Ana sayfa 62. Sayı Din ile bilimi kim uzlaştırıyor?

Din ile bilimi kim uzlaştırıyor?

Parantez

96
PAYLAŞ

Sistemin sürdürülebilmesi için din ile bilimin uzlaştırılması lazım. Sisteme bir sentez gerek. Madem sistemin devamı için birbiriyle çatışan bu iki araçtan da vazgeçilemiyor, ikisi birbirine karıştırılmalı: Bilimsel bir din! Veya dinsel bir bilim! Şimdi uğraş bu yönde. Bu sentez nasıl gerçekleşecek? Bilimi felsefesinden ve halktan kopararak. Yani bir yandan felsefesinden koparıp basitleştirerek (teknolojiye indirgeyerek), diğer yandan halktan koparıp “yüceleştirerek”. İkili bir yozlaştırma… Bilimci dikkat etmeli: Sistem atık Mevlana’nın kucağı gibi. Günümüzün Engizisyon zindanı da bir Panoptikon’dur artık!

 

Din ile bilimin uzlaşıp uzlaşamayacağı sorusu günümüzde sıkça tartışılır oldu. 2009 Darwin Yılı dolayısıyla din ile bilimin en büyük çatışma noktalarından biri olan evrim kuramının gündemde oluşu da bu tartışmaya ivme kazandırdı. Bilim kurumlarının ve bilim insanlarının yanı sıra çeşitli din kurumları da bu soruya farklı düzlemlerde yanıtlar/yaklaşımlar ürettiler, üretiyorlar. Bu konu, bir bilim-düşün dergisi olan Bilim ve Gelecek’in de doğal olarak temel tartışmalarından biri. Gerek bu köşede gerekse kapak dosyalarımızda konuyu farklı boyutlarıyla sıkça ele alıyoruz.

 

Bu yazıda konuya başka bir düzlemde yaklaşmak istiyoruz. Din ile bilimi kim uzlaştırmak istiyor? Bu uzlaşma kimin ihtiyacı? Din mi bilimle uzlaşmak istiyor, bilim mi dinle? Yoksa bu ikisini uzlaştırmaya çalışan bir başka güç odağı mı var? Tartışma din ile bilim arasında mı, yoksa bu bir yanılsa(t)ma mı?

 

Yazlaştırarak uzlaştırma

Son derece “makyavelist” bir çağda yaşıyoruz. Öyle ki, Machiavelli günümüzde yaşasaydı, bir “etikçi” olmak ve gemi azıya almış “pragmatizm”e karşı savaş açmak ihtiyacı duyabilirdi! Çağımızda politika teoriyi, güç hakkı, çıkar değeri, teknoloji bilimi yemiştir.

 

Din bir araçtır artık (aslında hakim sınıflar açısından hep öyleydi, ama dozu hiç bu kadar artmamış, hiç bu kadar apaçık olmamıştı); dolayısıyla bir inanç konusu olmaktan çıkmış bir politika malzemesine dönüşmüştür. Bilim de bir araçtır; dolayısıyla topluma, doğaya ve evrene yönelik bir bakış açısı olmaktan çıkmış, teknolojiye dönüşmüş/indirgenmiştir. İkisi de eğilip bükülebilirler, şekilden şekile sokulabilirler; çıkar neyi gerektiriyorsa, çatıştırılabilirler veya uzlaştırılabilirler. Plastik bir dinimiz var artık; ve plastik bir bilimimiz! Duruma göre her kalıba uyabilen plastik bir teorimiz!

 

Diyebiliriz ki, çağımızda din de yozlaşmıştır, bilim de… Yozlaştırılarak uzlaştırılıyorlar! Felsefelerinden kopartılarak birbirlerine benzetiliyorlar. Yoksa ne mümkün…

 

Önce yak, sonra heykelini dik!

