Ana sayfa 65. Sayı Evrimin kanıtlarını DNA’da bulmak ‘Darwin yolu açtı, biz artık genlerle dans ediyoruz!’

Evrimin kanıtlarını DNA’da bulmak ‘Darwin yolu açtı, biz artık genlerle dans ediyoruz!’

Kapak Dosyası DNA'nın Sırları Aydınlanıyor

133
PAYLAŞ

Sean Carroll

Şu günlerde ikinci altın çağımızı yaşıyoruz. Darwin’in araştırdığı canlıları müzelerde toplamak değil amacımız. Bunun yerine genlerin nasıl oluştuklarını anlamak için genetik tariflerini toplamaya çalışıyoruz. Doğrudan evrimin kodlarına bakıyoruz. Hatta soyları tükenmiş olan mamutlarla Neanderthaller’e bakarak onları bize ya da fillere benzer yapan şeyleri bulmaya çalışıyoruz. Üçüncü bir altın çağ da dünyanın ötesindeki yaşamı keşfimizle başlayacak. Eğer Darwin’le beş dakikam olsaydı bugün yaptıklarımızı anlatırdım ve bu aklını başından alırdı.

Sean Carroll ile söyleşi

Çeviren: Deniz Gedizlioğlu

Sunuş

(Wisconsin Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik profesörü Sean Carroll ile yapılan okuyacağınız söyleşi, Discover dergisinin Mart 2009 tarihli sayısında yayınlandı. Dergi editörlerinden Pamela Weintraub’ın gerçekleştirdiği söyleşiyi arkadaşımız Deniz Gedizlioğlu Türkçeleştirdi. Başlığı, arabaşlıkları ve spotu biz koyduk.)

Sean Carroll, Tuffs Tıp Fakültesi’ndeyken meyve sineği hakkında yapılmış yeni çalışmalardan çok etkilenmişti. Nobel Ödülü alan çalışma, embriyonik gelişimi sırasında genlerinden yalnızca bir tanesini değiştirmenin bir sineğin bütün vücut yapısını dönüştürebildiğini gösterdi: Bir uzuv antene dönüşmektense bir bacağa dönüşebiliyordu. Carroll çalışmalarına devam ettikçe bu durumun yalnızca meyve sineklerinde gerçekleşmediğini, çok daha büyük bir resmin bir parçası olarak insandan solucana bütün hayvanlarda ortak bir özellik olduğunu keşfetti.

Beden oluşumuna etki eden bu evrensel genler, Carroll ve onun gibi birçok araştırmacıya evrimin mekanizmaları hakkında bilgi sağlamıştır. Embriyonik gelişim evresi sırasında genlerin değişimini gözlemleyen bilim insanları, oluşmakta olan fiziksel uzuvların izini sürerek bir türün oluşumuna tanık olabilmişlerdir. Araştırmacılar ilk kez evrimin mekanizmasına doğrudan bir erişime sahip olabilmişler, hatta bunu izleyebilmişlerdir. Bu sayede “Evrimsel Gelişim Biyolojisi” diye yeni bir bilim dalı da doğmuştur.

Çağdaş evrimsel bilimin en büyük başarılarından birisi de Darwin’in 1859’da Türlerin Kökeni’ni yayımlamasından beri hiç yanıtlanamamış soruları ilk defa yanıtlayabilmesiydi. Carroll bu sayede bu alanın lideri konumuna gelmiştir. Bugünlerde Carroll bir Moleküler Biyoloji ve Genetik profesörü olarak Wisconsin Üniversitesi’nde genleri deşifre ederek fiziksel değişimlerin nasıl kontrol edildiğini ve genlerdeki değişimlerle gerçekleşen mutasyonların nasıl evrimsel değişimlere neden olduğunu araştırmaktadır. Carroll aynı zamanda yayınladığı Endless Forms Most Beautiful, The Making of the Fittest ve son olarak da Remarkable Creatures kitaplarıyla da insanlara, yaptığı keşiflerin önemini anlatmaya çalışmaktadır. Discover dergisi editörü Pamela Weintraub ile yaptığı konuşmada, çalışmalarının ona Darwin, evrimin nasıl gerçekleştiği ve yaşamın nasıl işlediği hakkında kazandırdığı şeylerden söz etti.

