Ana sayfa 61. Sayı Özgür irade üzerine – II Bir yanılsama mı?

Özgür irade üzerine – II Bir yanılsama mı?

351
PAYLAŞ

Oğuz İnel

Öncelikle, “özgür seçim” yerine “bilinçli seçim” diyebilmek gerekir. Böylece, “özgür” sözcüğünün metafiziksel çağrışımlar yapması engellenmiş olur. Bilinçli seçim, insanın kendisini gerçekleştirebilmesinin anahtarıdır. Bilinçli seçim yapabilmek için de, insanın hem olabildiğince bilgilenmesi hem de doğanın (evrimin) kendisine kazandırdığı aklı kullanarak eleştirel düşünmeyi öğrenmesi gerekir. Böylece, insan kendi kendisinin “nedeni” olur. Kaderci yaklaşımların iddia ettikleri gibi, önceden, “ezelden” belirlenmiş bir yarın yoktur; yarını bugün belirlemektedir. Belirlenmiş değil, belirlenmekte olan yarınlar söz konusudur; süreç açık uçludur. Yarınları bizler için yaşanabilir kılacak olan, yapacağımız bilinçli seçimlerdir. 

 

Özgür irade üzerine yazmış olduğum bir deneme, gene bu dergide  (Bilim ve Gelecek, sayı: 48) yayınlanmıştı. Yazının sonunda “anlaşılan o ki, bilim bir çözüm getirene kadar, deterministik bir dünyada yaşamasına rağmen, insanın özgür iradeye sahip bir varlık olduğunu kabullenmemiz gerekiyor” demiştik. Bu ikinci denemede işte bu cümleyi sorgulamak istiyorum.

Acaba, diyorum, gerçekten özgür iradeyi kabullenmek mi gerekiyor? Belki de özgür irade denilen şey bir yanılsamadan ibarettir ve yeni bulgulara gereksinim duymadan, bildiklerimize dayanarak bu konuyu tartışabiliriz.

İlk deneme, nesnel bir bakış açısıyla kaleme alınmıştı. Ancak bu ikincisi öznel bir yaklaşımla yazıldı ve felsefi analizlere daha çok yer verildi.

 Zaman ve özgür irade ilişkisi

Uzayda üç boyutta hareket edebiliriz: sağa-sola, öne-arkaya, yukarıya-aşağıya. Fakat bu üç boyuta ilave bir boyut daha vardır: zaman. Zaman, günümüzde dördüncü bir boyut olarak uzayın üç boyutuna eklenmiştir. Artık fizikçiler yalnızca “uzay”dan söz etmezler, doğrusu “uzay-zaman” kavramıdır. Uzay-zaman’ı bir kumaşa benzetirsek, bu kumaşın iplikleri bildiğimiz uzay ve bildiğimiz zamandır.

Zamanın aktığını söyleriz, bu öyle bir akıştır ki, adeta biz de zamanla birlikte sürükleniriz. Ve bu akışın yönü de bellidir: yön, geçmişten geleceğe doğrudur. Geçmişe dönebilmek veya geleceğe sıçramak hemen her insanın düşüdür, ancak bu şimdiye dek ancak bilim kurgu eserlerinde mümkün olabilmiştir.

Dördüncü boyut olarak zaman kavrayışının önemli felsefi gönderimleri vardır. Bunlardan biri de dördüncü bir boyut olarak zaman kavramı ile özgür irade kavramı arasındaki ilişkidir. Değerli felsefecimiz Arda Denkel, Düşünceler ve Gerekçeler adlı kitabında bu konuyu çok güzel ve anlaşılır bir şekilde ele almıştır. Aşağıda bu konuyla ilgili olarak ondan yaptığım bir alıntı yer alıyor:

“…Zamanı, uzayın üç boyutuna eklenen dördüncü bir boyut biçiminde kavrayan yaklaşım için ‘şimdi’nin hiçbir özel konumu kalmıyor. Bu bakış açısından zaman boyutundaki her nokta bir ‘şimdi’ olarak düşünülebilir. Zamanın ‘şimdi’ denilen o özel ortamdan geçip durduğu ya da aktığı gibi bir inanç, biz insanların üç boyutlu algı yetisiyle sınırlı oluşumuz ve bilincimizin zaman boyutunda geleceğe doğru hareket ediyor olmasından ötürü. Gerçeğin kendisinde kayıp giden bir zaman yok.

