Ana sayfa 62. Sayı Birey – toplum diyalektiğinde Steinbeck’in sanatı – 1

Birey – toplum diyalektiğinde Steinbeck’in sanatı – 1

136
PAYLAŞ

Bu makalede, Amerikan edebiyatının dünyaca sevilen yazarlarından John Steinbeck’in (1902-1968) bireye ve topluma bakışı belli açılardan dönem dönem inceleniyor. Makalenin bu ilk bölümünde, yazarın yapıtlarından Cup of Gold (Altın Kupa), To A God Unknown (Bilinmeyen Bir Tanrıya), Tortilla Flat (Yukarı Mahalle), Cannery Row (Sardalye Sokağı), Sweet Thursday (Tatlı Perşembe), In Dubious Battle (Bitmeyen Kavga) ve Grapes Wrath (Gazap Üzümleri) birey-toplum diyalektiği bağlamında ele alınıyor.

 Amerikan edebiyatının dünyaca sevilen yazarlarından John Steinbeck’in (1902-1968) bireye ve topluma bakışı belli açılardan dönem dönem incelenebilir. Yazarın ilk dönemi denilebilecek yani 1930’ların ortalarına kadar uzanan dönemde gizemci, dolayısıyla daha çok duygucu çalışmalar ortaya koyduğunu görüyoruz. Şakacı bir dil taşımakla birlikte, bu gizemci yan yazarın ikinci çalışması Kaliforniya’daki aynı bölge insanlarını konu alan 12 öykülük Pastures of Heaven’da da (Cennet Çayırları; 1932) görülebilir. Yazarın en verimli döneminde, yani 1930’lardan 1950’lerin başlarına kadar uzanan dönemde daha çok toplum sorunlarına ağırlık verdiğini ve doğadaki insanı anlatmaya yöneldiğini görüyoruz. Steinbeck’in büyük ölçüde ahlaki bakışını yansıttığı ve uzun süre tasarladığı, kendisinin de önemli bir çalışma olarak gördüğü East of Eden (Cennet Yolu; 1952) yazarın veriminin azaldığı dönemin öncesinde yayımladığı son kitaptır. 1950’lerin sonrasındaki dönemde yazarın bireyci bakışı sürmekle birlikte, ilk dönemindeki yoğun gizemciliğe kapılmadığını ve daha gerçekçi bir bakışı olduğunu görüyoruz.

 

İlk döneminde yazar da kahramanları da toplumdışıdır

Steinbeck’in ilk iki romanı toplumdışı iki kişilikle ilgilidir. Yazarın birbirinden ayrı bu iki kitaptaki başkahramanları sıradışı insanlardır. Bu durum yazarın iki romana da gizemci bir hava yüklemesini kolaylaştırır. Ancak Steinbeck hangi insanı ele alırsa alsın, özgün yanları olan kişilikleri öne çıkarır. Bu kişilikler çoğunlukla da kahraman nitelemesine uygun kişilikler olacaktır.

Yayıncı Robert Ballou’ya Montrose’den yazdığı 11 Şubat 1933 tarihli mektubunda Steinbeck şöyle der: “Bir memurun yaşamı beni ilgilendirmiyor. Bir memur bir kahraman olursa o başka.” (1) Bu yalnız kalmış kahramanları kurgulayan Steinbeck, bir yandan çeşitli işlerde çalışıp ilk romanını yazarken bir yandan da Kaliforniya’da Tahoe Gölü yakınlarında kaldığı yerde yalnızlık korkusunu yenmeye çalışır, bu durumu oradan Stanford Üniversitesi’nden arkadaşı Webster F. Street’e 1926’da yazdığı bir mektubunda kış aylarında anlatıyordu. (2)

Belki de bu çabası olumlu oldu. Çünkü John Steinbeck’in sonraki edebiyat yaşamında yalnız kalma korkusu pek yaşamadığı görülüyor. Bu konuyla ilgili olarak yazarın 26 Aralık 1958’de yayıncısı Pascal Covici’ye New York’dan yazdığı mektuptaki bakış açısı şöyledir: “Bu işte insan hep yalnızdır. Zorluk, yalnız olmadığını düşündüğün zaman başlar. Topluluk içinde yapabileceğin bir şey değil bu. Ailenle, evliliğinle, dostlarınla, eğlenceyle de bir ilgisi yok. Bu nedenlerle yazarlarla birlikte yaşamak zordu. Onlarla dostluk kurmak olanaksızdır. Yazarla kitabı, tıpkı hırçın bir köpekle kemiği gibidir. Yazar huysuzdur, herkesten kuşkulanır, kimseye güvenmez, kimseyi sevmez. Böyle bir yaşamı onaylamak çok zor, ama iyi bir yazar böyle oluyor işte.” (3)

Steinbeck’in biraz abartılı da olsa bu bakışından yazarlığın biraz toplumdışılık gerektirdiği görüşü çıkıyor. Bununla birlikte Steinbeck ilk iki yapıtında kahramanlarını büyük ölçüde toplumdışı kişilerden seçer. Bu romanlardaki kişilikler gerçekten amaçlarının peşinde çevrelerindeki kimselere aldırmayan insanlardır.

 

Ulvi düşlerin peşinde yalnız bir adam: “Altın Kupa”nın Kaptan Morgan’ı

Örneğin bu bağlamda öncelikle Steinbeck ilk romanı Cup of Gold’daki (Altın Kupa; 1929) Kaptan Morgan’ın öyküsüne bakılabilir. Bu roman 17. yüzyılda İngiltere Kralı Charles I döneminin ünlü korsanlarından Henry Morgan’ı konu alır. Morgan babası gibi sıradan bir çiftçi yaşamını sürdürebilecek kimse değildir. Önündeki dünya onun için uçsuz bucaksız bir bilinmeyendir. Morgan yaşamı edindiği deneylerle yeni topraklarda tanımak isteyecektir. Büyücü Merlin onu kalması için ikna etmeye çalışsa da, sonunda pes eder ve ona şöyle der: “Küçük bir çocuksun sen. Aydan içki içmek istemektesin, tıpkı altın bir kupadan içki içer gibi. Bu yüzden görünen odur ki, büyük bir adam olacaksın… eğer küçük bir çocuk olarak kalabilirsen. Dünyadaki tüm büyük adamlar ayı ele geçirmek isteyen küçük çocuklardı; koşturur, yükseklere tırmanırlardı. Kimi kez bir ateşböceği yakalamışlardır. Ama insan büyüyüp erişkin bir adam gibi düşünmeye başladığında ayın ele geçirilmeyeceğini anlamak zorunda kalır; elde edilebilecek bile olsa istemez onu; bu yüzden de hiç ateşböceği yakalayamaz.” (4)

Morgan görünür insani amaçlar peşinde değildir. Büyük bir korsan olmak, altın kupayı ele geçirmek ya da efsaneleşmiş Kızıl Azize’ye sahip olmak ister. Bir anlamda insani amaçların dışına çıkmış ve işi gereği toplumdışı kalmış bir Kaptan Morgan, Albert Camus’nün Caligula oyunundaki Caligula’yı, az çok aklı başında bir Caligula’yı anımsatır. Yine de Steinbeck’in aktardığı Morgan adeta yarı- Tanrı olmaya sürüklenmiş ve artık o yoldan dönemeyecek biridir.

Kâhin gizemli bir dille Morgan’a ulaşacağı noktayı şöyle gösterir: “Ama o kişi ki, elinde aya uzanırken yakalanmış bir ateşböceği gizler; iki katı yalnızdır. Gerçek başarısızlığını kavrayabilen yalnızca odur; ancak o kavrayabilir aşağılık olduğunu, korktuğunu, kaçtığını. Büyüklüğüne ulaşacaksın sen; olabilir ki, zamanla büyüklüğünde bir başına kalacaksın, hiçbir yerde tek dostun olmayacak; bir tek saygıyla, korkuyla ya da hayranlıkla sana yapışanlar bulunacak çevrende. Temiz, duru gözlerini özlemle yukarıya diken delikanlı, üzülüyorum senin için. Senin için üzülüyorum ve… ah Tanrım, nice imreniyorum sana!” (5)

Morgan hedefini belirlemiştir ve büyük bir korsan olmak için ortaya koyduğu tüm birikimi yaşamın önüne çıkardığı rastlantıları da kullanarak gerçekleştirir. Ancak Morgan doğal olarak sıradan insan olmanın ne demek olduğunu bilmez. Herkesin yakınında güvenebileceği bir dosta gereksinimi vardır. O da büyük hırsları olmayan, yaşamın tadını bilen Coeur de Gris’yle yakınlık kurar. Coeur de Gris de onun yanında ikinci adam olmayı başarır. Ancak Coeur de Gris, Morgan’a şu yaklaşımıyla gerçekleri gösterdiğinde, görünüşteki bu dostluk da uzun süreli olmayacaktır: “Elbette; size göre duygularınız yeni şeylerdir, çok önemli yeni buluşlardır. Başarısızlıklarınızın eşi benzeri yoktur. Bu devasa kibir yüzünden arkanızdaki şu Cockney’in… evet zaman zaman nöbet geçirip yere yuvarlanan şu adamın sizinkilerle aynı umutları, umutsuzlukları olduğuna inanamazsınız. Bu adamların sizin kadar derin duyguları olduğuna inanamazsınız. Desem ki size o kadını en az sizin kadar istiyorum, ya da La Santa Roja’ya sizden daha tatlı sözler söyleyebilirim, inanmaz güler geçersiniz.” (6)

Steinbeck’in bu romanı çevresindeki herkesi kullanabileceği biri olarak gören benmerkezci yapıda, hatta biraz da giriştiği iş gereği böyle olması zorunlu olan bir insanı konu edinir. Steinbeck’in yarattığı bu kahraman, romanda çelişkili bir görüntü çizer. Kahraman bir yanda yaptığı işin boşluğunu duyup bundan rahatsız olur, öbür yanda İngiltere’de siyasi gücün korsanlığı bırakmasını zorunlu kılmasıyla bu işi bırakmak zorunda olmanın sıkıntısını duyar.

