Ana sayfa 70. Sayı Arjantin’in başı ve dünyanın sonu

Arjantin’in başı ve dünyanın sonu

Tersine Dünya

198
PAYLAŞ

Demircan Pusat

Dile kolay And Dağları’ndan Atlas Okyanusu’na, Antarktika’dan Brezilya’ya uzanan bir büyük coğrafyadan söz ediyoruz. Bana kalırsa Arjantin’in başı Arjantin, Brezilya ve Paraguay sınırlarının birleştiği Puerto Iguazu’dur. Bir misafirin daha iyi karşılanabileceği bir başka giriş noktası tanımıyorum. Sonra 4500 km güneye, Ateş Topraklarına ve Dünyanın Sonu’na gideriz.

Demircan Pusat

 

Aslında yoksulluk diye bir şey yoktur desem beni yadırgar mısınız? Yaşadığımız gezegenin bize sunduğu olağanüstü imkânlar ve insan yeteneğinin yaratıcılığı karşısında yoksulluğun imkânsız olduğunu düşünüyorum. Bunu çok “yoksul” coğrafyaları gezerken daha iyi gözlemleyebilirsiniz. Kaynakları bizdekinden çok daha az olan ülkelerde beslenmenin, barınmanın ucuzluğunu gördükçe “piyasa mekanizması” denen şeyi daha iyi anlıyor insan: Yoksulluk evrensel zenginliğin gaspıdır ve kesinlikle dayatmadır. Halkın ifadesinde “açlıkla terbiye” etmektir.

Arjantin belki de bunun en iyi örneği. Türkiye’nin üç buçuk katı büyüklükteki bu ülkenin Atlas Okyanusu’na olan kıyı şeridi beş bin kilometredir. Suları, madenleri, ormanları ve tüm zengin kaynaklarıyla Arjantin “öğrenilmiş çaresizlik”le terbiye edilmiş. Neyse ki halk gündelik yaşamında yoksulluğa teslim olmamış. Her fırsatta bir araya gelip sohbet eden, eğlenen ve paylaşan bir halktır Arjantinliler. Her köşe başında mütevazı çabalarını sürdüren müzisyenleri ve onları saygıyla izleyen halkın alkışlarını duyabilirsiniz. Hafta sonları ve sık gerçekleşen tatillerde parkların aileler ve gençlerce dolduğu, halkın kaygısızca bir araya gelebildiği bir ülkedir burası. Hiçbir şeyi küçümsemeden ve abartmadan yaşarlar.

Buenos Aires’in merkeze yakın bir yerinde Dr. José T. Borda Nöropsikiyatri Hastanesi var. Bu hastane de Arjantin’deki diğer tüm devlet hastaneleri gibi adeta savaştan çıkmışçasına harabe ve bakımsızdır. Arjantin’de eğitim ve sağlık kurumlarının bu halinin nedeni bütçelerinin ancak çalışanların ücretlerini karşılamaya yetmesidir. Fakat onların hümanist yaratıcılıkları sayesinde buralar yaşanılabilir alanlar haline geliyor. Radyo La Colifate de yaratıcılık örneklerinden biri. 1991’de psikoloji öğrencisi Alfredo Olivera’nın hastaların tedavisi ve toplumla bağlarının yeniden kurulması amacıyla geliştirdiği bir radyo projesi. Dr. José T. Borda Nöropsikiyatri Hastanesi bünyesindeki hastaların, aile ve dışarıdan gelen ziyaretçilerin katılımıyla oluşan yayın her cumartesi 14:00 ile 20:00 arasında gerçekleşiyor. Yayını takip eden Amerika kıtasındaki hastalar da evlerinden ya da hastanelerinden katılabiliyor.

Radyo La Colifate, 1991’de psikoloji öğrencisi Alfredo Olivera’nın hastaların tedavisi ve toplumla bağlarının yeniden kurulması amacıyla geliştirdiği bir radyo projesi. Radyo birçok ülkeden gelen psikoloji öğrencilerinin katkılarıyla uluslararası bir nitelik kazanmış. Programa katılan hastaların neşelerine ise diyecek yok. Hepsi “evet biz deliyiz” diyor gülerek.
Bizim Galatasaraylı Mano Chao (İspanyol asıllı Fransız şarkıcı) da Buenos Aires’te verdiği konserle radyo projesine destek vermiş.