“…Bu zaman kavrayışı uyarınca, zamanın bir yönü olsa da (yani geçmiş ile gelecek arasında nedensellik ve entropi ile belirlenen genel bir ayrım olsa da) bir yönü geçmiş, öbür yönü de gelecek olan bu boyutun her bir noktası eşit varlıksal değere sahip. Birbirinden hangi yönde ve ne kadar uzakta olursa olsun, zaman boyutu üzerinde seçilecek her nokta ‘şimdi’ olmak hakkını öbürleriyle eşit olarak taşıyor. Zamanda birbirinden oldukça uzak iki nokta seçip her ikisine de bilinçli yaratıklar yerleştirsek, her ikisi de bulundukları tarihi ‘şimdi’ olarak kavrarlardı. Biz bulunduğumuz bu yerde, içinde olduğumuz tarihe nasıl ‘şimdi’ diyorsak, Jül Sezar da bulunduğu o tarihte kendi ‘şimdi’sini yaşıyor… Evet, Sezar için tarih oldu diyoruz ama bu, onun zaman bölgesinin bizimkinden daha az gerçek ya da varlıktan yoksun olması dolayısıyla  değil. Sezar bize göre geçmişte, biz ise ona göre gelecekteyiz.

“… Zamandaki ‘şimdi’, uzaydaki ‘burası’ gibi. Neredeyseniz, bulunduğunuz o yer, sizin için ‘burası’ oluyor. Başka yerler size göre belli yönler ve uzaklıklarda kalıyor. Yine de o yerlerin her biri ve içlerinde bulunan her şey sizinle eşit ölçüde gerçek.”

Denkel’e göre bu yaklaşımın kaçınılmaz sonucu “kadercilik”tir. Dördüncü boyut olarak zaman boyutunun kabul edilmesi sonucunda, evrenin geleceğinin, şimdiden her bir ayrıntısına dek belli olduğunun ve bunun değiştirilemez olduğunun kabulü gerekir. Çünkü, zamanı bir boyut olarak kavrayıp, onun her noktasına eşit bir gerçeklik yükleyince, geleceği de tıpkı geçmiş gibi, hem gerçek hem de değişmez kılmış oluyoruz. Buna göre, geçmişi nasıl değiştiremiyorsak, geleceği de değiştiremiyoruz. Geleceğimizde bulunan olaylar, en ufak ayrıntısına kadar gelecekte şimdiden durup duruyorlar. Biz onları, o tarihlere ulaştıkça yaşayacağız. Gelecekteki olaylar, şimdi yaşadıklarımız kadar somut ve gerçektir. Onlara doğru kayan bilincimiz, bir tren yolcusunun gittiği yöndeki duraklardan bir bir geçişi gibi, tarihi gelen her olayı yaşayarak zaman boyutundaki yoluna devam edecektir (1).

Fred Hoyle gibi kimi fizikçilere göre, zamanın dördüncü bir boyut olarak kabulü, özgür irade diye bir şeyin var olmadığı, hiçbir şekilde özgür seçim yapma şansımızın bulunmadığı anlamına gelir. Olmuş veya olacak olan her şey, bir ülkedeki tüm kentlerin o ülke topraklarına yayılmış olması gibi, uzay-zamana yayılmıştır (2).

Bu kavrayışın bizi getirdiği nokta, determinizm değil, determinizmin de ötesinde, kelimenin tam anlamıyla “kadercilik”tir. Yalnız, burada vurgulanması gerekir ki, bu kavrayış bizi kader kavramına götürüyorsa da, bu yaklaşım özünde dinsel değildir. Kader kavramı, dinsel çağrışımlarla yüklüdür; hatta tamamen dinsel bir kavram olduğunu da söyleyebiliriz. Ancak dördüncü boyut kavrayışının gerisinde, “her şeyi bilen”, “mutlak güç sahibi” doğa üstü bir varlık kabulü yoktur. Anlatılmak istenen, dördüncü boyutun bu şekilde kavranmasının, bizi, dinlerin “kader” adını verdikleri bir gerçeklik anlayışına “benzer” bir anlayışa götürdüğüdür. Aslında çoğu din, hem kaderin hem de insanın özgür iradesinin bir arada bulunabileceğini varsayar ki bu aslında mümkün değildir; bu iki kavram birbirleriyle bağdaşamaz. Fakat, dördüncü boyut yaklaşımı, özgür iradeyi yadsıyarak bu hataya düşmez, bu bakımdan daha tutarlıdır.

