Ana sayfa 61. Sayı Darwin’e doğru…

Darwin’e doğru…

Kapak Dosyası

119
PAYLAŞ

Prof. Dr. E. Rennan Pekünlü

Leonardo, Kepler, Hutton, Smith, Cuvier, Lyell ve Darwin gibi bilim insanlarının ortak bir yanı vardı: Sınırsız bir zaman içinde evrim geçiren doğayı, bugün burada gözlediğimiz kuvvetlerin etkileşimi cinsinden açıklamak ve gerekirse bu bilgiler ışığında geçmişe inen basamağın merdivenlerini oluşturmak. Darwin kendinden önceki entelektüel akımları durgun ancak derinden akan bir ırmakta buluşturma becerisini gösteren bir bilim insanıydı ve alçakgönüllüydü: “Ben, benden sonrakilerin otobana çevireceği bir patika açtım”. 

 

Şu anda varolan canlı türlerinin değişikliğe uğrayarak ortaya çıktığına ilişkin öneri, hemen hemen tüm bilim insanları tarafından onanmıştır. Ancak, bu görüşe özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yaratılışçılar tarafından şiddetli bir karşı çıkış var. Ben bu çıkışı bilimsel bir anlaşmazlık olarak görmüyorum: hemen hemen tüm yaratılışçılar, savlarını bir otorite temelinde geliştiriyorlar ki bu bilim insanlarının onamadığı bir davranıştır; ayrıca yaratılışçılar evrimden çok bilime saldırıyorlar. Yaratılışçıları bilimsel açıdan ciddiye almamız gerekmiyor, ancak sosyolojik açıdan ve doktrinlerinin vereceği zarar açısından bakarsak, yaratılışçıları ciddiye almamız gerekiyor (A. F. Huxley, “How far will Darwin take us?”, in Evolution from Molecules to Men, D. S. Bendall (ed.), CUP, Cambridge, 1985, p.6).

 

Zaman’a ilişkin ‘korsan haritası’

Aydınlanma döneminin en parlak son on yılında zaman kavramının prangaları yavaş yavaş kırılmaya başladı. “Zamanda yolculuğa” çıkan üç bilim insanı James Hutton (1726-1797), William Smith (1769-1839) ve Baron Georges Cuvier (1769-1832) zamanın gizlerini çözen bilim insanları olarak anılacaktı. Bu üç bilim insanı zamanda yolculuğa çıkmıştı ancak her birinin elindeki veri, tıpkı bir korsanın üç parçaya bölünmüş define haritası gibi, zaman gerçeğinin yalnızca bir parçasını yansıtıyordu. Ve bu bilimciler aynı dönemde yaşamış olmalarına karşın, ne yazık ki, Avrupa’nın herhangi bir tavernasında aynı masanın çevresine oturup, parçaları birleştirip, Mary Hopkins’in o ünlü taverna şarkısına benzer bir şarkıyı birlikte söyleyemediler: “Once upon a time there was a tavern; where we used to raise a glass or two” (Bir zamanlar bir iki kadeh parlattığımız bir taverna vardı).  

 

James Hutton

Newtoncu dünya görüşünün çok etkili olduğu dönemde, o entelektüel havayı soluyan James Hutton, Newton’un kozmik makinesinin düzenliliğini, kendi kendini ayarlama yeteneğini Yer’e uyguladı. Gökbilimcilerin şaşmaz yasalarla işleyen kozmik makinesini James Hutton da Yer’de yaratmıştı. Ancak onun bir şanssızlığı vardı; gökyüzünde gerçekleşmesine izin verilen şey Yer’de hâlâ “zındıklık” olarak algılanıyordu!

Hutton’dan önce Yer’in kara parçalarının yapısı üzerine kafa yoran hemen hemen herkes, bu yapıların “Nuh tufanınca” belirlendiğine inanıyordu. Denizlerden uzak kara parçalarında hatta dağların tepelerinde bulunan kabuklu deniz hayvanlarının fosilleri, buzul yataklarında buzul devinimleriyle yuvarlak biçimlere cilalanmış olan çakıl taşları vb. tufanın becerisi olarak yorumlanıyordu. Hutton ise, Yer kabuğunun dinamik kuvvetlerinin Yer kabuğunda gerilme, basınç ve kesme kuvvetleri yarattığına ve bu kuvvetlerin okyanus yataklarındaki kara parçalarını yeni kıtalar oluşmak üzere su üstüne çıkarırken, su üstündeki kara parçalarının da yağmur, don olayı, rüzgar ve akarsularla erozyona uğrayarak parçalanıp ufalandığına dikkat çekiyordu.