Feodal çağda bilim dinle uzlaşmaya çalışıyordu, kendine alan açmak, bir çıkış noktası bulabilmek için. Elinizdeki sayıda Rönesans düşünürü Campanella’nın 1616 yılında yazdığı Galileo Savunusu’nu kapak yaptık. Campanella savunmasını şu eksende kuruyor: “Önümüzde duran soru şudur: Galileo tarafından savunulan felsefi görüş Kutsal Kitap yazılarıyla uyumlu mudur ya da onlara ters mi düşmektedir?” Campanella, bütün entelektüel gücüyle, Kopernik ve Galileo’nun önerdiği Güneş-merkezli evren modelinin Kutsal Kitaba aykırı olmadığını kanıtlamaya çalışıyor. Ama şunu söylemeden de edemiyor: “Aykırı olsa ne olur ki?” Ve kritik soruyu soruyor: “Aykırıysa hangisini kabul edeceğiz? Doğayı mı, Kitabı mı?” Sonra fazla ileri gittiğini sezerek yine bilime bir çıkış noktası bulmaya çalışıyor: “Doğa da Tanrı’nın kitabı sayılmaz mı? Onu kavramaya çalışmak niye suç olsun?”

 

Kilise’nin Babaları, dönemin hakim sınıfının temsilcileri tabii ki bunları yutmadılar! Yıl 1616. Tommaso Campanella 17 yıldır Engizisyon zindanlarındadır, en ağır işkenceler altında; ve daha 10 yıl yatacaktır. Galileo Galilei’nin çilesi henüz başlamaktadır. Uzlaşmayı reddeden Giordano Bruno’nun ise Roma meydanında yakılan bedeni hâlâ kor halindedir!

 

Gün oldu devran döndü, geldik 21. yüzyıla. Bruno’nun yakıldığı meydanda, Çampanella’nın atıldığı zindanın önünde heykelleri var artık. Sistem, yakarak, işkence yaparak öldüremediklerini, heykellerini dikerek öldürme “yüce gönüllülüğü”nü öğrenmiştir artık! Galileo’lar ise iktidarı tattılar; alıştılar… Peki şimdi ne uzlaşması?

 

Bilimin kabul edeceği Tanrılarımız da var!

Tam tersine, asıl uzlaşma şimdi lazım! Sisteme bir din lazım. Bilimle çatışmayacak, onunla uzlaşacak, “plastik” bir din. Sisteme bilim de lazım. Bilim 400 yıldır öyle yol aldı ki, artık eski Kilise Babaları gibi davranamazlar. Kısacası sistemin devamı için din ile bilimin uzlaştırılması lazım. Sisteme bir sentez gerek. Madem sistemin devamı için birbiriyle çatışan bu iki araçtan da vazgeçilemiyor, ikisi birbirine karıştırılmalı: Bilimsel bir din! Veya dinsel bir bilim! Şimdi uğraş bu yönde.

 

Bu sentez nasıl gerçekleşecek? Bilimi felsefesinden ve halktan kopararak. Yani bir yandan felsefesinden koparıp basitleştirerek, diğer yandan halktan koparıp “yüceleştirerek”. İkili bir yozlaştırma…

 

Sistemde Tanrı çok! Halkın Tanrısı gibi kaba saba, yobaz ve tutucu değil; her şekle girer. Bilimin de kabul edebileceği türden bir şekil bulunur. Örneğin Big Bang’e ne dersiniz? t=0’dan sonrası sizin; istediğiniz gibi at koşturabilirsiniz. Ama şu 0’ı kabul edin (yani hizaya girin!). Sayın kuantumcular, sizin için olasılıkçı Tanrılarımız mevcut. Ama birinin de zarı atması lazım, değil mi? Akıllı Tasarım ilginizi çeker mi? Akılsız da olabilir. Ama bir tasarımcı olsun, sizi de rahatlatır. Evrimci bir Tanrı? Bakın, bu da olabilir. Newton’un saatçisi gibi… İlk tohumu atmış, sonra keyfine bakmış! Deist misiniz, panteist misiniz, Budist misiniz, agnostik misiniz; hepsi uyar. Hatta çok zorlarsak ateist bir Tanrı bile kurgular bizim uyanık ideologlarımız. Yeter ki gelin. Eskisi gibi değil, Mevlana’nın kucağı gibidir artık sistemimiz. Bakın Papa bile Galileo’dan özür diledi, Darwin’in sırtını sıvazladı.