Ancak, bu dördüncü boyut kavrayışını yorumlarken bir noktaya daha dikkat etmek gerekir diye düşünüyorum. Şöyle ki, determinizm ve kader kavramları arasında önemli bir fark vardır. Determinizm, olan ve olacak olan her şeyin neden-sonuç ilişkisi bağlamında düşünülmesini ister; bugün olanlar, yarın olacakları belirler. Fakat, kader öğretisinde, olan ve olacak olan her şey önceden zaten belirlenmiştir; bugün olanlar, yarın olacakları değiştirmez; olacak olan şey, her halükarda olacaktır: que sera, sera!

Dolayısıyla, dördüncü boyut kavrayışının, özgür iradeyi yadsıyışı makul olmakla birlikte, bizi kader kavramına götürüşü anlaşılabilir değildir. Bir nedensellik dünyasında yaşayan insanların bu nedenselliği aşan bir öğretiyi nasıl kabulleneceğini anlamış değilim. Bu kabulleniş, kanımca, ancak dinsel bir inanış çerçevesinde mümkün olabilir.

 

Nietzsche: Amor fati

Özgür iradeyi yadsıyan ve işin içine bir şekilde kaderi sokan bir yaklaşım da Nietzsche’den gelir. Nietzsche, özgür iradenin bir yanılsama olduğunu en çarpıcı ifadelerle vurgulayan düşünürlerin başında yer alır. Ona göre bu yanılsamanın kabulü hiç de kolay değildir:

“İnsanın kendi eylemleri ve varlığı karşısında tamamen sorumsuz oluşu, insanlığının asalet beratında sorumluluğu ve yükümlülüğü görmeye alışmış bir bilen kişinin yutması gereken en acı damladır.” (3)

Peki, ya adalet? Sorumluluk yoksa, suç ve ceza kavramları ne olacak? Bu konuda ise şunları söylüyor:

“Tamamen sorumsuz olma öğretisini tam olarak kavramış birisinin, sözüm ona cezalandıran ve ödüllendiren adaleti artık adalet kavramıyla ilişkilendirmesi olanaksızdır: adalet, herkese hak ettiğini vermeye dayanıyorsa. Çünkü, cezalandırılan cezayı hak etmemiştir; bundan sonra belirli eylemlerin yapılmaması için bir gözdağı aracı olarak kullanılır sadece; ödüllendirilen de bu ödülü hak etmemiştir: eylediğinden başka türlü eyleyemezdi zaten.” (4)

Peki ya pişmanlık, vicdan azabı?

“İnsan özgür olduğu için değil, ama kendisini özgür sandığı için pişmanlık ve vicdan azabı duyar.” (5)

Özgür iradeyi yadsıyan Nietzsche, bununla yetinmez ve ünlü “amor fati” yani “kaderini sev” doktriniyle karşımıza gene kader kavramını çıkarır (veya ben öyle anlıyorum). Nietszche, bu doktrini şöyle ifade eder:

“…Bir insanın büyüklüğünü belli eden bence ‘amor fati’dir; insanın hiçbir şeyi geçmişte, gelecekte, sonsuza dek başka türlü istememesidir. Zorunluluğa yalnızca katlanmak, hele onu gizlemek yetmez…iş onu sevmekte.” (6)

Nietzsche, hem katlanmamızı hem de sevmemizi istediği bu “zorunluluğa” kader demekle, ne demek istemiştir? Kader demekle mutlak bir determinizmi mi, yoksa alışıldık anlamıyla kader öğretisini mi kast etmiştir?

