Ana sayfa 62. Sayı Campanella’nın kitabından seçmeler Galileo Savunması

Campanella’nın kitabından seçmeler Galileo Savunması

274
PAYLAŞ

Tommaso Campanella

Bir süre önce, zamanımızın en çok yanıt bekleyen sorularından ikisini cevapladım. (1) Bu soruların ilki, yeni bir felsefe oluşturmaya izin verilip verilmeyeceği sorusu. Diğeri ise, Aristoculara ve pagan felsefecilerin otoritesine karşı gelmenin ve bunları Hıristiyan okullarından kaldırarak, yerlerine azizlerin öğretilerini takip eden yeni bir felsefenin yerleştirilmesinin mümkün ve uygun olup olmadığıdır. Şimdi ise, Floransalı Galileo tarafından savunulan felsefi görüşlerden memnun olmayan kişilerin ortaya çıkardığı bir iddiaya yanıt vermeye davet ediliyorum. Galileo’nun görüşlerinin tepki çekiyor olmasının nedeni, öğretinin Kutsal Kitaplarda yazılanlarla çelişkili görünüyor olmasıdır. En iyi şekilde yanıtlamaya çalışacağım.

O halde önümüzde duran soru şudur: Galileo tarafından savunulan felsefi görüş Kutsal Kitaplara uygun mudur, aykırı mıdır?

Bu soruyu beş bölüm içinde bütünüyle yanıtlayacağım. İlk bölümde Galileo karşısında öne sürülen görüşleri; ikinci bölümde Galileo’nun savunmasındaki görüşleri vereceğim. Üçüncü bölümde çözüm için gerekli bazı hipotezler oluşturup; dördüncü bölümde Galileo’ya karşı öne sürülen argümanlara yanıt vereceğim. Beşinci bölümde ise Galileo’nun savunmasının nasıl değerlendirilmesi gerektiğini açıklayacağım.

 

 

BÖLÜM-1

 

Galileo karşıtı argümanlar

Galileo karşıtı öne sürülen ilk argüman şudur; Aziz Thomas ve tüm Skolastikler teolojik yazılarını Aristo fiziği ve metafiziği üzerine kurmuşlardır ve buna karşıt yeni fikirler getirmeyi deneyenler, teolojik öğretileri tümden ortadan kaldıracakmış gibi algılanmaktadır.

  1. argüman; Galileo, tüm kilise büyükleri (2) ve Skolastikler ile çelişen fikirler yayımlamaktadır. Dünyanın hareket ettiğini ve evrenin merkezinde olmadığını, buna karşın güneş ve yıldızların bulunduğu gökkürenin sabit olduğunu öğretmektedir. Ancak Kilise büyükleri, skolastikler ve duyularımız tersini söyler.
  2. argüman; Galileo Kutsal Kitap ile açıkça çelişmektedir. Zebur [92:1]’da şöyle söylenmektedir; “O dünya küresini yerine yerleştirmiştir, bir daha da hareket etmeyecektir” ve yine Zebur [103:5]’da; “O dünyayı temellerinin üzerine kurmuştur; asırlar geçtikçe de yerinden hareket etmeyecektir.” Hz. Süleyman’ın Ecclesiastes [1:4]’de söylediği gibi; “Ancak dünya sonsuza kadar yerinde duracaktır.”
  3. argüman; aynı durum güneşin hareketi için açıktır. Yine Ecclesiastes [1:4-6]’da söylendiği gibi; “Dünya sonsuza kadar sabit duracaktır; güneş yükselir yerini alır ve sonra kendi yerine geri döner; orada yükselir ve güney yönünden dönerek kuzeye doğru yönelir; rüzgar evreni bir çember şeklinde kat eder ve tekrar çemberine geri döner.”
  4. argüman; Yeşu (Joshua) [10:12-13]’da çok heyecan verici bir mucizeden söz edilmektedir. Yeşu “Güneş, Gibeon üzerinde sabit dur, ve Ay, sen de Aijalon vadisi üzerinde. Ve güneş gökyüzünde durdu ve bir gün boyunca hareket etmedi.” diyerek güneşin hareketini durdurmuştur. Aynı durum Ecclesiasticus [46:5]’da da bulunmuştur.
  5. argüman, İsaiah [38:8]’de Tanrı Hezekiah’a sağlığını geri vereceğini göstermek için bir işaret olarak Ahaz’ın saati mucizesini vermiştir: “Güneş önceden yol aldığı 10 mesafeyi geri kat etti.” Hezekiah Arami kralı tarafından bu mucize hakkında sorgulandı. 2 Paralipomena [2 Chronicles 32:24,31]’den de bildiğimiz gibi kral kendini astronomiye adamıştı ve güneşin geri çekilişini de fark etmişti. Bu nedenle, eğer Tanrı gerçekten güneşin hareketini durdurmuş olmasaydı, bunlar da gerçek mucizeler olmayacaktı. Böylece, bu iki olayı mucize olarak adlandırdığı için de Kutsal Kitap da yanlış olacaktı.
  6. argüman, Kutsal Kitaplar yıldızlı gökyüzünün hareketlerine duydukları hayranlıkla konuşurlar. Judges 5 [5:20]’teki Deborah’ın şarkısında söylediği gibi, “Yıldızlar rotalarında düzenli bir şekilde ilerleyip Sisera ile savaşırlar.” Bu yüzden yıldızlar da, yıldızların bir tablodaki düğümler gibi bağlı olduğu gökyüzü de hareket ederler. Aynı zamanda Havari Jude [Jude 13]’de “yoldan çıkmış yıldızlardan” söz eder, bu yüzden hareket ederler. 3 Esdras 4’te (3) de şöyle söylenmektedir: “Dünya büyüktür, cennetler de kusursuzdur. Güneşin çember çizen rotası da cennetlerden geçer ve bir gün içinde eski yerine geri döner.” Bu yüzden Galileo yıldızlı gökyüzünün hareketsiz olduğunu söylediğinde, açıkça Tanrı’nın sözüyle çelişmektedir.
  7. argüman, Galileo ayda ve gezegenlerde su bulunduğunu iddia etmiştir. Ancak bu yanlıştır. Aristo ve tüm Skolastikler asırlar boyunca cennetlerin sonsuzluğuna ve değişmezliğine şahitlik etmişlerdir ve bu yüzden de bu gökcisimleri bozunmaz bir yapıya sahiptir. Galileo aynı zamanda Ay’da dağlar olduğunu (4), diğer gök cisimlerinde olduğu gibi orada da temel dünya toprak yapısının bulunduğunu söylemektedir. Ancak bu düşünce meleklerin mekânlarını çok hafife almaktadır ve göklerde yerleştirileceğimiz yönündeki umutlarımızı yok etmektedir.
  8. argüman; Galileo’nun görüşüne göre, eğer dünyamızı oluşturan dört element aynı zamanda yıldızlarda da var ise, o zaman Muhammed’in söylediği gibi birçok dünyalar ve o dünyalarda da denizler vardır ve oralarda yaşayan insanlar da vardır. Eğer her yıldız dört elementin hepsinden oluşuyorsa, her bir yıldızın kendisi de açıkça birer dünya olacaktır. Ancak bu açıkça tek bir dünya ve tek bir insan türünden söz eden Kutsal Kitap’a ters düşmektedir. İsa’nın dünyanın bizim yaşadığımız yarısını kurtarmak için çarmıha gerildiği gibi, öteki yarısında yaşayan insanları kurtarmak için de ikinci bir kez çarmıha gerileceğini söyleyen sapkınlık, bazıları tarafından hala sürdürülürken, başka dünyalarda yaşayanlar varsa, İsa’nın onları kurtarmak için de yeniden yeniden öleceğini ileri sürmenin bu sapkınlığa hayat vereceğini söylemeye gerek duymuyorum. Aynı zamanda, “kurtuluş”a dahil olup olmadıkları şüpheli olsa da, havada, suda ve toprağın altında ahiret mutluluğunu yaşayan diğer insanların olduğu noktasında, heretik Paracelsus’a da katılmak gerekecektir. Bir Cizvit olan Martin Delrio yazdığı Disquisitiones magicae adlı eserinde bu fikrin karşısında yer almıştır.
  9. argüman; bu konuları büyük bir skandal yaratmadan tartışabilmek pek mümkün görünmüyor. Skolastiklerin öğrettiği ve de teolojiye de uygun olduğu şekilde, okullar gökyüzü ve dünya hakkında yerleşmiş bir öğretiye sahiplerdir. Bu yüzden bunlar dışında başka bir şey öğretecek her kimse, skolastik teolojiyi yok etmeye çalışan yeni bir yol oluşturup, kibirli bir şekilde bunu diğerlerinin üzerine yerleştirmeye çalışmak suçunu işleyecektir.
  10. argüman; Kutsal Kitap bizi uyarıyor: ”Yüksek şeyleri soruşturmayın” [Ecclesiasticus 3:22], ve “İhtiyacınız olduğundan daha fazlasını bilmeyi dilemeyin” [Romans 12:3], ve “Büyüklerinin tarafından konulan sınırların ötesine geçmeyiniz” [Proverbs 22:28], ve “İhtişam peşinde olanlar hırslarının eziyetini yaşayacaktır” [Proverbs 25:27]. Ancak Galileo bunun tam tersini yapıyor görünüyor. Galileo zekâsıyla gökleri sorguluyor ve tüm dünyanın yapısını kendi doğru bulduğu şekle uyduruyor. Cato daha uygun bir şekilde şu şekilde öğretiyor: ”Tanrı’nın gizlerini araştırmayın, ya da gökler hakkında sorular sormayın; birer ölümlü olduğunuzdan ölümlülere ayrılan işlerle uğraşın.”

