Ana sayfa 61. Sayı DOSYA: Kilise evrimleşti mi? Evrim ile Katolik Dogma’yı uzlaştırma...

DOSYA: Kilise evrimleşti mi? Evrim ile Katolik Dogma’yı uzlaştırma çabasına bir örnek: Evrim ve Dogma

100
PAYLAŞ

Aşağıdaki “Evrim ve Dogma” başlıklı yazıyı okurlarımızın dikkatli bir biçimde okumasını salık veririz. Bu yazı, daha giriş bölümündeki saptamayla ne denli kökten bilim karşıtı olduğunu gösteriyor! Yazının kaynağı: John A. Zahm, Evolution and Dogma, Chicago: D. H. Mcbride and Co., 1896; Rpt. Ed. Arno Press, 1978, Peter M.J. Hess & Paul L. Allen, Catholicism and Science, Greenwood Press, Westport, Connecticut · London, 2008.

Evrim kuramının gösterimsel kanıtının en sonunda bulunduğunu varsayın; öyle bir kanıt ki, en müşkülpesenti, en kuşkucuyu bile inandıracak olan bu kanıt Katolik Dogma’nın değişmesine neden olamayacaktır. Kuramcılar kendi görüşlerini sanki doğanın gerçekleriymiş gibi göstermek zorunda kalabilir, ancak Kilisenin doktrinleri bundan zerre kadar etkilenmeyecektir. Aziz Augustine ve aziz Thomas Aquinas’ın hipotezleri teze dönüşecek ve us sahibi, görüşlerinde tutarlı olan kişiler bu tezi derhal, koşulsuz ve net bir biçimde onayacaklardır.

 

Evrim kuramı inancı sarsamaz

Bundan başka, zamanla bilimin -hemen hemen imkânsız bir olayı- insanın kökeninin maymun olduğunu gösterdiğini varsayalım. Bu durumda bile inanca ilişkin gerçeklerden kuşku duymaya gerek olmayacaktır. İnsanın ortak atasının bir çeşit gelişkin maymundan, nesli tükenmiş anthropopithecus’dan geldiğinin kanıtlanması ne Genesis’in açıklamalarıyla ne de Kilise Babaları ve uzmanlarının onadıkları yaratılış ilkeleriyle çelişecektir.

Gladstone’a göre, “Genesis insanın yaratılışını diğer yaratıklardan farklı olarak bildirmesine karşın, eğer bilim insanın sonsuz sayıda çok küçük değişikliklerle en düşük düzeyde örgütlenmiş atadan ortaya çıktığını kanıtlasa bile Genesis’te belirtilen durumu değiştiremeyecektir. Bu değişimlerin herbiri ne denli küçük olursa olsun, değişimin olduğu noktada hem kendinden önceki hem de sonraki değişimden kesinlikle farklıdır; bu değişimler ayrı birer yaratılıştır.

Bizim ussal yeteneklerimiz sınırlı olduğu için belli bir sınırın ötesinde daha küçüğe ve daha büyüğe ulaşma çabamızın önüne engeller çıkar. Ancak Tanrının yetenekleri sonsuz olduğu için küçük ve büyük, aydınlık ve karanlık onun için aynıdır. Eğer insan düşük düzeyden sayısız aşamalarla Tanrının görüntüsü durumuna geldiyse, bu aşamalardan hangisinin kendine özgü yaratılış isimleriyle adlandırıldığına ancak Tanrı karar verebilir. Diğer yandan, insanın maymundan türemiş olmasının insanı aşağıladığını savunuyorlar. Hiç de değil! Böylesi bir türemenin maymunu asil duruma getireceğini söylemek daha doğrudur. Duygusallığı bir kenara bırakacak olursak, bir Hıristiyan için “soyunun izini sürdüğünde dolaylı veya dolaysız olarak toza ulaşacağını” bilmesinin hiçbir önemi yoktur. Assisi azizlerinden Francis’in yaşamından öğrendiğimize göre O kuşlar için ‘kardeşlerim’ diyormuş. Teolojik veya zoolojik olarak doğru mu düşünüyordu hiç önemli değil, ancak bugünkü çağdaş yaşamda bir maymun olduğunu öğrenenlerin duyduğu korkudan bağışıktı. Kendisi ruhsal bir varlığa sahip olduğunun bilincinde olarak kuşların da ruhsal yaratıklar olabileceğini düşündü ve bunu dile getirirken insan saygınlığını zedeleyeceğini sanmadı ve o güzelim yaratıklarla akraba olduğunu savunarak ormanda Tanrıya dua etti, tıpkı meleklerin cennette Tanrıya dua ettikleri gibi.