İnsanın varlığına ilişkin büyük soruya yanıt Darwin ve evrimle geldi

Charles Darwin’in Türlerin Kökeni’nde evrim teorisini ortaya atmasının üzerinden 150 yıl geçti. Şu günlerde evrim konusu hiç olmadığı kadar tartışmalı. Sizce neden böyle?

Bu kültürel bir mesele, bilimsel değil. Bilimsel açıdan bakıldığında her geçen gün güvenimiz yeni gelen kanıtlarla daha da büyümekte. Fosil çalışmalarından öğrendiklerimiz DNA çalışmalarıyla kanıtlanmakta ve üzerine de embriyoloji ile teyit edilmekte. Fakat insanlar evrime inanmayıp bunun yerine diğer görüşleri daha değerli görmekteler. Buna rağmen halen suçlu yakalamakta kullanılan en etkin yöntem DNA olabilmekte. DNA’ya ebeveyn tespiti gibi şeylerde de başvuruyoruz. DNA’ya kanser riskimizi öğrenmek için de başvuruyoruz. DNA bilimi etrafımızı çevirmiş ve bu olguya rağmen onun gösterdiği gerçekleri kabul etmekte direniyoruz. Jüriler insanları DNA sonuçlarına göre ölüme mahkûm edebiliyorlar fakat yine de insanı diğer canlılardan ayıran etkenleri doğuran mekanizmaları anlamamakta ısrarcı olabiliyorlar. Bu körlüktür. Sanıyorum ki bu içinden geçtiğimiz bir süreçtir yalnızca.

Yeni kitabınız Remarkable Creatures’da Darwin’in evrim teorisine varışıyla bir bağlantı kuruyorsunuz. Noktalar birleşiyor mu?

Darwin, üniversite öğrencisiyken böcek topluyordu. Kendisine daha iyi imkânlar yaratmaya çalıştığı sıralarda İngiliz HMS Beagle gemisiyle bir doğabilimci olarak seyahate çıkma fırsatı doğdu. Çok uzaklara gidebilir ve İngiltere’nin soğuk, gri havasından uzakta daha hayat dolu tropik yerleri ziyaret edebilirdi. Henüz 22 yaşında olduğundan babasını ikna etmek kolay olmayacaktı, ama şansı vardı. Bu beş yıllık yolculuğun iki yılı çok önemliydi. Arjantin kıyılarına ulaştığında birçok fosille karşılaşma şansı buldu ki bunlardan bir tanesi bilim tarafından da bilinmeyen dev boyutlardaki bir tembelhayvanınkilerdi. Güney Amerika ormanlarında gördüklerine kıyasla muazzam boyuttaydılar. Böylece aklının bir köşesine yaşamın dönüştüğüne dair bir fikir yerleştirdi.

Darwin, sonra Galapagos Adaları’na gitti. Adadan adaya öncelikle guguk kuşu ardından ispinoz toplayarak ilerlerken kuşların birbirlerine benzemelerine rağmen küçük farklılıklar gösterdiklerini gözlemledi. Galapagos’u terk edip İngiltere’ye dönerken kafasında bir ampul yandı. Bu kadar birbirine yakın adalarda yaşıyor olmalarına rağmen kuşlarda görülen bu küçük farklılıkların tek bir açıklaması olabilirdi: Tek bir tür olarak yaşamına başlayan bu kuşlar zaman içerisinde ve mekânın değişimiyle birbirinden ayrılıp değişiklik türler olmuşlardır.

Bu görüş genel olarak din karşıtı kabul edilmişti. Ama neden?