 

Yalnızlığına çareyi doğada arayan bir adam: “Bilinmeyen Bir Tanrıya”nın Joseph’i

Steinbeck’in ikinci romanı To A God Unknown (Bilinmeyen Bir Tanrıya; 1933) daha yoğun bir gizemcilik ve dolayısıyla daha yoğun bir duygusallık taşır. Bu romanda Steinbeck doğaya öbür romanlarının tersine daha derin bir anlam yükler. Steinbeck’in bu romanı pek çok romanı gibi büyüdüğü yer olan Kaliforniya’da geçer. Başkahraman Joseph ailesini bırakıp kendine daha iyi koşullar sağlamak üzere batıya, Kaliforniya’ya gider. Amacı burada kendi toprağını işletmektir. Joseph yazarın ilk romandaki kahramanı Morgan gibi amacının peşinde çevresini önemsemez. Yazar kahramanın benzer benmerkezci kişiliğini dolaylı olarak şöyle yansıtır: “Çevresindeki her şey, toprak, hayvanlar ve insanlar üretkendi. Joseph ise kaynaktı, onların üretkenliklerinin temeliydi, harekete geçiren ihtiras kendisininkiydi. Çevresindeki her şeyin hızla büyümesini, gebe kalmasını ve çoğalmasını istiyordu. En korkunç günah kısırlıktı, bağışlanmaz ve katlanılmaz günahtı bu.” (7)

Steinbeck ilk yapıtlarındaki bu iki kahramanı toplumdışı yanlarıyla ortaya koyarken onlara belli bir duygudaşlıkla yaklaşır. Ancak yazar yine de onların toplumdışılıklarını açık örneklerle yansıtmaktan kaçınmaz. Altın Kupa’da Morgan sıradışı bir insana dönüşüp çevresinden koparken yine de kendisine güven duygusu verecek birini arar. Coeur de Gris’nin dostluğu bu durumu sağlayacaktır. Ancak yankahramanın bu özellikleri hem onu kaptana yaklaştırmış hem sonunda ondan uzaklaştırmıştır: “Bu genç adam Kaptan Morgan’ın buyruklarına gülümseyerek karşılık veriyordu. Gözlerinde saygı vardı elbette, ama korku, kıskançlık, kuşku yoktu.” (8) Kaptan sonunda yaşamın her anını duyumsayan böylesine açık yürekli bir adama dayanamamıştır. Bununla birlikte Bilinmeyen Bir Tanrıya’nın başkahramanı Joseph ayrı bir bakış içinde doğaya kendini adarken yalnızlığını giderecek ve Morgan’ın aradığı güvenin benzerini daha gizemli bir görünüm altında doğada arayacaktır. Böylece babası öldükten sonra onun ruhunu bahçesindeki ağaçta yaşatacaktır. Onunla dertleşip, ondan destek arayacaktır.

Steinbeck’in genel olarak romanlarında doğayla bütünleşmiş, hatta doğadaki canlılarla bütünleşmiş insan fikri vardır. Ancak bu romanda daha gizemci bir biçimde bu konu ana tema olarak ele alınmıştır. Bu ilk dönem başkahramanları, Steinbeck’in daha sonraki ve özellikle son dönem çalışmalarında karşımıza çıkan çevresindeki insanın sıkıntılarına duyarlı insan tipini göstermese de, bu kahramanlar kararlı ve tasarladığı yolu sapmadan izleyen özgün kişilikler olarak çizilmişlerdir. Steinbeck’in bu kişiliklerle duygudaşlığı da bu noktada olmalıdır. Yine de bu derece kendini yalnızlığa iten kişilikler doğal olarak melankolik bir hava taşırlar.

Bunun dışında bu gizemci hava içinde Steinbeck’in dinselliğe vurgu yaptığı düşünülmemelidir. Joseph doğaya bir Tanrısallık yükler. Bununla birlikte gizemci özellikleri bir yana bırakılırsa, roman tamamen insanın doğanın parçası olduğunu ve insanın da doğal döngüye katıldığını duyurur. Sonuçta Steinbeck’in bakış açısına göre insan işlediği eylemlerin vicdani sorgusunu bu dünyada kendi kendine yapacaktır. Örneğin Kaptan Morgan papazın günah çıkartmasını istemesi karşısında Steinbeck’in konuya bakışını şöyle duyurur: “Onların arasında yalnızca en zevklilerini, en acı verenleri anımsıyorum. Nedense zevk verenler için tövbe etmek istemiyorum. Onlara olan inancımı yitirmem olur bu; çok güzeldiler. Acı veren günahlarsa yanlarında saklı bıçaklar gibi kefaretlerini de taşıyorlardı. Nasıl tövbe edebilirim efendim? Tüm yaşamımı yeniden gözden geçirebilir, ilk diş kaşıma halkamın parçalanışından bir geneleve son gidişime değin her yaptığımın adını vererek tövbe getirebilirim. Anımsayabildiğim her şeyden pişmanlık duyabilirim, ama tek bir günahımı bile unutsam tüm yaptığım boşa gitmiş olur.” (9)

Steinbeck bu yürekli kahramanlarıyla ilk dönemlerinde yeterli ilgiyi çekememiştir, ancak yersiz eleştiri ve övgüleri bir yana koyup çabasını sürdürmüştür. Bu konuda 1931’de Pacific Grove’dan yazdığı mektubunda George Albee’ye şunları söyler: “Kendini aldatma George, övgüler bir sanatçı yaratmaz. Tam tersine, sanatçıyı öldürür. Bir insanın en iyi yapıtı, adının duyulması için çaba gösterdiği sıralarda yarattığı yapıttır. Kalabalıkların bir imza için bekleştiği zamanlar ortaya koyduğu yapıtlar değil. Eğer onlarla bir savaşıma girmek istemiyorsan yazmayacaksın. İşini en iyi biçimde yaparsan dikkat çekebilirsin. İyi yazmaksa bol bol çalışmakla olası.” (10)

 

Başkahramandan sıradan insana: “Yukarı Mahalle”, “Sardalye Sokağı”, “Tatlı Perşembe”…

Bu çabasıyla Steinbeck bundan böyle toplumsal yapı içinde etkileşen insanı konu almaya girişti. İlk büyük başarısını yakalayacağı Tortilla Flat (Yukarı Mahalle; 1935) çalışmasıyla toplumda gündelik, içinden geldiği gibi yaşayan, ancak dayanışan insanları anlatır. Bu Monterey kentindeki melez kökenli, Paisano toplumunun öyküsüdür. Bu roman, bağlantısı olmasa da birbirinin devamı olan iki çalışmanın, Cannery Row (Sardalye Sokağı, 1945) ve Sweet Thursday’in (Tatlı Perşembe; 1954) habercisidir. Birbirinin devamı olan iki roman da büyük ölçüde aynı mizahi dille ve Yukarı Mahalle’yi çağrıştıran bir tarzda yazılmıştır. Bu üç romanın genel özelliği geçici işlerde çalışan ve gelecek kaygısına boşvererek yaşayan insanların konu edilmesidir.

Yazar bu yapıtlarda sıradan insanları içten ve mizahi bir havayla okuyucuya aktarır. John Steinbeck sözü edilen üç çalışmasındaki insanlarla olan benzerliğini ve mizahçı yanını George Albee’ye yazdığı mektupta şöyle duyurur: “İyi yiyecek severim. İyi giysileri de severim. Ama onları elde etmek sorunuyla karşılaşınca dikkatimi gerekli olan noktada toplayamıyorum. Üstüme geçirebileceğim herhangi bir iş pantolonuyla, karnımı doyurabileceğim bir parça havuç beni hiç de mutsuz kılmaz. Fakat beni en çok ben yapan şey, gülünç olanı hemen kavrayabilmem. Bu yakaladığım şey anlamsızlık veya aptallık da olabilir. Gülünç olanın ya da gülünç olma korkusunun birçok insanın yaşam çizgisini belirlediğini görüyorum. Bende ise böyle bir itki yok. Ben bedensel olarak öylesine yalın bir insanım ki uyuyabileceğim kuru ve yumuşak bir yer, karnımı doyuracak herhangi bir yiyecek, ara sıra, -beni çok tedirgin ettiği zaman- bir cinsel ilişki ve biraz meni akıtmak ve bol bol çalışmak… İşte benim için rahat bir yaşam, bunları içeren bir yaşam demek. Görüyorsun ya, ancak tembel ve aptal bir hayvanın yaşamı gibi bir yaşam biçimi bu. Korkuyorum. Ne bir şeyim olsun, ne de ben bir şey olayım istiyorum. İsteklerim yok. Çünkü çok istekleri olmak yorucu.” (11)

 

Kahramanlar, çevrelendikleri toplumsal yapıyla anlatılır

Yazarın bu bakış açısıyla sıradan insanlar bu üç romanda okuyucuya sunulurken, ilk romanlarındaki gibi başkahramanlar ön plana çıkmaz. Örneğin Yukarı Mahalle’nin kahramanı Danny daha silik bir kişilik sergiler. Ancak onun etrafındaki serseri arkadaşları, yani Danny’nin çevresindeki canlı yapı başta hazırcevap ve zeki Pilon olmak üzere okuyucunun ilgisini yüksekte tutar. Bu yapıtlarında Steinbeck için kısmen çevresinden soyutlanmış bireysel kahramandan çok bir kahramanın etrafında bireyi aşan canlı bir toplumsal yapı vardır. Steinbeck Yukarı Mahalle romanının başında bu kez alaycılıkla kahramanlarını yere indirir: “Bu dönemin kâğıda geçirilmesi yararlıdır. Geçirilmelidir ki, gelecekte bu efsaneleri duyan bilginler, Arthur, Roland, Robin Hood için dedikleri gibi, ‘Ne Danny diye birisi, ne Dany’nin dostları diye bir grup, ne de öyle bir ev vardı. Danny bir doğa tanrısı, dostları ise ilkel rüzgâr, gök ve güneş simgeleridir’ demesinler. Bu öykü bugün ve gelecekte, asık suratlı bilginlerimizin dudaklarındaki alaycı gülümsemeyi silip atmayı amaçlamaktadır.” (12)

Yazar yine yaşadığı yer olan Kaliforniya’nın Monterey kentinde yaşananları konu edinir. Sardalye Sokağı’nda ve Tatlı Perşembe’de ise aynı kentin ayrı insanları benzer bir yaşam biçimi çerçevesinde anlatılır. Yine kıyıda köşede kalmış, günü birlik işlerden bulduğunu içkiye ve bir parça yiyeceğe yatıran insanlar vardır. Sardalye Sokağı’nda da Yukarı Mahalle’de olduğu gibi başkişilik çok öne çıkmaz. Sardalye Sokağı’ndaki başkahraman Doc’un kişiliği Tatlı Perşembe’de daha belirgindir.