Bizim Galatasaraylı Mano Chao Buenos Aires’te verdiği konserle bu projeye destek verdi. Bütün yayın araçları ve gelirini elde ettiği bağışlarla sürdüren bu radyo birçok ülkeden gelen psikoloji öğrencilerinin uzun süreli katkılarıyla da uluslararası bir nitelik kazanmış. Programa katılan hastaların neşelerine ise diyecek yok. Hepsi “evet biz deliyiz” diyor gülerek. Biri ekliyor: “Ama tüm dünya delidir. Kimi para delisi, kimi şöhret… Bizimkisi daha sağlıklı değil mi?” Bazısı politik konulara giriyor ve Malvinas üzerine yazdığı bir şiiri okuyor. Kimisi diktatörlüğe karşı gerçekleşen silahlı direnişi taze tutuyor aklında. Bu delilerin hepsi sosyalistmiş meğer. Zaten bu dünyada hâlâ sosyalist olmak “akıllı” adamların işi değil!

 

Arjantin’i solumak

Hospital Borda’daki dostlarımızdan biri “havayı paylaşmak” demişti. Evet, Buenos Aires Arjantin’dir. Fakat ona soluk aldıran büyük bir coğrafya var. Ondan söz etmeden geçemeyiz.

“Coğrafyanın derinliği savaşın kaderini belirler” diye yazar savaş kitapları. Uçsuz bucaksız Arjantin topraklarında ilerlerken bu söz geliyor aklıma. Coğrafyanın derinliği Anadolu’da ve Sovyetler’de işgalcilerin sonunu hazırlamıştı. Bu durum 2,8 milyon kilometre kare alana, fakat yeterli nüfusa sahip olmayan Arjantin’in aleyhine olmuş. Dile kolay And Dağları’ndan Atlas Okyanusu’na, Antarktika’dan Brezilya’ya uzanan bir büyük coğrafyadan söz ediyoruz. Bugün kırk milyon nüfusu başta Buenos Aires olmak üzere birkaç kente sıkışan ve 70’lerde kalan endüstrisiyle, büyük kısmı hâlâ oligarşiye mensup birkaç ailenin elindeki topraklarıyla ne yapacağını, Arjantin’i nasıl yöneteceğini bilen kimse bulunmuyor.

Bana kalırsa Arjantin’in başı Puerto Iguazu’dur. Bir misafirin daha iyi karşılanabileceği bir başka giriş noktası tanımıyorum. Öyleyse baştan alalım ve Buenos Aires’den 1400 kilometre kuzeyde Arjantin, Brezilya ve Paraguay sınırlarının birleştiği Puerto İguazu’ya gidelim. Görülmeye değer büyük bir doğa olayını paylaşalım.

 

Siz hiç gökkuşağının altından geçtiniz mi?

Arjantin’in kuzeydoğu bölgesindeki Misiones eyaletine girdiğiniz anda her şeyin değiştiğini fark edersiniz. Yemyeşil bir orman denizinde kaybolursunuz. Amazonların üzerinden batan güneşin büyüsüne kapılır, toprağın rengindeki canlılığa şaşakalırsınız. Aslında Amazon bir orman değildir. Amazon Amazon’dur. Başka hiçbir şeye benzemeyen her santimetre karesi bitki örtüsüyle kaplı dışarıya kapalı bir gezegendir adeta. İnsanları buraya çeken ise Amazonların kalbine bir bıçak gibi saplanan çökeltiden düşen devasa sular.

İguazu şelalelerinin muhteşem görüntüsü.