Felsefeci Luc Ferry’nin yorumuyla sunarsak; amor fati, şimdide olanı yani olduğu haliyle gerçeği sevmektir; daha az ummaktır, daha az hayıflanmaktır; olandan başkasını istememektir. Şayet her şey zorunluysa, vicdan azabı, pişmanlık ve geleceğe yönelik endişeler anlamsızdır; her şeyin zorunlu olduğu kavranırsa, bunlar ortadan kalkacaktır. Nietzsche bizi “şimdide” yaşamaya davet eder. Bizleri geçmiş ve geleceğin ağırlığından özgürleştirmeye çalışır. Geçmişe yönelik vicdan azaplarından ve geleceğe yönelik endişelerden kurtarmak ister. Ona göre kurtuluşumuz ancak böylesi bir dinginlikle mümkündür. İyi denebilecek bir yaşam, geçmişe ve geleceğe yönelmeden, tam bir doygunlukla o anı yaşayan kişinin yaşamıdır (7).

Kimi felsefeciler, Nietzsche’nin öğretileri arasında uyuşmazlık olduğunu, öğretilerinin paradoksal olduğunu belirtmişlerdir. Kimisi -burada üzerinde durmak istemediğim- “ebedi tekrar” ile “üst-insan” öğretileri arasında, kimisi “ebedi tekrar” ile “amor fati” öğretileri arasında uyuşmazlık olduğunu belirtir.

Özgür irade tartışması bağlamında, “üst-insan” öğretisi üzerinde kısaca durmak istiyorum. Üst-insan ifadesiyle Nietzsche kendini en üst derecede geçekleştirmiş insanı kast eder. Üst-insan bütün değerleri yeni baştan değerlendiren, yerleşik ahlaki ve metafizik şablonlara boyun eğmeyen, akıllı, gururlu, cesur, yaratıcı ve acımasız bir insandır. Bunu gerçekleştirebilmek için gerekli enerji kimi insanda mevcuttur ve bu enerjiye Nietzsche “irade gücü” (veya yaygın kullanımıyla “güç istenci”) adını verir. Bu ifadedeki güç, başka insanlar üzerinde uygulanan güç değil, insanın kendi üzerindeki gücü anlamına gelir. İnsan, bir geçiş aşamasıdır, üst-insan ise kendini gerçekleştirmenin en üst aşamasıdır; “İnsan, hayvanla üst-insan arasında bir köprüdür”, “üst-insan, dünyanın anlamıdır” (8, 9).

Görüleceği üzere, üst-insan öğretisinde özgür denmese de gene bir iradeden söz edilmekte, en çok da kendini gerçekleştirme eylemine vurgu yapılmaktadır. Bu durumda, bu öğretiyle amor fati öğretisi nasıl uzlaşabilir?

Bu noktada belki vurgulamak gerekebilir; özgür irade olmaksızın “kendini gerçekleştirme” mümkün olabilir mi? Öyle ya, kendi özgür seçimi yoksa, toplumsal bağlamın dayattıklarından, dogmatik öğretilerden kişi yakasını nasıl kurtarabilecektir? Belki de bunun yanıtını gene neden-sonuç bağlamında aramak gerekir. Bu son derece karmaşık nedensel bağlantılar ağında, bazı kişiler için bazı kişiler “neden” görevi görerek, onları farklı bir düşünsel zemine çekebilirler. Bazı etkili kişilikler -bilim adamı, filozof, devlet adamı,…- çok etkili argümanlarla kendi düşüncelerini, görüşlerini başkalarına kabul ettirebilir ve onların kişisel gelişimleri için “neden” işlevi görebilirler. Nasıl ki Kant “beni dogmatik uykumdan uyandıran Hume oldu” demişse, kimi açık zihinli kişileri uyandıran kişiler ve düşüncelerden söz edebiliriz. Bu uyanışlar, kanımca, özgür bir iradenin seçimi değildir; bunlar, belki içinde yaşanılan aydın ve bilinçli bir ortamın doğal bir getirisi, belki yeterince bilgilenmiş kişilerin bilinçli seçimleri, belki de bir rastlantının tetiklediği olgulardır. Kendini gerçekleştirme dediğimiz şey bir sonuçsa, bir nedeni olmalıdır.

 

Spinoza: Özgürlük, zorunluluğun bilincinde olmaktır

Bu konuyla ilgili olarak şimdi de Spinoza’ya kulak verelim. Her şeyden önce Spinoza özgür iradeyi yadsır. Ona göre, zorunluluk doğanın “doğasında” vardır:

“Pek çok kimse sırf kendi eylemlerini bilip de bunların sebeplerini bilmedikleri için özgür olarak hareket ettiklerine inanırlar…

“İnsanlar, kendilerini özgür diye düşünürlerse eğer aldanırlar, bu kanı onların yalnızca eylemlerinin bilincinde olmalarından ve fakat kendilerini ve eylemlerini belirleyen nedenleri bilmemelerinden kaynaklanır. …

“İstenç (irade), özgür bir neden olarak adlandırılamaz, o sadece zorunlu bir nedendir….