 

Evrim kuramını yanlış anlıyorlar

Çoğu kişi, Evrim kuramının anlamını kavrayamadığından ona kuşkuyla yaklaşıyor. Bu kişiler, evrim kuramını varlıkların kökenini açıklamaya çalışan bir çerçeve olarak görüyor, oysa kuram yalnızca varlıkların tarihsel gelişimiyle ilgileniyor. Evrim kuramı yaratılışla, varlıkların kökeniyle değil, Herşeye Kadir İlahi Gücün (Divine Omnipotence) evreni yarattıktan sonra varlıkların yaratılış biçimi (modus creandi) veya daha doğru olmak gerekirse oluşum biçimiyle (modus formandi) ilgilenir. Daha sonra Evrim kuramı yaratılışı entelektüel bir gereksinim olarak varsayar, çünkü yaratılış olmasaydı evrilecek varlıklar da olmazdı, bu nedenle Evrim imkânsız olurdu.

Aynı nedenden dolayı Evrim bir Yaratıcının, tüm varlıkların sahibi Lord’un, nedenlerin Nedeni’nin, terminus a quo aynı zamanda terminus ad quern varlığını varsayar ve varsaymalıdır. Evrim daha başka şeyleri de varsayar. Evrimin olası olabilmesi için önce hiç yoktan yaratılışı (ex nihilo) aynı zamanda da bir kaosun varlığını veya yaratılış in potentia varsaymalıdır. Basit, kaba bir maddenin kendi deviniminin veya maddeye özgü bir gücün, inorganik maddeden organik maddeye, düşük düzeyde örgütlenmiş yaşamdan yüksek düzeyde örgütlenmiş yaşama, usa sahip olmayan bir yaratıktan ussal bir yaratığa geçiş için, Evrimin tek etkin neden olduğunu düşünmek, varlıklara özgü olmayan bir şeyi, daha büyük olanın daha küçük içinde olduğunu, yetkin olanın yetersiz olan içinde olduğunu, bütünün de parça içinde bulunduğunu varsaymak demektir.

Yalnızca mekanikle ilgilenen bir kuram, ne denli açıklayıcı olursa olsun, gelişim denen basit olguyu açıklayamaz. Böylesi bir kuram bir protoplazma zerresinin kökenini veya bir tohumun sürümünü (germination) açıklayamayacağı gibi, en küçük kristalin veya en basit kimyasal bileşimin oluşum nedenini de açıklayamaz. Kısacası, felsefi açıdan geçerli olabilmesi için Evrim kuramı, evrilen varlıkların bir yaratıcısının olduğunu varsaymanın yanı sıra, gelişimin gerçekleşebilmesi için de bir gücün veya Nedenlerin Nedeninin (Causa causarum) olduğunu da varsaymalıdır. Bu nedenle başlangıçta Tanrı maddeyi yaratmanın yanı sıra ona tüm biçimlere evrilme gücünü de verdi.

Dahası var! Usa yatkın bir Evrim kuramının oluşturulabilmesi için bu kuramın güçlü bir felsefenin ve aynı zamanda gerçek ilahiyatın (theology) gereksinimlerini karşılayabilecek bir varsayımı da olmalıdır. Başlangıçta maddenin yaratıldığını onamanın yanı sıra, gizilgüce (potansiyel) sahip bir yaratılışın, Tanrının maddeye kazandırdığı yasalara uygun olarak maddenin Evrim geçirmeye yetenekli olarak yaratıldığını, yaratıcı etkinliklerin varlığının sürdüğünü, bu etkinliklerin yaratılışın şafağından başlayıp, atomdan tek hücreli organizmaya ve oradan da insana dek geçen evrimci ilerlemenin çeşitli aşamalarında varlığını sürdürdüğünü onamalıyız.