O zamanlar hakim olan görüş bütün türlerin tek tek bir doğaüstü güç tarafından yaratılıp belirlenmiş bir rolle belirlenmiş bir zamanda tamamen mistik bir süreçle dünya üzerine geldikleri yönündeydi. Doğa bilimlerine açık değildi. Darwin buna karşı geldi ve türlerin değişebilir olduğunu ve aynen fizik gibi yeni türlerin oluşmasının da doğa kanunlarını izleyen tamamen doğal süreçler olduğunu söyledi. İnsan varlığına dair en temel sorulardan birisi bizim dünyaya nasıl geldiğimizdi. Evrim bu büyük sorunun büyük yanıtıdır. Görüldüğü üzere buna alternatif başka görüşler de ortaya atılmaktadır, fakat evrim teorisinin yaptığı şey doğaüstü açıklamaların yerini doğal açıklamaların almasını sağlamaktır.

Bu yüzden mi Darwin evrim teorisini yayınlamak için 20 yıldan fazla bir süre bekledi?
Darwin yolculuğuna başladığında 22 yaşında kendine güveni olmayan bir çocuktu. Bu fikirler kafasında oluşmaya başladığında 27 olmuştu ve İngiltere’ye geri dönüyordu. Bu fikirlerin ne anlama geldiğini biliyordu fakat daha yeni yeni bilim çevrelerinden kabul görmeye başlamıştı. Bunu neden riske atsın ki? Oturmuş düzenin sorgulanacağı bir zamanda değildi. Ağzındaki baklaları ıslatmamasının nedenlerine bakarken Darwin’i bir insan olarak düşünmek gerek.

Embriyonun incelenmesinden farklı türlerin nasıl oluştuğu sorusuna…

Sizin evrimle ilgilenmenizdeki en büyük etken neydi?

Çocukken zürafalardan, zebralardan ve leoparlardan çok etkilenmiştim. Yılanların üzerilerindeki renkli motifleri seviyordum. Büyüdükçe daha derin sorular sormaya başladım. Motifler ve biçimler nasıl oluşuyordu? Dünyadaki en büyük harikalardan biri, çok karmaşık bir varlığın döllenmiş bir yumurtadan çıkabiliyor olmasıdır. Ebeveyn olan herkes hâlâ bunun nasıl oluştuğuna şaşırmaktadır. Ben daha öğrenciyken bu süreçleri izleyebiliyor fakat altında yatan mekanik hakkında pek bir şey bilmiyorduk. Karşı konulamaz bir gizemi vardı. Bir yılanı kertenkeleden ayıran veya bir zebrayı zürafadan farklı kılan şey, bu gelişimsel süreçteki değişimdi. Gelişim sürecini anlamak iki temel soruya giden yoldu: Karmaşık bir canlı nasıl bir yumurtadan çıkabiliyordu ve farklı türler nasıl oluşabilmişlerdi?

Bunlar birbirinden çok farklı iki soru gibi duruyor: Bir türün embriyonik gelişimi ve bütün bir türün oluşumu. Bunlar birbirine nasıl bağlandı?

En başlarda paleantologlar evrimi fosiller arcılığıyla araştırıyorlardı. Sonradan genetik geldi. Genetikçiler aynı tür içindeki gen mutasyonuna bağlı olarak gelişen küçük farklılıkları araştırıyorlardı. 1940’larda bu iki disiplinin birleşimi diyebileceğimiz şey gerçekleşti. Büyük nüfuslardaki genetiğe bağlı değişimleri gözlemlerken fosiller yardımıyla da zaman içindeki değişimlerini gözlemleyerek bu iki konu arasındaki uyum sağlandı.

Çağdaş yaklaşım evrim teorisini açıklayamıyordu. Halen bir teoriydi. Bilimsel kanıtlar neredeydi? Hangi genetik değişimlerin hangi farklılıklara yol açtığını halen bilmiyorduk. Fakat embriyonik gelişim üzerine yapılan çalışmalarla bu türden canlıların oluşma süreçlerine dahil olabildik. DNA metinlerini ve oluşmakta olan embriyolarını inceleyerek değişimin nerede gerçekleştiği sorusunu sorabilirdik. Bu bize bilimsel bir dayanak verdi. Yetişkin olan bireyde değişim gözlenemese de yaşamının ilk evrelerinde amino asitlerinde meydana gelen değişimle bu bireyin neden daha koyu renkte olduğunu açıklayabilirdik. Birkaç şeyi değiştirince kanatların uzadığını görebilirdiniz. Bunlar DNA’daki değişimlerin temelleridir. Bunları tekrar tekrar deneyerek ve gözlemlenebilmesini sağlayarak ulaştığımız farklılıklar bu çağdaş yaklaşımın ne kadar doğru olduğunu göstermekte.

