları (İÜ Edebiyat Fakültesi Yay.), C:16, s.607.
  5. Mansel’in “Trakya Kazıları” (1973) makalesinden aktaran: Yücel, agm, s.608.
  6. Eyice, 1975-76, agm, s.303.
  7. Halil Edhem Eldem, İstanbul Arkeoloji Müzeleri kurucusu Osman Hamdi’nin kardeşidir. Onun müdürlüğü döneminde müzede çalışmaya başlamış ve ondan sonra müdürlüğü devralarak, müzenin örgütlenmesini gerçekleştirmiştir. Halil Edhem’in önemli rollerinden biri de, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin İstanbul’un Kurtuluş Savaşı yıllarındaki işgal koşullarından zararsız çıkmasını sağlamasıdır.
  8. Eyice, 1975-76, agm, s.302.
  9. Eyice, agm, s.303.
  10. Türkiye müzecilik tarihinin önemli isimlerinden Aziz Ogan, Osman Hamdi’nin yönlendirmesiyle genç yaşta müzede memur olmuş ve Sanayi-i Nefise mektebinden arkeolog olarak mezun olmuştur. Kurtuluş Savaşı zamanı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında eski eserlerle ilgili görevler almış, 1931’den itibaren İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin 3. müdürü olmuştur. Aziz Ogan, ileride Arif Müfid’in önce öğrencisi, sonra asistanı, daha sonra Side-Perge kazılarında eli ayağı olacak, ölümünden sonra da ondan devralacağı Klasik Arkeoloji Bölümü’nü yönetecek olan Prof. Dr. Jale İnan’ın da babasıdır.
  11. Bkz. Arif Müfid Mansel, 1939. “Halil Edhem Eldem”, Ülkü, S:71, s.383-386; Prof. Dr. Arif Müfid Mansel, Ocak 1958. “Aziz Ogan 1888-1956”, Belleten, Cilt: 22, S:85, s.117-135; Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel, Nisan 1960. “Osman Hamdi Bey’in Ölümünün 50. Yıldönümü Vesilesiyle”, Belleten, C:24: S:94, s.291-301.
  12. Abbasoğlu, 2002, agm, s.6.
  13. Benim bu makaleyi hazırlarken görüştüğüm kimselerden, Adnan Pekman’ın doktora tezi Perge tarihi, Semavi Eyice’ninki ise Side’deki Bizans yapıları üzerineydi. Arif Müfid, Muhibbe Darga’ya da Side’den çıkmış, Sidece yazılı bir lento üzerinde çalışmasını önermişti.
  14. Oğuz Tekin – Nil Türker Tekin, Mülteci Bir Akademisyenin Biyografisi Clemens Emin Bosch (1899-1955), AKMED Yayınları, 2007, s.???.
  15. Prof. Dr. Haluk Abbasoğlu ile söyleşi, 13 Aralık 2007.
  16. “Her halde evlenebilmek için şimdiye kadar hiç vaktim olmadı!”, Müzmin Bekârlar dizi yazısı, Yazan: Celâlettin Çetin, Akşam Gazetesi, 1 Temmuz 1964, s.3.
  17. Prof. Dr. Mükerrem Usman Anabolu ile söyleşi, 8 Ocak’08.
  18. Prof. Dr. Muhibbe Darga ile söyleşi, 18 Ocak 2008. Büyük bir tesadüfle, Muhibbe Hanım ile görüştüğümüz gün, Arif Müfid Mansel’in ölümünün 33. yıldönümüydü.
  19. Prof. Dr. Semavi Eyice ile söyleşi, 17 Aralık 2007.
  20. Abbasoğlu ile ag söyleşi.
  21. Prof. Dr. Adnan Pekman ile söyleşi, 8 Aralık 2007.
  22. Abbasoğlu ile ag söyleşi.
  23. Pekman ile ag söyleşi.
  24. Akşam gazetesi, 1 Temmuz 1964, agm, s.3.
  25. Arif Müfid’in kütüphanesiyle ilgili bilgiler için bkz. Prof. Dr. Semavi Eyice, 2006. “İstanbul’da Tanıdığım Bazı Kitap Meraklıları ve Kütüphaneleri”, Milli Kütüphanemizin İlk Kütüphanecisi Leman Şenalp’e Armağan içinde, Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi Yay., s.135–150.
  26. Toplulukla ilgili bilgileri, 1950’li yıllarda aralarına katılmış olan Semavi Eyice söyleşimiz sırasında aktardı.
  27. Abbasoğlu ile ag söyleşi.
  28. Darga ile ve Pekman ile ag söyleşiler.

 

  1. KAYNAKLAR
  2. Haluk Abbasoğlu, 2002. “Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel”, Anadolu Araştırmaları (İÜ Edebiyat Fakültesi Yay.), Cilt:16, s.1-8.
  3. Prof. Dr. Haluk Abbasoğlu ile söyleşi, 13 Aralık 2007.
  4. Ekrem Akurgal, Nisan 1975. “Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel”, Belleten, C:39, S:154, s.309-311.