Theory of the Earth adlı kitabında Hutton, Newtoncu bir coşkuyla okuruna şöyle sesleniyordu: “Eğer aşınmış olanı yeniden onarıcı üretken kuvvetler olmasaydı, rüzgar, don ve akarsuların yıkıcı etkileri kıtaları eninde sonunda dümdüz edecekti. Ancak biliyoruz ki, bu onarıcı ve üretici kuvvetler okyanusların ölçülemeyecek denli derinliklerinde yeni kıtaların ve dağların temelini atmaktadır”. Hutton’ın bu betimlemelerinde Aydınlanma çağının etkileri ve Newtoncu özdevimli makinenin Yer’e uygulanmasındaki coşkusu gözlenmektedir. Yer katmanları üzerine yaptığı uzun ve dikkatli çalışmalar ve çökelti kayalarla volkanik kayalar arasındaki farkın incelenmesinden türettiği bilgiler, onarıcı kuvvetin Yer’in iç ısısı olduğuna işaret ediyordu. Etkin yanardağlar Hutton’ın, “bu kuvvetin yeni kara parçalarının ve sıradağların oluşmasındaki üretici kuvvet olduğu” savını doğruluyordu. Onun bu görüşleri aynı zamanda, Aydınlanma çağının, gözlenen olayları doğaüstü veya yıkıcı kaprisli güçlerle açıklanmasına karşı gösterdiği tepkinin boyutlarını da yansıtıyordu.

Böylece Batı insanının çevreninde, Romalı düşünürlerin ileri sürdüğü ama zamanla unutulan, “zamanın sınırsızlığı ve sonsuzluğu” düşüncesi yeniden doğuyordu. Kitabının son tümcesinde Hutton, “Yapmış olduğumuz araştırmalar zamanın ne başlangıcının ne de sonunun olduğuna ilişkin bir ipucu sunmaktadır” saptamasını yapıyordu.

Hutton’ın “zamanı” sınırsız ve sonsuz ancak çevrimsel bir zamandır; bu da onun değerli çalışmalarının eksik yanını oluşturur. Hutton’ın “özdevimli dünya makinesi”ne esin kaynağı olan Newton yasaları, gezegen yörüngelerinin ortalama bir değer çevresinde küçük dalgalanmalar sergileyeceğini ancak bu küçük dalgalanmaların Güneş sisteminin kararlılığını bozmayacağını söyler. Bu gökbilim gerçekleri, Hutton’ın organik dönüşümlere ve geçmiş dönemlerin bitki ve hayvanlar dünyasına ilgisiz kalmasına neden olmuştur. Gökbilimden aldığı “kararlılık” kavramına çok fazla bağlı kalarak canlıların da çağlar boyunca bu kararlılığı göstereceğini, organik dönüşümlere uğramayacaklarını düşünmüştür. O dönemde incelenmeye başlanan deniz canlı türlerinin fosillerindeki değişikliklerin belli belirsiz oluşu, onun canlı türlerinin “kararlılığı” konusundaki görüşünü pekiştirmiştir.

 

William Smith

Zamana ilişkin “korsan haritası”nın ikinci parçası William Smith’in elindeydi. James Hutton’ın okyanusların dibinden su üstüne çıkardığı kara parçaları katmanlaşmalar sergiliyordu. 1695 yılında James Woodward, 1749’lu yıllarda da Comte de Buffon katmanların yaşını bulmak için fosillerden yararlanılabileceğine dikkat çekmişlerdi. Ancak bu çalışmalar, içerdiği organik fosillerden çok kayaların doğası üzerine yoğunlaşmıştı. Smith yeni bir yaklaşımla kaya katmanlarının içerdikleri fosillerle tanı kazanabileceklerini savundu. Bunun yanı sıra, “üst üste yer alan katmanlar içinde en altta olan en eskidir” gibisinden, son derece basit bir ilkeyi benimsedi.

Bir kadastro mühendisi olan William Smith yaşamı boyunca, İngiltere’deki kömür yataklarının bulunması, bataklıkların kurutulması, çıkarılan kömürün endüstri kentlerine en ekonomik yoldan taşınabilmesi için kanalların açılması gibi işlerde çalıştı. “Katman” Smith olarak anılan bu mühendis, olağanüstü bir gözlem gücüyle her bir katmanın değişik organik içeriğe sahip olduğunu gösterdi. Büyük bir olasılıkla yapmış olduğu bulgunun ayırdında değildi ancak yaşamın tarihini bulmuştu. Çökelti kayalarını fiziksel özellikleri temelinde sınıflayamamanın sıkıntısını çekerken, değişik katmanlardaki organik izlerin birbirinden farklı olduğunu saptadı. Ancak aynı zamanda saptadığı şey, yaşamın kendisini çağlar boyunca sürekli ve tanısı kolaylıkla yapılabilir bir biçimde değiştirdiği gerçeğiydi.

Yer’in oluşumunu açıklamaya çalışan katastrofik görüşleri yadsımış olmasına karşın, yaşadığı dönemin tutuculuğu, arkadaş çevresinden duyumsadığı baskılar ve kişisel eğilimi sonucunda, “Yer’in geçmişinde bilemediğimiz yanların olduğu” görüşünü savunmaya başladı: “Fosiller yardımıyla geçmişe, doğaüstü olayların gerçekleştiği dönemlere gidiyoruz”. Aslında bu sözler, 19. yüzyılın başlarında giderek baskın duruma gelen bilimsel eğilimi yansıtıyordu. Bilimle, fosillerle ilgilenen ancak dinsel tutuculuğu da korumak isteyen bir eğilimdi bu.