Evrimin birleşik faiz gibi olduğunu söylediniz, bu nasıl olabilir?

Tıpkı iyi bir yatırım gibi evrim de küçük adımlarla ilerler. Bir türdeki farklılık avantaj yaratıyorsa, ne kadar önemsiz ve küçük de olsa bu özellik dikkate alınır. Eğer ki kanatlardaki noktacıklar bir dişiyi erkekler içi daha çekici yapıyorsa ya da düşmanlara daha iyi karşı koymayı sağlıyorsa bu özellik hakim hale gelir. Bu çeşitliliğe sahip olanların daha çok yavrusu olabilir. Yüzyıllar, binyıllar içerisinde doğal seleksiyonun da katkısıyla türlerin özellikleri arasında rekabet oluşur. Bunun sonucunda gerçekleşen değişim bizim dünyada görüp görebileceğimiz bütün değişimlerden daha güçlüdür.

Birçok insan için bu türden muazzam bir zaman dilimini algılamak zor görünüyor.

Bir yüzyıl kadar önce, Teddy Roosevelt başkandı ve az sayıda araba kullanılıyordu. Bu çok uzun bir süre gibi görünse de biyolojik ve jeolojik açıdan yaklaşıldığında bu süreç bir saniye bile değildir. Bir milyon yıl bir türün evrimi için yalnızca bir an meselesidir. Deniz seviyelerinin yükselmesi, nehirlerin kuruması zaman almaktadır. Sıcaklıklar değiştikçe, yağmur ormanları büyüdükçe ya da çöller oluştukça buralarda yaşayan canlıların da bu değişimlere ayak uydurmaları gerçekleşmektedir.

 Bu kadar farklı dış görünüşlerin altında aynı gen setleri yatıyor

Evrim ve embriyonik gelişimin birleşimine “evo devo” diyorsunuz. Bu tam olarak nedir?

Bu yalnızca “evolutionary developmental biology (evrimsel gelişim biyolojsi)”nin bir kısaltmasıdır. Büyük ihtimalle 80’lerin ünlü gruplarından Devo ile de alakalıdır, kafalarına köpek maması kapları geçirip şarkı söylüyorlardı. 1980’lerden önce evrimin yalnızca zamansallığını açıklayabiliyorduk.

Ve tam da o zamanlarda siz ortaya çıktınız.

Doğru. O zamanlar Boston’daki Tuffs Üniversitesi’nde bağışıklık üzerine doktora araştırmalarımı sürdürüyordum. Metroya atlayıp üç dört farklı okulda seminerlere katılırdım. Bütün noktaların nasıl birleştiğini söylemek zor, fakat sürekli olarak evrimin ve gelişim süreçlerinin pek de anlaşılamadığını işitiyordum. Ve düşünmeye başladım: Bunu nasıl çözerim? Meyve sineklerinin oluşumunda etki eden genlerle ilgili az sayıda bilgiye ulaşabildiğim zaman bu sorunun çözümünü arıyordum. Mutasyona uğratılmış meyve sinekleri çıktı karşıma. Tek bir gendeki değişiklikle bu sineklerin kafalarındaki antenler yerine bacaklar oluşması sağlanabiliyordu. Başka genlerde yapılan değişikliklerle sineklere fazladan kanatlar eklenebiliyor ya da gözlerin ve kanatların gelişimi tamamen iptal edilebiliyordu. Tek bir gende yapılan değişikliğin bu kadar dramatik sonuçlar doğurabilmesi aklıma şu soruyu getirdi: Bu genler nelerdi ve ne anlama geliyorlardı? Arayış, bu genlerin sineğin beden oluşumunu nasıl sağladıklarıydı.

