Ana sayfa 61. Sayı Halkın inançları – Egemenlerin dini

Halkın inançları – Egemenlerin dini

Parantez

135
PAYLAŞ

Ender Helvacıoğlu

Halkın tanrısı, vicdanların bir köşesinde durur; dünya işlerine pek karışmaz. Dünya işlerine karıştırılması, kirletilmesi ve tartışılır kılınması anlamına gelir ki, ayıptır. Tanrı halkın son sığınağıdır. Sığınaksız yapılmaz, ama sığınakta da yaşanmaz. Bu anlamda halk laiktir. Dindardır-inançlıdır, ama laiktir. Egemen sınıfların tanrı ihtiyacı ise, samimi inançtan kaynaklanmaz. Devlet inanmaz; Tanrı (din) sadece bir araçtır. Egemen düzenin devamı için gerekli olan kurgulanmış bir araç. Egemenler ne dindardır ne de laik. Halkın inançları ile egemenlerin dini ustalıkla birbirinden ayrılmalıdır.

 

Din olgusuna yaklaşım konusunu incelerken kritik nokta, “halkın inançları” ile “egemenlerin dini”ni birbirinden ayırmaktır. İnsanların süregelen dinsel inançları ile hakim sınıfların bir egemenlik aracı olarak kurumsallaştırılmış din birbirinden ayrıştırılmalı ve farklı yaklaşımlar geliştirilmelidir. Bir yaratıcıya inanmak, namaz kılmak, oruç tutmak vb. ile -örneğin- halifelik kurumu birbirinden farklıdır. Birincileri dönüştürmek yüzyıllar alacak bir süreçtir ve esas olarak dostlar arası bir mücadelenin (halk içindeki çelişkilerin) konusudur; dolayısıyla ancak karşılıklı saygı ve ikna gibi dostça yöntemlerle, zamana yayılarak ve kitlelerin kendi pratikleri içinde çözüme kavuşturulabilir. İkincisi (egemenlerin dini) ise egemenleri alaşağı edecek demokratik bir devrimin doğrudan hedefi durumundadır.

İlericiler, sosyalistler tabii ki bilimsel düşünceden yanadırlar; bu mevziden hiçbir biçimde (hiçbir politik gerekçeyle) geri adım atmamalıdırlar. Ama din düşmanı değildirler. Dini (dinsel argümanları) tarihsel ve sosyolojik bir olgu olarak ele alırlar ve felsefi, ideolojik, politik düzlemlerde bilimsel yöntemlerle çözümlemeye çalışırlar.

Bu noktada ciddi bir ideolojik-politik mücadele yaşanır. Egemenler kendi kurumsallaştırılmış dinleri ile halkın dinini aynılaştırmaya, çakıştırmaya çalışırlar ve halkı dinliler-dinsizler (inançlılar-inançsızlar) veya dinciler-laikler biçiminde bölmeyi hedeflerler. Bu tuzağa düşmemenin, dahası onları kendi silahları ile vurmanın yolu, başta da belirttiğimiz gibi, halkın inançları ile egemenlerin dininin birbirinden ayrıştırılması ve bu ayrıştırmanın politikalarının ustalıkla oluşturulmasıdır.

 

Halkın inançları ile egemenlerin dini arasında irice bir fark var!

Bu ayrıştırma bir zorlama mıdır? Yoksa tarihsel ve sosyolojik bir gerçeğe mi oturuyor?

İnsan toplulukları çok eski çağlardan beri bilemedikleri, anlayamadıkları, karşısında çaresiz kaldıkları olguların doğaüstü bazı güçlerin tasarrufu olduğuna inandılar. Bu doğaüstü güçleri simgeleştirdiler, onlara taptılar, yardım dilediler. Başlarına gelen olumsuzlukların, bu doğaüstü güçlerin cezalandırması olduğunu düşündüler. Cezalandırılmamak için çeşitli tapınç biçimleri ve ritüeller geliştirdiler. Aralarından bazılarının bu doğaüstü güçlerle iletişim yeteneği olduğuna inandılar. Bin bir çeşidi bulunan bütün bu inanç sistemlerini dinin kökenleri olarak niteleyebiliriz ama henüz “din” diyemeyiz.