Steinbeck 1958’de ünlü oyuncu Henry Fonda’ya 20 Kasım 1958’de New York’dan yazdığı mektupta Doc’u yazarken hep roman kahramanının yerine ünlü oyuncuyu koyduğunu belirtir (13). Gerçekten Henry Fonda’da görülen dingin yapıyı Doc verir. Doc, Danny’den ayrı, kültürlü biridir. Biyoloji okumuştur ve bu alanda çalışmalarını sürdürmektedir. Steinbeck’in yarı bıraktığı üniversite yaşamında biyoloji okuması romandaki meslek seçiminde etkili olmuş olmalıdır. Yukarı Mahalle’de ilk anda yankahraman gibi görünse de daha çok başkahraman olan Pilon ve çevresindeki arkadaşları vardır. Öbür iki romanda da Mack serserilerin başıdır ve ön plana çıkar. Yazar Yukarı Mahalle’nin girişinde yaptığı gibi Sardalye Sokağı’nda da ele aldığı insanlara önyargısız bir biçimde yaklaştığını ve yalnızca onların değerini yansıtmaya çalıştığını duyurur: “Burada oturanlar, vaktiyle birinin dediği gibi ‘orospular, pezevenkler, kumarbazlar ve eşşolueşşekler’den oluşur ki; bununla bütün mahalle halkı anlatılmış olur. Fakat bunu söyleyen adam, bir başka delikten bakıverseydi mahalleye, onlar için ‘evliyalar, melekler, mazlumlar ve mübarek insanlar’ diyebilirdi, o zaman da yine herkesi tanımlamış olacaktı.” (14)

 

İnsanlar arası dayanışmaya vurgu yapılır

Bu üç romanın ilk ikisinde Steinbeck daha dayanışmacı bir yapıya vurgu yapar. Tatlı Perşembe’de ise ilk romanlarındakine benzer bir biçimde bireyin kahramanca kendini ortaya koyması ve kararlı biçimde yaşamına yön vermesi vardır. Bunda da bir ölçüde dayanışık bir yapı vardır. Örneğin Yukarı Mahalle’de Jesus Maria yolda hasta bebeğiyle bulduğu Onbaşı’ya yardım eder. Arkadaşları destek olurlar. Bu dayanışma havası şöyle yansıtılır: “Pilon hemen işe el koydu. Jesus Maria’yı keçi sütü almak üzere Bayan Palochico’nun evine gönderdi. Koca Joe ve Pablo’yu bir elma kutusu bulup içine ot doldurmak, üstüne de kuzu postundan bir palto örtmekle görevlendirdi. Danny kendi yatağını önerdi, ama reddedildi. Onbaşı oturma odasında durup bu iyi insanlara gülümsedi.” (15) Benzer olumlu bir davranışı eve aldıkları Korsan’ın kilise için adak parasına canları çekse bile dokunmayarak gösterirler. Alık bir kişilik olan Koca Joe böyle bir işe kalkışınca onu benzetip caydırırlar. Sonunda Korsan’a bu adağı adamak üzere kiliseye gidebileceği düzgün bir kılık yaratmak için yöntem bulunur: “‘Ona bir şeyler ödünç veririz,’ dedi Jesus Maria. ‘Benim ceketimle yeleğim var. Pilon’un babasından kalma şapkası. Danny senin gömleğin, Koca Joe’nun da o güzel mavi pantolonu.’” (16)

Benzer bir dayanışma havası Sardalye Sokağı’nda da vardır. Hatta kısmen Tatlı Perşembe’de bile bu hava duyulur. Bu birbirini izleyen iki yapıtta, bu serseri takımı ufak tefek kurnazlıkları olsa da hep Doc’un üzerine düşerler, onun için partiler hazırlarlar. Doc’un dilinden bu insanlar Sardalye Sokağı’nda şöyle dile getirilir: “Sorun karın doyurmakta değil. Bu bambaşka bir şey. Dünyayı elde etmek için benliğimizi satmak tamamen içimizden gelen, hemen hemen istisnası olmayan bir durumdur ama bunun da istisnaları yok değil. Dünyanın her yanında bir Mack ve avanesi topluluğu vardır. Onun gibilerini Meksiko’da dondurmacı kılığında, Alaska’da bir Aleut’ta gördüm. Benim şerefime nasıl bir eğlence düzenlemeye çalıştıklarını ve işlerin nasıl ters gittiğini bilirsin. Ama gerçekten böyle bir eğlence istiyorlardı. Asıl amaçları buydu.” (17)

Steinbeck’in özellikle son romanlarında daha da belirgin olarak vurgu yaptığı şey insanın bencilliği ve yaşamı kötüye kullanışıdır. Yazar genelde yapıtlarını umut dolu bitirmeye çalışsa da, okuyucuyu karamsar bir hava içinde bırakır. Bu üç romandaki insanlar kendine yeter bir düzen kurma çabası içinde, küçük kurnazlıklarıyla içtenlikli bir yaşam sürdürürler. Bu üç roman olumlu bitsin olumsuz bitsin, genelde umutlu bir hava taşır.

 

Yazar da topluluk ruhundan kaçamaz

Steinbeck bireyden ayrı olarak toplumun ruhu üzerine düşünmeye Yukarı Mahalle’yi yazmadan önce başlamıştı. Bu bağlamda apayrı kişiliklerin hep birlikte ortaya koyduğu yaklaşım, bireylerin üstüne çıkan toplumsal yaklaşım Yukarı Mahalle’de vardır. Bu konuyla ilgili olarak Steinbeck 21 Haziran 1933’de Pacific Grove’dan arkadaşı Carlton Sheffield’e yazdığı mektupta şöyle der: “Bir insan topluluğu kötülük güdüsüyle yumuşaklığı yok eder. Bir topluluk içindeyken insan kendi yapısına uygun olanı yapmaz. Topluluk onun doğasını değiştirebilir. Topluluk onun doğuştan gelen özelliklerini, kendini denetleme yetisini, görünüşünü, ruhsal yapısını değiştirebilir. Bütün bu yazdıklarım bizi bir sonuca götürüyor: Topluluk, oluşmak için bireylerine bağımlı. Sınırları ve özellikleri bakımındansa bireylerinden bağımsız. Özyapısı da bireylerinin özyapısından ayrı. Tıpkı insanın bedenini oluşturan hücrelerine bağımlılık ve yine de onlardan apayrı özellikler taşıması gibi.” (18)

Elbette topluluk Yukarı Mahalle’de gördüğümüz gibi her zaman olumsuzluklar getirmeyecektir. Ancak Steinbeck’in düşündüğü, belli bir topluluğun bireyin bilincini aşacak biçimde çok da bilinçli bir yönde gitmeden sürüklenmesidir. Yazar 1934’de ölen annesinin hastalığını izlerken canlanan bu fikirleri o zaman not etmeye başlamıştı. (19) Ancak Steinbeck 1933’de George Albe’ye Salinas’dan yazdığı mektubunda yazarın ya da sanatçının da bu topluluk ruhundan kaçamayacağını, insanın kendi kişiliğini yansıtırken toplumla etkileşmeyi bıraktığında kendini yok edeceğini, çünkü yaşam kaynağını kesmiş olacağını belirtir. (20) Steinbeck zaman zaman bu dönemdeki mektuplarında topluluk yerine phalanx sözcüğünü kullanır. Fransız düşünür Marie Charles Fourier (1772-1837) Falanj (fr. Phlange, ing. Phalanx) adı verilen üretici birimler tasarlamıştır. Eşit sayıda kadın ve erkekten oluşan 1620 kişilik Falanj, insanı mutsuz kılan çağdaş iktisadi yaşam düzeninin sakıncalarını giderecek bir yapı olarak düşünülmüştür. Bkz. Afşar Timuçin’in Düşünce Tarihi.)

 

İşçiler ve sorunları, Steinbeck romanlarına konu olmaya başlar

In Dubious Battle (Bitmeyen Kavga; 1936) ve Grapes Wrath’de (Gazap Üzümleri; 1939) yukarıdaki düşüncelerin açık yansımalarını görmek olasıdır. İki çalışmanın ana teması ve anlatım tarzı birbirinden ayrı olmakla birlikte, her iki çalışmada yoksul işçi kesiminin sıkıntıları ve işveren karşısındaki duruşları verilir. Steinbeck’in her iki çalışmadaki yaklaşımı yalnızca bir edebiyatçının bakışını değil, daha çok bir gazetecinin bakışını duyurur. Ancak bu durum yazarın yine de kaba gerçekçi bir tutum içinde olduğu biçiminde anlaşılmamalıdır. Bu konu daha çok yazarın yansızlığıyla ilgilidir. O özellikle Bitmeyen Kavga’da iki kesime, işçi ve işveren kesimine karşı yansız bir yaklaşım sergiler.