Bugün katastrofik yerbilimci olarak tanımlanabilecek olan Smith yaşadığı dönemde bilimin dikkatini katmanlara ve bu katmanlardaki fosillere çekebilmişti. Smith evrimci düşünemedi belki ama zamanın sınırsızlığını ve sonsuzluğunu onadı. Onun  “zamanı” da Hutton’ınkine benziyordu. Ancak Smith’in zamanı, sokaktaki adam için soyut bir zaman kavramı olmaktan çıkmıştı. Doğa, Yer katmanları içinde “fosil canlı organizmalar” sergisi açmış, geçmiş yaşamın özgün ve öngörülemez biçimlerini sergiliyordu.

Nesli tükenmiş olan yaşam üzerine yapılan çalışmalar artık Yer’in kayalarına ayrılamaz bir biçimde bağlanmıştı. Geçmişe inen merdiven oluşturulmuştu. Bundan böyle, Yer’in kayalarında sergilediği öyküye bakılmaksızın, bugün yaşamda olan herhangi bir canlının filogenetik incelenmesi olanaksızdı. 1831 yılında London Geological Society, “zamanda geriye doğru yolculuğu” olası kıldığını onayarak Smith’e Wollaston Madalyası’nı verdi.

 

Baron Georges Cuvier

Zamana ilişkin “korsan haritası”nın son parçası Cuvier’nin elindeydi. Hutton ve Smith fiziksel yerbilimciydi. Omurgalılar taşbiliminin kurucusu olan Cuvier ise karşılaştırmalı anatomistti. Kabuklu deniz hayvanlarının fosilleri bir bütün olarak bulunabiliyorken kara omurgalılarının fosilleri çoğunlukla un ufak olmuş, ancak bir ya da iki kemiği işe yarar durumda bulunuyordu. Doğa, ölü olanı korumakla ilgilenmiyordu; onun amacı, bileşenlerini, yaşam yolunda yeni yolculuklara hazırlamaktı. Bulunan küçük bir parçadan nesli tükenmiş olan canlının tanısını yapmak ve günümüzde yaşayan bir canlıyla filogenetik ilişkisini kurmak son derece önemliydi. Cuvier işte bu sanatı doruk noktasına ulaştırdı ve bu beceri bugün bizim kültürümüzün bir parçası oldu.

  1. yüzyıla girilirken Scala naturae (varlıklar zinciri) adlı Platocu doktrin canlıların belli bir “plana” göre oluştuğunu ileri sürüyordu. Bu plan, çok çeşitli türlere sahip olmasına karşın tüm canlıların ortak bir fiziksel kökene sahip olduğunu savunuyordu. Cuvier bu “planı” geçmişi araştıran bir yönteme dönüştürmeden önce bir dizi gelişme oldu. 1) Avrupa kıtasında dikkatler deniz kabuklarından omurgalıların kemiklerine kayıyordu. 2) Smith, fosillerin katman dizileriyle ilişkisini kurunca, insanlar, hemen hemen tekdüze bir biçim sergileyen omurgasız deniz kabuklarıyla eşzamanlı yaşayan kara canlılarının türünü merak etmeye başladı. 3) Sürekli artan coğrafi bilgilere koşut olarak, “büyük omurgalıların Yer’in uzak köşelerinde gizli kalmış olabileceği” inancı iyice zayıfladı. Canlıların neslinin tükenebileceği gerçeği onandı. 4) Paris havzasındaki kaya oluşumları üzerine yoğun çalışmalar sürdürülüyordu. Çok sayıda katman ve bu katmanlarda nesli tükenmiş değişik fosiller bulunuyordu.

Kemik yığınlarından nesli tükenmiş canlıların iskeletini oluşturmak görevi Cuvier’nindi. Bu usta anatomist, nesli tükenmiş olan bir uçan sürüngeni yeniden “canlandırdı” ve çağcıl insanın görüşüne sundu. Pterodactyls adı verilen bu sürüngen omurgalılar kendilerini uçmaya uyarlamıştı. Yapısal olarak açık bir biçimde günümüz sürüngenleriyle ilişkiliydi.