Drosophila melanogaster diğer meyve sineği türlerinden belirgin farklılıklar gösterir. Sean Carroll ve ekibi, meyve sineklerinde pigment yayılımını kontrol eden tek bir geni keşfederek, renklenmenin kanat üzerinde nerelerde oluşacağını belirleyen moleküler anahtarı buldular. bu bulgu hayvanlardaki sonsuz görünen yapı, bezeme ve vücut mimarisi dizisini üretmek için ortak genlerin nasıl kontrol edilebileceğini açıklamaktadır.

Meyve sineklerini, evrime ve gelişime açılan bir kapı olarak gördünüz. Aradaki bağlantıyı nasıl kurdunuz?

Çok bariz bir bağlantı yoktu, çünkü genel kanı meyve sineklerinin tüylü hayvanların gelişimiyle hiçbir ilgileri olmadığı yönündeydi. Fakat 1983 senesinde Kolorado Üniversitesi’nden Matt Scott ile bir laboratuvar kurdum. Henüz başlarken fark ettik ki bu bedensel değişimlere neden olan genler yalnızca meyve sineklerine özgü değildi, bütün hayvanlarda aynı sistem vardı. Birdenbire kendimizi evrimin oluşumunun temelindeki biçim oluşumuna ilişkin deneyler yaparken bulduk.

Yani bilim insanları aynı temel genlerin farklı türlerin gelişiminde rol aldığını gördüler.

Evet. En şok edici buluşlardan bir tanesi bizim gözlerimizle böcek gözleri arasındaki ilişkiydi. Aralarında herhangi bir bağ olduğunu düşünmezdiniz, değil mi? 800 küçük bölmeden oluşan böcek gözleri insan gözünden farklı optik prensiplerle çalışmaktadır. 150 yıldan uzun bir süre boyunca bilim insanları bu gözlerin bağımsız bir şekilde geliştiğini düşünüyorlardı. Her türün gözlerinin birbirinden bağımsız bir şekilde geliştiği düşünülüyordu. Bugün artık gözlerin aradan geçen 500 milyon yıla rağmen aynı genden oluştuğunu biliyoruz. Bu genin fare versiyonunu alıp -aynısına insanlarda da rastlayabiliriz- bir sineğe yerleştirip biraz oynadığımızda sinek gözü üretiyoruz.

Daha sonra gösterdik ki, insanlarda ve meyve sineklerinde kol oluşumunu sağlayan gen de aynıydı. Bu genin vücuttan çıkan her türlü uzvun gelişiminde rol oynadığını gördük, kollar, antenler, boynuzlar, bacaklar vb. Bu türden deneyler bütün beklentilerimizi alt üst etti ve insanların farklı şekilde düşünebilmesini sağladı. Bu kadar farklı dış görünüşlerin altında aynı gen setleri yatmaktaydı. Eğer Darwin’le beş dakikam olsaydı buradan başlardım ve bu aklını başından alırdı.

Aynı dansçılara sahipsiniz fakat gösteri her defasında farklı

Görünen o ki Darwin deneyciliği evresine girdik. Deneyler daha spesifik olarak nasıl oluyor?

Belli bir molekülün atalarına ilişkin bilgi için farklı farklı türlere bakıyoruz. Sonra bu molekülü tekrardan inşa ederek bugün gördüğümüz anlamda biçimlere ve fonksiyonlara nasıl yol açtığının izini sürüyoruz. Eğer türler arasındaki belli bir değişikliğin nedeni olarak bir geni görüyorsanız, türlerin arasında o genin yerlerini değiştirebilirsiniz. Bu deneyleri özellik özellik takip ediyoruz. Bugüne kadar görme üzerine yapılmış muazzam çalışmalar var. Mağaralarda mı yoksa denizin derinliklerinde mi yoksa daha çok gündüz mü gece mi yaşadıklarına göre hayvanların renk spektrumlarında büyük değişiklikler görülebiliyor. Görüş, hayvanların hayatta kalabilmeleri için çok önemli. Hayvanların çok farklı doğa koşullarında yaşayabildikleri düşünülürse görmenin de ne kadar çok evrimleştiği anlaşılabilir.