Kurumsal bir yapı olarak dinler, uygarlık ile, yani insan topluluklarının karşıt sınıflara bölünmesi ile ortaya çıktı. Devlet, ordu ve din, bütün bunlar, aynı toplumsal koşulların ürünüdürler ve “uygarlık paketi”nin farklı işlevleri üstlenmiş (ama birbirlerine bağlı) mekanizmalarıdırlar. Nasıl devlet yönetim tekeli, ordu silah tekeli demekse, din de inanç tekeli demektir. Özellikle verimli coğrafyalarda yaşayan insan toplulukları öyle bir üretim düzeyine ulaşmışlardı ki, bir toplumsal artı doğmuştu. Bu üretim düzeyinin sürekliliğinin sağlanması ve toplumsal artının bölüşülmesi için devlete; toplumun dıştan (barbar topluluklardan) gelecek saldırılara karşı korunması için ve dengesiz bölüşüme karşı toplum içinden yükselebilecek itirazları bastırmak için orduya; toplum üyelerinin kendi rızaları ile kurulu düzene boyun eğmelerinin (yani ideolojik hegemonyanın) sağlanması için dine ihtiyaç vardı ve bu mekanizmalar geliştirildi. Yöneticiler, askerler ve din adamları egemen sınıfı oluşturdular.

Görüldüğü gibi yönetim, güvenlik ve inanç, uygarlık ile (bir toplumsal artının doğuşu ile) birlikte zorunlu olarak profesyonelleşti. Başlangıçta bu profesyonelleşme insanlık tarihinin gördüğü en büyük devrimdi; çünkü devlet, ordu ve din, doğaya ve barbarlığa karşı büyük bir zaferin ürünüydüler. Ama bu zaferin bir bedeli vardı: İnsanın kendi emeğine (bedensel ve zihinsel pratiğine) yabancılaşması. Bu pratiğin “düzen”lenmesinden kopması, “kendisi için” olmayı terk etmesi. Güvenlik uğruna, özgürlük feda edildi (Hâlâ da feda edilmektedir, gerek bireyler gerek toplumlar tarafından; hâlâ çözülememiştir bu kadim çelişki).

Din, bir düzen getirdi. Halkın inançlarını soyutladı, düzenledi, kurumsallaştırdı. Ama aynı zamanda (giderek) bir yabancılaştırma getirdi. Halk, inançlarına yabancılaştı. İnancı kendisinin olmaktan çıktı, kendisine dikte edilir oldu. Neye inanacağı din adamları (egemenler) tarafından tespit edilir oldu. Din, düzenlenmiş, kurumsallaştırılmış inançtır; ama aynı zamanda yabancılaştırılmış inançtır.

Halkın inançları ile egemenlerin dini arasındaki fark, bu sosyolojik olgudan kaynaklanır. Bu farkın oluşmasının temelinde, uygarlık ile birlikte toplumun karşıt sınıflara bölünmesi yatar. Moda deyimiyle, halkın inançları ile egemenlerin dini arasında irice bir fark var; yaklaşık 5-6 bin yıllık derinliği olan bir fark. Kısacası, sınıfsal bir farktır bu.

Egemenlik sistemi ve egemenler yok edilebilir. Ama halkı yok edemezsiniz. Dolayısıyla egemenlerin kurumsallaştırılmış dinine yaklaşım ile halkın inançları bağlamında dine yaklaşım farklı olmalıdır.

 

Allah bir midir?