Uzun bir uğraştan sonra Cuvier “korsan haritası”nın son parçasını Hutton ve Smith’in parçalarının yanına uygun bir biçimde yerleştirdi. Cuvier’nin diğer iki başarısı da Darwin’in evrimci kuramının önündeki engelleri temizleyecekti. Birincisi, Cuvier, Varlıklar Zinciri adlı hipotezi tamamıyla yadsımıştı. Grupların birbirinden ıraksayan anatomik örgütlenmeleri, onların bir tek dizinin öğeleri olamayacağına işaret ediyordu. Cuvier hayvanları dört büyük grupta topladı: Vertebrata, Mollusca, Articulata, Radiata. Dördüncü grup daha sonra yapılan çalışmalar sonunda büyük değişikliklere uğradı. Ancak burada esas vurgu, Cuvier’nin hayvanların taksonomik sınıflamasına getirdiği iyileştirmeler üzerine olmalıdır. Daha da önemlisi, kendisi ayırdına varamamış olmasına karşın, Varlıklar Zinciri hipotezi yandaşlarının savunduğunun tersine, yaşamda yalnızca bir tek “dizi” olmayıp, birden çok merdivenin bulunduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır.

Cuvier evrim düşüncesini onamadı çünkü evrimci yaklaşımın Varlıklar Zinciri hipotezinin biraz daha “süslü” biçimi olduğunu düşünüyordu. Bugün şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Cuvier, “ıraksak evrim” kavramına götüren yolu açmıştır. Diğer bir deyişle, artık hiç kimse, varlıklar dizisinin bilmem kaçıncı basamağındaki solucana, dizinin son basamağındaki insana ulaşmaya çabalayan bir yaratık gözüyle bakamayacaktı.

İkincisi, 19. yüzyılda karşımıza evrim kuramı olarak çıkacak olan “dirimsel dizi” hipotezinin geliştirilmesine verilen dürtü Cuvier’nin bulgularından gelmişti. Yazılarının arasında yer alan şu saptama hem döneminin katastrofik-entelektüel havasını hem de bilimsel yöntemini çok güzel yansıtıyor: “Nesli tükenmiş ve yaşamakta olan canlılar arasındaki filogenetik ilişkiler, doğa felsefesinin genel ilkelerinden bağımsız olarak, tamamen gözlemlerden türetilecektir”.

 

Kemik, katman, pastoral

Bir kemik Cuvier için asla “yalnızca bir kemik” olmadı. Çünkü girintileri ve çıkıntılarıyla, boyuyla ve kalınlığıyla o “yalnız” kemik, diğer kemik ve organlarla uyumlu bir birliktelik sonucunda ortaya çıkmış olan örgütlü bir varlığın öyküsünü anlatıyordu. Cuvier için bir tek diş, pençenin nasıl olması gerektiğine; bir tek tırnak, kürek kemiğinin ne denli yaygın olduğuna işaret ediyordu.

Dağları, ovaları, nehir ve ormanlarıyla bir kara parçası da Hutton için asla bir zamanlar oluşmuş ve unutulmuş “yalnızca kırsal bir kesim” olmadı. O kırsal kesim, yazımı süren yaşam öyküsünün yalnızca bir sayfasıydı; üstelik yazılan da öz yaşam öyküsüydü. Sahneyi, buzlanmalar, çağlar boyunca esen tatlı meltemler, yeraltı tanrısı plütonyum ve kızlarının saldığı ısı, dere kenarında büyüyen ve bir parça toprağı sürüklenip gitmekten koruyan ot parçaları yazıyordu. Kırsal kesim doğaldı; katastrofik olaylarla veya gazaba gelmiş bir “doğaüstü kaprisli güç” tarafından değil, bir yandan aşındıran diğer yandan da yenilerini üreten kuvvetlerin karşılıklı etkileşimiyle oluşuyordu.

Benzer biçimde bir katman da Smith için asla “yalnızca bir taş yığını” olmadı. O katmanlar geçmişin karanlıklarına inen merdivenin basamaklarıydı. Tıpkı ambere yakalanmış böcekler gibi merdivenin her basamağı da günümüzde karşılaşmadığımız değişik canlıları yakalamış ve korumuştu.

İnsanın bilgi dağarcığına eklenen bu bilgilerden sonra onu organik değişimin gerçekliğine inandıracak başka ne kalmıştı? Milyonlarca yıl boyunca düzgün bir biçimde akan yaşamın kimi bileşenleri evrim geçirip değişirken kimiyse yok olup gidiyordu. Ancak insanlık, gezegenin geçmişini anlatan bu görüntüyü bir film gibi izleyeceğine, değişik dönemlerinde çekilmiş donuk fotoğraflar olarak algılıyordu.