“Özgürlük, sınırlarını ve olanaklarını bilmek ile zorunluluğun bilincinde olmaktır.” (10)

Son cümlenin üzerinde duralım:“özgürlük,…zorunluluğun bilincinde olmaktır.” Spinoza’ya göre bir seçim yaparken önemli olan, neyi seçmek zorunda olduğumuzu açık seçik bilmektir. Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi’nde bu konuyu Sokrates’in vermiş olduğu bir örnekle çok güzel açıklar. Açıklama, özetle şöyledir:

Yaralı birisini düşünelim. Sokrates’in ifadesiyle, bu kişi şayet sonraki acıyı bilmeyen bilgisiz bir kişiyse, yakın mutluluğu seçer ve yarasına bıçak vurdurmaz. Fakat, sonraki mutluluğu bilen bilgili bir kişiyse, yakın acıyı seçer ve yarasına bıçak vurdurur. Her iki durumda da kişi, seçimlerinde, zorunluluğun peşinden gitmektedir. Ancak, bilgisiz kişinin zorunluluğu, gerçek zorunluluk değildir. Gerçek zorunluluk bilgiden kaynaklanır. Ancak bilgili insan gerçek zorunluluğu, sahtesinden ayırabilir. Bu bağlamda, bilgidir ki kişiyi özgür kılar, olaylara egemen olmasını sağlar, yani “zorunluluğun bilincinde” olan kişi özgürdür (11).

Spinoza’dan cesaret alarak, aşağıdaki soruları sormaya cüret ediyorum. Acaba diyorum, özgür iradenin olup olmadığı tartışması dilin yanlış kullanımı ile ilgili olabilir mi? “Özgür irade” ifadesini hiç kullanmasak, “özgür seçim” yerine de “bilinçli seçim” desek, sorun ortadan kalkar mı? Hiçbir seçim nedensiz olamaz. Biz farkında olsak da olmasak da, tüm seçimleri yönlendiren, iç ve/veya dış nedenler (genetik-kalıtımsal özellikler, psikolojik faktörler, karakter yapısı, alışkanlıklar, takıntılar, alınan eğitim, aile, kültürel çevre, inançlar, töreler, dünya görüşü, ön yargılar,…vb.) olmak zorundadır. Kimi durumlarda bu nedenlerin farkındayız, kimi durumlarda değiliz.

Önemli kararlar alırken, konuyu enine boyuna düşündüğümüz için, kararımızı etkileyecek olan nedenlerin bilincinde oluruz; bu nedenlerin bazıları daha baskın çıkar ve kararımızı bu baskın nedenlerin yönlendirmesiyle alırız. Ancak, kimi önemsiz kararlarda, gündelik, sıradan seçimlerde -çay mı, kahve mi alırsınız? sorularında olduğu gibi- bu nedenlerin bazen bilincinde olamayız. Ancak nedenlerin bilincinde olmamak, nedenlerin olmadığı anlamına gelmez. Demem o ki, belki de bütün mesele alınan kararların bilincinde olup olmamakla, bir başka ifadeyle kararımızı etkileyen nedenlerin farkında olup olmamakla ilgilidir. Belki de nedenselliğin hüküm sürdüğü bir dünyada (daha doğrusu “makro-dünyada” veya Dawkins’in deyişiyle “orta dünyada”) kendimizi özgür bireyler olarak tanımlamakla, kendimize hiç de hakkımız olmayan bir paye vermiş oluyoruz. Belki de özgür irade etrafında dönüp duran bütün bu tartışmalar insanlığın narsist doğasından kaynaklanıyor.