Gazap Üzümlerini’ni kaleme aldığı sıralarda incelemeler yapmak için yöneldiği topluluk batıya gelen göçmen işçilerdi ve bu insanların sorunlarını ele almak için güvendiği bir dergiyle kazancı bu göçmen işçilere kalmak üzere anlaştı. Steinbeck yayıncı ajanı Elizabeth Otis’e 7 Mart 1938’de Los Gatos’dan yazdığı mektubunda bu kişilerin durumuyla ilgili gözlemlerini şöyle aktarır: “Oraya gidip, derinliği bir ayağa varan suyu, yataklara tırmanmış, ısınmak için ateşi ve bir lokma yiyeceği olmayan çocukları görsen beni anlarsın. İlçe yönetimi, ‘Sorun bizim başa çıkamayacağımız boyutlarda’ diyerek bütün hasta bakıcıları geri çekti. Böylece bu insanlar için hiç ama hiçbir şey yapılmıyor bugün. Hapishanede bir delikanlı gördük. Annesi açlıktan ölmek üzere olduğu için bir ambarın asma kilidini kırarak iki eski radyatör çalmış. Ya kefaletle bıraktıracağız ya da bölge avukatı onu kurtarmaya çalışacak.” (21)

Steinbeck Gazap Üzümleri’nde de olanı gerçek bir edebiyatçı ustalığıyla anlatır. Ancak sorunların içine girdikçe ne kadar yansız da olmaya çalışsa, insandan yana olan bakışı daha da öne çıkar. Bitmeyen Kavga’yı yazdığı dönemlerde göçmenlerin kampına gitmeye başlamıştır, ancak 1936’da Los Gotos’dan George Albe’ye yazdığı mektupta, hazırladığı yazı dizisini bir dergiye kabul ettiremediğini yazar. Çünkü yazarın anlatımıyla Salinas sokaklarında insanların öldürüldüğü bu dönemlerde işçileri aşağılamayan bir yazıyı yayınlatmak olası değildir. (22)

Aslında Steinbeck Bitmeyen Kavga’da da görüleceği gibi olabildiğince nesnel kalmak istediğini George Albe’ye 15 Haziran 1935 tarihli Pacific Grove’dan yazdığı mektubunda şöyle belirtir: “Hem işçi hem de işverenin kendilerine göre sonuçlar çıkaracağı bölümler olmakla birlikte, ne bir yanın ne de ötekinin desteğini sağlayacak nitelikte değil.” (23)

 

“Bitmeyen Kavga”nın roman kişilikleri derinlikli değildir

Steinbeck’in Bitmeyen Kavga’da doğrudan toplumsal sorunların derinine inme çabasında olmadığı görülmektedir. Bunu yazar bu alıntılanan mektubunda kabul eder. Ancak sorunların çokça derinine inmeyince yazarın roman kişiliklerinin de pek derinlikli bir biçimde verdiğini söylemek zordur.

Bitmeyen Kavga’nın başlıca iki kişiliği işçileri belli amaçlar ve daha çok partiye adam kazandırmak doğrultusunda yönlendirmeye çalışan komünist partili Mac ve yaşamın getirdiklerinden umutsuzluğa düşerek partiye katılan Jim’dir. Jim çalışmanın başında partiye katılmasının pek çok nedeninden birini şöyle verir: “Bunun için bir sürü ufak tefek nedenler gösterebilirim. Fakat aslı şudur: Bütün ailem bu düzen yüzünden mahvoldu. Babam işçi kavgalarında büyük darbelere uğradı. Sonunda ayyaş bir adam olup çıktı. Çalıştığı mezbahayı dinamitlemek fikrine kapılmıştı. Sonunda göğsüne bir kurşun yiyip öldü.” (24)

Jim babasının çektiği acıları anlatırken partiye giriş nedenlerini de anlatır: Bu nedenler arasında uğradığı haksızlıklar ve bir mitingde yanlışlıkla serserilikten içeri girişi ve böylece bir amaç uğruna bir araya gelen insanlardan etkilenişi de vardır. Bu sırada Jim’le onun partiye kaydını yapan Harry Nilson arasında geçen konuşma Steinbeck’in özellikle Mac kişiliğini neden derinlikli bir biçimde yansıtmadığını da sezdirir: “Jim hiçbir şey anlamadığını gösterircesine Harry Nilson’un yüzüne baktı. ‘Sen,’ dedi. ‘Yükselmek için yeteri kadar yetenekli olduğu halde adamı bir anda işinden atan, yerine bir başkasını yerleştiren bir işte çalıştın mı? Herkesin firmaya sadakatten söz ettiği, sadakatinse milletin birbirini gammazlaması demek olduğu bir yerde bulundun mu? Her neyse, benim kaybedecek bir şeyim yok.’ Harry durgunlukla, ‘Nefretinden başka,’ diye karşılık verdi. ‘Bir gün insanlardan nefret etmediğini görünce çok şaşıracaksın. Bilmem neden, fakat sonunda hep böyle olur.’” (25)

Mac’in kişiliği sanki bu nefreti yitirmesi yüzünden belirsizdir. Önceleri belli bir topluluğun önder kişisi olarak Mac Jim’i yönlendirir. Ancak zamanla Jim topluluğun içinde dizginlenemez duruma gelir. Steinbeck’in sorunu, daha önce de belirttiğimiz gibi, topluluğun ruhu içinde bireyin başkalaşmasıdır. Örneğin Mac siyasetin içinde tamamen duygularından arınmış, ‘nefret’ten yoksun bir adam gibi çizilir. Ancak yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi, bu durum artık insanın siyasetin içinde duygusunu ya da Harry’nin deyişiyle ‘nefret’ini yitirmesi sonucu olabilir. Kaptan Morgan gibi Mac da hedefinin peşindeyken insani duyguların uzağındadır. Ancak o da hedefine yalnız yürüyebilecek gibi değildir, güvende değildir. O güvenceyi Jim’de arar. Belki onu olayların içine uzun süre sokmak istememesi bununla ilgilidir. Ancak Jim Mac’den ayrı olarak nefretini hiç yitirmez.

Ancak bu nefreti kendinde açık bir biçimde barındırmayan Mac’in gözünü karartıp izlediği amaç nedir? Bir noktada Mac’in siyasi bakışı içindeki duygusuzluğu gerçekçi olabilir. Ancak Mac’in insani bir amacı mı vardır? Siyasetin içinde kendine egemenlik alanı mı aramaktadır? Yoksa onu yönlendirenlerin etkisi altında mıdır?

Bitmeyen Kavga okunduğunda Steinbeck’in bu konuları ya dikkate almadığı ya da daha çok okuyana bıraktığı görülür. Bir yanda işçiyi inançları uğruna yönlendiren ya duygusuz ya da gerçekten bir şeyleri değiştireceğine inanıp arada yitip giden insanlar vardır, öte yanda işçinin ücretini bin bir kurnazlıkla en düşük düzeyde tutmaya çalışan işveren kesimi vardır. Bitmeyen Kavga’daki sorunlar arasında Gazap Üzümleri’nde de işlenen sorunlar vardır: İşçilerin belli ücretle çağrılıp toplanması ve dışarıdan fazladan işçi getirilerek ücretlerin düşürülmesi, işçi grevleri, işverenlerin grevi kırmak için dışarıdan sendikasız işçi getirmeleri, grevin önderlerini rüşvetle satın alma çabaları ve iki kesim arasında bitmeyen bir çekişme…

Yine de yazar Bitmeyen Kavga’yla ilgili olarak George Albee’ye 15 Haziran 1935’de tarihinde Pacific Grove’dan yazdığı mektubunda temel amacının bu toplumsal olayları yansıtmak olmadığını yazar: “Ben grevle, insanların gündeliklerinin artmasını amaçladığı için ilgileniyor değilim. Halkla ya da baskıyla da ilgilenmiyorum. Burada benim için grev yalnızca, koşullara ışık tuttuğu için önemlidir. Ne var ki insan kendi içindeki kimi şeylere hınç duyar. Doğada karşısına çıkan her engeli yenmeyi başarmıştır. Oysa bütün bireyleri teker teker öldürmedikçe kendi kendisini yenemez. Benim yazdığım, hep birlikte olan iki şey, kendine olan hıncıyla, kendine olan sevgisidir. Kitap yabanıl ve acımasız. Yargılamadan, bir bilinci yansıtmak istedi. Bu bilincin kalabalığındaki gibi çılgınca diyebileceğimiz bir sürükleme gücü olduğunu sanıyorum. Gelişigüzel yazılmış bir kitap.” (26)

 

Steinbeck kendi bakışını yan-kişiliklerle verir

Steinbeck’in mektubunda açıkladığı biçimde estetik açıdan yazarın kendi bakışını doğrudan yansıtması yapıtı sıkıcı bir duruma sokabilir. Steinbeck bu yapıtıyla birlikte Gazap Üzümleri ve Cennet Yolu gibi birkaç yapıtında kendi bakışını yan-kişiliklerle verir. Bitmeyen Kavga’da doktor Burton, Gazap Üzümleri’nde eski peder Cassy ve Cennet Yolu’nda Çinli uşak Lee bu bağlamda düşünülebilir. Bu kişiler hep bilge insan özelliği gösteren sağduyulu kimselerdir. Bu konuya yazar Elizabeth Otis ve Chase Harton’a Roma’dan yazdığı 28 Nisan 1957 yılı tarihli mektubunda şöyle açıklık getirir: “Yazarın, romanın başkişilerinden biriyle kendini özdeşleştirdiği bir gerçek. Bu karaktere yalnız kendi kişiliğini değil, umutlarını da katar. Bu kişiye yazarın sözcüsü diyebiliriz. Benim bütün kitaplarımda böyle bir kişi bulabileceğiniz gibi, tanıdığım bütün yazarların kitaplarında da yazarı yansıtan kişiler var. Hemingway’in yapıtlarında bu gerçek öylesine apaçık ki! Asker, romantik, kimi yönlerden sakat… Bunlar onun sınırlandırmalarının imgeleri. Beni simgeleyen karakterse sanırım benim akıllı ve saygın bir kişi olmak düşlerimi yansıtıyor.” (27)