Allah’ın tekleştirilmesi muazzam bir düşünsel devrimdi (tabii büyük toplumsal devrimler eşliğinde). Tektanrılı dinlerin oluşumu aynı zamanda, belki de tarihin gördüğü en büyük laikleşme atılımıydı. Tektanrıcılık ile, kutsallaştırma (Tanrı) günlük hayattan önemli ölçüde çıkarıldı, soyutlaştırıldı ve göklere sürüldü. Daha önce de yazdığımız gibi, tektanrılı dinlerin büyük liderleri Musa, İsa ve Muhammed, tarihin gördüğü en büyük tanrı yıkıcılarıydı. Mısır firavunlarına, Roma imparatorlarına ve Mekkeli zalimlere karşı yapılmıştır bu büyük toplumsal ve düşünsel atılımlar.

Ama bu, madalyonun bir yüzü. Gerçekte, Allah teke indirilmiş midir? Sınıflar ortadan kaldırılmadıkça, Allah “bir” olabilir mi? Çoktanrıcılığa karşı zafer geri dönüşsüz biçimde kazanıldıktan sonra tektanrıcılığın da kurumsallaştığını ve yeni düzenin hakim ideolojisi haline geldiğini görüyoruz. Bu noktadan sonra “Allah birdir” söylemi, bildik “hepimiz aynı kayıktayız” söyleminin dinsel düzlemdeki ifadesinden başka bir şey değildi. Ezilenler, ezen-ezilen çelişkisinin farkına vardıkça, Allah’larının da farklı olduğunun farkına vardılar. Yönetenlerin Allah’ı ile yönetilenlerin Allah’ı bir değildi. İşlevleri de farklıydı. Aslında her sınıfın Allah’ı kendisine benziyordu. Tanrı insanı kendi suretinde yarattı denir ama aslında tersi doğrudur. İnsanlar Tanrı’yı kendi suretlerinde yaratırlar. İnsan topluluklarının karşıt sınıflara bölünmesiyle (uygarlıkla) birlikte, sınıflar tanrılarını kendi suretlerinde yarattılar.

Sınıf mücadelesinin keskin olmadığı, ezenlerin toplum üzerindeki hegemonyasının baskın olduğu dönemlerde, ezenlerin tanrısı da baskındır. Böyle dönemlerde ezenlerin tanrısı at oynatır; ezilenlerin tanrısı ise meydanı boş bırakır ve kalplere, vicdanlara çekilir. Ezenlerin tanrısı kapsayıcı, buyurucu, cezalandırıcı bir tanrıdır. Ezilenlerinki ise, koruyucu, yardım dilenilen, acıları hafifleten, pasif bir tanrı. Marx bu durumu çok güzel anlatır: “Dinsel sıkıntı bir yandan gerçek sıkıntının ifadesi, bir yandan da gerçek sıkıntıya karşı protestodur. Din aklın içinden atıldığı toplumsal koşulların ruhu olduğu gibi, ezilmiş yaratığın iç çekişidir, taş yürekli bir dünyanın ruhudur da. Din halkın afyonudur.” Boyun eğen ezilenin tanrısı afyon işlevi görür; hem uzlaşmacıdır (ezenlerin tanrısı ile uzlaşır) hem de acıları uyuşturucu ve öteleyicidir.

Ne zaman ki sınıf mücadelesi keskinleşir, ezilenler baş kaldırırlar, ezilenlerin tanrısı da vicdanlardan dışarı çıkıp ezenlerin tanrısının karşısına dikilir. İsyancı bir tanrı olur. Tıpkı, Musa’nın Tanrısının Mısır’ın tanrılarına, İsa’nın Tanrısının Roma’nın mağrur tanrılarına, Muhammed’in Allah’ının Mekke’nin putlarına başkaldırışı gibi. Tıpkı, Abbasi yönetimine başkaldıran Karmatilerin, Selçuklu’ya isyan eden Babailerin, Osmanlı’ya başkaldıran Bedreddinilerin, Avrupa feodallerine ve onların kilisesine karşı köylülerin isyanını örgütleyen Thomas Münzer’in Tanrısı gibi.