 

 

 

BÖLÜM-2

 

Galileo’nun savunusu için argümanlar

Diğer yandan, Galileo’yu destekleyen bir argüman olarak; Nikola Kopernik’in 1525 yılından itibaren başlayan gözlemlerine dayanarak yazdığı ve gezegenlerin devirlerini anlattığı kitabı gösterilebilir. Kitap teologların otoritesi altında ve izinleriyle çıkmıştır. Bunun nedeni de kitabın Katolik inancı ile çelişkili hiçbir şey içermemesidir. Kopernik kitabında dünyanın hareket ettiğini, gök kubbenin başka bir deyişle de yıldızlı gökyüzünün hareketsiz olduğunu ve güneşin de evrenin merkezinde sabit şekilde durduğunu savunmuştur. Ancak Galileo önceden bilinmeyen diğer gökcisimleri (5) dışında, yeni hiçbir şeyden söz etmemiştir. Bu yüzden, eğer Kopernik’in kitabı Katolik inanç ile bir uyuşmazlık göstermiyorsa, Galileo’nun kitabı da göstermeyecektir.

  1. argüman olarak; Kopernik’in kitabı, adandığı Papa III. Paul Farnese (6) ve bazı kardinaller (Bu kardinaller, kitaptaki giriş mektuplarından da anlaşılacağı gibi, kitap basılmadan önceki el yazmalarını incelemişlerdir.) tarafından da onaylanmıştır. III. Paul zamanında dikkati çeken ve deha denilebilecek kişiler kilise içerisinden çıkmıştır. Asil bir ruha, meziyetlere sahip olan ve soylu bir kandan gelen Papa bu kişileri bir araya getirmiş, desteklemiş ve onurlandırmıştır. Bu nedenden ötürü, Kopernik’e gelindiğinde bu kişiler birer köstebek kadar körleşmişler ise, bu çok hayret verici olacaktır. Hele de, büyük bir şöhrete sahip olmayan çağdaşlarımız bile Argus’tan (7) çok daha iyi gözcüler olup Galileo’dan çok daha güvenilir gözlemler yaparken.
  2. argüman olarak; Kopernik döneminden sonra, Erasmus Reinhold, J.Stadius, Michael Maestlin, Christopher Rothmann ve birçok diğerleri aynı fikri savundular. Daha yakın zamanlardan olan bu astronomlar, Kopernik’in hesaplamalarını kullanmadan astronomik tabloları doğru şekilde oluşturmanın imkânsız olduğunu anladılar. Aynı şekilde gök cisimlerinin hareketlerinin de uygun bir şekilde açıklanması için, en kesin matematik ilkelerinin kullanılması, duyuların ve bütün insanların fikirlerinin kanıtları ve de Kopernik’in teorilerinin gerektiğini bulmuşlardır. Bu durum sadece son zamanlardaki astronomlar için de geçerli değildir. Bundan önce de, Ferrara’lı Francesco Maria (8) göklerde gözlemlediği yeni görünümlerden dolayı, öğrencisi Kopernik’in oluşturduğu yeni bir astronominin gerekli olduğunu iddia etmiştir.
  3. argüman olarak; bilge Kardinal Cusa da bu görüşü kabul etmiş ve diğer güneşlerin ve gezegenlerin yıldızlı gökte döndüklerini onaylamıştır. Bu düşünce, Nola’lı bir kişi (9) tarafından ve isimlerinden söz edemediğimiz inançsız kişiler tarafından da savunuldu. Fakat ne onların sapkınlıkla suçlanması bu sebeptendi, ne de herhangi bir Katolik bu konu üzerine yayım yaptığından dolayı yasaklandı. Diğer savunucular ise, Galileo’nun Sidereus nuncius adlı eseri üzerine yazdığı bilimsel incelemesinde bu görüşü destekleyen İmparatorluk Matematikçisi, meşhur Johannes Kepler; manyetik felsefe üzerine yazdığı kitabıyla dâhi İngiliz William Gilbert ve burada söz etmeyeceğim birçok diğer İngiliz’dir. Bu görüşün bir diğer savunucusu da Padua’da bir matematikçi olan Giovanni Antonio Magini’dir. Magini 1581’den 1616 yılına kadar oluşturduğu astronomik tablolarında Kopernik ve Reinhold’un hesaplamalarını kullandığını açıklamıştır ve bunun tersini düşünenlere karşı da bu fikri savunmayı sürdürmüştür.
  4. argüman olarak; Cizvit Peder Clavius (11), Merkür ve Venüs’ün güneş etrafında döndüğüne ikna olduğundan beri (Aristo’nun takipçileri daha önceleri aksi şekilde düşündükleri halde), yazılarının son baskısında astronomlara gökyüzünü yeni bir sistem ile çalışmayı tavsiye etmektedir. Bu uyarıyı göz önünde bulundurarak, günümüz matematikçilerinden “Apelles” (12) güneş lekelerinin gözlemlerinde Galileo ve Kopernik’in görüşlerine yönelmektedir.
  5. Ayrıca sonuç kısmında, Galileo’nun dünyanın hareketine, güneşin merkezdeki sabit duruşuna, su ve diğer elementleri içeren yıldızların bileşimine dair düşüncelerinin ne kadar eski olduğunu göstereceğiz. Aslında bu görüş Musa kaynaklıdır. Pisagor bir Yunan şehrinde doğduğu halde (Aziz Ambrose’nin tanıklık ettiğine göre), Yahudi soyundan geliyordu ve bu görüşü Yunanistan’a ve İtalya’ya getirdi ve Calabria’daki Kroton kentinde öğretti. Aristo bu teoriye boş delillerle ve matematiksel kanıtlar olmadan, onun yerine manevi ve kaba varsayımlar kullanarak saldırdı. Aziz Ambrose ve Pico della Mirandola’nın yazılarından da bildiğimiz gibi Aristo, Musa’nın kitaplarını reddetti çünkü O’nun mantığıyla kitaplardaki derinliği, gizemi ve bilge açıklamaları kavramak olanaksızdı. Fakat Galileo atalarımızı Yunanlıların sebep olduğu tahribattan kurtardı. Aynı görüş Pisagor’un öğrencilerinden olan ve bazıları inkâr ettiği halde, Ovid ve diğer birçok tarihçi tarafından Romalıların en bilge kralı gösterilen Numa Pompilius tarafından da desteklendi. Pliny’nin doğru olarak aktardığına göre, Roma senatosu Pisagor için bir statü belirlemişti (Delfi kentindeki bir kâhin, yaptığı kehanette Yunanların en bilgesine bir statü adanmasını emretmişti.) ve O’nu felsefecilerin en bilgesi olarak isimlendirmişlerdi. Bu yüzden her kim Galileo’nun felsefi görüş ve öğretilerinden şikâyet edecek olursa ya da Aristo’yu Pisagor’a tercih edecek olursa, İtalya’ya, Musa’ya ve Roma’ya hakaret etmiş olacaktır. Yeni dünyaları, gökteki gezegenleri ve yeni olguları ve bu felsefeyle Kutsal Kitap’ın uyuşmasını keşfetmemiş oldukları için de atalarımızın suçlanmasına gerek yoktur.
  6. Casella ve Ferrara’lı Francesco Maria (13) zamanından günümüze kadar, teologlar bu astronomiyi mahkum etmedikleri gibi, yayılmasını emretmişlerdir. Yakın geçmişte de böylesi teologların sayısı azalmamıştır. Öyleyse şu görülebilir ki, Galileo karşıtları, İsa’nın öğretileri uğruna bir aşkla hareket etmemekte, aksine hasetlik veya cehalet ile davranmaktadır.
  7. Ayrıca, yıldızlı gökyüzü hareketsiz olduğu için Kutsal Kitaplarda “(gök)kubbe” olarak adlandırılmaktadır. Dolayısıyla dünya hareket eder. Öyleyse güneş merkezdedir. Bu yolla, Kopernik ve onun takipçilerinin kanıtladığı gibi, tüm fenomen ve matematikçilerin prensipleri korunmuş olur. Batlamyus’un takipçileri dahi bunu kabul eder.
  8. Ayrıca, yıldızlı gökyüzündeki güneş lekeleriyle yeni yıldızlar ve ayın ötesindeki kuyrukluyıldızlar, yıldızların başka dünya sistemleri olduğunu açıkça göstermektedir.
  9. Ayrıca, yıldızların başka dünyalar olduğu kabul edilmedikçe, Musa’nın metninin doğru açıklanamayacağını ileride, en mübarek kilise büyüklerinden hareket ederek kanıtlayacağız.
  10. Ayrıca, Aziz Justin (14) Questions ad orthodoxos adlı eserinde, Hıristiyanlar ve paganların gökyüzünün biçimi hakkında aynı fikirde olmadıklarını öğretir; paganlar küre şeklinde ve hareketli olduklarını söylerken Hıristiyanlar kubbe gibi ve hareketsiz olduklarını söyler. Diğer ileri gelenler gökyüzünün hareketsiz olmasından dolayı “kubbe” adını aldığını söylerler.