Steinbeck Bitmeyen Kavga’da bir yandan bireyin bilincini aşan toplumsal devinimleri ele alıyordu, öte yandan bu toplumsal devinimlerden rahatsızlık duyuyordu. Bu bağlamda onda komünizmle ilgili kaygıların yansımalarını bulmak olasıdır. Yazarın bu konudaki görüşü Bitmeyen Kavga’da doktor Burton’un ağzından şöyle yansıtılır: “Evet. Toplanan, bir araya gelen insanlar daima bir çeşit mikroplanmanın etkisi altındadırlar. Bu belki de iyi bir şey değil. Ben görmek istiyorum, Mac. Bu toplanan, gruplaşan insanların davranışlarını yakından izlemek istiyorum. Çünkü artık onlar tek başlarına oldukları zamandan farklıdırlar. Bir topluluğun içinde bulunan bir insan bambaşka bir insandır. Artık kendisi olmaktan çıkmıştır. Nasıl vücuttaki hücreler insana benzemezse, o da kendisine hiç benzemeyen bir topluluğun içinde bir hücre gibidir. İşte ben bu grupların davranışlarını incelemek, neye benzediklerini anlamak istiyorum. İnsanlar, ‘Halk yığınları çılgın gibidir. Ne zaman, ne yapacakları belli olmaz’ derler. Acaba insanlar niçin bir kalabalığı ayrı ayrı insanlar olarak değil de bir bütün olarak görür?”(…) ‘İnsan toplu halde harekete geçtiği anda kendisine bir bayrak yaratır. ‘Tanrı kutsal toprağı geri almamızı istiyor’ der. Ya da, ‘Dünyada demokrasiyi kurmak için savaştık’ der. Ya da ‘Dünyadaki adaletsizliği komünizm ile yok edeceğiz.’ der. Fakat şu var ki, toplanan, bir araya gelen insanların Kutsal Toprak, Demokrasi ya da Komünizm ile ilgisi yoktur. Belki de topluluk sadece harekete gelmek, dövüşmek istemekte, bu kelimeleri insanları gayelerinin doğruluğuna inandırmak için ileri sürmektedir. Belki de dava sadece budur, Mac.” (28)

 

Yazar işçiler ve işveren arasında yansız kalmaya çalışmıştır, ama…

Steinbeck bu bakış açısıyla toplumsal ve iktisadi gelişmelerin insanların üzerindeki ya da toplumdaki etkilerini gösterecek biçimde çok derinlikli bir açıklama ortaya koymaz. Yazarın görevi elbette bilim insanının göreviyle aynı değildir. Ancak yine de sorun biraz yüzeysel ve soyutlayıcı bir bakış açısıyla işlenmiş görünmektedir. Ona bu yönde eleştiriler getirirken şunu göz ardı edemeyiz: Yapıtında işçileri gerçekten yansız bir gözle ele aldığı açıktır. Steinbeck sayısız haksızlıkları yansıtırken işçilerin üzerine ateş açmak gibi aşırı uygulamaları da yansıtmıştır. Örneğin Gazap Üzümleri’nde görülen bölge halkının batıdan gelen göçmen işçilere karşı aldığı tutumun benzeri bir tutum Bitmeyen Kavga’da da karşımıza çıkar: Vigilant’ların yarattığı insanlık dışı durumlar Mac’in ağzından şöyle dile getirilir: “Kasabanın en azılı serserileridir. Savaş sırasında asılları Alman olan Amerikalıların evlerini yakanlar da bunlar. Savaş sırasında zencileri linç edenler de bunlar. İşkence etmekten hoşlanırlar. Yaptıklarına daima güzel bir ad takmasını da bilirler. Bütün kötülükleri vatanseverlik ya da Anayasa’nın korunması için yaptıklarını ileri sürerler. Fakat aslında eskiden zencilere işkence eden insanlardan farkları yoktur. Mal sahipleri de onlardan faydalanırlar. Toplumu kızıllardan korumalıyız derler. Onları teşvik ederler. Evleri yaktırırlar, insanlara eziyet ettirirler, dayak attırırlar. Vigilant’lar bütün bu kötülükleri rahatlıkla yaparlar. Hiçbir cezaya çarptırılmayacaklarından emindirler. Çünkü arkaları kuvvetlidir. Zaten onlar da bütün bunları isteyerek, seve seve yaparlar. Arayıp da bulamadıkları şeydir. Vicdan diye bir şey yoktur onlarda. Gizlice adam öldürürler. Yalnız bire karşı on kişi oldukları zaman düşmanların üzerine saldırırlar. Bence dünyanın en kötü insanlarıdır.” (29)

Steinbeck sonuçta yaşanan olayları tüm çıplaklığıyla yansıtmaya çalışır. Amacı bir sonuç ortaya koymak değil, nesnel biçimde yaşananları edebi bir dille ve kendi bakış açısıyla vermektir. Hatta Steinbeck 4 Şubat 1935’de Mavis Mcİntosh’a Pacific Grove’dan yazdığı mektupta işçilerin konuştuğu dili bile doğal biçimiyle yansıttığını dile getirir. Bununla birlikte nesnellik bağlamında düşündüğümüzde yazar aynı mektupta yapıtının ayrıksı yanının ahlaki bir görüş içermemesi olduğunu belirtir. (30) Ancak Steinbeck böyle dese de, çalışması ahlaki bir bakış açısı ortaya koymaktadır. Örneğin Mac’in ölen ve yaralanan işçilerin durumlarından yararlanıp yandaş kazanmaya çalışması açıkça Steinbeck için ahlak açısından olumsuz durumdur. Çok açık olmasa da yazarın böyle bir yaklaşıma olumsuz baktığı sezilir. Zaten bir yazarın bakış açısını öğretici bir dille açıkça dile getirmesi yapıtı durağan ve sıkıcı kılacaktır.

Yazar için ancak yurt savunmasında her türlü araç siyaset için kullanılabilir. Örneğin Norveç’de Naziler’e karşı Belediye Başkanı Orden’in önderliğinde direnen bir kasabayı anlattığı Ay Battı’da (Moon is Down; 1942) ölmüş bir insan yurdunu işgalci güçlere karşı savunanlarca direnci arttırma yolunda kullanılır. Bu noktada Steinbeck haklı olarak yitirecek bir şeyi olmayan halkın her biçimde yurt savunması için çalışacağını ortaya koyar. Ancak Steinbeck’in burada bize düşündürdüğü ayrım Bitmeyen Kavga’da toplumsal devinim içinde insanın bireyseli aşan toplumsal sürüklenmenin içinde olması, oysa Ay Battı’da artık insanın özgürlüğünü ve yaşamını tamamen yitirme noktasına gelişiyle ilgilidir. Direnişin başında zor durumdaki Orden, karşısındaki Nazi Albayı Lanser’e şunları söyler: “Özgür insanlar savaş başlatamazlar ama, bir başlatıldı mı, yenik olsalar bile nasıl savaşacaklarını bilirler. İnsan sürüleri, bir liderin ardından kayıtsız şartsız gidenlerse; bunu yapamazlar. Bu yüzden her zaman küçük çarpışmaları kazananlar insan sürüleridir. Ama asıl büyük savaşlar, her zaman, özgür insanlar tarafından kazanılır. Bunun böyle olduğunu çok yakında siz de görecek ve buna tanık olacaksınız, efendim.” (31)

 

Yazar siyaset yapmaya kalkınca, yazarlık verimi azalmıştır

Steinbeck’in genel bakış açısı gözlendiğinde alttan alta toplumsal devinimlerin özgür yapıyı bozabileceği kaygısı duyulur. Ancak insanın yurdunu ve özgürlüğünü koruması için yürütülecek toplumsal devinim her biçimiyle haklıdır. Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta Steinbeck’in son dönemlerinde yurt savunmasının söz konusu olmadığı bir durumda Vietnam Savaşı’nı destekler bir tutum almasıdır. Mektuplarda Bir Yaşam’da da belirtildiği gibi, Vietnam Savaşı’na verilen destek yazarın Lyndon B. Johnson’a 28 Mayıs 1966’da Sag Harbor’dan yazdığı mektubunda görülmektedir. Bu mektuptan Steinbeck’in ikinci çocuğunun bu savaşa gidişine olumlu baktığını da öğreniyoruz. Mektuplarda Bir Yaşam’da bu desteğin yazara olan eleştirileri de arttırdığı belirtilmektedir. (32) Yazarın bu bakışı, önceki alıntıya bakıldığında, açıkça onun geçmişteki bakışıyla çelişmektedir.

Yazarın son dönemlerindeki verimliliğinin gözle görünür biçimde azalmasında onun bu siyasi konuların içine fazlaca girmiş olması da etkili olmuş olmalıdır. Örneğin 1963’de Kennedy’nin önerisiyle Amerika’nın Moskova Büyükelçiliği’ndeki Kültür Ateşesi Leslie Brady kültür alışveriş programının yürütülmesi bağlamında Steinbeck’i Sovyetler Birliği’ne çağırdı. (33) O dönemdeki mektuplarında kendine ‘kültür satıcısı’ diyen Steinbeck katıldığı resmi toplantıların dışında Sovyetler Birliği’nin muhalif yazarlarıyla da toplantılara katıldı. (34) Ayrıca yazar, son dönemlerinde başkana, hükümete özellikle iç ve dış siyaset konusunda çeşitli destekler ve görüşler aktarmaya çalışıyordu. Görülüyor ki Steinbeck, son döneminde yazma konusunda göstereceği çabayı uzmanı olmadığı ve iç yüzünü doğal olarak yeterince bilemeyeceği konulara harcıyordu. Onun siyasi konuların içine çokça girmesi üretkenliği üzerinde olumsuz bir etki yapmış olmalıdır.