 

Tolstoy: Bir doğa yasası

Bu denemeyi yazarken, Isaiah Berlin’in ünlü denemesi Kirpi ile Tilki’yi okumuştum. Berlin, bu yazısında Tolstoy’un tarihe bakışını inceler. Bu bağlamda Tolstoy’un özgür irade üzerine kimi düşüncelerini de özetlemiştir. Bu düşünceler, yukarıda anlatmaya çalıştıklarımı destekler mahiyette olduklarından, denemeden bazı bölümleri aktarmak istiyorum:

“İrade özgürlüğü silkip atılamayacak bir yanılsamadır, ancak büyük filozofların da dediği gibi, bir yanılsamadır ve sadece hakiki nedenlerin bilinmemesinden meydana gelmiştir. Bir eylemin koşullarını ne kadar fazla bilirsek, zamanla o eylem bizden o kadar uzak olacaktır…

“Bir eylemi içinde bulunduğu koşullara ne kadar fazla bağlarsak, aktör olduğundan daha az özgür, eylemi için daha az sorumlu ve biz onu sorumlu ya da suçlu göstermeye daha az eğilimli oluruz. Bizim hiçbir zaman tüm nedenleri tespit edemeyeceğimiz, tüm insani eylemleri, onları koşullandıran durumlarla ilintilendiremeyeceğimiz gerçeği, onların özgür olduklarını değil, bizim bu eylemlerin nasıl gerekli olduklarını asla bilemeyeceğimizi ima eder…

“Tolstoy’un temel tezi, …tıpkı doğanın yaşamı kadar insanların yaşamlarını da belirleyen bir doğa yasası olduğudur. Ancak bu kaçınılmaz süreçle yüzleşemeyen insanlar, onu bir özgür seçimler dizisi olarak göstermeye…çalışırlar…” (12)

“Bilim, özgürlüğün bilincini yok edemez, onsuz ahlak ve sanat olamaz, ancak onu yalanlayabilir. ‘Güç’ ve ‘tesadüf’, nedensel zincirlerin bilinmezliğinin yalnızca isimleridir, ancak biz onları hissetsek de hissetmesek de zincirler vardır. Ne mutlu ki hissetmiyoruz, zira onların ağırlığını hissetseydik nadiren harekete geçerdik; yanılsamanın kaybı, mutlu cehaletimizin temelinde yaşanan hayatı felce uğratırdı, çünkü işleyen nedensel zincirlerin tümünü keşfedemeyiz.” (13)

“Bu ne sadece doğulu kadercilik,…ne mekanikçi determinizm ne de mistik aydınlanma yahut bütünleşme özlemi değildir. Bu titiz biçimde ampirik, akılcı ve gerçekçidir.” (14)

 

Monod: Rastlantı ve zorunluluk

Tolstoy’a göre “tesadüf”, nedensel zincirlerin bilinemezliğine gönderme yapar. Benzer şekilde Nobelli biyolog Jacques Monod da tesadüfü (rastlantıyı) nedenler zincirlerinin kesişmesi olarak tanımlamıştır. Monod açıklamasında, “rastlantı” kavramının iki farklı anlamına (işlemsel ve özsel) işaret eder:

“Rastlantı kavramının içeriği yalın değildir ve aynı kelime çok değişik anlamlarda kullanılmıştır. En iyisi birkaç örnek vermek.

“Zar ya da rulete şans (rastlantı) oyunları denir ve bir oyunun sonucunu kestirmek için olasılıklar hesabı kullanılır. Fakat, bu tür oyunların ‘şans’ oyunları oluşu, yalnızca, bu oyunlarda sonucu yeterli kesinlikte bilmenin pratik olarak olanaksızlığından gelir. Çok yüksek düzeyde bir fırlatma mekanizması bulunarak, sonucun belirsizliğinden büyük ölçüde kurtulmanın, kavranabilir bir şey olduğu açıktır. Ruletteki belirsizliğin ‘özsel’ değil salt ‘işlemsel’ olduğunu söyleyelim.

“Fakat başka durumlarda rastlantı kavramı özsel bir anlam kazanır ve işlemsel olmaktan çıkar. Bunlar, örneğin ‘salt rastlaşmalar’ diyebileceğimiz, yani birbirinden tümüyle bağımsız iki nedenler zincirinin kesişmesidir. Doktor X’in bir hastaya çağrıldığını, tamirci Y’nin de bir komşu yapının tamiriyle uğraştığını düşünelim. Doktor  yapının altından geçerken, tamirci dikkatsizlikle çekicini düşürür, ikisinin ‘deterministik’ yörüngesi kesişir ve doktor ölür. Doktorun rastlantıya kurban gittiğini söyleriz. Önceden bilinemezliği doğasında taşıyan bu olay için başka hangi terimi kullanabiliriz? Buradaki rastlantının, kesişmeleriyle kazayı doğuran iki dizi olayın tam bağımsızlığından dolayı, özsel diye görülmesi gerekir.” (15)

Monod, bu denemesine “Rastlantı ve Zorunluluk” başlığını koymuştur. Deneme, Demokritos’un bir aforizmasıyla başlar:

“Evrende varolan her şey rastlantı ve zorunluluk ürünüdür.”