 

 

BÖLÜM-3

 

Üç hipotez

Antik ya da modern din adamlarının Galileo ile ilgili ya da ona karşı sürdürdükleri bir dizi tartışmaları yanıtlamadan önce, ilk olarak din adamlarının eğitimi, doğanın kuralları ve herkesin bakış açısıyla tamamen ilgili olan birtakım güvenilir bulguları belirteceğim.

 

İlk hipotez

Aziz Bernard’ın Apologia’sında (Savunma) Romalılar’daki Havarinin sözlerine katılarak öğrettiği gibi, dinin tamamıyla ya da bir kısmıyla ilgili bir konuya hakim olmak isteyen biri hem ilahi bilgiye hem de ilahi aşka sahip olmalıdır.

 

İkinci hipotez

Doğru hükme varabilmek için, dinî konuda karar verecek bir hakimin bilmesi gereken altı şey vardır.

Birincisi, bağnazlara karşı münakaşaya girecek bir kuramsal din bilimci, hem semavi hem dünyevi konularda felsefi bilgiye sahip olmalıdır.

İkincisi, astronomi, filozoflarca henüz kusursuz şekilde öğrenilememiştir..

Üçüncüsü, ne İsa Efendimiz ne de kutsal Musa bize fizik ve astronomiyi gösterdi, bu yüzden Vaiz (1:3)’de “Tanrı dünyayı insanların anlaşmazlıkları üzerine kurdu” ve Romalılar (1:20)’de “Tanrının görülmeyen yanları, O’nun yaptıklarında görülüyor” denir. Bundan ziyade bize saadet içinde yaşamayı ve doğanın elverişli olmadığı, doğaüstü öğretiyi anlamayı öğrettiler.

Dördüncüsü, Hıristiyanlara felsefe ve bilimi yasaklayanlar onlara Hıristiyan olmayı yasaklamış olurlar. Ayrıca, sadece Hıristiyanlık, cemaatine tüm bilimleri önerir, çünkü hatalı görülme korkusu yoktur.

Beşincisi, Hıristiyan inancının bir dogmasını, kendi öğretilerini (ki bu öğretiler Kutsal Kitap’ın, farklı yorumlara kapalı olan bölümlerine, açıkça zıt olmayan öğretiler olmasına rağmen) deliller ve argümanlarla kanıtlayan filozoflara eleştiride bulunmak için kullanacak olanlar var. Böyle bir insan tehlikeli bir şekilde kendi kendine zarar vericidir, inanç için bir tehdittir ve başkalarınca alaya alınmaya açıktır. Daha kötü olanı ise, Kutsal Kitabı, diğer filozofların Kutsal Kitapta anlaşmazlığa düştükleri sonucunu çıkararak, sadece bir filozofa dayanarak tefsir eden kişidir.

Altıncısı, her hatalı beyan, Kutsal Kitabın anlamını direkt olarak ya da sonuçlarını inkâr etmediği müddetçe, Militant Kilise’de, belki de Triumphant Kilisesi’nde (15) olduğu gibi, sapkınlık olarak adlandırılacak kadar Kutsal Kitaba karşıt değildir. Ve eğer bir teolog  Tanrı’nın Kutsal Kitabına çok daha az aykırı gibi görünen bir öğretiyi savunuyorsa; o zaman hiç kimse, sorgulamayı gerçeğe açık ve inancı yok etmeyecek bir zihinle sürdürdüğü müddetçe, öğretinin sunulduğu gibi olup olmadığına karar vermek için daha ileri düzey bir araştırmaya girişmekten alıkonulmamalı ya da bu yüzden suçlanmamalıdır.

 

Üçüncü hipotez

Bu davada yargıç olmak isteyen, daha önce vurguladığımız şeylerin ne kadar temel önemde olduğunu önemli. Şu anki tartışma Kutsal Kitapta bulunan somut bilgilerle ilgili olduğu için, daha önce de söylendiği gibi, bu davada yargıç olmak isteyen, kutsal din büyklerinin yorumlarıyla hayat bulan Kutsal Kitabın bütün edebi ve gizemli yanlarını açıklama yollarını derin bir şekilde anlamalı ve tüm bilimlerde -özellikle fizikçilerin ve astronomların yaptığı gözlemlerde- bulunan tabiatın kanunlarını iyice kavramalıdır.

Tanrı’nın kitabı olan Kutsal Kitap, onun bir başka kitabıyla -tabiatla- çelişmez. Fakat tabiatın kitabını okumak, iki kitap arasında bulunan açık görüş ayrılıklarını ve gizli görüş birliklerini ortaya çıkaracak kadar bütün bilimlerde iyi donanımlı olmayı gerektirir. Kitaplar, sadece Aristo’nun veya tek bir filozofun değil, bütün filozofların öğretileri ışığında değerlendirilmelidir. Ve Tanrı’nın kitaplarını okurken, din büyüklerinin mübarek ruhu ve kutsal Kilise’nin bereketli anlayışına uygun olarak, en doğru anlamı vermeye çalışmalı ve yargılarımızı gölgeleyecek veya çarpıtacak tüm kıskançlık ve tutkularımızdan arınmalıyız.

Horatius’un bahsettiği o, “ya sadece kendilerinin hoşuna gidenin iyi olduğunu düşündükleri için, ya da gençlerle aynı fikirde olmayı kendilerine yediremeyip, biz yaşlıyız, gençlerin öğretilerine karşı olmalıyız dedikleri için” çağdaşlarının saygısını kaybedenlerden olmak istemiyoruz.

Aziz Jerome, Epistola ad Magnum adlı eserinde, mübarek yazarların bütün filozoflarla haşır neşir olduğunu açıkladıktan sonra ekliyor: “onları ikna etmeniz için dua ediyorum” (yukarıdaki ifadeye karşı çıkanlar kastediliyor), “dişsizler, yemek yiyebilenlerin dişlerini kıskanmamalı, aynı şekilde köstebek de keçinin gözlerine lanet okumamalı”. Çünkü bu tür şeylerin cahili oldukları, öğrenme umutları olmadığı veya öğretmen olarak kabul gördükten sonra öğrenci olmayı kendilerine yediremedikleri için, çağdaş düşünürler olmak yerine, bu kıskançlık ve çekememezlik yüzünden baş belası olup çıkıyorlar.

 

NOT: Campanella bu bölümde üç hipotezi ve o hipotezlerdeki iddiaları kanıtlamaya çalışıyor.

 

 

BÖLÜM-4

 

Bölüm-1’deki Galileo karşıtı argümanlara yanıtlar

 

İkinci argümana yanıt

İkinci argümana, Galileo’nun tüm skolastikler ve din büyüklerine ters düştüğünü reddederek karşılık veriyorum. Her ne kadar Galileo’nun öğretileri bunların hepsiyle somut bir mutabakat içinde değilse de, temellerindeki niyet örtüşmektedir. Din büyüklerinin arzusu gerçeğin onlara sunulmasıydı ancak onlar felsefi terimlere başvurup doğrudan tanıklar olarak değil, başkalarının görüşlerinden alıntı yapan insanlar olarak konuştular. Dolayısıyla, bu konularda tercihimiz din büyüklerinden ziyade doğrudan tanıklardan yana olmalıdır; tıpkı Christopher Columbus’un Lactanius, Procopius, Ephrem ve başka mübarek din bilginlerinin yerine; Magellan’ın ise Aziz Thomas, Anthony ve diğerlerinin yerine tercih edilmesi gibi.

Bu konudaki görüşümü desteklemek için öncelikle kimi ilahiyatçıların Kutsal Kitap ve mübarek din bilginlerinin Galileo’nun öğretilerine olduğundan daha aykırı olduğunu; ikincisi pek çok din büyüğünün ve skolastiğin Galileo’nun görüşlerine katıldığını; ve üçüncü olarak Kutsal Kitap’ın, muhaliflerinden ziyade Galileo’yla örtüştüğünü kanıtlayacağım.