Sıradan vatandaşın bilgisi genişleyip derinleşiyor olmasına karşın hem kendisi hem de kendisine bu değerli bilgileri sunan bilim insanları çocukluklarından beri kendilerine işlenmiş olan dogmalara bağlı kalmayı yeğliyorlardı. Kayalarda yatan nesli tükenmiş canlılarla bugün yaşamda olan canlıların fiziksel ilişki içinde olduklarına kesinlikle inanılmıyordu. Cuvier, özellikle kara yaşamının giderek daha karmaşıklaşan yapısını sergilediğinde, bu gerçek daha geleneksel düşünenlerin usunda hemen, “insana doğru ilerleyen bir dizi” olarak algılanıyordu. Dizi, evrenin mimarının tasarımıydı; önceden biliniyordu ve tasarlandığı gibi ilerliyordu Dizi öğretisi, Varlıklar Zinciri öğretisinin bazı özelliklerini sergiliyordu. Dizi öğretisi, insan merkezli bir öğretiydi. Bu öğretinin yandaşları yaşam sürecinin amacının insan olduğuna inanıyor, her şeyin onu işaret ettiğini savunuyorlardı. Bu arada dizi öğretisi, varlıklar zincirini zamansallaştırmanın olası olduğuna, onu gerçek anlamda evrimci bir hipotez yapmaksızın geçmişe doğru uzatılabileceğine işaret ediyordu. Bu öğretide organik varlıkların sahneye sırayla çıktığı, her birinin katastrofik bir biçimde veya belki de doğaüstü güçlerin uyarttığı jeolojik felaketlerle ortadan kalktığı savunuluyordu.

Gezegenin geçmiş bitki ve hayvanlar dünyasının tasarlanmış olan birliği ve bütünlüğünde filogenetik bir ilişki olmadığı, ancak bu tarih sahnesine çıkışta maddi temelden daha üst düzeyde, ruhsal düzeyde bir ilişkiden söz ediliyordu. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, diziciler ruhsal evrimi, varlıkların gerçek fiziksel değişikliklerinden önce onamıştı!

  1. yüzyılın Darwin öncesi yarısında geleneksel Hıristiyanlık öğretisiyle romantik Alman felsefesinin karışımını görüyoruz. O dönemin yeni biliminin kavram ve bulguları, “Yaratıcının tasarımı” öğretisine yamanıyordu. Bu düşüncenin büyük bir bölümü 18. yüzyılın son dönemlerindeki Alman romantik yazarlarından türemiştir. Gode von Aesch’ın işaret ettiği gibi, Almanların tüm felsefe okulları dünyayı, “tanrının veya doğa kitabının dili olan dev bir hiyeroglif dizgesi” olarak görüyorlardı. Aynı Alman filozofları insanı organik dünyanın “mikrokozmozu” olarak tanımlıyor, insanın embriyonik gelişmesinin, “hayvanların insanın fetüs aşaması olduğu” gerçeğini yansıttığını savunuyorlardı.

Bu kavram, Darwin sonrası dönemde bazı ırkçı düşüncelerin kökenini oluşturacaktı. En üst insan türü olarak Caucasian’ın embriyonik veya emziklik bebek aşamasının diğer “alt düzey ırkları” andırdığı savunuldu. Yaşamı boyunca varlıklar dizisi öğretisinin savunucusu olan ve Darwin ile sonuna dek savaşan Louis Agassiz  insan merkezli dizi hipotezini sonuna dek savunmuş, “dizinin son terimi” olan insanın tarih sahnesine çıkışıyla Yer’in tarihinin tamamlandığını ileri sürmüştür: “Anatomik kanıtlardan yola çıkarsak, insan varlıklar dizisinin son öğesidir. Plana göre onun ötesinde maddi bir gelişme söz konusu olamaz.”

 

Sir Charles Lyell ve uniformitarian ilkenin canlanışı

Cuvier ününün doruk noktasındayken Fransa ve İngiltere’nin önde gelen yerbilimcileri katastrofik hipotezi savunuyorlardı. Tam bu sırada genç bir yerbilimci, Charles Lyell (1797-1875) Principles of Geology adlı bir kitap yayınladı. Kitap, o dönemin baskın yerbilim öğretisini ortadan kaldırmayı ve yerbilime bir kez daha sınırsız zaman ve doğa kuvvetleri kavramlarını sunmayı amaçlıyordu. Lyell’ın bilim dünyasındaki çok önemli yerini belirleyen etmenler, yerbilim dünyasında yarattığı düşünce değişikliği ve Charles Darwin’in yaşamını derinden etkilemiş olmasıdır.

Sıradan vatandaş zaman ve çok uzun zaman dilimleri boyunca etkiyen doğal kuvvetler kavramlarını gözden geçirmiş olmasaydı Darwin’in evrim hipotezi kolay kolay onanamazdı. Dahası, Lyell’ın kitabının etkisi altında kalmasaydı Darwin’in kuramını oluşturması ve ileri sürmesi büyük bir olasılıkla gerçekleşemeyebilirdi. Ancak çok tuhaftır ki, Lyell’ın yerbilim alanında kazandığı utku, daha sonra Darwin’in dirimbilim alanında kazanacağı utku denli büyük olmasına karşın, Lyell yaşamının son yıllarına dek evrimci düşünceyi onamadı. Oysa bugün baktığımızda evrim, Lyell’ın sunduğu düşünce dizgesinin doğal sonucu olarak görülüyor. Varlıklar dizisini savunanların ardı ardına gelen organik dünyasının, “yelkovanın o görünmeyen ancak şaşmaz hızıyla ilerleyen bir dünya olduğu” gerçeğini ortaya atma görevi Darwin’in olacaktı. Daha önceleri ünlü gökbilimci Halley, 1717 yılında, Güneş sisteminin uzayın belli bir köşesinde kararlı bir biçimde demirlemiş olmaktan çok devasa bir yıldızlar dizgesi içinde belli bir yöne doğru sürüklendiğini bulmuştu.