Tanrının bu her yerde hazır ve nazır etkinliklerini, yarattığı ve geliştirdiği yaratıkların sürekliliğini Aziz Thomas “İlahi Yönetim” (Divine Administration) olarak betimler ve inananlar arasında tanrı takdiri olarak bilinir (Providence). Bunun anlamı, Yaratıcı ile yaratık arasında etkin ve sürekli bir işbirliği var demektir. Yer’de büyük çeşitliliğe sahip yaşam maddenin gizilgücü nedeniyle evrim geçiriyorsa, bunun nedeni Tanrı’nın özdeğe evrim geçirme gizilgücü sağladığı içindir. ‘Tanrı başlangıçta evreni yarattı ve özdeğe sergilediği tüm biçimlere girme yeteneği sağladı ancak daha sonra yarattıklarıyla ilgilenmedi’ demek, Hume’un Deism’ini onamak demek veya Tanrı evreni yarattıktan sonra onu kendi haline bıraktı düşüncesini savunan eski pagan fikrini onamak anlamına gelir.

Bu durumda Dr. Martineau’nun bilim için söylediğini Evrim için söyleyebilir miyiz, şöyle ki, “bilim dünyanın nedenini değil yöntemini; din yöntemi değil nedenini ortaya serer” (Martineau, 1891). Evrim, yaratıcı enerjinin görkemli ilerleyişidir, Claude Bernard’ın deyimiyle, “ilk, yaratıcı, yasalara uygun ve yönlendirici Nedenin” kendini gösteriş biçimidir. Yine Aziz Augustine’in deyimiyle hergün gözümüzün önünde gerçekleşen mucizeler (quotidiana Dei miracula) sergiler ve bize lütfedilen bu mucizelerle tanrı takdirine tanık oluruz.

Bu nedenlerden dolayı Evrim, kendisine isim olarak yakıştırılan, ne bir “çamur felsefesi”dir (philosophy of mud) ne de “kir İncil’i” (a gospel of dirt). Eğer doğru bir biçimde anlaşılırsa, Evrim, Katolik Dogma’nın güçlü ve yararlı bir bağlaşığıdır. Eğer Evrim doğruysa, Tanrının varlığı ve yaratılış da gerekli bir sonuç olacaktır. “Gerçek ilerleme terminus a quo ve terminus ad quem olduğuna işaret eder. Bu durumda, Evrim doğruysa, mutlak bir başlangıç, inanılması güç de olsa olasıdır” -Bu arada şunu kesinlikle söyleyebilirim ki- “maddenin sonsuzluğu bilimsel Evrim kuramıyla tutarsızdır.” (Moore, 229)

Pascal bir yerde şöyle bir sav ileri sürmüştür: “Doğa kuşkucuları, us da dogmatikleri şaşkına çevirir.” Biz de aynı vurguyu şöyle yapabiliriz: “Evrim bilinemezcileri (agnostics), bilim de ateistleri şaşırtır.” Bir İngiliz pozitivistine göre, “Metafiziğe vereceğiniz en küçük bir ödün sizi ilahiyat alanına savurur”. Bu saptama, “Şeylerin başlangıcı veya sonuyla ilgilenmek isterseniz Tanrıya inanmak zorundasınız” saptamasıyla eş anlamlıdır. Ve inanmak zorunda olduğunuz Tanrı soyut, salt metafizik, “kusursuz bir saydamlığa, görünemezliğe bürünmüş” bir Tanrı değildir; kişisel, bağışlayan ve seven bir Tanrıdır. Evrim de insanı varlıklar dünyasında eriştiği konumun değerinden yoksun bırakan değil, yerini en güçlü ve asil sıfatla belirleyen bir öğretidir. Basit bir soydan gelmiş olmasına karşın, insanın “dünya güzeli ve hayvanların kusursuz örneği” olduğunu onar; insanın soyunu ilk başlangıca gidersek, “tozdan ancak kusursuz tozdan geldiğini” onar. Evrim insanın uzun ve ağır ilerleyen gelişmenin en üst düzeydeki biçimi olduğunu söyler ve Dante ve Aquinas zamanından beri evrenin başkanı olduğunu belirtir.