Efsaneye göre -Guarani dilinde büyük su anlamına gelen- Iguazu nehrinde dev bir yılan yaşarmış. Her yıl köylüler bu Yılan Tanrıya törenle genç bir kız kurban ederler. Bir kurban töreni öncesi çevre kabilelerden bir genç o yıl kurban olarak seçilen kıza aşık olmuş ve kurban edilmesini önlemek için onu kaçırmış. Yılan Tanrı da öfkesinden nehrin altındaki kayaları kırıp şelaleleri yaratmış ve âşıkları cezalandırmak için de onları nehrin iki yakasında duran birer ağaca dönüştürmüş. İnanca göre bu yılan Şeytan Gırtlağı denen (gerçekten de havadan çekilmiş fotoğraflarında bir gırtlağa benzeyen) şelalenin en güçlü noktasının altında saklanmaktadır.

Nehrin üzerindeki köprüden Şeytan Gırtlağı’na doğru yürürken uzaktan fark edilen tek şey bir duman bulutudur. Yükselen dumanların nedeni yaklaştıkça artan gürültüden anlaşılacaktır. İlerde hiç karşılaşmadığınız bir olayın sizi beklediğini hissedersiniz. Merak ve heyecan içinde nehrin döküldüğü yere elli metre mesafede kurulu iskeleye ulaştığınızda ise sizi soluksuz bırakacak o dumanın ne olduğunu göreceksiniz: dibi görünmeyen bir çukura adeta dünyadaki tüm sular hep birden akın ediyor. Bir uçağın düşüş hızı kadar yüksek bir hızla 75 metreden dökülen nehrin suları parçalanarak üç kilometrelik şeritte zerreler halinde uçuşuyor. Ve ortaya bu muhteşem manzara çıkıyor. İç içe geçmiş sayısız gökkuşağı!

İguazu’dan iki görüntü daha. Amazon bir orman değildir. Amazon Amazon’dur.

 

 

 

 

 

Bu şenliği yukardan izlemek de, aşağıdan izlemek de ayrı duygular yaşatıyor insana. Şelalelerden birinin düştüğü noktaya yakın kurulan iskelenin ucuna kadar gidip, su zerrelerinden nefes alamaz bir haldeyken kollarını ona doğru açıp haykırmak: Tıpkı bu alanda çekilen “Mission” filminde Robert De Niro’nun İspanyol ordusuna karşı kılıcını çekip durduğu o ölümsüz andaki gibi. İşte o rahibin dev bir haça gerilip atıldığı şelale tam burası; yani Şeytanın Gırtlağı.

1986’da UNESCO korumasına alınan İguazu Milli Parkı Brezilya ve Arjantin’in paylaştığı 225 bin hektar alana sahiptir. Ancak ziyarete açık olan alanlar parkın yüzde 1’ini bile bulmaz. Böyle olması da doğal hayat açısından çok doğru. Zira bölgede 550 kuş türü, 2000’den fazla bitki çeşidi ve 70 civarında jaguar ve puma yaşıyor. Dağıtılan el ilanlarında da büyük kedilerden asla kaçılmaması, ağaca falan tırmanılmaya çalışılmaması öğütleniyor. Çünkü kedi içgüdüsü kaçanı kovalamayı gerektiriyor. Ölü taklidi de yapmanın faydası yok. Sadece daha iri görünmek caydırıcı. Zaten rastlamak da pek olası değil. Vahşi hayvanlar daima insandan uzak durur. Onlar da iç kesimlerde varlıklarını sürdürüyor.

 

Ateş topraklarında

İşin kolayı Buenos Aires’den bir uçağa binip Ushuaia’ya inmektir. Hem üç bin kilometreyi doğrudan giden bir otobüs bulunmaz hem de daha ucuza gelir (Bu arada Iguazu’yla Ushuaia arasında 4500 km var). Fakat bu biraz turist işi oluyor. Zamanınız ve sağlığınız elveriyorsa önce kırk küsur saatte Rio Gallegos’a gidersiniz (sonra da 14 saatte Ushuaia’ya ulaşırsınız). Burası Macellan Boğazı’ndan önceki son yerleşimdir. Aynı zamanda tuhaf bir şekilde Arjantin’in Şili sınırı tarafından kesintiye uğradığı noktadır.