 

Kant: Yapmalısın, çünkü yapabilirsin

Şimdi de Kant’a geçmek istiyorum. Yukarıda Berlin’den yaptığımız alıntıda  “Bilim, özgürlüğün bilincini yok edemez, onsuz ahlak ve sanat olamaz” denmektedir. Bu ifadenin kelimesi kelimesine Tolstoy’un bir sözü mü, yoksa Berlin’in bir yorumu mu olduğunu bilmiyorum ama, büyük filozof Kant’ın özgür irade konusuna yaklaşımıyla tam olarak örtüştüğü açıktır.

Kant’a göre, irade özgürlüğü, ahlaki eylemlerimiz için olmazsa olmaz bir kavramdır. İnsanların ahlaki eylemlerine ilişkin bir norm ortaya konacaksa, insanların irade özgürlüğüne sahip varlıklar olduğunun kabulü gerekir. Aksi takdirde, iyiyi kötüden ayırt edebilen, sorumluluk sahibi varlıklar olduğumuza ilişkin anlayışı kaldırıp atmamız gerekir. İnsanların sorumluluk sahibi olduğunu, ancak ve ancak, onların özgür bir iradeye sahip olduklarını varsaydığımız takdirde söyleyebiliriz.

İşte buradan hareketle Kant, ünlü koşulsuz buyruğunu formüle etmiştir:

“Yalnızca, aynı zamanda evrensel bir yasa olmasını isteyebileceğin nitelikte bir kurala göre davran.”

Kant’a göre, böylesi bir yasaya uymayı kabul etmekle insan, yalnızca doğanın yasalarına (determinist yasalara) tabi olmadığını gösterir ve ancak böylelikle ahlaki bir dünyanın bir parçası olabilir. Kant’a göre, koşulsuz buyruğun bir anlam taşıyabilmesi için, insanın iradi özgürlüğe sahip olması gerekir: Yapmalısın, çünkü yapabilirsin! (16)

Çok parlak ve çok etkili bir laik ahlak yaklaşımı olmakla birlikte, Kant etiği özünde metafizik bir yaklaşımdır. Kant’a göre, insanların, yanıtlayamadığı fakat sormaktan da vazgeçemediği kimi “büyük” soruları vardır: Tanrı var mı? Ölümsüz bir ruh var mı? İnsanın özgür iradesi var mı? Bu sorulardan kurtulamayız ve bu yüzden insanlar metafizikle uğraşmaktan kaçınamazlar.

Kant da metafizikten kaçınamamış ve hem bilimi olanaklı kılan evrensel bir nedenselliği, hem de irade özgürlüğüne dayanan evrensel bir ahlakı içeren bir öğreti kurmaya çalışmıştır. Bir başka ifadeyle, determinizmi ve indeterminizmi uzlaştırmaya çalışmıştır. Ancak, yaklaşımı problemlidir. Zaten kendisi de “inanca yer açmak için, bilgiyi reddetmek zorunda kaldım” diyerek, özeleştirisini yapmıştır.

 

Sonsöz

Tüm bu argümanların ışığında, naçizane, kişisel savımı özetlemek gerekirse, “Ne kader, ne de özgür irade; yalnızca zorunluluk ve rastlantı, hepsi bu” diyorum. Rastlantı derken de aslında gene zorunluluğa gönderme yapıyorum; çünkü rastlantı derken, deterministik yörüngelerin çakışmasını ifade ediyorum. Dönüp dolaşıp sonunda o büyük bilgeye, Demokritos’un savına gelmiş oluyoruz.