Artık Darwin yalnızca insanın değil tüm yaşamın değişim içinde olduğunu, kiminin yaşama yükselirken kiminin neslinin tükenmekte olduğunu, evrim geçirdiğini, değiştiğini duyurmaya hazırdı. Ne Yer’deki canlı yaşam ve bir bütün olarak evren 18. yüzyıl dünya görüşünün savunduğu gibi kararlı dizgelerdi, ne de varlıklar dizisi, 19. yüzyıl düşünürlerinin sandığı gibi son terimi olan insanı tarih sahnesine çıkarma göreviyle yüklü bir tasarımdı.

Darwin, Lyell’ın Principles of Geology adlı kitabının ilk baskısını Beagle’da okudu. Yolculuk dönüşünde Lyell’ın hayranlarından biri oldu. Darwin çok iyi bir gözlemci ve kitap kurduydu; bu yadsınamaz. Ancak Lyell’ın erken dönem çalışmalarını okuyanlar onun Darwin’in evrimci kuramına çok yaklaştığını hemen göreceklerdir. Eğer Lyell, doğal seçim ilkesini kitabının güdücü ilkesi yapsaydı, Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabı Lyell’ın Principles of Geology adlı kitabından rahatlıkla türetilebilirdi.

Darwin’in kuramının ilk özetinde Augustine de Candolle’den alınmış olan bir alıntı göze çarpmaktadır: “Doğanın savaşı”. Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabında da Fransız botanikçisi Candolle’e gönderi yapıyor. Darwin’in “varolma savaşımı” (struggle for existence) kavramını Malthus’dan aldığı savunulur. Bunun doğru olduğu söylenemez. Darwin’in kendisi Fransızca’sının çok iyi olmadığını yakın çevrelerine söylemiştir. Diğer yandan Lyell’ın kitabına sıkça başvurduğu bilinmektedir. Kitabının üçüncü cildinin otuz beşinci sayfasında Lyell, Candolle’e gönderiler yapmaktadır. Türlerin Kökeni adlı kitabının ilk baskısında da Darwin, “De Candolle ve Lyell tüm organik varlıkların acımasız bir yarış içinde olduklarını göstermişlerdir” diyerek “varolma savaşımı” kavramının kaynağına işaret  etmiştir.

Sir Charles Lyell “varolma savaşımı” ilkesinin, türlerin neslini tüketen yıkıcı yanını tamamen kavramış olmasına karşın bu ilkenin yaratıcı yanını kavramakta aynı beceriyi gösterememiştir. Ancak onun “günümüzde tanık olduğumuz kuvvetlerin geçmişte de işlerlikte olduğu” yönündeki inancı sarsılmaz bir ilkeye dönüştü. Nesli tükenmiş olan Paleozoik deniz artropodlarından olan Trilobitlerin gözleri üzerine yaptığı incelemelerden, “o dönemlerde de okyanuslar bugün olduğu gibi ışık ışınlarını geçirecek denli saydamdı. Atmosfer de saydamdı ki ışınlar denize dek ulaşıyordu. Bu demektir ki Güneş o zamanlar da çevresine ışık veren bir gök cismiydi” ve benzer çıkarsamalar yapmıştır. Sir Charles Lyell fosil yağmur damlalarını inceleyen ilk araştırmacıdır. “Bu damlaların boyutları bugünkü yağmur damlalarının boyutlarına benzemektedir” saptamasıyla, jeolojik zamanın tanıdığı en eski dönemlerdeki atmosferin yoğunluğunun bugünküne denk olduğu sonucunu çıkarıyordu.

İşte, katastrofik yerbilim doktrininin yavaş yavaş sönmesine neden olan kanıtlar böylesine dikkatli ve inatçı gözlemler sonunda gerçekleşiyordu. Sir Charles Lyell’ın bu başarıları sonunda bir tarih bilimcisi 1835 yılında şunları yazıyordu: “Doğanın bugün gözlediğimiz kuvvetlerinin sınırsız zaman içinde işlerlikte olduğunun gösterilmesi üzerine, Yer’in evrimini kuyruklu yıldız çarpması, Nuh tufanı, vb. gibi doğal felaketler veya doğaüstü el atmalarla açıklamaya gerek kalmayacak”. Lyell, “varlıklar dizisi” adlı Hıristiyan doktrininin baskın olduğu dönemden arda sağlam kalan ve daha sonra Darwinci olan bir bilim insanıdır.