İlk husus için kanıt. Cennetin, bilhassa yıldızların beşinci bir maddeden değil, dört elementin hepsinden veya yalnızca ateşten oluştuğu fikri bir zamanlar tüm filozoflar ve Augustine, Ambrose, Basil, Justin, Cyril, Chrysostom, Theodoret ve Bernard gibi azizlerce paylaşılmaktaydı. Ambrose, Hexameron’un altıncı kitabında Kutsal Kitap’tan şu alıntıyı yaparak bunu doğrular: “Cennet yok olacak ve her şey bir örtü gibi tükenecek.” [Zebur 101:26-27; İbraniler 1:10-11] Philoponus da aynı şeyi Aristoteles’in De caelo eserini Aristoteles’in görüşlerine ters, Hıristiyanların ise lehine yorumlayarak aynı şeyi söyler.

Ancak Kutsal Kitap’tan yorumladıkları ışığında, pek çok skolastik kınanmaksızın cennetin beşinci bir maddeden yapıldığını söyler. Ambrose ise sayısız yerde bu görüşü hayali ve şeytani bir buluş olarak nitelemiştir, Justin ve Basil de Ambrose’a katılır. Ayrıca Aziz Thomas da Musa’nın yaratılışın altı gününü kapsayan sözlerini açıkladığı Kısım I’de Aristoteles’in fikirlerini tartışırken öncelikle filozof ve din büyükleri ile Aristoteles’inki olmak üzere her iki görüşün de altını çizer. Ancak ardından ilk görüşün Kutsal Kitap’a daha uygun olduğunu, Aristoteles’in söylediklerinin ise aykırı olduğunu, bunu ancak bir aptalın fark edemeyeceğini belirtir.

Tanrı’nın Kitabı Güneş’in en sıcak ve aydınlatıcı şey olduğunu söyler. Tekvin’de [1:16] “büyük ışık”tan, Zebur’da [18:7], Hikmet’te [2:3] Vaiz’de [43:2-4] ve başka birçok yerde Güneş’in ısısından ve Hikmet’te [17:5] ateşin aydınlatıcılığından ve “yıldızların muazzam alevinden” söz edilir. Ambrose, Hexameron’un altıncı kitabında Dünya’nın düzeninin bu şekilde olduğunu ve başka türlüsünü düşünmenin dine muhalefet olacağını söyler; Basil, Augustine, Chrysostom, Justin, Bernard, Origen, Philoponus ve okumuş olduğum diğer bütün din büyükleri de aynı fikirde birleşmiştir.

Fakat Güneş’in kendisinin sıcak olmadığını düşünen skolastikler de vardır, bu kişiler dine muhalif olarak görülmemişlerdir ve Kilise tarafından görüşleri yasaklanmamıştır. Teorinin üreticisi olan Aristoteles dahi, De caelo, II, 7’de açıkça görüleceği üzere, Güneş’in kendi ışığı olmadığını, ışık ve ısının havanın kırılmasından kaynaklandığını ileri sürmüş, hem Simplicius hem Alexander bu konuda ona katılmıştır. Averroes de, De substantia orbium coelestium adlı eserinde Aristoteles’in Güneş’te ışık veya ısı olduğunu reddettiğini açıklar. Aristoteles’in öğretilerini kabul etmeyen, günümüze daha yakın yazarlar, ışık gücünü Güneş’e iade etmişlerdir. Fakat Kutsal Kitap’la çelişmemek adına ışık Güneş’e atfedilebiliyorsa, ısının da aynı şekilde Güneş’e ait kabul edilmesi gerekir. Gel gelelim, Aristoteles Güneş’te ışık olduğunu reddeder ve aksi halde Güneş’in ateşten oluşması gerektiğini öngörür.

Pek çok çağdaş yazar Aristoteles’e ve Kutsal Kitap’ta yazanların mecazi olmayan, doğrudan anlamına karşı çıkar ve bunun için kınanmazlar. O halde Galileo, öğretilerini bulduğu kanıtlar üzerine oturtan biri olarak, gerçekten Tanrı’nın Kitabı’nı incelemekten men edilmeli midir? Uzun zaman önce inancın bir parçası olarak görülen fakat toplumsal deneyim sayesinde yanlış olduğu artık bilinen, örneğin antipotların (Yerküre üzerindeki her noktanın, bulunduğu yerin zıt tarafında “antipot” olarak adlandırılan bir eş noktası vardır.-çev.) var olmadığı, Ekvator çevresinin yaşanmaya elverişsiz olduğu ya da cehennemin yerinin diğer yarıküre veya kutsanmış adalar olduğu gibi görüşlerin tartışmasını burada dahil etmiyorum. Procopius, Eusebius ve başkalarının Kutsal Kitap’a dayanarak Dünya’nın sular üzerinde yüzdüğü görüşünü sürdürdüğü gerçeğini de atlıyorum. Bunun tersini savunanlar Kilise tarafından kınanmamıştır ve ilk görüşün yanlış olduğunu bugün artık deneyimlerimizden biliyoruz. Bunlar Galileo’yu destekleyen gerçeklerdir.

İkinci husus için kanıt. Öncelikle, yaşadığımız Yer’in dünyanın merkezinde olup olmadığı sorusu hiçbir şekilde inanca dair bir dogma olmayıp, dördüncü savımızda Aziz Thomas’tan bir alıntıyla bu açıklanmıştır. Din büyükleri ve daha sonra skolastikler de aynı şeyi söylemişlerdir. Lactantius (Kitap III, 23. Bölüm), Procopius, Tarsus piskoposu Diodorus, Emissa piskoposu Eusebius, Justin (Questiones ad orthodoxos) ve başkaları Yer’in merkezde olmadığına ve cennetin yapı itibariyle küresel olmadığına inanıyorlardı. Yaratılış hakkındaki vaazları 6 ve 9’da Chtysostom da aynı görüşü savunur. Romalılara Mektup (Letter to the Romans) hakkındaki vaazı 31’de de insanların cehennemin yerini bilmediğini söyler. Aynı şeyi, De civitate Dei, XXII’de Augustine, Sententiae, IV, 44’te Peder Lombard ve Opusculum 11, Madde 25’te Aziz Thomas da söylemiştir.

Cehennemin yerkürenin merkezinde veya başka bir kısmında olduğu gerçeğini “inferno” sözcüğünün kendisinden (İngilizce’de “cehennem”e karşılık gelen bu sözcüğün Latince kökenine indiğimizde “yeraltı” anlamını taşıdığını görürüz. -çev) ve Havari’nin Efesliler’de [4:9] söylediği şu sözlerden çıkartabiliriz: “İsa yerkürenin aşağıdaki kısımlarına indi.” Bu yüzden, başka dünyaların var olduğunu varsaymadığımız sürece, cehennem üzerinde bulunduğumuz yerkürede olmalıdır. Havari Peter ayrıca Davud’un, İsa’nın Yer’in altına inişinden söz sederken “Ruhumu cehennemde terk etmeyeceksiniz.” dediğini açıklamıştır. Dolayısıyla Yer’in Dünya’nın merkezinde olup olmadığına kesin bir cevap veremiyoruz.

Şayet İsa’nın “dıştan gelen” olarak söz ettiği cehennem karanlığı, Origen’in Matthew hakkındaki eleştirisinde ve Chtysostom’un Romalılara Mektup’la ilgili yazılarında varsaydığı üzere bu dünyanın dışında konumlanmış ise, bizim dünyamızdan başka dünyaların var olduğunu kabul etmemiz gerekir. Sansür denetçileri Galileo’nun bu fikrini yasaklamışlardır, çünkü Kutsal Kitap’ı ve mübarek din  büyüklerinin kitaplarını dikkatli incelememişlerdir. Bütün bu tartışmaların ötesinde Chrysostom, Selaniklilere İlk Mektup hakkındaki 7. vaazında Yer’in soğuk, kuru ve karanlık olduğundan fazlasını, özellikle yerküredeki konum ve durumunu bilemeyeceğimizi söyler. Dolayısıyla, Kutsal Kitap bize yerkürenin merkezinden ziyade yüzeyinde ne olduğunu anlatır.

Ayrıca Chrysostom, Dünya’nın hareket halinde mi yoksa durağan biçimde mi olduğunu bilemeyeceğimizi öğretir. Theophylactus, Lactantius, Augustine, Procopius, Diodorus, Eusebius ve diğerleri Chrysostom’a katılırken, Justin Dünya’nın merkezde olduğu fikrini sürdürür. Bu yüzden bugünün ilahiyatçılarının neden temelde matematiksel kanıtlar, deneyimler ya da keşifler olmaksızın Dünya’nın merkezinde hareketsizlik olduğunu ve aksini düşünmenin eserlerini dahi okumadıkları din büyükleri ve skolastiklerle çelişmek olacağını bu kadar kendilerinden emin biçimde iddia ettiklerini anlayamıyorum.