Ateş Toprakları’nın yerli halklarından olan Yamanalar güneyde yaşıyor, daha çok denizden besleniyorlar ve kıyı boyunca hareket ediyorlar. Çıplak yaşayan bir topluluk olan Yamanalar, Lama benzeri bir hayvanın yağını vücutlarına sürerek soğuktan korunuyorlarmış.

Güney Amerika kıtasının sonuna doğru İtalya çizmesinin ucundakine benzer bir durumla topraklar bölünüyor. Patagonya topraklarının adalaşmış bölümünü oluşturan bu kısmına Tierra del Fuego, yani “Ateş Toprakları” deniyor. Fakat henüz Macellan Boğazı’na gelmeden Arjantin toprakları kesintiye uğruyor. Arjantin’in aşağıdaki topraklarına bir geçiş imkânı bulunmuyor. Şili sınırında bekleyen genç bir Arjantinli “bu ne saçma şey! Kendi ülkemin topraklarına geçmek için Şili’den izin alıyorum” diye tepkisini dile getiriyordu. Gerçekten de anlamsız olan bu sınır 1978’de Papa tarafından çizilmiş. Hadisenin kökeni ise geçen yüzyılın başına dayanıyor. İngiliz kralı tarafından Arjantin’le Şili arasında pay edilen Ateş Topraklarında sınır konusunda hep anlaşmazlık yaşanmış. Şili’de Pinochet, Arjantin’de Videla faşist cuntaları tarafından yönetilen bu iki ülke 1977’de savaş durumuna gelmişler. Fakat savaş kıtadaki ABD çıkar ve stratejisini olumsuz etkileyeceğinden engellenmiş. Kıtanın hamisi Papa gelmiş, kalemi koyup sınırı çizmiş!

Kayalar arasından sızan gazların alev alması nedeniyle yer yer görünen ateşler Macellan’ın bu topraklara Tierra del Fuego ismini koymasına sebep olmuş. Şili’yle Arjantin arasındaki sınır probleminin kökeninde de buradaki gaz ve petrol rezervleri yatıyor.

Beyaz adamın bölgeye yerleşmesi ise çok daha sonraya rastlıyor. Amiral Robert Fitz Roy komutasındaki gemi 1830’da bölgeye ilk seferini yapıyor. Amiral dört Yamana yerlisini gemide alıkoyarak İngiltere’ye götürür. Gerçek isimleri bilinmiyor çünkü yerliler vaftiz edilerek İngiliz isimleri verilmiş. Gemi 1832’de ikinci seferini yapar. Bu defa önemli bir konuk taşımaktadır: Charles Darwin. Borges’in “hiçbir şeyin olmadığı topraklar” olarak tanımladığı Patagonya coğrafyası Darwin’in bilimine en büyük katkıyı sağlayacaktır.

Güney Amerika kıtasının sonuna doğru İtalya çizmesinin ucundakine benzer bir durumla topraklar bölünüyor. Patagonya topraklarının adalaşmış bölümünü oluşturan bu kısmına Tierra del Fuego, yani “Ateş Toprakları” deniyor.

Ateş Topraklarında bilinen dört yerli topluluğu var: güneyde Yamana, kuzeyde Selknam, doğuda Haush, batı kanallarında ise Alakauflar. Bu kabilelerin tümünün Asya kökenli olduğu düşünülüyor. Yamanalar güneyde yaşayarak daha çok denizden besleniyorlar ve kıyı boyunca hareket ediyorlar. Çıplak yaşayan bir topluluk olan Yamanalar, Lama benzeri bir hayvanın yağını vücutlarına sürerek soğuktan korunuyorlarmış. Yamanaların “Ona” adını verdiği Selknamlar ise kuzeyde ve avcılık yaparak yaşıyor. 1848’de Alan Gardiner’in getirdiği ilk Anglosakson misyonuyla beraber bu yerli topluluklarının da sonu hazırlanmış. Misyoner faaliyetleri, daralan av ve beslenme alanları ve katledilmeleri neticesinde 1910’da yerlilerden geriye bir şey kalmıyor.

Puerto Madrin’den Ushuai’ya birçok adacık Deniz Ayıları ve Penguenlere evsahipliği yapmaktadır.