Aslında görüldüğü gibi süren sınıf mücadelesidir. Tanrılar bu mücadelenin suretleridir sadece. Ama ezilenler asıl yaratıcının kendileri olduğunu kavrayana dek, yani modern çağlara dek, sınıf mücadelesi bu kutsallaştırma kisvesi altında süregelmiştir.

 

Tanrı ihtiyacı (egemenler ve halk açısından)

Tanrı ihtiyacı nereden kaynaklanıyor? Bu sorunun yanıtı da, yönetenler ve halk açısından ayrı ayrı verilmelidir.

Egemen sınıfların tanrı ihtiyacı, samimi inançtan kaynaklanmaz. Devlet (tarihteki din devletleri bile) inanmaz; Tanrı (din) sadece bir araçtır. Egemen düzenin devamı için gerekli olan kurgulanmış bir araç. Savaşlar dua ederek kazanılmaz; güçlü ordular kurulmalı, savaş sanatı iyi bilinmelidir. Bütün savaş kuramcılarının eserlerini okuyun, hiçbirinde “komutanlar şöyle inançlı olmalıdır, böyle dua etmelidir” diye yazmazlar. Maliye, hukuk, iç ve dış ilişkiler vb. bütün devlet işleri tamamen dünyevi koşullar göz önüne alınarak yürütülür. Bu yeni bir olay da değildir; Sümerlerden beri böyledir.

O halde devletin (egemen sınıfların) neden dine ve tanrıya ihtiyacı var? Tebaayı yönetebilmek için, toplum üzerindeki ideolojik hegemonyalarını pekiştirmek için… Askerleri düşmanın üzerine ancak “Allah, Allah, Allah!” diye sürebilirsiniz; ama hepimizin bildiği ve Napolyon’un da itiraf ettiği gibi asıl slogan “Para, Para, Para!”dır. Egemen sınıflar açısından bu iki slogan aynıdır. Sadece asıl slogan halka Allah ambalajına sarılarak sunulmaktadır.

Kısacası, egemen sınıflar devleti yönetirken inançsızdırlar, halkı yönetirken ise inançlıymış gibi gözükürler. Yani “takiyye” yapmaktadırlar. Bu takiyye, egemenlerin laiklik anlayışına da yansır: Devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrılması. Neden sadece devlet işlerini ayırıyorsunuz? Çünkü halkı yönetirken, dine ve Allah’a ihtiyacınız var. Sizi gidi takiyyeci dinciler! Sizi gidi takiyyeci laikler! Dincilikleri de takiyye, laiklikleri de…

Egemen sınıflar üçkâğıtçı oldukları için takiyye yapmazlar; buna mecburdurlar. Uzlaşmaz bir çelişkiye (ezen-ezilen, sömüren-sömürülen) dayanan sistemlerini sürdürmeye çalışmak gibi, olanaksızlığı eninde sonunda ortaya çıkan bir hedefin peşindedirler. Bu nedenle kırk takla atmak zorundadırlar. Bu kırk taklanın en önde geleni de dindir (önde gelen bir diğerinin de milliyetçilik olduğu biliniyor).

Halkın (ezilenlerin) tanrı ihtiyacı ise eksikliğinden, daha doğrusu “kendisi için” olamamasından kaynaklanır. Kendi yapamadıklarını tanrıdan diler, tanrıdan bekler. Halkın tanrısı ile ilişkisi, çocuğun ana-babası ile ilişkisi gibidir. Sığınılan, koruyan, kollayan, yardım eden, cezasından korkulan, ama bağışlayan, her şeyi bilen, her an hazır ve nazır olan doğaüstü bir güç. Halkın tanrısı, halkın ezilme durumuna katlanmasını sağlar. Konumunu değiştiremeyen, dönüştüremeyen, kendisini yaratamayan kişi, ya akıl sağlığını yitirecektir, ya da tanrısına sığınacaktır. Bu son derece yakıcı bir ihtiyaçtır. Halk için bütün eksiklikleri ve zayıflıkları kapatan kapsayıcı bir güçtür tanrı. Tanrı, halkın zayıflığıdır, güçsüzlüğüdür, yumuşak karnıdır.