 

Non-progressionism

James Hutton Yer’i, kendi kendini ayarlayan, kendini yenileyen ve sınırsız zaman boyunca varlığını sürdüren bir özdevimli makine olarak görmüştü. Hutton kendinden önceki dönemlerde oluşturulmuş olan bir dizi evrenbilim söylencesine ve Yer’in oluşumuna ilişkin kuramlara ilgisiz kaldı. Hutton’a göre bu çabalar söylencesel ve kanıtlanamaz çabalardı. Hutton’ın oluşturduğu dizgenin tutarlı olabilmesi için Yer’in süregelen oluşumuna doğaüstü, gizemli veya açıklanamayan kuvvetlerin bulaşmaması gerekiyordu. Gezegenimizin yüzeyini aşındıran ama aynı zamanda yeni yüzeylerin oluşumunu sağlayan kuvvetler, bugün mimari yeteneklerine tanık olduğumuz rüzgar, don, akarsular ve o dönem için gizemli olan Yer’in iç ısısıydı. Organik yaşam Hutton’ın ilgisini çekmemişti. Yalnızca sınırsız geçmişe doğru uzandığını onamıştı. Yine Hutton zamanında türlerin neslinin tükeneceğine veya türlerin giderek daha karmaşık yapılar kazanacağına ilişkin kanıtlar henüz toplanmamıştı.

Sir Charles Lyell, Principles of Geology adlı kitabını yazmaya başladığı sıralarda uniformitarian ilkeyi onamış bir bilim insanıydı, ancak koşullar Hutton’ın 1780 yılında karşılaştığı koşullardan farklıydı. Lyell’ın çalışmalarını yürüttüğü yıllarda canlıların neslinin tükendiğine ilişkin kanıtlar birikmişti. Daha da önemlisi, katastrofist yerbilimcilerin insan merkezli “varlıklar dizisi” felsefesi, Hutton’ın uniformitarian ilkesinin antitezini oluşturuyordu. Tarihsel açıdan baktığımızda “varlıklar dizisi” evrimci kurama giden yolda dev bir adım olarak görülebilir. Ancak Lyell’ın döneminde 1830’lu yıllarda bu doktrin tıpkı katastrofizm gibi bilimsel ilkelerde gerileyişi ve yerbilime doğaüstü el atmaların sunuluşu çabalarını simgeler. Uniformitarian yerbilimini savunan Lyell’ın aynı zamanda “varlıklar dizisi” öğretisini onaması beklenemezdi. Çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi bu öğreti, katastrofizmin dirimbilimdeki dengiydi. Bu zor koşullar nedeniyle Lyell’ın konumu en baştan beri çelişkili değilse bile belirsizdi.

Yerbilimde katastrofist doktrine karşı belirgin bir utku kazanmış olmasına karşın Lyell mutluluğu doyasıya tadamıyordu. Organik değişikliklere ilişkin yadsınamaz bilgiler giderek artıyordu. Bunları görmezlikten gelmek olanaksızdı. Varlıklar dizisini savunan birisi için bunlara, “özel yaratılış” veya “Tanrının el atması” biçiminde bir açıklama getirmek son derece kolayken, tüm yaşamı canlıların neslinin tükenişine ve bir üst düzeyden olmak üzere yeniden yaratılışına karşı çıkmakla geçmiş olan birisi için sürekli sıkıntı kaynağı oluyordu. Katastrofizmin geçersiz olduğunu savunan Lyell’ın karşısına çözülmesi çok zor bir sorun çıkıyordu. Bu sorun Hutton’ın karşısına çıkmamıştı. Karşıtları ondan, yalnızca inorganik dünyadaki değişiklikleri değil aynı zamanda organik dünyadaki değişiklikleri de uniformitarian ilkeler temelinde çözmesini bekliyorlardı. Diğer bir deyişle Lyell ya canlılar dünyasına el atan gizemli veya doğaüstü güçleri açıklayacak ya da gezegenimizin de bir zamanlar bilinmeyen kuvvetlerce yoğrulduğunu onamak zorunda kalacaktı.