Bindiğimiz otobüs boğazın oldukça daralan bir noktasından küçük bir feribot aracılığıyla karşıya geçti ve birkaç saatlik mesafede San Sebastian’dan tekrar Arjantin’e giriş yaptı. Atlas Okyanusu kıyılarından ilerleyip Rio Grande’ye ulaştık. Oradan içeriye doğru yönelip Fangano Gölü kıyısına kurulu cennet bir kasaba olan Tolhuin’e vardık. Ateş Toprakları Patagonya gibi çorak değil. Dik ve karlı dağlarına ormanlar eşlik ediyor. Dağlardaki karlardan beslenen göllerin lacivert tonlarında renkleri var. Her şey inanılmaz derecede temiz ve berrak. Toz bile yok diyebilirim.

 

Dünyanın sonu

Bazı yerler vardır, insana vaat ettiği fazla bir şey yoktur ama yine de insan kendini oradan dünyaya bakmaktan alıkoyamaz. Ushuaia’nın vaat ettiği tek şey de bu; dünyanın sonu. Fikrin babası da Jules Vernes ve onun “Dünyanın Sonundaki Fener” kitabı. Eserde bahsi geçen fener Ushuaia’nın 240 km doğusunda yani çizmenin ucuna yakın “Devletler Adası”nda. En yakın yerleşim olduğundan dünyanın sonu unvanı da doğal olarak Ushuaia’nın elinde.

Perito Moreno buzulu.

Her insan yolculuğun onu somut bir hedefe götüreceği fikriyle hareket eder. Aynı zamanda yolculuk olgusu içerdiği bilinmezlerle gerçek ötesi gibidir. Haritada küçücük harflerle yazılmış bir yeri işaretleyip hedefinizi belirlersiniz. Sonra hakkında hiçbir şey bilmediğiniz bu yerle ilgili bazı bilgilere ulaşırsınız. Her insanı çağıran bir yer, bir neden vardır mutlaka. Beni buraya çağıran şey de artık müze olarak korunan bir hapishaneydi. Dünyanın sonundaki hapishane…

 

155 numaralı hücrede

Burası Radowitzky’nin tam 21 yılını geçirdiği hücre. Dışarıda insanı titreten bir soğuk yok ama hücrelerdeki soğuk insanın kemiklerine işliyor. Peki yalnızlık? Sanırım devrimci bir tutsağın farkı kendisinin tarihsel akıntının parçası ve eyleminin toplum denizindeki bir dalga oluşundadır. Bu açıdan onun yalıtılmışlığı yanılgıdan başka bir şeye yol açmaz. Zaten Radowitzky’nin tutsaklığı ne işçi hareketini zayıflattı ne de onların eylemlerini durdurabildi. Kurt Gustav Wilckens bunun örneklerinden biriydi.

1921’de Patagonya topraklarında tarım işçilerinin silahlı ayaklanması kanlı biçimde bastırılmıştı. Kurt Gustav Wilckens isimli bir başka devrimci işçi tıpkı Radowitzky gibi katliamın sorumlusu Albay Benigno Hector Valera’ya bombalı saldırı düzenledi. Almanya’da doğan Wilckens 26 yaşındayken ABD’ye göç etmiş bir işçiydi. Katıldığı Arizona maden işçileri grevi sonucu kampta tutuklu kalmış ve Almanya’ya geri gönderilmişti. Kısa süre sonra Arjantin’e geçen Wilckens, Patagonya katliamının sorumlusuna 25 Ocak 1923’de evinin önünde suikast düzenledi. Aslında bir pasifist ve cezaevinde bile yalnızca sebze yemeyi sürdürecek kadar radikal bir vejetaryen olan Wilckens kullandığı bombayla kendini yaralamıştı. Bir bacağı aldığı yaralardan kopmak üzereydi. Mahkûmlarla Dayanışma Komünist Federasyonu ve sendikaların yoğun baskısı neticesinde mahkeme yargılamayı en alt düzeyde gerçekleştirdi. Fakat ikinci bir Radowitzky’yle baş edemeyeceklerini anlayan zamanın egemenleri dava daha sonuçlanmadan Wilckens’i cezaevindeki gardiyana vurdurttular. Ölümünün duyulmasıyla ABD ve Arjantin’de genel grev ilan edildi. Katili olan çavuş ise iki yıl sonra bir suikasta uğrayarak öldürüldü.