Halk inançlarında samimidir. Yönetim erkini elinde tutan egemenler gibi takiyyeci değildir, Tanrısını samimi olarak savunur. Tanrı onun son sığınağıdır; dolayısıyla dışardan gelip yıkmak isteyene karşı tanrısını büyük bir dirençle, can havliyle savunacaktır. Tanrı, halk için, “evdeki bulgur”dur.

 

Halk dindardır, ama laiktir

Halkın tanrısı, politik bir tanrı değildir. Vicdanların bir köşesinde durur; günlük işlere, dünya işlerine pek karışmaz. Hatta onun dünya işlerine karıştırılması, kirletilmesi, tartışılır kılınması anlamına gelir ki, ayıptır. Dediğimiz gibi Tanrı halkın son sığınağıdır, bir tür yastık altındaki bileziktir, zor zamanların garantisidir. Sığınaksız yapılmaz, ama sığınakta da yaşanmaz. Zaman zaman anımsanır: Kimisi günde beş vakit, kimisi Cuma’ları, kimisi ise sadece bayram sabahı. Bu konuda zorlama yapmak da ayıptır, vicdanlara müdahale olarak algılanır. Sıradan halk, içgüdüsel olarak, bu tür ritüellerin gerçek inancın ölçütü olmadığını bilir. Hatta bu tür ritüeller, belli bir kesim için samimi bir anımsama faaliyeti olsa da, çoğu kişi için dünya işlerinin yürütülmesinin bir aracıdır. Halkımız da mahalle çapında politika yapar; en azından Cuma’ları ibadet yerinde gözükür ki dışlanmasın, müşterisini kaybetmesin. Ama bu “şark kurnazlığı” vicdanen ayıp sayılır, açıkça savunulamaz; yapılır ama saklanır, utanılır.

Kısacası halk tanrısını gözbebeği gibi korur; onu kirli dünya işlerine mümkün olduğunca karıştırmamaya çalışır. Ancak çaresiz kaldığı zaman ona başvurur ki, aslında bunun bir çare olmadığının da farkındadır. “İşimiz Allah’a kaldı” sözünü “tamam şimdi rahatladık, bütün sorunlarımız her şeye gücü yeten bir kuvvet tarafından çözülecek” anlamında mı kullanırız, yoksa çaresizliğin bir ifadesi olarak mı? “Allah seni ıslah etsin/belanı versin/kahretsin” sözleri de hep çaresizliğin dışavurumudur. “Ne dedim ne yaptımsa dinletemedim” anlamına gelir, yoksa “işte şimdi o seni doğru yola getirir” anlamına değil. Anne sınava giden çocuğunu “Allah zihin açıklığı versin” diye uğurlar. Ama işini Allah’a bırakmamak için önceden her türlü tedbirini de almaya çalışır: Çocuğun sınava hazırlanabilmesi için her türlü fedakârlığı yapar, gece uykusunu almasını sağlar, sabah özenle kahvaltısını hazırlar… Yani tüm dünyevi (bilimsel) gerekleri yerine getirir. Zihin açıklığı dileği, son bir psikolojik destek anlamındadır; daha çok da anne için…

Halk laiktir. Dindardır-inançlıdır, ama laiktir. Hem de laikliğe gerçek içeriğini verir, onu sınırlamaz. Öte dünya işleri ile dünya işlerini (sadece devlet işleri değil) birbirine karıştırmama anlamında -yani doğal olarak- laiktir. Dindarlığı öte dünya içindir; bu dünyada (doğada) çaresi olmayan tek olgu (ölüm) karşısında vakur kalabilme anlamında inançlıdır. Yoksa bu dünyanın (doğanın) bütün işlerini dünyevi yöntemlerle çözmeye eğilimlidir. Böyle bir çözümü gördüğü an hemen ona sarılır; işini Allah’a bırakmaz. Allah’ını boş yere meşgul etmez!