Bu türden değişimlerin laboratuvar koşullarında tekrardan oluşturulabilmesi mümkündür. Genlerin yerlerini değiştirip retinadaki ışık alımını sağlayan proteinleri değiştirince nelerin değiştiğinde hangi sonuçlara yol açtığını deneylerle gösterebiliyoruz. Örnek olarak, laboratuvarda fazladan bir renk geni eklenen fareler daha uzun dalga boyuna sahip renkleri de algılayabilmekteler.

Bu keşifleri insan dünyasına da uyarlayabilir miyiz?

Artık biliyoruz ki insan ve şempanze genomlarındaki farklılık yalnızca yüzde 1 seviyesinde. Buna rağmen vücutlarımız ve beyinlerimiz çok farklı. Bu kadar ortak genimiz bulunmasına karşın diğer primatlardan neden bu kadar ayrıyız? Ellerimizdeki bu yeteneği nasıl kazandık? Nasıl dik bir şekilde yürüyebiliyoruz? Bu sohbeti nasıl devam ettirebiliyoruz? Beyinlerimiz nasıl büyüdü? Yalnızca bir kez primatlarla aramızdaki bu anlamlı değişikliklerin farkına varınca genlerdeki küçük farklılıkların nasıl da büyük değişikliklere yol açabildiğini anlayabiliriz. Evo devo bize bu gizemi çözmek için gerekli materyali sağlıyor. Aynı genler üretilip farklı amaçlarla kullanılıyor. Bazı değişimler daha kısa sürede gerçekleşirken diğerlerinin gerçekleşmesi vakit alıyor. Bunlar da gelişimin zamansal ve uzaysal bağlamı oluyor. Kareografi gibi, aynı dansçılara sahipsiniz fakat gösteri her defasında farklı.

Şişenin mantarı açılınca…

Endless Forms Most Beautiful kitabınızda Cambrian Patlaması’ndan bahsediyorsunuz. Çok büyük miktarda canlı türünün aynı anda oluştuğu bir zamandan. Evrimden şüphe duyanlar genellikle bu farka değiniyorlar. Bu türden ani bir oluşum sizin bütün canlılarda ortak olduğundan söz ettiğiniz, zaman içinde gerçekleşen değişim fikrinizle çelişmiyor mu?

543 milyon yıl önce mürekkep balığı ya da sünger yapılı hayvanlara rastlayabiliyordunuz. Fakat solucan ya da sürüngenler gibi varlıklara rastlamıyordunuz. Daha sonra Cambrian Patlaması’yla büyük ve karmaşık yapılı canlılar türedi. Cambrian’da gördüğümüz bu canlılar bugün hayvanlarda gördüğümüz temel farklılıkları açıklıyor. Fosil kayıtlarında ani bir olay olarak görülen bu patlama evo devo sayesinde bize bu karmaşık yapıların oluşmasının aslında çok önceden belli olduğunu gösteriyor. Bu muazzam karmaşıklığın oluşabilmesini sağlayan yapılar zaten mevcuttu.

Sizi meraklandıran şey herhalde bugünlerde ortaya çıkabilecek bir potansiyeldir.

Dinozorlar, Creteceous’un sonuna dek hakim omurgalılardı. Memeliler vardı fakat küçük ve hayatlarını dinozorların yoluna çıkmadan sürdüren canlılardı. Dinozorları denklemden çıkartınca görüyoruz ki memeliler 10-15 milyon yıl içerisinde her büyüklükte canlıya dönüşerek yer kürenin ekosistemine hakim olmuşlardır. Genetik potansiyel ekolojik olanaklarla buluşunca filleriniz, bizonlarınız ve zürafalarınız olabiliyor. Ekolojiyi bir şişenin mantarını açmak gibi düşünün, mantar açılınca şişenin içindeki fışkırır.

Fosil genler

The Making of the Fittest kitabınızda her türün fosil genler taşıdığından söz ediyorsunuz.