Bu aşılması çok zor bir engeldi. Darwinci ilkenin, türlerin dönüşüme uğradığı gerçeğinin henüz bilinmediği o aşamada Lyell’ın önünde bir tek yol vardı. O da düzeltilmiş uniformitarian ilkeydi: uzay ve zamanın sınırsızlığını onarken, dikkatli ve çekimser bir biçimde, “canlıların büyük organik değişiklikler geçirdiği” savının kanıtlanamayacağını savundu. Onun zamanındaki bilgiler ışığında belli yaşam biçimlerinin neslinin tükendiği gerçeğini yadsımak olanaksızdı. Ünlü yerbilimci Hutton, uniformitarian yerbilimi öğretisine büyük bir tehlike oluşturan varlıklar dizisi öğretisini ortadan kaldırmak istiyordu. Bu arada taşbilimden yeni bulgular geliyordu: Birbirinden ayrı dönemlere ait olduğu sanılan canlı varlıkların fosillerinin aynı katmanda bulunması üzerine katastrofik yerbilim öğretileri gözden düşmeye başladı. Katastrofistlerin, “Yaşadığı çağı çok iyi biliyoruz” dedikleri canlıların savunulan çağlardan daha önce de yaşadıkları ortaya serilince, bu dizinin son elemanı olan insanın kökenine, dizinin gerçekten “son elemanı” olup olmadığına ilişkin kuşkular doruk noktasına çıktı. Bunun üzerine Lyell  birbirini izleyen varlıklar dizisi öğretisinin doğru olmadığını duyurdu. Henüz Darwin tarafından ortaya atılmamış olmasına karşın artık kendisini yavaş yavaş duyumsatan “evrimci” ilerleme düşüncesini, doğaüstü cila çekilmiş varlıklar dizisi öğretisi sandığından yadsıdı. Tuhaftır ki, organik değişiklikleri doğal kuvvetler cinsinden açıklamaya çalışırken, organik değişiklik düşüncesinin kendisini yadsıma noktasına geldi. Yukarıda da değindiğimiz gibi Lyell’ın durumu en başından beri zor ve karışıtı. Organik değişikliklere doğal bir açıklama getirmek amacıyla bu değişikliklere neden olan kuvvetler üzerinde yoğun araştırmalar başlattı. Bu çalışmalar daha sonra Darwin ve çalışma arkadaşı Wallace’ın çok işine yarayacaktı.

Uniformitarian okulun tüm üyeleri doğaüstü veya bilinmeyen kuvvetlerin evrene el atmalarını yadsıdılar. Bu okul, zamanın sınırlı olduğunu, evrenin doğaüstü el atmalarla önceden belirlenmiş bir yöne doğru ilerlediğini yayan Hıristiyan öğretisine karşı yürütülmüş olan bir başkaldırıyı simgeler. Bu okul, evrene uygulanan Newtoncu yaklaşımı Yer’e uygular ve Yer’in de doğa kuvvetlerinin etkisi altında, aynı ilkelerle  kendi kendini ayarlayan, yenileyen ve kendi bağrından yeni varlıklar üreten özdevimli bir makine olduğunu savunur. Kuvvetlerin sürekliliği ve zamanın sınırsızlığı kavramlarıyla evrimci düşünceye büyük katkılarda bulunmuştur. Malthuscu seçim ilkesini ustaca uygulayan Darwin, uniformitarianların gereksinimi olan gözlenebilir “doğal” kuvveti sağlayarak, doğaüstü el atmalara karşı duydukları korkuyu böylece ortadan kaldırmış oldu.

 

“Ben, benden sonrakilerin otobana çevireceği bir patika açtım”

İnsanlık, tanrıyı bilimin ilgili dallarından ait olduğu teoloji alanına “sürdükleri” için Uniformitarian yerbilimcilere ve evrimci dirimbilimcilere çok şey borçludur. Bu bilim insanlarından öğrendiğimiz ilkeler, geçmişi görebilmek, onu yeniden gözler önüne serebilmek ve günümüzü nasıl yoğurduğunu anlayabilmek için bugün, Güneş’in altındaki her şeyin yeni olduğunu ve “zaman oku” yönünde geriye dönmemecesine ilerlediğini, zamanın çevrimsel değil, geri dönüşsüz ve yaratıcı olduğunu onamamızı gerektiriyor.

Darwin kendinden önceki entelektüel akımları durgun ancak derinden akan bir ırmakta buluşturma becerisini gösteren bir bilim insanıydı ve alçakgönüllüydü: “Ben, benden sonrakilerin otobana çevireceği bir patika açtım”.

Darwin öncesi ve çağcılı olan bilim insanları ‘varolma savaşımının’ yapıcı ve üretken yanını görememişlerdir. “Çağcıl dirimbilimciler evrimi ‘türlerin yetersiz besin depoları için verdikleri savaşım olmaktan çok, toplam besin depolarını arttıracak ve böylece paylarına düşen besinleri alacak biçimde gelişmeleri’ olarak tanımlıyorlar” saptamasını yapmadan edemiyoruz. Ancak bu başka bir yazının konusu.

Beagle ile dünya turuna çıkmadan önce Darwin evrim hipotezini oluşturmuştu bile. Ancak bu hipotezi “alan çalışmasında” kişisel gözlemleriyle doğrulamak istiyordu. Darwin’i Darwin yapan davranış, hipotezinin sınanması konusunda gösterdiği istekti.

Leonardo, Kepler, Hutton, Smith, Cuvier, Lyell ve Darwin gibi bilim insanlarının ortak bir yanı vardı: Sınırsız bir zaman içinde evrim geçiren doğayı, bugün burada gözlediğimiz kuvvetlerin etkileşimi cinsinden açıklamak ve gerekirse bu bilgiler ışığında geçmişe inen basamağın merdivenlerini oluşturmak.

 

KAYNAKLAR

1) Loren Eisley, Darwin’s Century, Anchor Books,Doubleday and Company Inc., Garden City New York, 1961.

2) Eric J. Lerner, The Big Bang Never Happened, Times Books, Random House, Inc, NY, 1991