Gregory ve diğerlerinin inanışı doğrultusunda, kâfirlerin ateşte azap çektikleri cehennemin Dünya’mızın merkezinde olduğu gerçekten doğruysa Dünya hareket halinde olmalıdır. Aristoteles’in aktardığı üzere, cezalandırılma yerini yerkürenin merkezine yerleştiren ve oradaki ateşin hareketin kaynağı olduğunu savunan Pythagoras, Dünya’nın hareket ettiği sonucuna varmıştır. Ovid (Metamophoses, 15. Kitap), Origen (Ezekiel üzerine eleştirisi), Afrodisyas’lı Alexander ve Plato da aynı fikri savunmuştur. Diğer taraftan Aziz Thomas, Opusculum 11, Madde 24’te bunun doğaya aykırı olduğunu ve ancak bir mucize gerektireceğini belirtir ve böylece cehennemi bilinmeyen başka bir yere konumlandırmış olur. Dolayısıyla, cehennem yerkürenin merkezindeyse, Aziz Thomas’ın belirttiği sebepten ötürü, Gregory ve diğerlerinin düşündüğü gibi, Dünya’nın iç kısmı sıcak ve hareket halinde olmalıdır. Bu yüzden Galileo’nun görüşü Aziz Gregory ile değil Aristotelesçilik’le tutarsızlık gösterir.

Procopius, Diodorus, Eusebius ve Justin öğretilerinde cennetin hareketsiz olduğunu anlatır. Aynı şekilde, Antakyalılara 12. vaazında, İbranilere yazılmış mektubu içeren 14 ve 27 no’lu vaazlarında ve yukarıda alıntıladığımız eserinde Chyrsostom, Kutsal Kitap ve kendi mantığına dayanarak cennetin hareketsiz olduğunu gösterir. Havari da cennetten İsa’nın tapınağı olarak söz ederken “insan değil, Tanrı tarafından belirlendiğini” (İbraniler [8:2]) söyler, ki burada “belirlenmek” cennetin sabit, dolayısıyla hareketsiz olduğu anlamına gelir. De Genesi ad litteram, II, 10’da Augustine, kendi zamanının matematikçilerinin cennetin hareketsiz olduğunu ispatlarla gösterdiklerini açıklar ve teolojinin ya da kendimizin alay konusu olmaması için bu tür konularda filozofların görüşlerini ne reddetmek ne de bu görüşlere kuvvetle sarılmak gerektiğini söyler.

Yukarda söz ettiğimiz din büyükleri cennetin küresel veya hareket halinde olmadığını düşündüler. Karşıt fikirler ise peygamberler ve Hz. Musa tarafından reddedildi. Chrysostom’un vaazlarında kullandığı Zebur 103’te [103:2] der ki: “O cenneti bir kubbe gibi yarattı ve cennet bir çadır gibi yayıldı.” Justin bu hususun zamanında Hıristiyanlar ve puta tapanlar arasında tartışma konusu olduğuna dikkat çeker. Copernicus konuya etimolojik bir açıklama getirerek cennetin her şeye bir “kalıp gibi” biçim verdiğini söyler. Biz cennetin sıcaklıktan yayıldığını iddia eden Basil’in görüşünü destekliyoruz. Bede, Strabone ve yukarıda değinilen din büyükleri cennetin, Musa’nın “gök kubbe” dediği şey olduğunu söylerler ve bu sözcükten yola çıkarak cennetin katı ve durağan bir yer olduğu sonucuna varırlar. Bu fikir, İbraniler’de [8:2] Paul’ün “Tanrı onu sabitledi” sözleri ve Zebur’da [32:6] Davud tarafından “Cennet Tanrı’nın sözüyle belirlendi” sözleriyle ifade edilmiştir. Ancak çağdaşlar bu görüşe ters düşerlerse, bunun için din karşıtı olmazlar.

Bu yüzden, Galileo’nun öğretilerinin, din büyüklerinin kendileri bile bu karşıt fikri kabul etmişken, tüm din büyüklerine karşıt olduğunun düşünülmesi hayret uyandırıcıdır. Din büyüklerinin bu hususta birleştikleri Siena’lı Sixtus tarafından Bibliotheca sancta’da ifade edilmiştir. Tüm skolastiklerin hocası olan ve din büyüklerinin doktrinini derinlemesine bilen Peter Lombard da “Kutsal Ruh bizlerin cennetin yapısıyla alakalı konuşmamızı arzu etmez.” demiştir (Sententiae, II, 14). Hemen ardından ise cennetin sabit mi hareket halinde mi olduğunu sorgulamıştır. Lombard her iki görüşün de Kutsal Kitaplara uygun olduğunu söyler. Birincisinin uygunluğu cennetin “gök kubbe” olarak anılmasından ileri gelir. Aynı zamanda ikincisinin de Lombard tarafından kabul görmesinin sebebi ise yıldızların cennette hareket etmesindendir, cennetin kendisinin hareketinden değil. Böylece cennet durağan haldeyken yıldızlar hareket eder, böylece bir levha üzerindeki düğümler gibi durmazlar. Sonuç olarak yıldızların hareketini gözlemleyen ile hareketsizliği öngören kutsal metin olmak üzere, her iki görüş de tatmin edilmiş olur. Dolayısıyla Galileo’nun söylemi olumlanabilir. Onun içindir ki Galileo aleyhtarlarının iddia ettiği gibi din büyükleri ve skolastiklerin Dünya’yı durağan, cenneti ise hareket halinde tarif ettikleri doğru değildir.

Üçüncü husus için kanıt. De caelo, II hakkındaki eleştirisinde Aziz Thomas, Aristoteles’in yerkürenin hareketi ve cennetin sabit oluşu hakkındaki görüşlerini tartışmış, ancak hiçbir zaman bunun Kutsal Kitap’ta yazanlara aykırı olduğunu belirtmemiştir, ki bu, Aristoteles ve diğer filozofların başka öğretileriyle ilgili olarak sıkça yaptığı bir şeydir. Bunun sebebi, söz ettiğimiz eleştiride amacının Aristoteles’in metinini açıklamak olmasıdır.

Diğer yandan, Dünya’nın döngüsel bir hareketinin mi olduğu ve bir melek tarafından hareket ettirilip ettirilemeyeceği sorusunun söz konusu olduğu Opusculum 10, Madde 16’da, bunun Kutsal Kitaplara aykırı olduğunu söyleme fırsatına sahip olduğu halde, Aziz Thomas bu söylemin yalnızca Aristoteles’e aykırı olduğunu belirtir. Aziz Thomas’ın bilgece belirttiği üzere, evrenin düzeninin Tanrı tarafından belirlendiği ve değişmediği kabul edildikten sonra, bu evrenin öğelerinin durumu ve hareketi hakkında bireysel görüşleri sunmak Kutsal Kitap’la zıt düşmek olmamalıdır. Dahası, cennetin hareket etmediğini veya bunu söylemenin inanca aykırı olmadığını açıklayan tüm ilahiyatçıların, söylemlerinin gerekli bir sonucu olarak Dünya’nın hareket ettiği veya bunu söylemenin inanca aykırı olmadığı fikrini de kabul etmeleri gerekir. Bu ilahiyatçıların başında Chrysostom, Lactantius, Procopius ve Augustine gelir. Dolayısıyla, Siena’lı Sixtus cennetin hareketsiz olduğunu söylemenin cahillerin ileri sürdüğünün aksine Kutsal Kitaplara aykırı olmadığı konusunda haklıdır.

Aziz Bede ve Aziz Strabone gök kubbe ile yıldızların durduğu cennetin aynı şey olduğunu belirtmiştir. Gök kubbenin daha farklı bir şey olduğunu düşünenler (gök kubbedeki yıldızların nasıl hareket halinde göründüklerini açıklayamadıklarından) gök kubbede yıldız bulunmadığını ve gördüğümüz cennetin dışında bir yerde olduğunu söylemeye mecbur kalmışlardır; oysa Musa dahi yıldızları gök kubbede konumlandırmıştır. Bunun için Aziz Thomas tarafından methedilen Bede ve Strabone gök kubbeyle yıldızlar ve cennetin aynı şey olduğunu söylerken Kutsal Kitap’ı daha iyi kavramış olurlar.