Bunlar artık kullanılmayan kalıntılar ve dolayısıyla genetik kodlar da aşınmakta. Beni en çok heyecanlandıran öykülerden biri Bouver Adası’ndaki buz balığıdır. Bu hayvanlar Antartika’nın buzlu, soğuk sularında yaşamaktadırlar. Dokulara besin ve oksijen taşıyan kırmızı kan hücrelerine sahip olmayan tek omurgalı onlardır. Hemoglobin genlerine bakarsanız görürsünüz ki bunlardan bir tanesi tamamen yok olmuş ve bir diğeri de yok olmaya yüz tutmuş bir kalıntıdır. Buradan anlıyoruz ki bu canlıların ataları kırmızı kan hücrelerine sahipti fakat bu balıklar o yaşam tarzını çoktan geride bırakmışlardır.

Bunun açıklaması tamamen ekolojik. Buz balıkları bu soğuk sularda yaşıyorlar ve kırmızı kan hücrelerinin bu kadar soğuk sularda pompalanması büyük bir güç istiyor. Bunun yerine balığın büyük süzgeçleri ve neredeyse hiç pulsuz bir derisi var. Bu sayede ihtiyacı olan oksijeni çevrelerindeki sudan pasif bir şekilde alabiliyorlar. Omurgalıların ortak özelliği olan bir yaşam tarzını yaklaşık 500 milyon yıl önce bırakmışlar. Biz, insanlar da yaklaşık olarak 800 tane geni memelilerden ve daha evvelki atalarımızdan evrilirken kaybetmişiz. Kim bilir belki de bu genler önümüzdeki 1000 sene içerisinde bir zaman bize yardımcı olurlar, bunu tahmin etmek olanaksız.

Bunlara karşı olarak bazı genlerin ölümsüz olduğunu söylediniz.

Bu genler dünya üzerindeki yaşamın ilk dönemlerine dayanmaktadır. O kadar temel şeyler ki neredeyse 3 milyar yıldır değişmeden korunmuşlardır. Bütün organizmalar tarafından paylaşılan temel prensipleri taşımaktadırlar. Bu genler olmadan genetik bilgilerinizi yorumlayıp yaşamanız için gerekli proteinleri üretemezdiniz.

 Evrim, bilim eğitiminin temeli olmalı

Büyük miktarda su götürmez kanıtlar sunuyor olmanıza rağmen evrim karşıtları bunları bir kalemde inkâr edebiliyorlar. Buna ne yanıt veriyorsunuz?

Neredeyse güldüğümü işitebilirsiniz, çünkü bu hiç mantıklı değil; gerçeklerden uzak. Yıllar geçtikçe daha da karşı konulmaz hale gelmesine rağmen insanlar hâlâ gardlarını koruyorlar.

 Evrimden şüphe duyan toplumu ikna etmek için yapılabilecekler konusunda ne diyorsunuz?

Evrimin bilim eğitiminin en başından itibaren öğretilmesi. Evren değişiyor, dünya değişiyor ve evrilen dünyayla beraber hayat da değişiyor.

Dünyanın ötesindeki yaşam?

Evrimsel biyolojinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Şu günlerde ikinci altın çağımızı yaşıyoruz. Darwin’in araştırdığı canlıları müzelerde toplamak değil amacımız. Bunun yerine genlerin nasıl oluştuklarını anlamak için genetik tariflerini toplamaya çalışıyoruz. Doğrudan evrimin kodlarına bakıyoruz. Hatta soyları tükenmiş olan mamutlarla Neanderthaller’e bakarak onları bize ya da fillere benzer yapan şeyleri bulmaya çalışıyoruz.

Üçüncü bir altın çağ da dünyanın ötesindeki yaşamı keşfimizle başlayacak. Yaşam kaç kez dönüşüm geçirdi ve kaç tane kökenden söz edebiliriz? Yaşam gezegenden gezegene mi atladı? Dünya dışı yaşamın kimyası dünyadan farklı mı? Bu zor bir çalışma olacak, önümüze bakmamız gerekiyor. Dış dünyadaki yaşamın keşfi bugüne değin görmediğimiz büyüklükteki bir bilimsel gelişme olacaktır.