Bu laiklik, uygarlık sürecinin yarattığı büyük bir kazanımıdır. Uygarlık, insanlığın, doğa ve toplum olayları karşısında kendi kaderini kendi ellerine alabilmesinin yolunu açtı. Yaşam etkinliklerinin giderek çoğalan bölümünü doğaüstü güçlerin elinden aldı, insana verdi. Tabii ki bedeller ödendi ve hâlâ ödeniyor: Sınıflaşma, sömürü ve bunların aracı olarak devlet, ordu ve din. Ama uygarlık sürecinin temelde yarattığı muazzam birikim de yadsınamaz. Zaten bu birikim sayesindedir ki, bugün sınıfsız, sömürüsüz ve devletsiz bir uygarlık modeli insanlığın ufku içine girebilmiştir.

 

Egemenler ne dindardır ne de laik

Egemenler ise ne dindardır ne de laik. Egemenlerin tanrısı politik bir tanrıdır. Yönetmek, buyurmak, savaşmak ve cezalandırmak zorundadır. Dolayısıyla aktiftir, dünya işlerinin içindedir. Daha doğrusu egemen sınıflar, bütün bu işleri yapabilmek için bir tanrı icat ederler ve onu kullanırlar. En başlarda kendilerini tanrılaştırarak, sonraları “Tanrı adına”, daha sonra da “Tanrı vasıtasıyla”… Tanrıyı dünya işlerinde kullandıkları için laik değildirler. Tanrıyı sadece araç olarak kullandıkları için de inançlı ve dindar değildirler. Bireylerden bağımsız olarak, sınıfsal konumları gereği böyledirler.

Peki, egemenler neden böyle bir araç icat ettiler? İşlerini başka araçlarla sürdüremezler miydi? Bunun nedeni halkın (ezilenlerin, sömürülenlerin, yönetilenlerin) çok eski dönemlerden itibaren süregelen inançlılığıdır; günlük işleri kutsallaştırma geleneğidir. Böyle bir zemin olmasaydı, din diye bir araç da olmayacaktı; egemenler başka türlü ideolojik hegemonya araçları bulacaklardı.

Egemenlerin dini, halkın samimi inançlarının temelinde yükselir. O geleneksel inançların sistemleştirilmesi, tekelleştirilmesi, kurumsallaştırılması ile oluşturulur; şeriat budur. Bu süreç içinde din, kökenindeki inançlardan giderek kopar, başka bir şey olur. Ama yine de egemen ideolojinin halkın içine sızmasının, sirayet edebilmesinin en etkili araçlarından biri olma niteliğini korur. Tarihin en işlevsel icatlarından biridir din ve Tanrı.

Fakat yukarıda sözünü ettiğimiz uygarlık birikimi arttıkça, halk içinde süregelen kutsallaştırma geleneği törpülendikçe, halkın tanrısı giderek günlük hayattaki rolünü kaybedip vicdanlara çekildikçe, egemenlerin tanrısı da giderek soyutlaşır. Çoktanrıcılık kurumsallaştırılmış bir din sistemidir ama eski büyüsel düşünce geleneğinden de fazla kopmamıştır. Tektanrılı dinlerde ise Tanrı iyice soyutlaşmış, bu dünyadan uzaklaşmış, göklere sürülmüştür. Bilimsel Devrim ve Aydınlanma sonrasında ise Tanrı, bu dünyadan tamamen kopmuş, dünya işlerine umarsız bir Tanrıya dönüşmüştür. Newton’un Tanrısı sadece evrensel saati kurmuştur, ötesine karışmaz. Hatta günümüzün din baronları, Evrim’in bir olgu olduğunun ortaya çıkması ile birlikte, “ilk canı üfüren (ilk tohumu atan), ötesine karışmayan bir Tanrı” şekillendirmeye çalışmaktadırlar. Halkın tanrısı vicdanlara çekildikçe, egemenlerin tanrısı da göklere çekilir. Halk laikleştikçe, egemenler tanrılarını başka bir biçime sokup sunmaya çalışırlar. Bu süreç nereye kadar varır, bir “Tekno-Tanrı”ya, daha olasılıkçı, post-modern ve “demokrat” bir Tanrıya, tüm dinlerin daha üst bir kutsal sistemde birleştirilmesiyle oluşacak yeni ve farklı bir Tanrıya, hatta Tanrının işlevini de görecek başka bir hegemonik aracın oluşumuna (örneğin bilim!), yani tanrısızlığa ulaşır mı, yoksa halkın laikliği (bir emekçi aydınlanması) tüm egemenlik sistemini tanrılarıyla ve diğer ideolojik hegemonya aygıtlarıyla birlikte tarihe mi gömer, yoksa bir uygarlık çöküşü yaşanır da büyüsel düşünce dönemine geri mi dönülür, bu verimli ve önemli konuyu başka bir yazıda tartışırız. Bu yazıda sadece karşıt sınıfların (egemenlerin ve halkın) dine yaklaşımlarındaki fark ile ilgiliyiz.