İnsan eliyle yapılmış insanın doğasına en aykırı yapıdır hapishane. Üstelik bu yapı mahkûmlara inşa ettirilmişti. Bir merkez binaya bağlı beş bloktan oluşan hapishanenin yapımına 1902’de başlanmış ve uzun yıllar sürmüş. Yalnızca cezaevi değil; Ushuaia’yı bir yerleşim haline getirenler onlardı. Kömür madeninde çalışanlar onlardı. Oraya giden tren yolunu da onlar yapmıştı, diğer yolları da…

Politik olanların dışında ilginç adli mahkûmları da vardı Ushuaia’nın. Bunlardan biri de “kepçe kulaklı ufaklık” lakaplı Cayetano Santos Godino’ydu. Bu çocuk yaştaki mahkûm aklındaki arızadan dolayı arkadaşlarının kafasına çivi çakarak öldürüyormuş. İşin tuhaf yanı doktorlar onu “tedavi” etmek için kulaklarını bir estetik operasyonla küçültüp düzeltmişler. Otuz yıl süren tutukluluğu cezaevi avlusundaki köpeği öldürünce mahkûmlar tarafından linç edilmesiyle son bulmuş.

 

Argentina chau!

Patagonya’nın Macellan Boğazı’nın üzerindeki toprakları hâlâ boş denebilir. İnsandan çok koyun var (iki milyondan fazla). Deniz tarafında birkaç liman ve And Dağları’nın eteklerinde milli parklarla bazı turistik kasabalar mevcut. Bunların en ünlüleri doğuda Madrin Limanı, batıda ise El Calafate. İlki Peninsula Valdez yarımadasına ev sahipliği yapıyor. Adanın körfezleri ise balinaların çiftleşme alanları. San Juan körfezi Küçük Prens’in yazarına ilham kaynağı olmuş (Otuzların başında Arjantin’de yaşayan Saint-Exupery Küçük Prens’i yazarken Patagonya’nın bilinmezlerle dolu coğrafyasından çok etkilenmiş). Ayrıca çok sayıda penguenin de yaşadığı sahilleri doğa belgeselcilerinin en popüler mekânlarından biridir. Şu meşhur -katil balina gibi tuhaf bir ad takılan- orkaların sahile çıkarak fokları avladığı yer de burası.

El Calafate’nin özelliği kutuplar dışındaki bilinen en büyük buzullardan birine sahip olması. Dokuz bin yıl yaşında olduğu tahmin edilen Perito Moreno buzulu altmış kilometreden daha geniş bir alana sahip. Aslında onu keşfeden Alman jeolog Rudolph Hauthal buzula “Bismarc” adını verse de Arjantinliler Patagonya’ya çok emeği geçen araştırmacılarının ismini uygun görmüşler (galiba böylesi daha hayırlı olmuş). Buzul aniden donmuş bir seli andırıyor. Rengindeki mavilik ise tanımlanamaz güzellikte.

Patagonya’da görmeye değer çok şey var elbet ama şu “Patagonya Cumhuriyeti” kavramı dilimize nasıl girdi acaba? Ya da Radowiztky’ye hapisten çıkarken elbisesini veren Türk kimdi? Peki, Patagonya’nın iki ülke sınırlarını neden bir Türk harita mühendisine çizdirmişler?

San Martin’den Maradona’ya Arjantin’in yaşayan yaşamayan mitleriyle okunabilen tarihinin ve güncel durağanlığının sınırıdır Ushuaia. Bu sınır yalnızca bir toplumun lider çıkarmasındaki zorluğun değil bir vatan yaratmanın da kolay olmadığının göstergesidir.