 

Yukarıdaki paragraf şaka değil. Sistemin hakim sınıfları açısından Tanrının şekilden şekile girmesinin hiçbir sakıncası yok. Yeter ki bilim ve bilimciler sisteme entegre olsunlar. Yeter ki uzlaşı platformunun bir köşesinde yerlerini alsınlar. Bu noktadan sonra bilim işine bakacaktır. Tabii sistemin kendisine verdiği işine. Bilimin teknolojiye indirgenmesinden kastettiğimiz de budur. Eleştirel, devrimci ve toplumcu yönü törpülenen bir bilim, teknolojiden ibaret kalır.

 

Kısacası, din ile bilimi uzlaştırma projesi halka karşı ittifak projesidir. Bilimi, toplumu aydınlatma ve dünyayı değiştirme perspektifinden uzaklaştırma, sistemin girdabına çekme projesidir. Bu tür uzlaştırma platformlarına davet edilen ve giden bilimcilerimiz bu konuya dikkat etmelidirler. Çünkü sistem açısından bilimcinin o platforma gitmesi önemlidir; gittikten sonra orada ne söyleyeceğinin fazla bir önemi yok, zararı da yok. Bir kez daha tekrar edelim: Sistem artık Mevlana’nın kucağı gibi. O kucağa oturduktan sonra, Darwinci de olsanız, hatta Marksçı da, sakıncası yok.

 

Sistemin dini de bilimi de paradır. Bize inanmıyorsanız Napolyon’a sorun. Din ile bilimi uzlaştıran da paranın çekim gücüdür.

 

Günümüzün Engizisyon zindanı, bir Panoptikon!

Aslına bakarsanız, içinde yaşadığımız dönemin 1616’dan fazla bir farkı yok, sadece araçlar ve mekanizmalar farklı. 400 yıl önce teleskopunu göğe çeviren Galileo iki bin yıllık dinsel dogmaların doğru olmadığını kendi gözleriyle gördü. Ama gördüğü ve ifşa ettiği bu gerçek, onu Engizisyon’a sürükledi. Yıllar süren yargılamadan sonra, yaşlı Galileo hayatını kurtarabilmek için mahkeme önünde Dünyanın dönmediğini söylemek zorunda kaldı. Olabilir, Galileo da bir insandı. Mahkeme kapısından çıkarken “Ama yine de dönüyor” diye fısıldayabildi mi, bilinmez. Fakat insanlık ona bu büyük sözü atfetti. Bilim, Galileo’nun mahkeme önünde söylemek zorunda kaldığı sözden değil, bu atfedilen sözden kendisine bir çıkış yolu bulabildi.

 

Günümüzün Galileo’ları da benzer bir konumda. Belki diri diri yakılma, zindanlara atılma, işkence görme tehdidi artık yok. Ama daha kötüsü var: Beyinlerin metalaştırılması! Alınır-satılır kılınması. Paranın gücüyle sistemin içselleştirilmesi. Günümüzün Engizisyon zindanı, bir Panoptikon’dur artık!

 

Gel de Cemal Yıldırım’ı arama… Ne demiş değerli hocamız kendi yaşam anlayışını anlatırken:

 

“Mutluluğu gösterişte, görkemli yaşamda aramadım. Arayamazdım da, çünkü yaşam boyu beni tutsak alan saplantım salt kendi gücümle bir yerlere ulaşmak, bir şeyler ortaya koymaktı. Övünerek söyleyebilirim: meslek yaşamımda ilerlemek için kimseye sığınmadım; etkili ya da yetkililerin lütfunu aramadım. Sonunda bir yere ulaşabildiysem, bunu sarp kayalara tırmanma direncime borçluyum. İkiyüzlülük, yaranma, ikbal arayışı, en başta da ilkesizlik uzak durduğum, dahası kimi kez mesleğimden kovulma riskini göze alarak karşı çıktığım davranışlar olmuştur.”

 

Merak etme Cemal öğretmen. İnsanlık, eminiz söyleyecektir: “Dünya yine de dönüyor!”