Peki, bu tartışmaların ne yararı var? Özgür iradenin bir yanılsama olduğu bir gün gelip de kabul edilebilir mi? Kanımca, özgür irade kavramı, tıpkı Tanrı kavramı gibi bir kavram; ne doğruluğu ne de yanlışlığı ispatlanabilecek bir kavram, yalnızca metafizik bir gereksinim. İnsanın içindeki o “inanma isteği”, nasıl ki tarih boyunca önce tanrıları sonra da Tanrı’yı yarattıysa, “adalet”, “sorumluluk” kavramları da insanlarda “özgür irade”yi yarattı. Sanki tüm toplum düzenimiz bu kavram etrafında şekillenmiş gibi. Bu kavram olmazsa suç ve ceza, adalet kavramları da anlamını yitiriyor. Ve insanlık sırf bu nedenle, pragmatik bir gerekçeyle, özgür iradeyi ısrarla savundu ve savunacak gibi görünüyor.

Ancak, özgür irade kavramının bir yanılsama olduğu kabulünün, kendi kişisel felsefelerini oluşturmaya çalışan kimi insanlara yararlı olabileceğini düşünüyorum. Bu kabul, geçmişe yönelik pişmanlıkları ve geleceğe yönelik endişeleri anlamsızlaştırarak bizleri daha huzurlu kılabilir.

Gerçekliğin neden-sonuç zincirlerinden veya ağlarından oluşmuş olması, zihnimizde örümcek ağına yakalanmış bir sinek imgesi yaratarak, bizleri nihilizme sürüklememelidir. Öncelikle, kullanılan gündelik dile esir düşmemek, “özgür seçim” yerine “bilinçli seçim” diyebilmek gerekir. Böylece, “özgür” sözcüğünün metafiziksel çağrışımlar yapması engellenmiş olur. Bilinçli seçim, insanın kendisini gerçekleştirebilmesinin anahtarıdır. Bilinçli seçim yapabilmek için de, insanın hem olabildiğince bilgilenmesi hem de doğanın (evrimin) kendisine kazandırdığı aklı kullanarak eleştirel düşünmeyi öğrenmesi gerekir. Böylece, insan kendi kendisinin “nedeni” olur. Bilinçlenmiş insan, daha sonra akılcı ve sağlam argümanları ile başkalarının gelişimi için de “neden” haline gelebilir. Kaderci yaklaşımların iddia ettikleri gibi, önceden, “ezelden” belirlenmiş bir yarın yoktur; yarını bugün belirlemektedir. Belirlenmiş değil, belirlenmekte olan yarınlar söz konusudur; süreç açık uçludur. Yarınları bizler için yaşanabilir kılacak olan, yapacağımız bilinçli seçimlerdir.

 

KAYNAKÇA

1) A. Denkel, “Düşünceler ve Gerekçeler”, Doruk Yayımcılık, s.440-443.

2) M. Gribbin, J.Gribbin, “Zaman ve Uzay”, Çev. G. Tanrıöver, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, s.38,39.

3) F. Nietzsche, “İnsanca, Pek İnsanca 1”, Çev. M. Tüzel, İthaki Yayınları, s.103.

4) F. Nietzsche, age, s.101.

5) F. Nietzsche, age, s.63.

6) F. Nietzsche, “Ecce Homo”, Çev. Can Alkor, İthaki Yayınları, s.46.

7) L. Ferry, “Gençler İçin Batı Felsefesi”, Çev. D. Çetinkasap, T. İş Bankası Kültür Yayınları, s.170-173.

8) G. Skirbekk, N. Gilje, “Felsefe Tarihi”, Çev. E.Akbaş, Ş. Mutlu, Kesit Yayınları, s.455-457.

9) R. Zimmer, “Felsefe Portalı”, Çev. L.Uslu, Arkadaş Yayınevi, s.187-189.

10) N. Bozkurt, “Kavramların Evrimi”, Say Yayınları, s.270.

11) O. Hançerlioğlu, “Düşünce Tarihi”, Remzi Kitabevi, s.202.

12) I. Berlin, “Kirpi ile Tilki”, Çev. M. Tunçay, Z. Mertoğlu, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, s.223.

13) I. Berlin, age, s.226.

14) I. Berlin, age, s.262.

15) J. Monod, “Rastlantı ve Zorunluluk”, Çev. V. Hacıkadiroğlu, Dost Kitabevi, s.105.

16) H. Heimsoeth, “Kant’ın Felsefesi”, Çev. T. Mengüşoğlu, Doğu Batı Yayınları, s.136-138.