Din büyükleri yıldızların görünürdeki konumunu korumak adına yıldızların değil gök kubbenin hareket ettiğini söylediğinde, Aziz Thomas ve Sixtus’un açıklamış olduğu gibi, bu ancak gezegenler için doğru olur. Bunun aksi abes olurdu. Çünkü gökyüzünde, özellikle Samanyolu’nda sayısız yıldız bulunur ve takım yıldızlardaki konumlarında, ekvator ve burçlarla olan ilişkileri değişkenlik göstermesine rağmen her zaman aynı düzeni korurlar. Fakat yıldızların bazıları Dünya’ya daha yakın, bazıları ise daha uzak durur ve bu durum gözlemcinin görüşünde yıldızların pozisyonuna dair değişikliklere neden olur. Dolayısıyla böylesi çok katmanlı bir düzende daimiliği sürdürmek mümkün değildir. Üstelik, gezegenler gibi yıldızların da hepsi aynı harekete sahip değildir, çünkü büyüklükleri birbirinden farklıdır ve aynı kuvvette olamazlar. Bu yüzden tıpkı gezegenler gibi -ister Güneş ister kendileri tarafından hareket ettiriliyor olsunlar-, çeşitli hareket biçimleri sergilerler. Simplicius da cennetin ateşten olmadığını, aksi takdirde yıldızların denizdeki birbirinden farklı balıklar gibi çok çeşitlilik göstereceğini ve her zaman aynı yerde olamayacağını kanıtlamak için aynı argümanı kullanmıştır. Fakat kanımca bizim argümanımız Simplicius’unkinden daha iyidir.

Eğer din büyüklerine göre gök kubbe hareketsiz ise, gök kubbedeki yıldızlar da hareketsizdir. Chrysostom, Lombard ve yukarda söz edilen din büyükleri hareketsiz gök kubbenin Katolik inancına mutabık olduğu fikrini sürdürdüğüne göre yıldızlar hakkında daha fazlasını da söylemeleri gerekir. Bunun ardından gelecek olan ise Dünya’nın bir gemi gibi döngüsel biçimde hareket ettiği ve yıldızların da bir ada ya da deniz kıyısındaki bir kule gibi bu döngünün içinde hareket ediyor gibi gözüktüğüdür.

Öyleyse gözlemlenen durumun temel sebebi budur ve gök kubbenin sabit olduğunu, yıldızları herhangi bir bozukluk veya çarpıklık olmaksızın Tanrı’nın yerleştirdiğini anlatan Kutsal Kitap da bununla uyum içindedir. Aziz Thomas bu durumu keşfetmiş, fakat adeti olduğu üzere, din büyüklerine olan saygısından dolayı bunu açığa vurmamıştır. Dolayısıyla din büyükleri, skolastiklerin hocaları, Thomas ve Peter Lombard, Galileo’ya karşı olmaktan ziyade onun görüşlerine destek teşkil ederler ve Kutsal Kitap da onları Galileo’yu sansürleyenlere tercih eder.

 

Dokuzuncu argümana yanıt

Buna yanıtım varılan çıkarıma karşı gelmek olacaktır. Galileo birden çok dünya olduğunu söylememiş, tüm gök sisteminin muazzam bir cennetin altındaki tek bir dünya içerdiğini öngörmüştür. Aziz Basil ve Aziz Clement’in takipçisi olan ilahiyatçılar ise üç ayrı dünya olduğunu iddia ederler: Dört elementten oluşan dünya, göklerden oluşan dünya ve göklerin üstündeki ruhsal alem. Philo, Josephus, İskenderiyeli Clement, Jerome ve Siena’lı Sixtus’a göre Musa’nın üç kısımlı tapınağı da bununla benzeşlik oluşturacak şekilde yapılandırılmıştır.

Ancak Galileo’nun bu teolojik meseleler için söyleyecek bir sözü yoktur. Daha ziyade, harikulade araçlarıyla önceden saklı yıldızları göstermiş ve gezegenlerin, ışığı Güneş’ten aldıkları için Ay’a benzediklerini, birbirleri etrafında döndüklerini, elementlerin dönüşümünün göklerde gerçekleştiğini ve yıldızların yörüngesindeki pek çok gök sisteminde buhar ve bulutlar olduğunu bize öğretmiştir.

Bunlar elle tutulur somut meseleler olduğundan Musa’nun gerçekten “göklerin göğünden” [Deuteronomy 10:14] ve yıldızlardaki su, dağlar ve başka şeylerden söz ettiğini biliyoruz. Ayrıca Kutsal Kitap’ın saptırma ve kurmacalar olmaksızın, somut haliyle anlaşılabileceğini de biliyoruz. Böylece, bu tür şeylere inanmayarak, İranlı kâfirlerin Muhammed’i açıklarken göksel ve kutsal şeylerle ilgili hayali öyküler ortaya atması gibi, mistik anlamlara sığınan filozofların aldatmacalarından korunmuş oluyoruz.

Buna ek olarak Kilise kitaplarının hiçbir yerinde birden çok dünya olduğunu reddeden bir hüküm olmadığına da dikkat edilmelidir. Aziz Thomas, John’daki bir pasajda [1:10] “Dünya O’nun tarafından yapıldı.” derken Tanrı’nın başka zamanlarda başka dünyalar yarattığını inkâr etmez, sadece bizim dünyamızı yarattığını söyler. Fakat Democritus ve Epicurus’un düşündüğü gibi bütünde bir düzen içermeksizin bir çok dünyanın var olduğunu söylemenin bir inanç hatası olacağını belirtirken Thomas son derece haklıdır. Democritus ve Epicurus’un söyleminin varacağı nokta bu dünyaların Tanrı’nın düzeni olmadan, şans eseri meydana geldikleridir.

Ancak bir bütün içinde Tanrı tarafından düzenlenmiş daha küçük ve önemsiz dünyalar olduğunu söylemek Kutsal Kitap’a değil, yalnızca Aristoteles’e aykırıdır. Aziz Thomas’ın bu dünyanın dışında başka bir yerküre olamayacağı, aksi halde bu dünyaların birbirini çekmesi sonucu yerlerini terk edecekleri görüşü Aristoteles’in De caelo’sunun birinci kitabına dayandırılmıştır ve geçerli değildir. Her şey kendi merkezinde sabittir ve parçalarının benzerliğiyle bunu korur. Ay’a ait olanlar Ay’ın merkezine, Merkür’e ait olanlar Merkür’ün merkezine doğru çekilir ait olduğu yerin yüzeyinin ötesinde kendisini daha çok ilgilendirecek bir şey bulunmamaktadır. Aristotelesçilerin savundukları gibi yıldızlarının hepsinin doğası aynı ise neden birbirlerine doğru çekilmiyorlar?

Paris Üniversitesi Aziz Thomas’ın kimileri düzeltme gerektiren yazılarından derlediği bir maddeler listesi yayımladığında “Başka bir dünya var olamaz.” önermesi de listeye dahil edildi. Buna, görevi doğal meselelerden ziyade kutsal meseleleri konuşmak olan ilahiyatçıların Tanrı’yı sınırlandıramayacağı yolunda itiraz edildi. Fakat aslında Aziz Thomas Tanrı’nın kudretini sınırlandırmak niyetinde değildir; başka yerlerde Tanrı’nın birçok dünya yaratabileceği yolunda söylemleri olmuştur.

Aristoteles’in bu konuyu tartıştığı De caelo, Kitap I hakkındaki eleştirisinde Aziz Thomas çoğul dünyalar fikrinin inanca değil Aristoteles’e aykırı olduğunu belirtir. Aynı şekilde Galileo’nun söylediklerinden birçok insan türü olduğu ve İsa’nın başka bir yerde öldüğü sonucu çıkmamaktadır. İsa’nın diğer yarıkürede ölmediğini garantilemek için Augustine’in aralarında olduğu birçok ilahiyatçı ikinci bir yarıküre olmadığını söylemişlerdir. Fakat deneyim bize bu argümanın doğru olmadığını göstermiştir. Başka yıldızlar üzerinde yaşayan insanlar varsa, onlar Adem’in soyundan olmayacakları için onun günahından da etkilenmeyeceklerdir. Dolayısıyla, başka bir günahtan ötürü ıstırap çekmedikleri sürece kurtarılmaya ihtiyaçları yoktur. Efesliler [1:7-10] ve Colossaeliler’de [1:20] denilen “Yerdeki ve göktekileri kendi kanıyla bir araya getirdi” sözlerinin bir yorumu da budur. Fakat bunu bilemediğimiz için din büyüklerinin eski yorumlarına sadık kalıyoruz.

Esasen Güneş Lekeleri Üstüne Mektuplar’ında Galileo başka yıldızlarda yaşayan insanlar olabileceğini açıkça reddediyor. Ancak farklı bir doğada oraya özgü başka varlıklar, bize benzese de bizimle aynı olmayan canlılar yaşıyor olabileceğini söyler.

Dahası, birden çok dünya teorisi yanlış olsa bile bu, hayal gücünü değil duyularını kullanan bir bilim adamı olarak, tespit ettiği şey aslında birden çok dünya değil, bu dünyadaki birleşik şekilde düzenlenmiş çoklu bir sistem olan Galileo bundan etkilenmeyecektir.