Yeniden Steinbeck’in somut toplumsal sorunları ele aldığı çalışmalara dönelim. Bitmeyen Kavga’da genelde herhangi bir eleştirel yaklaşım söz konusu olmadan işçiyle işveren arasındaki sorunlar ortaya konulmuştur. Steinbeck’in hemen tüm romanlarında olduğu gibi, öykü havası içinde sürdürülen bu yapıt bitmemiş bir yapıt izlenimi verir. Belki Steinbeck’in klasik biçimde bitmiş görünen tek romanı Tatlı Perşembe’dir. Yani Tatlı Perşembe belli bir kültürü olan Doc ve ne kadar yürekli bir kadın olsa da çok ayrı bir dünyadan gelen fahişe Suzy’nin beklenen evliliğiyle biter. Ancak gerçekte böyle bir evliliğin romanın tümü okunduğunda pek de süremeyeceği görülmektedir. Bu bağlamda yine de romanın sonunu belirlemek okuyucuyu kalır. Steinbeck genelde romanın sonunu belirlemeyi okuyucuya bıraksa da, Bitmeyen Kavga ortaya konuş tarzıyla okuyucunun tamamlamasının hem zor olduğu hem de yazarın genelde öbür romanlarına göre insana umut verme çabası taşımayan bir romandır.

 

“Gazap Üzümleri” ortakçıların ve göçmen işçilerin sorunlarına yoğunlaşır

Oysa Steinbeck yine işçi sorunlarını ele aldığı Gazap Üzümleri’nde konuyu doğrudan mevsimlik işçilik yapmak zorunda kalan insanların açısından ele alırken, karamsarlık yaratan bir hava içinde de olsa, sonunda insanın olduğu yerde her zaman umut vardır gerçeğini duyurur. Yukarı Mahalle’de zor koşulların yarattığı dayanışık insan tipi Gazap Üzümleri’nde değişik bir ortamda ve değişik bir anlatımla yine karşımıza çıkar. Oysa Steinbeck Bitmeyen Kavga’da kısır siyaset içinde Mac’in insanları bütünleştirmek için zorla bir dayanışma yaratma çabasının üzerinde durmuştur. Ancak yazar Gazap Üzümleri’ni yazarken, önceden de belirttiğimiz gibi, göçmen işçilerin kamplarında kalmış ve onların yaşadığı zorlukları gözleriyle görmüştür. Yazar bu konuya kısır siyasetin içinden çıkarak, doğrudan insanların çektiği sıkıntıları ele alarak bakar. Yansız bakışı içinde o yapıtında iktisadi dizgenin getirdiği sıkıntıları açıkça ortaya koymuştur.

Steinbeck Gazap Üzümleri’ne Oklahoma’da kuraklık yıllarının getirdiği sıkıntıları yaşayan ortakçıların sorunlarını anlatarak girer. Toprak sahipleri bu kuraklık yıllarında bankalardan aldıkları kredileri ödeyemedikçe topraklarını birleştirmeye ve ortakçıları topraklarından çıkarmaya bakarlar. Özellikle yeni teknolojinin yani traktörün tarımda kullanılması toprakların toplu biçimde işletilmesini kolaylaştırmıştır.

 

Toprağa ve ürününe yabancılaşan ortakçı

Steinbeck bu romanında yalnız somut toplumsal bir sorunu ortaya koymakla kalmaz, aynı zamanda yaptığı işi içselleştiren ve duyumsayan insanın arasına teknolojinin girişini, bu durumun insan dünyasında yaptığı değişimi, insanın yaptığı işle bağını kopararak onu işine yabancılaştırmasını anlatır. Yazar teknolojik ilerleme nedeniyle insanın ortaya koyduğu ürünle yabancılaşmasını şöyle açıklar: “Ortakçı düşünüyordu: ‘Ne garip, insan bir mala sahip oldu mu, o mal artık onun kendisidir, parçasıdır ve ona benzer. İnsan üzerinde yürüyebiliyor, onu işleyebiliyor, iyi ürün vermezse üzülüyor, yağmur yağdığında seviniyorsa o mal onundur. İnsan ona sahip olduğu için kendisini büyük görür. Ürün almasa bile malıyla öğünür. Bunu böyle belle.’ Ortakçı daha da derin düşündü. ‘Diğer yandan bir adamın görmediği, parmaklarını daldırmaya vakit bulamadığı ya da üzerinde yürümediği bir malı varsa; mal, ona sahiptir. Çünkü istediğini yapamaz, ne yapmak istediğini bilmez. O zaman mal insan demektir, ondan daha güçlüdür, insan küçüktür, büyük değil. Sadece malı büyüktür ve kendisi mallarının hizmetkârından başka bir şey değildir. Bunu da böyle belle.’” (35) Burada ürününe yabancılaşmış, nesneye baş eğmiş insan anlatılmaktadır.

 

Topraksız kalan ortakçının hesap sorabileceği kimse yoktur

Ortakçılar topraklarından çıkmak zorunda bırakılmış ya da zorla çıkarılmışlardır. Mal sahipleri üretimdeki verim düşünce borçlanmak zorunda kaldıkları bankalarla olan durumlarını bahane ederler. Yazar mal sahiplerinin bankaları bahane edişini şöyle dile getirir: “Banka-canavar- sürekli kâr ister. Bekleyemez ölür. Hayır olmaz, vergiler bir yandan işliyor. Canavarın büyümesi durursa ölür. Aynı boyda kalırsa yaşamını sürdüremez.” (36)

Steinbeck yapıtında toprak sahiplerinin tekelleşmesini ve ortak fiyat belirlemelerini ortaya koyarken artık sıradan çiftçinin hesap soracağı kimselerin kalmadığını anlatır; mal sahibinin bahanesi hazırdır:  “Biz bunları biliyoruz, hepsini biliyoruz. Bu işi yapan biz değiliz, Banka. Banka insana benzemez. Elli bin dönüm toprağa sahip kişi de insana benzemez. O da canavardır.” (37)

Artık insanın öfkesini boşaltacağı bir kimse yoktur. Başvurulabilecek somut insanların yerini soyut varlıklar ve kurumlar almıştır. İnsani değerlerin çöküp yapay değerlerin öne çıkışını anlattığı son romanı The Winter of OurDiscontent’de (Mutsuzluğumuzun Kışı) benzer bir temayı yan-kişilik Maggie ve başkişilik Ethen’in görüşmesinde buluruz: “‘Bence boğa güreşleri cesur olmayan ama olmayı isteyen adamlara göre. Eğer görmüşsen ne demek istediğimi anlarsın. Pelerinle yapılan bütün o numaralardan sonra boğanın orada olmayan bir şeyi öldürmeye uğraştığını hatırladın mı?’ ‘Evet’ ‘Nasıl huzursuz olduğunu, kafasının karıştığını, bazen nasıl sadece durup bir cevap aradığını hatırladın mı? Eh, işte o zaman ona bir at vermeleri gerek, yoksa kalbi kırılır. Boynuzlarını somut bir şeye saplamalıdır yoksa ruhu ölür.’” (38)

Gazap Üzümleri’nde görüleceği gibi gerçekten topraklarından göçmek zorunda bırakılan insanlar ruhsal parçalanmışlık içinde haklarını arayacak somut kimseleri bile karşılarında bulamadılar.

 

İktisadi ve toplumsal yapıyla ilgili bildirimler de sunulur

Steinbeck sermayeci iktisadi dizgenin yapısını yukarıdaki alıntılardan görülebileceği gibi yalnız roman kurgusu içinde sunmakla kalmaz, ilk kez Gazap Üzümleri’nde kendisi için yeni olan bir yöntem uygular: Zaman zaman romanın akışını keserek değişik bölümlerde genel iktisadi ve toplumsal yapıyı açıklayacak ek bildirimler sunar. Örneğin yukardaki açıklamaların benzerini tüm ailesi batıya göçse de kendi yaşadığı çevreyi bırakamayan Mulley’nin ağzından yine duyarız. Göçmenliğe zorlanan insanları topraklarınızdan atanın somut biri olmadığını Steinbeck ek açıklamalarda dile getirirken Mulley bir kez daha somut bir örnekle durumu açıklar: “Eh buraya gelen adam çok tatlı konuştu. ‘Çıkıp gitmeniz gerek, benim suçum değil’ diyordu. Ben de sordum, ‘Kimin suçu öyleyse? Gidip ona çatayım’ dedim. ‘Shawney Toprak ve Et Ürünleri Şirketi adındaki şirket. Ben onlardan emir aldım’ dedi. ‘Kimmiş bu Toprak ve Et Şirketi dediğin’ dedim. Bir kimse değil, bir şirket.’ İnsanı çıldırtırlar valla. Becereceğin kimse yok karşında.” (39) Eleştirmenlerle pek arası iyi olmayan yazar, yapıtında kullandığı yöntemle ilgili olumsuz eleştiriler alacaktır. Eleştirilerle ilgili 17 Nisan 1939’da Elizabeth Otis’e şöyle yazar: “Eleştirmenlerin çoğu genel bölümleri sevmemiş. Gerçeğin doğrudan doğruya söylenmesinden hoşlanmadılar. Onlara göre bu gerçekler romanın içinde eritilmeliydi. Çok şükür ki eleştirmenler için yazıyor değilim. Okuyucular genelde o bölümleri beğenmişler. İlginç. Öyle sanıyorum ki eleştirmenlerin tutumu, alışık olmadıkları bir şeye tepki göstermek.” (40)

Aslında eleştirmenlerin yaklaşımı çok da haksız değildir. Çünkü Steinbeck romanın anlatımı içinde verdiği pek çok konuyu ek bildirim ve örneklemelerle verince, gereksiz yinelemeler yapmak durumunda kalır. Bu yapıt Steinbeck’in en iyi romanlarından biri olmasına rağmen gerçekten bu anlamda sıkıntılıdır.