 

Evrim ve yücelten kavram

Evrim bizim Tanrı kavramımızı yücelttiği gibi, bilinemezcilerin ve monistik bakış açısına sahip kişilerin betimlemesiyle, karanlık ve umutsuz dünyada yeni güzellikleri algılamamızı, yeni şeyler öğrenmemizi de sağlar. Jean Paul’a göre, “Tanrıya inanmayan bir kişi için uçsuz bucaksız evren biçim ve boşluktan yoksun sonsuz boyutta soğuk bir demir yığınıdır”. Ancak inanan bir evrimci için evren, daha üst düzeyde bir yaşama davet eden ve insanı gelecekte daha da mutlu edecek olan, kutsama ve dualarla dolu ilahilerin söylendiği bir ortamdır.

Herşey, Tanrıyı işaret eden büyük birliğin birer parçasıdır. Herşey bir öngörü, amaç ve bilgeliktir. Dünyanın ve tüm diğer dünyaların tarihini biliyoruz, bu dünyalar “yaratıcı bir etkinlikle, sonsuz çeşitliliğe sahip ve daha da çeşitlenecek olan bir tek orijinal evrende bir araya getirilmiştir” (Temple, 116). Ve en küçüğünden en büyüğüne Tanrının eli görülebilir. Tanrının gücü ve iyiliği kar tanesinin o güzelim biçiminde, gülün nazik dokusu, kokusu ve renginde, kelebeğin kanadındaki şahane çizgilerde, tarlakuşu ve ardıç kuşunun mutlu ve melodik notalarında, o en küçük sabah şebneminin renk tonlarında görülebilir (Bridgewater Treatise bilimin kiliseye üstün gelmesi ile atılmış bir hamleydi, tanrıyı doğada bulma çabası – R.Pekünlü)

Evrendeki herşey daha üst düzeydeki gerçeklikleri ortaya çıkarmaya hazır; cesaret kaynağı olarak hesaplanmış ve bize mutlu sonsuzluk sözü veren inancımızı güçlendirmek için tasarlanmış. İlahi güç herşeyi bir arada tutar (Aristotle, 1999: Metaphysics, X, viii). Geçmişin bilge kişilerinin bu öğretileri, daha genel olan Evrim kuramıyla genişletilmiş ve aydınlatılmıştır. Ancak Yunan felsefesinin zayıf bir biçimde öngördüğü ve Evrim kuramının açıkça bildirdiği gerçek, Tanrının doktrinini ve Evrenin ışığı oluşunu ortaya seriyor.

Bilim ve Evrim bize “İlk Neden”in, Nedenlerin Nedeni’nin, evrendeki tüm düzenin ve güzelliklerin Yazarının bilinenlerin ötesinde ve her yerde hazır ve nazır olduğunu söyler, ancak doğa ile doğaüstü arasındaki ilişkiye en güçlü kanıt vahiydir ve yaratılanın Yaratıcısına bağlı olduğu evrenin her köşesinde yazılıdır. Tanrının “herşeyi kendisine nasıl bağladığını” ancak inanç yoluyla görebiliriz

Evrimin çok güzel bir şekilde gölgelediği düşünceleri, çok uzun zaman önce Tanrı inancının asil savunucusu aziz Athanasius’un Oratio Contra Gentiles adlı eserindeki sözlerinden daha güzel anlatamam: “Lir çalgısının ayarını yapıp tiz ve bas notaları uyumlu bir duruma getiren müzisyenin ortaya çıkardığı eşsiz müzik gibi, tanrının usu da evreni tıpkı bir lir gibi kavrayıp yer ile göğü, bütünle parçayı kendi isteği ve denetimiyle düzene soktu ve herşeyi devindiren, değiştiren Kendisi değişimden bağışık kaldı.” (Athanasius, Oratio Contra Gentiles, XLII)