Kutsal Kitap’ın bir şey hakkında konuşmamış olması, bizi onun doğru olmadığı sonucuna götüremez. Öyleyse, Kutsal Kitap diğer bir yarıkürenin varlığından asla konuşmadığı için, antipodlardan söz etmediğinden ötürü Musa’yı kınamak adına böylesi bir argüman ileri süren ateistlere hak mı vermeliyiz? Üstelik Musa onlardan söz etmediği için Augustine antipodların varlığını kesin olarak reddederken. Böylesi bir mantıkla, Peter’ın da asla Roma’da bulunmadığını, çünkü Luke’un Havariler Tarihi’nde buna hiç değinmediğini kabul etmemiz gerekir. Bu tür cehaletten ve boş konuşmalardan kaçınmalıyız. Galileo için Paracelcius’un bu gülünç fikri o kadar uzaktır ki, durup bunun üzerine düşünmek için vakit ayırmamıza bile gerek yoktur. Musa’nın bunlar hakkında sessiz kalmış olmasının sebebi ise bütün bir evrenin sistematik fiziği hakkında değil yalnızca bize bahşedilen dünyanın kanunları hakkında konuşmuş olmasıdır.

 

Onuncu argümana yanıt

Bu onuncu argümanda denildiği gibi Galileo’nun İncil’de açıkça yasaklanan tek şey olan etkin bir rezalete yol açtığını kabul etmiyorum. Galileo kimseyi yanlış bir şey yapması için kışkırtmamış, sadece Tanrı’nın emrettiği ve İsa’nın bize bahşedilen yetenekleri kullanmamamızın cezaların en  büyüğünü getireceğine dair İncil’de uyardığı gibi, bizleri gerçeği aramaya davet etmiştir. Aziz Gregory Ezekiel hakkında şöyle bir yorumda bulunmuştur: “Gerçek yüzünden bir rezalet çıkacaksa, gerçeğe ulaşamamaktansa bırakalım rezalet çıksın.” Ferisiler İsa’nın söylediklerinden bir skandal yarattıklarında ise İsa cevabını Matthew 15’te [15:14] “Bırakın yapsınlar. Onlar ancak köre çobanlık eden körlerdir.” diyerek vermiştir.

Aristoteles’in gökler ve dünyanın yapısıyla ilgili söylediklerinin skolastikler tarafından teolojiye uygun ve daha fazla araştırma gerektirmeyecek kadar tam ve oturmuş kabul edildiğini söylemek kâfirlik değilse bile yanlıştır. Gerçekte, bunlarla ilgili olarak bütün din büyükleri Aristotelesçilik’e karşı çıkarlar. Başlarını Peter Lombard ve Akino’lu Aziz Thomas’ın çektiği skolastikler ise Aristoteles’in bu konudaki teorilerinin Musa ve din büyüklerinin öğretileriyle bağdaşmadığını (yukarıda benim de belirtmiş olduğum gibi) açıkça söylerler.

Ancak Galileo’nun keşifleri sadece Kutsal Kitap’a uygun olmayıp, aynı zamanda onu ilahiyatçıların bozmasından ve filozofların yozlaştırıp gülünç hâle getirmesinden korumuştur. Filozofların yanıldığını, din büyüklerinin tanıklığının ise filozoflarınkinden daha doğru olduğunu kanıtlamıştır. Öyleyse neden anlamaya bile çalışamayacak kadar gözleri öfke ve hırstan körleşmiş kişilerin veya duyusal gerçeklere dayandırılmış öğretilere zalimce saldıranların açıklamalarına kulak vermemiz gerektiği sorusuna bir cevap bulamıyorum.

 

On birinci argümana yanıt

On birinci argümanı İkinci Hipotez’in ilk savı ve sonuçlarında zaten cevaplamıştık. Belirttiğimiz gibi, Tanrı kitabı üzerinde çalışmamızdan memnun olur, ayrıca göklerde ve cennette ne olduğunu araştırmak boş veya değersiz değildir. Aksine, bunlar Tanrı’nın haşmetini ortaya çıkarmak ve insan ruhunun ölümsüzlüğüne ve kutsallığına olan inancımızı artırmak adına faydalıdır.

Benzer şekilde, Cato’nun ayetleri Ovid’in karşıt ve yüce ayetleri ile mukayese edilmemelidir. Davud böyle bir çalışmanın ulvi ve gururdan arınmış olması gerektiğini söyler. Buna Cato’nun sözlerinin (“Ölümlü olduğuna göre ölümlü şeylerle ilgilenmelisin.”) yalnız cisim değil ruha da tatbik edildiği için inanca aykırı olduğunu da ekleyelim. Ruh ölümsüz ve kutsaldır, kutsal şeylerin araştırması ise ölümsüz varlıklara yabancı kalamaz. Davud’un Zebur’da geçen şu sözlerini hatırlayalım: “Tanrı’yı ara, o zaman ruhun yaşayacaktır.” [68:32], “Hep O’nun yüzünü ara.” [104:4], “Göklerinizi göreceğim.” [8:3], “Senin eserlerin muhteşemdir, onun için ruhum onları araştırmaktadır.” [118:129] Bu sözlerden anlaşıldığı üzere, din büyükleri dünyanın araştırılmasına bir kısıtlama getirmemiştir. Böyle bir soruşturmayı yasaklayan kişi hata içindedir, çünkü hep bilginin peşinden gitmemiz gerekir. Theologia adlı çalışmamızda bu konuların kapsamlı bir tartışmasını bulabilirsiniz.

 

 

 

BÖLÜM-5

 

Bölüm-2’de sözü edilen Galileo’nun lehine argümanlara ilişkin değerlendirmeler

 

Bugün, Galileo’nun lehinde sunulmuş olan argümanların tamamını çürütmenin çok zor olduğunu düşünüyorum. Yıllar boyunca gök kubbenin ateşten yapılmış olduğuna ve gök kubbenin aynı anda ateşin de kaynağı olduğuna inanıyordum. Tıpkı Augustine, Basil ve yakın zamanda da hemşerim Telesio tarafından da düşünülmüş olduğu gibi. Eserlerim, Questiones ve Metaphysica’da Kopernik ve Pisagor tarafından ortaya atılan bütün iddiaları çürütmeye çalıştım.

Tycho ve Galileo’nun güneşin etrafında dönen küçük bulutların varlığını, yeni yıldızların oluşmalarını ve kuyruklu yıldızların Ay’ın ötesinde olduğunu gözlemlemeleri ile ben de gök kubbenin ateşten oluşması konusunda kuşkuya kapıldım. Ay’ın ve Jüpiter’in evreleri ve ardından da Ay ve Venüs yüzeyinde büyük lekelerin keşfiyle bu kuşkum giderek büyüdü. Jüpiter ve Satürn’ün etrafında dönen yıldızlar, evrende tek bir güneşin ve tek bir çekim merkezinin olmadığı savını ortaya atıyordu. Güneş’in tekliğini ve Dünya’nın da tek çekim merkezi olduğunu Physiologica kitabında açıklamıştık. Diğer taraftan sabit yıldızlardan ve gezegenlerden yayılan ısının aynı olması Galileo ve diğerleri tarafından ortaya atılan bu savı çürütüyordu.

Sonuç olarak Galileo lehindeki argümanlara yanıt verirken bu konulardaki kararımı askıya alıyorum. Kilise’nin emirlerine itaat etmeye ve benden çok bilenlerin kararlarına saygı duymaya hazırım.

 

Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci ve yedinci argümanlara yanıt

1, 2, 3, 4, 5 ve 7. argümanlara vereceğim yanıt aynı. Kopernik ve Galileo tarafından ortaya atılan iddialar, olası olmalarına rağmen tamamen doğru değildir. Kopernik’in bu kitabının yayınlanmasına izin veren Papa 3. Paul, kitaptaki fikirlerin imana aykırı olduğunu belirtmemiştir. Aynen Paris’teki doktorların Aziz Thomas ile ilgili olarak kaleme aldıkları makalelerde olduğu gibi, papa bir kitabın yayınlanmasına izin verdiğinde, bunu kitabın dinen makul olması dolayısıyla değil, din adamlarının çalışmalarına ve bilgi birikimlerine bir katkısı olacağından kabul eder. Yoksa Papa Gelasius, onaylanmış olan Sancta Romana’nın 15. bölümünde, Cyprian, Jerome ve diğerleri tarafından yapılmış olan hataları meşrulaştırmış olurdu.

Tamamen değilse de kısmen doğru olmasının sonucu olarak, bu metinlerde Kutsal Kitaplara aykırı herhangi bir durum olmadığını, papa ve yukarıda bahsi geçen din adamları onaylamışlardır. Bu kitabımda da bahsettiğim gibi, gök kubbeyi ve Kutsal Kitapları daha iyi inceleyen din adamları, ortaya atılan yeni tezlerin ışığında kendilerinden öncekilerin ıskaladığı bazı şeyleri ortaya çıkarabilirler.