Yazar Cennet Yolu’nda da benzer bir yöntem kullanmıştır. Ancak bu yapıttaki ek açıklamalar yinelemeler içermez. Ancak yine de bu yönteme çok olumlu bakmak zordur. Cennet Yolu da Steinbeck’in en iyi romanlarından birisi olmasına rağmen kullanılan bu yöntem yapıtının akıcılığını zedeler. Bununla birlikte bu yöntem Gazap Üzümleri’nde daha sıklıkla kullanılır. Böylece okuyucu roman kahramanlarının ortaya koyduğu durumlar dışında bir de genel çerçevede bazı belirlemelerle yüz yüze gelir.

 

Steinbeck, “Gazap Üzümleri” basıldığında tehditler almıştır!..

Ancak eleştiriler elbette yalnızca yazarın edebi yaklaşımıyla ilgili değildi. Ekim 1939’da Los Gatos’dan Elizabeth Otis’e yazdığı bir başka mektupta Steinbeck Çiftçiler Birliği’nin kendisini komünistlik ve yalancılıkla suçladığından yakınıyordu. (41) Ancak o yıllar sonra Chase Hortn’a yazdığı bir mektupta bu eleştirilerin ötesinde çok zor bir durumda olduğunu yazar: “Sana bir öykü anlatayım: Gazap Üzümleri basıldığı zaman çok kimse bana ateş püskürüyordu. Santa Clara şerif yardımcısı arkadaşımdı. Şunları söyledi bir gün: ‘Bir otele yalnız başına gittiğin olmuyor mu? Her dakika ne yaptığını bir yere yaz. Çiftlikten ayrıldığın zaman yanında bir iki arkadaşın bulunsun. Otelde tek başına kalma.’ Nedenini sorduğumda, ‘Belki de tehlikeyi üstüme çekiyorum ama, bunlar senin için bir oyun hazırlıyorlar. Otele yalnız gittiğin bir gün odana bir kadın girecek. Giysilerini parçalayacak. Kendi yüzünü tırmalayacak haykıracak. İşte o zaman kendini temize çıkarmaya çalış bakalım. Kitabına dokunmazlar. Daha kolay yollar bulurlar seni yıkmak için.’” (42)

Steinbeck önceki mektuplarında da gördüğümüz gibi nice zorlukları yaşayacağını iyi bilmektedir. Gene de o göçmen işçilerin sorunlarını bu yapıtında nesnel bir biçimde dile getirirken yüreklidir.

 

Ortakçılar, tarım işçiliği yapmak için batıya göçmek zorundadır

Yeninden Gazap Üzümleri’ine dönersek, bu yapıtın başkahramanlarından Tom hapisten çıkıp Oklahama’ya döndükten sonra bir anda olumsuz koşullarla karşılaşır. Böylece Tom’la birlikte onun geniş ailesinin üyeleri de sözü edilen sıkıntıları yaşadıklarından batıya göçmek zorunda kalırlar. Yolculuk boyunca süren yeni bir yaşam kurma umudu artık yaşamını yitirmeme umuduna dönüşecektir. Ayrıca bu geniş aileye bir de yörenin eski pederi Casy katılır. Daha önce belirtmeye çalıştığımız gibi Casy, Steinbeck’in sözcüsü gibidir. Bitmeyen Kavga’da Steinbeck’in Doktor Burton’a söyleyeceklerini söyletip onu bir biçimde ortadan kaldırması gibi, bu romanda da yazar benzer biçimde Casy’ye söyleyeceklerini söyletir ve onu geri çeker. Steinbeck Altın Kupa’da nasıl bireysel olarak yaptığımız kötülüklerin sıkıntılarını vicdani açıdan bu dünyada çekeceğimizi Morgan’ın ağzından dile getirdiyse, genel bakış açısıyla vaizliği bırakan peder Casy’nin ağzından da dünyada yaratılan tüm olumluluk ve olumsuzlukların insanların işi olduğunu belirtir: “‘Cehennemin dibine… Ne günah ne de sevap diye bir şey var. Sadece insanların yaptıkları gerçek. Hepsi bir bütünün parçası. İnsanların yaptıkları kimi şeyler iyi kimi şeyler değil.’ İşte kişinin bundan başka bir şey söylemeye hakkı yoktu.” (43)

Steinbeck Gazap Üzümleri’nde batıya göçenlerin yol boyu çektikleri sıkıntıları anlatır. Batıya ürün toplamaya ilanlarla çağrılan insanlar aynı sıkıntıların ve dolayısıyla aynı yazgının içinde kendilerini bulurlar. Bu insanların dayanışmasını Steinbeck romanda pek güzel yansıtır. Daha önce belirttiğimiz gibi yazar toplumsal devinimlerden tedirgindir. Bununla birlikte yine ara açıklamalardan birinde şu tabloyu çizer: “İki adam çömeliyor, kadınlar ve çocuklar dinleniyor. İşte düğüm noktası bu, değişimden nefret edenler ve devrimden korkanlar. Bu çömelen iki adamı ayırın, onları birbirinden nefret ettirin, korkutun ve kuşku duymalarını sağlayın. Sizin korktuğunuz şeyin çekirdeği budur. Zigot, yani döllenmiş hücredir bu. Çünkü bu noktada ‘toprağımı kaybettim’ sözü

değişmektedir. Bir hücre bölünmekte, o bölünmekten de sizin nefret ettiğiniz şey oluşmaktadır. ‘Biz toprağımızı kaybettik’ (…) ‘Bende biraz yiyecek var,’ artı ‘bende bir şey yok’; ‘bizde biraz yiyecek var’ sonucunu doğurursa, hareket başlamış ve yönünü bulmuş demektir. (…) Çocuklar üşümüştür. Dur şu battaniyeleri al, yündür, annemin battaniyesi idi, al da bebeğe ört. İşte bombalanacak şey budur. Bu başlangıçtır. ‘Ben’den ‘biz’e geçiştir. Eğer insanların sahip olmaları gereken şeylere sahip olan sizler, bunu anlayabilirseniz, kendinizi koruyabilirsiniz. Eğer nedenleri, sonuçlardan ayırabilirseniz ve eğer, Paine, Marx, Jefferson ve Lenin’in neden değil de sonuç olduklarını bilebilirseniz, yaşayabilirsiniz. Ama bilemezsiniz. Çünkü sahip olmak niteliği sizi sonuna kadar ‘ben’ olarak dondurur ve sizi sonuna dek ‘biz’den koparmıştır.” (44)

Steinbeck bir yandan yapıtında Tom’un öbür ailelerle dayanışmasını aktarırken toplumsal devinimlere çekinceyle yaklaşsa da, öte yandan bu zor koşullarda grevlerin ve sendikaların gücünün kırılışının iyilik getirmediğini gösterir. Bununla birlikte alıntıdaki anlatımı tutarlı değildir. Her düşünürün, ne büyük düşünür olursa olsun içinde bulunduğu iktisadi ve toplumsal koşullardan bağımsız düşünce üretmesi olanaksızdır, buna göre düşünceler elbette birer sonuçturlar. Örneğin işçilerin yaşam koşullarını iyileştirme çabası içinde olan düşünürlerin bu yönelimlerinin etkileri iyileştirici nedenler olabilmektedir.

 

“Gazap Üzümleri”nde Amerika’da yaşanan toplumsal bir sorun yansızca ortaya konulmuştur

Yukardaki alıntında görüleceği gibi Steinbeck aldığı eleştirilerle ne derece komünistlikle suçlanırsa suçlansın, yapıtını olabildiğince yansız biçimde oluşturmaya çalışmıştır. Örneğin Tom ve Casy yaşlı bir adamla konuşurlarken yaşlı adam gördüğü toprak sahibi bir gazeteciyi tanıtlar: “Bilemem, onun toprağı bu kadarmış. Biraz sığır besliyor. Kimseler girmesin diye her yana bekçiler koymuş. Kurşun geçirmez araba ile dolaşıyor. Onun resimlerini gördüm. Şişko biri. Ufak, hain hain bakan gözleri, eşek gerisine benzeyen ağzı var. Ölmekten korkuyor. Çeyrek milyon dönümü var ve ölmekten korkuyor.” (45)

Steinbeck’in burada özellikle zengin birini olumsuz göstermek gibi bir çabası yoktur. Daha çok o bölgede sıkıntı çekenlerin içten duygularını ve öfkelerini yansıtmaktır amacı. Bununla birlikte burada çizilen tip ilginç bir biçimde gazetecidir ve onun gözü doymaz biçimde bir mal edinme hırsı vardır. Böyle bir tip göçmen işçilerin sorunlarını hiçbir karşılık beklemeden yansıtmaya çalışan Steinbeck için oldukça kötü bir örnektir. Casy yine sözü edilen kişilikteki toprak sahibiyle ilgili olarak yazarın bakışını şöyle yansıtır: “Eğer kendini zengin hissetmesi için bir milyon dönüme ihtiyaç duyuyorsa, içten içe kendini yoksul hissediyor demektir. Ve aslında gönlü fakir olan kimse milyonlarca dönüm toprak almakla zenginleşmez ki. Belki de ne yaparsa yapsın, Wilson’ın Büyük baba öldüğünde çadırını verdiği zamanki gibi zengin olamaz hiçbir zaman. Burada vaaz vermeye çalışmıyorum. Ömrü boyunca aç itler gibi harıl harıl mal mülk toplayanların hiçbirinin mutlu olduğunu görmedim.” (46)