  5. Ekrem Akurgal, Ekim 2004. Bir Arkeoloğun Anıları –Türkiye Cumhuriyeti kültür tarihinden birkaç yaprak-, Türkiye Bilimler Akademisi Yayınları, 3. Basım, 302 s.
  6. Bahadır Alkım, 1974. “Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel’in Yayınları”, Mansel’e Armağan içinde, C:I, s.XIX-XXXIV. Ayrıca Belleten, C:39, S:154, s.323-327’de tekrar basılmıştır.
  7. Mükerrem Usman Anabolu, “Hocaların Hocası Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel”, ???????? (İÜ Edebiyat Fakültesi Yayını).
  8. Prof. Dr. Mükerrem Usman Anabolu ile söyleşi, 8 Ocak 2008.
  9. Muhibbe Darga, Nisan 1975. “Yitirdiğimiz büyük değer”, Belleten, C:39, S:154, s.319-322.
  10. Muhibbe Darga ile söyleşi, Aralık 2007. Arkeolojinin Delikanlısı Muhibbe Darga, Emine Çaykara, Can Yayınları, 2. Basım, 369 s.
  11. Prof. Dr. Muhibbe Darga ile söyleşi, 18 Ocak 2008.
  12. Prof. Dr. Semavi Eyice, 1975-76. “Türk Trakya Araştırmalarının Öncüsü: Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel (1905 – 1975)”, Güneydoğu Avrupa Araştırmaları (İÜ Edebiyat Fakültesi Yayını), 4 / 5, s.301-330.
  13. Prof. Dr. Semavi Eyice, 2006. “İstanbul’da Tanıdığım Bazı Kitap Meraklıları ve Kütüphaneleri”, Milli Kütüphanemizin İlk Kütüphanecisi Leman Şenalp’e Armağan içinde, Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi Yay., s.135–150.
  14. Semavi Eyice ile söyleşi, 17 Aralık 2007.
  15. Ali M. Dinçol, 2002. “Sunuş”, Anadolu Araştırmaları (İÜ Edebiyat Fakültesi Yay.), C:16, s.I-III.
  16. Uluğ İğdemir, Nisan 1975. “Mansel’in ardından”, Belleten, Cilt 39, S: 154, s.313-314.
  17. Dr. Arif Müfid Mansel, 1947. Ege ve Yunan Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 578 s.
  18. Arif Müfid Mansel, 1939. “Halil Edhem Eldem”, Ülkü, S:71, s.383-386.
  19. Dr. Arif Müfid Mansel, 1948. “Halil Edhem Eldem ve Sard Eserleri”, Halil Edhem Hatıra Kitabı içinde, C:2, s.1-12.
  20. Dr. Arif Müfid Mansel, 1948. “Halil Edhem Eldem ve İstanbul Müzeleri”, age, s.13-26.
  21. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel, “Martin Schede (1883 – 1947)”, Belleten, C:16, S:63, s.407-419.
  22. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel ile söyleşi, 26 Şubat 1955. “Arkeoloji Hazinelerimizin Kıymetini Biliyor muyuz?”, Haz: Şinasi Başeğmez, Devir, S:27, s.18-23.
  23. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel, 1956. “Clemens Emin Bosch (1899 – 1955)”, Belleten, Cilt: 20, S.78, s.295 – 303.
  24. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel, Ocak 1958. “Aziz Ogan 1888-1956”, Belleten, Cilt: 22, S:85, s.117-135.
  25. Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel, Nisan 1960. “Osman Hamdi Bey’in Ölümünün 50. Yıldönümü Vesilesiyle”, Belleten, C:24:,S:94, s.291-301.
  26. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel ile söyleşi, 1 Temmuz 1964. “Her halde evlenebilmek için şimdiye kadar hiç vaktim olmadı!”, Müzmin Bekârlar dizi yazısı, Haz: Celâlettin Çetin, Akşam, s.3.
  27. Prof. Dr. Adnan Pekman ile söyleşi, 8 Aralık 2007.
  28. Haldun Taner, Nisan 1975. “Bir Hocanın Ölümü”, Belleten, C:39, S:154, s.315-318.
  29. Tarih 1, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri (1931-1941), Kaynak Yayınları, Ekim 2000, 380 s. + resimler ve haritalar.
  30. Oğuz Tekin – Nil Türker Tekin, Mülteci Bir Akdemisyenin Biyografisi Clemens Emin Bosch (1899-1955), AKMED Yayınları, 2007, 257 s.
  31. Elif Tül Tulunay, 2002. “Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel Hocamızı Anarken…”, Anadolu Araştırmaları (İÜ Edebiyat Fakültesi Yay.), C:16, s.553-556.
  32. Erdem Yücel, 2002, “Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel’in Başlattığı Trakya Kazıların Dünü Bugünü”, Anadolu Araştırmaları (İÜ Edebiyat Fakültesi Yay.), C:16, s.605-615.