 

Sonuç

Çoğu entelektüel, hatta çoğu sosyalist, halka baktığında koyu bir dindarlık görür. Ya bu dindarlıkla savaşma yolunu seçer ya da uzlaşma. Bu ikisi de egemenlerin bakış açısından kopamamak ve onların tuzağına düşmek anlamına gelir. Oysa halka, Marie Curie’nin bir ton çamura yaklaştığı gibi yaklaşmak gerekir. Bir gram radyumun, başka hiçbir yerde değil, o bir ton çamurun içinde bulunduğu bilinmelidir.

Halkın laikliği (“doğal laiklik”), inançlarıyla iç içedir; birbirine karışmış haldedir. Öncü, bir ayrıştırma ve damıtma işlevi görebilmelidir. Tarih boyunca bu işlemi yapabilenler, halka bir düşman gibi değil, ergen bir kişinin ana-babasına yaklaştığı gibi yaklaşabilenler, halkın samimi laikliği ile birleşip, bu potansiyeli egemenlerin takiyyeci dinine (ve iktidarına) karşı yöneltebilenler başarılı toplumsal dönüşüm ve Aydınlanma hareketleri örgütleyebildiler. Bilimsel düşüncenin toplumsallaştırılması, bu noktada kilit bir yöntem olarak düşünülmelidir.

Yazıyı bu noktada sonlandırıyoruz, ama konuyu irdelemeye devam edeceğiz. Birkaç önemli açılımla konu sürdürülebilir:

– Halkın inançlarıyla savaşma veya bu inançlarla uzlaşma stratejilerinin -ikisinin birden- neden egemenlerin tuzağına düşmek anlamına geldiği konusu incelemeye değer. Çünkü iki tür yaklaşıma da çok sık rastlanıyor.

– “Doğal laiklik” kavramı henüz çok ham. Bu kavramın içini doldurmak ve detaylandırmak gerekiyor.

– Türkiye’nin yakın tarihinde bu konuyu derinlemesine incelemiş iki önemli araştırmacı var: Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Turan Dursun. İkisinin ortak noktaları olduğu gibi oldukça farklı yaklaşımları da var. Ayrıca ilk dönem Kemalistlerin bu konudaki pratiği de incelenmeye ve dersler çıkarılmaya değer. Hatta bunlar, sadece bir makaleyle değil, dünyadaki örneklerle de zenginleştirilerek Bilim ve Gelecek’in bir kapak dosyası olarak ele alınabilir.

– Bu konudaki kilit bir yöntem, laikliğin “bilimsel düşüncenin toplumsallaştırılması” olarak anlaşılmasıdır. Laiklik, topluma yukardan aşağıya, tepeden tırnağa giydirilen bir elbise olarak ele alınamaz. Fakat bu genel yöntemin alt başlıkları nelerdir, bu da üzerinde kafa yormaya değer.

Bundan sonraki yazılarımızda, bu ve benzeri kanallardan fikir üretmeye ve tartışmaya devam edeceğiz.