Yine de Steinbeck soruna yansız bir bakışla bakarken bütün işadamlarını olumsuz biçimde ele almaz. Ancak yazarın nesnel bakışı içinde bu yapıtta insanı umutsuzluğa sürükleyen şey tüm varlıklıların olumsuz nitelikleri değil, tekelci iktisadi yapının daha insani tutum almak isteyen kişilerin önünü tıkamasıdır. Bu noktada Tom’un bulduğu geçici işin işvereni olan Thomas bu tekelci yapıyla ilgili şunları söyler: “İşte ben bu birliğe üyeyim. Dün gece bir toplantı yaptık. Bakın bu Çiftçiler Birliği’ni kim yönetiyor biliyor musunuz? Batı Bankası. Bu vadinin büyük bir bölümü o bankanındır. Kalan kısmının da senetleri vardır elinde. Dün gece bankayı temsil eden üye bana ‘Sen saatine otuz sent ödüyormuşsun. Bunu yirmi beş sente indirsen iyi edersin’ dedi. Ben de ‘ama işçilerim iyi çalışıyorlar’ dedim. Bana ‘sorun o değil’ dedi. ‘şimdi ücretler yirmi beş sent. Sen otuz sent ödersen huzursuzluğa neden olursun. Hem gelecek yıl tohum için yine borç almayacak mısın sen?’ dedi.” (47)

Bu tekelci yapıda küçük toprak sahibinin çok fazla yaşama şansı olmadığı görülmektedir. Ürünlerin fiyatı düşse de, büyük şirketler karın tokluğuna toplattıkları ürünleri, kurdukları konserve fabrikalarında yüksek fiyata satarlar. Sonuçta ürün toplanan yerdeki göçmen kamplarında kurulan dükkânlardan yakında başka dükkân olmadığı için bu ürünleri almak zorunda bırakılanlar, yine bu işçilerdir. İşçilere yüksek ücret vermek isteyenler de, bu düzenin dışına çıkamazlar.

Steinbeck yine bu yapıtında devletin kurduğu, ancak işçilerin özerk bir yönetim oluşturduğu devlet kamplarındaki olumlu dayanışmacı havayı yansıtır. Ancak dışardan gelen kışkırtmaların ve ortalık karıştırıcıların çabalarıyla bu devlet kamplarındaki olumlu dayanışmacı yapının da sürekliliği olmayacaktır. Doğdukları topraklardan kopmak zorunda kalan bu insanlar geldikleri yeni yerlerde hem aşağılanarak olumsuz karşılanıyorlar hem de ancak yaşamını yitirmemesini sağlayacak bir bedele kullanılıyorlar. Bu nedenle Steinbeck olabildiğince yansız bir bakışla işçi sorunlarını ele alsa da, hatta yapıtı insanın olduğu yerde umut var fikrini taşısa da, Gazap Üzümleri Amerika’da yaşanan bir toplumsal sorunu tüm açıklığıyla ortaya koyduğundan, genel olarak okuyucuyu kaçınılmaz biçimde karamsarlığa iter.

 

KAYNAKLAR

1) R. Gray, A History of American Literature, 2. b., Blackwell Publishing, USA, 2008.

2) M. Loeffelholz, Ed. J. Reidhead, The Norton Anthology of American Literature, 7. b., W.W. Norton&Company, New York, 2007.

3) J. Steinbeck, Alev, Çev. O. Azizoğlu, 3. b., Varlık Yayınları, İstanbul, Kasım 1958.

4) J. Steinbeck, Al Midilli, Çev. B. Çorakçı Dışbudak, Ad Yayıncılık, İstanbul, Kasım 1996.

5) J. Steinbeck, Altın Kupa, Çev. E. Mutlu, Bilgi Yayınevi, Ankara, Şubat 1985.

6) J. Steinbeck, Aşk Otobüsü, Çev. B. Koloğlu, Bilgi Yayınevi, Ankara, Ağustos 1991.

7) J. Steinbeck, Ay Battı, Çev. H. Zekai Yiğitler – A. Özhan Yiğitler, Oda Yayınları, İstanbul, Kasım 1991.

8) J. Steinbeck, Bilinmeyen Bir Tanrıya, Çev. M. Harmancı, Bilgi Yayınevi, Ankara, Nisan 1985.

9) J. Steinbeck, Bir Numaralı Evde Olanlar, Çev. T. Yücel, Varlık Yayınları, İstanbul, Haziran 1955.

10) J. Steinbeck, Bir Savaş Vardı, Çev. Ü. Tamer, 2. b., Varlık Yayınları, İstanbul, 1991.

11) J. Steinbeck, Bitmeyen Kavga, Çev. Ö. Süsoy, 7. b., Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, Ekim 1991.

12) J. Steinbeck, Cennet Çayırları, Çev. B. Çorakçı Dışbudak, Ad Yayıncılık, İstanbul, Kasım 1996.

13) J. Steinbeck, Cennet Yolu, Çev. D. Çizer – Ö. Candaş, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1973.

14) J. Steinbeck, Fareler ve İnsanlar, Çev. M. Reşit, 4. b., Varlık Yayınları, İstanbul, Ocak 1958.

15) J. Steinbeck, Gazap Üzümleri, Çev. N. Silahtaroğlu, Cem Yayınevi, İstanbul, 1991.

16) J. Steinbeck, İnci, Çev. F. Kunt, 3. b., Varlık Yayınları, İstanbul, Ağustos 1955.

17) J. Steinbeck, Kaçış, Çev. F. Karabey, 2. b., Varlık Yayınları, İstanbul, Haziran 1955.

18) J. Steinbeck, Kasımpatları, Çev. M. Fuat, Yeditepe Yayınları, İstanbul, Mayıs 1953.

19) J. Steinbeck, Kısa Süren Saltanat, Çev. B. Çorakçı, Bilgi Yayınevi, Ankara, Ocak 1987.

20) J. Steinbeck, Mektuplarda Bir Yaşam, Çev. S. Raşa, Cem Yayınevi, İstanbul, 1991.

21) J. Steinbeck, Mutsuzluğumuzun Kışı, Çev. F. Çiğdem Öztep, Bilgi Yayınevi, Ankara, Mart 1984.

22) J. Steinbeck, Sardalye Sokağı, Çev. O. Azizoğlu, Bilgi Yayınevi, Ankara, Aralık 1989.

23) J. Steinbeck, Tatlı Perşembe, Çev. O. Azizoğlu, 2. b., Bilgi Yayınevi, Ankara, Aralık 1989.

24) J. Steinbeck, Yukarı Mahalle, Çev. G. Aktaş, Oda Yayınları, İstanbul, Ocak 1987.

25) A. Timuçin, Estetik, 8. b., Bulut Yayınları, İstanbul, Ekim 2008.

26) A. Timuçin, Düşünce Tarihi, Bulut Yayınları, İstanbul, Şubat 2008.

27) M. Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi, 4. b., Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Kasım 2006.

 

DİPNOTLAR

1) J. Steinbeck, Mektuplarda Bir Yaşam, Çev. S. Raşa, Cem Yayınevi, İstanbul, 1991, s.55.

2) Age, s.21.

3) Age, s.362.

4) J. Steinbeck, Altın Kupa, Çev. E. Mutlu, Bilgi Yayınevi, Ankara, Şubat 1985, s.25.

5) Age, s.26.

6) Age, s.146.

7) J. Steinbeck, Bilinmeyen Bir Tanrıya, Çev. M. Harmancı, Bilgi Yayınevi, Ankara, Nisan 1985, s.31.

8) J. Steinbeck, Altın Kupa, Şubat 1985, s.106.

9) Age, s.215.

10) J. Steinbeck, Mektuplarda Bir Yaşam, 1991, s.30.

11) Age, s.74.

12) J. Steinbeck, Yukarı Mahalle, Çev. G. Aktaş, Oda Yayınları, İstanbul, Ocak 1987, s.5.

13) J. Steinbeck, Mektuplarda Bir Yaşam, 1991, s.359.

14) J. Steinbeck, Sardalye Sokağı, Çev. O. Azizoğlu, Bilgi Yayınevi, Ankara, Aralık 1989, s.5.

15) J. Steinbeck, Yukarı Mahalle, Ocak 1987, s.105-106.

16) Age, s.121.

17) J. Steinbeck, Sardalye Sokağı, Aralık 1989, s.140.

18) J. Steinbeck, Mektuplarda Bir Yaşam, 1991, s.60.

19) Age, s.59.

20) Age, s.66.

21) Age, s.119.

22) Age, s.101.

23) Age, s.78.

24) J. Steinbeck, Bitmeyen Kavga, Çev. Ö. Süsoy, 7. b., Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, Ekim 1991, s.10.

25) Age, s.14.

26) J. Steinbeck, Mektuplarda Bir Yaşam, 1991, s.77.

27) Age, s.336.

28) J. Steinbeck, Bitmeyen Kavga, Ekim 1991, s.122-123.

29) Age, s.141-142.

30) J. Steinbeck, Mektuplarda Bir Yaşam, 1991, s.82.

31) J. Steinbeck, Ay Battı, Çev. H. Z. Yiğitler – A. Ö. Yiğitler, Oda Yayınları, İstanbul, Kasım 1991, s.137-138.

32) J. Steinbeck, Mektuplarda Bir Yaşam, 1991, s.495.

33) Age, s.452.

34) Age, s.466.

35) J. Steinbeck, Gazap Üzümleri, Çev. N. Silahtaroğlu, Cem Yayınevi, İstanbul, 1991, s.40.

36) Age, s.34.

37) Age, s.35.

38) J. Steinbeck, Mutsuzluğumuzun Kışı, Çev. F. Ç. Öztep, Bilgi Yayınevi, Ankara, Mart 1984, s.278-279.

39) J. Steinbeck, Gazap Üzümleri, 1991, s.50.

40) J. Steinbeck, Mektuplarda Bir Yaşam, 1991, s.136.

41) Age, s.141.

42) Age, s.140.

43) J. Steinbeck, Gazap Üzümleri, 1991, s.25-26.

44) Age, s.158-159.

45) Age, s.215-216.

46) Age, s.216.

47) Age, s.308-309.