Kendi adıma belirtmeliyim ki Galileo’nun argümanlarında Kutsal Kitaplara karşı hiçbir unsur olmadığını düşünüyorum. Açık bir şekilde ifade ettiğim gibi, bunların çok da yararlı olduğunu düşünüyorum.

 

Sekizinci, dokuzuncu ve onuncu argümanlara yanıt

“Gök kubbe”nin mistik ve eşsesli kullanımlarından kaçınan din adamı olarak, Galileo’nun savlarının doğruluğundan emin olamıyorum. Fakat bu argümanlar kesinlikle Aristo karşıtıdır. Galileo’nun savları lehinde konuşurken din adamları tarafından söylenen her şeyi inceledik. Bunlardan yola çıkarak da Kutsal Kitapların, Galileo’nun argümanlarını, diğer filozofların düşüncelerini açıklayanlardan aşağı kalmadan onayladığını söyleyebiliriz. Tabii ki bu konuda benden daha çok bilenlere inanmaya da hazırım.

Metaphysica, Kısım 3, Kitap 1’de Galileo ve Kopernik’in argümanlarına elimden geldiğince yanıtlar bulmaya çalıştım. Aynen bütün Questiones physiologicae’da olduğu gibi, Kopernik’in doğa argümanlarına da uzun uzun yanıt verdim. Fizikçiler bu savları inceleyebilirler, biz burada konuyu din açısından ele alıyoruz. Galileo’nun bu konuları tartışmaya açmasına ve kitaplar yayınlamasına karar verecek olan tabii ki yalnızca Kilise’dir.

 

Altıncı argümana yanıt

Altıncı argümanda neye karşı geleceğimi bilemiyorum. Aristo’nun bir defasında Musa’nın metinlerinden okuduğunu belirttiği, tanrının dünyayı zamanın başında özgürce yarattığı hikâyesinin yaşanmış olduğunu belirten Kont Pico della Mirandola, bunu hoyrat ve kanıtlanmamış olarak gördüğünü söylemektedir. Eusabius da Porphyry’nin aynı şeyi dediğini söylemiştir.

Ambrose, Sermoner mi yoksa Epistolae’de mi tam olarak hatırlamıyorum fakat bir yerde Pisagor’un Yahudi olduğundan söz etmektedir. Ambrose’ye yöneltilen eleştiriler, Pisagor’un Yunanistan’ın Samos adasından olduğundan Yahudi olamayacağı üzerine yoğunlaşmıştır. Fakat Ambrose elinde yeterli kanıt olmadan bu savı ortaya atmayacaktır. Bunlar yalnızca Ambrose’un şanı ve dindarlığı ile değil diğer kanıtlarla da meşrulaşmıştır. Pisagor’un düşüncesine göre kendimizi bazı yiyeceklerden alı koymamız gerekiyordu, çünkü meleklerin ikincil tanrılar olmalarına rağmen, tanrı tekti ve her şey sayılardan ibaretti. Pisagor aynı zamanda Musa’nın bir kanun koyucu olarak da rakibiydi, bunu detaylı bir biçimde Metaphysica adlı eserimde incelemiştim. Fakat bunlar zaten Yahudilerce bilinmekteydi.

Makkabiler’de söz edildiği üzere Spartalılar İbrahim’in soyundan gelmektedirler ve Yahudiler İbrahim ve Musa döneminde dünyanın çeşitli yerlerine dağıldıklarından Pisagor’un Samos’ta bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmesi olasıdır. Diyojen’e, Plutarch’a, Aristo ve Galen’e göre, Yahudi olmayanlara dünyanın döndüğünü, gök kubbede farklı güneş sistemlerin var olduğunu, bizim sistemimizde güneşin merkezde olduğunu ve yıldızlarda yalnızca suyun değil dört elementin tamamının bulunduğunu açıklayan ilk kişidir. Buna göre de Pisagor bunları Musa’dan başkasından öğrenmiş olamaz, kendinden önce keşifler olmadan bu mümkün değildir.

Francesco Maria’nın gözlemlerinden etkilenmiş olan Kopernik bu bilgileri Pisagor’un öğretilerini etüt ederek incelemeye başlamıştır. Pisagor’un öğrencisi olan Timaeus dünyanın bir günlük hareketini matematiksel olarak ispatlamıştır; Filolaus yıllık hareketini kanıtlamış; Kopernik salınım hareketini ortaya atmıştır. Aziz Tomas Metaphysics, XII kitabına yaptığı yorumda Simplicus’a dayanarak hangi hareketin gerekli olduğunu açıklamıştır.

Pisagor Yahudi değilse ve bunları kendinden öncekilerden öğrenmemiş olsa dahi, Mısırlı rahiplerle ve Yahudilerle Suriye ve Mısır arasındaki Judea bölgesini ziyaret etmiştir. Pisagor’un buralardan, bizim de İncil’de olduğunu gösterdiğimiz, gök kubbedeki suyun, diğer dünyaların, Ay’daki dağların ve benzeri şeylerin varlığını öğrenmiş olması mümkündür.

Fakat Aristo, Yahudi Musa’yı ve Yahudi olmasa bile Yahudi fikirlerinden esinlenmiş olan Pisagor’u küçümsemiştir. Bundan dolayıdır ki ruhani olarak Yahudi olan biz Hıristiyanlar, Musa’nın felsefesini putperestlerin elinden en yetkin fikirler ve araçlarla kurtaracak olanlarız. O zaman neden biz de onları Mısırlıların elinden kurtaran Musa’ya söylenen Yahudiler gibi söylenelim ki? Şu an elimde olmayan, eski hahamların kitapları da aynı şeyi öğütlemektedir.

Dionisius’un Muhammed karşıtı kitaplarında derlediği gibi, Muhammed de İsmail soyundan gelmektedir ve Yahudiler tarafından eğitilmiştir. Dialogus cum Abdia ve Kuran’da Muhammed gök kubbedeki dağlardan ve denizlerden, yerin altındaki yedi katmandan ve bunları taşıyan öküzden söz eder. Görünen odur ki Muhammed bu bilgileri Yahudilerden ve Talmud bilginlerinden edinmiştir.

Aynen Yusuf’un, Davut’un, Süleyman’ın ve İsa’nın tarihlerinde olduğu gibi Muhammed burada da doğruyu ve yanlışı karıştırmaktadır. Bunlara ek olarak gerçek anlam ile mecaz arasındaki farkı da bilmemektedir. İncil’de söz edilen dünyayı taşıyan kolonları ve şarap akan nehirleri gerçek zannetmektedir. Gök kubbenin düşmemesi için de Kaf Dağı’nın onu tuttuğunu ve bu yüzden de yeşilimsi bir renk aldığına inanmaktadır. Muhammed bu bilgileri ilk dönem coğrafi bilgileri yetersiz Hıristiyanlardan edinmiştir. Onlar bu dağın tepesinde bir cennet olduğuna ve dağın gök kubbeye kadar uzandığına inanıyorlardı. Bu durum Anastasius Sinaita’nın insanlığın nasıl oradan geldiğini sorgulamasına yol açmıştır. Bede’nin bu konular hakkında ne düşündüğünden bir tek şey dışında söz etmeyeceğim; Muhammed diğer yıldızların ve sistemlerin var olduğu bilgisini hahamlardan edinmiştir.

Sonuç olarak Pisagor’un öğretilerini temel alan Galileo ve Empedokles, Aziz Thomas’ın da dediği gibi Kutsal Kitapların eski, yeni bütün yorumlarıyla uyum içerisindedir. Bu yüzden astronomik konularda da Kutsal Kitaplarla ile aynı fikirdedirler. Galileo, Pisagor’un Yahudilerden edindiği bu bilgileri onaylıyor ve bunu gözlem yoluyla kanıtlıyor.

Bana kalırsa İkinci Hipotez’de Aziz Thomas ve Aziz Augustin’in de belirttikleri gibi Galileo’nun araştırmalarına engel olmak ve yapıtlarını baskı altına almak bize hiçbir yarar getirmeyecektir. Bu baskı Kutsal Kitapları da zan altında bırakmak veya büyük düşünürleri bertaraf etmeye yönelik bir çaba gibi algılanabilir. Böyle bir bilgi, düşmanlarımız tarafından da bize karşı kullanılacak bir silaha dönüşebilir.

Daha önce yazdığım ve gelecekte de yazmaya devam edeceğim gibi, kendimi her zaman Yüce Kilise’nin takdirine ve benden çok bilenlerin yargılarına bırakıyorum.

İtalyalı ruhların efendisi muhteşem Kardinal Caetani’ye en içten dileklerimizle.