O hayal için emek veren bugün yaşı sekseni geçkin ihtiyar delikanlıların çalışkanlığını ve gençlerin tembelliğini gördüğünüzde o özlemlerin sonuna gelindiğini de anlayabilirsiniz. İçinizden “o hayali son gören kuşağı da faşist cunta yok etmişti zaten” diyebilirsiniz. Başka nedenler de bulabilirsiniz. Sonuçta Arjantin bir bütün olarak geleceğe ilerlemesi durdurulmuş, sosyo-politik kültürel çıkışsızlığı kabullenmiş ve emperyalistler için geleceğin rezerv devleti olarak planlanan bir coğrafyadır. Ne yazık ki bu durumu değiştirebilecek bir irade henüz görünmüyor.

 

DÜZELTME: Geçtiğimiz sayıdaki Demircan Pusat’ın makalesinde kutu içinde Bolivar’la San Martin’in tartışmasından söz edilen bölüm ters ifade edilmiştir. Doğrusu San Martin’in evrimci, Bolivar’ın devrimci bir çizgiyi savundukları şeklinde olmalıdır.

 

Sonuna kadar proleter, sonuna kadar devrimci!

Simon Radowitzky

Radowitzky’nin polis kaydındaki resmi.

İnsanın yüreğine düşmeye görsün devrim kıvılcımı; bir yangına dönüşmesi an meselesidir ve söndü sanıldığı anda bir kordur yanar ömrünün sonuna dek. Bu gerçek ölümsüz biçimde Radowitzky’nin karakterinde yaşamaktadır.

Ukrayna’da doğan Radowitzky işçi sınıfına mensup bir ailenin ferdiydi. Büyüdüğü Ekaterinoslav, işçilerin yoğunlukta olduğu bir kentti. On yaşındayken bir demircinin yanında çıraklık yapmak için okuldan ayrıldı. Dört yıl sonra metal işçilerinin çalışma saatlerinin azaltılması için katıldığı bir eylemde yaralandı ve altı ay tedavi gördü. İyileştikten sonra bildiri dağıtmaktan dört ay hapis cezasına çarptırıldı.

Fabrika “sovyeti”nde ikinci sekreter olarak sorumluluk aldı fakat bu defa 1905 Devrimine katıldığı için Sibirya’da sürgüne gönderilecekti. Bir gemiyle ülkesini terk etti.

1908 Martında Arjantin’e ulaşan Radowitzky demiryolu yapımında çalıştı. O sıralar Avrupa’dan göç eden emekçilerin taşıdığı politik akımlar bu ülkede de filizlenmekteydi. Anarşist bir işçi grubuyla Protesto gazetesini çıkardı.

1 Mayıs haftası büyük işçi eylemlerine tanık olan Buenos Aires’te yönetim sarsılmaktaydı. Devrimci işçiler 1 Mayıs’a anlamını veren Chicago’daki işçi eyleminde ölenleri anmak üzere bugünkü Parlamento meydanında toplandığı sırada Albay Ramon Lorenzo Falcon’a bağlı piyade ve süvari birliklerinin saldırısına uğradı. Bir saat içinde ondan fazla ölü ve kırktan fazla yaralı veren işçilerin on altı lideri tutuklanarak hapse atıldı. “Kızıl Hafta” olarak tarihe geçen 1909 1 Mayısını hükümet bir Rus-Yahudi komplosu olarak nitelendirdi. İşçiler büyük bir grevle buna cevap verdi. Sosyalist Parti grevi sona erdirmek için Falcon’un görevinden alınmasını şart koştu. Fakat hükümet bu talebi daha büyük bir saldırıyla karşıladı. Sonuçta grev bastırıldı.

Buenos Aires’te süren bu baskı rejimine son noktayı 14 Kasım’da Radowitzky koydu. İşçilerin ölümünden sorumlu olan Falcon’u taşıyan araca el yapımı bombayla saldırdı. Albay ölürken yardımcısı yaralandı. Gece karanlığında sürdürülen takip sonucunda sıkıştırılan Radowitzky son kurşununu kendine sıktı fakat yarası ölümcül değildi.

Radowitzky eylemin sorumluluğu dışında hiçbir şeyi kabul etmedi. Yaşı ve kimliğinin belirlenmesi için Ukrayna’ya yazı yazıldı. Doktorlar ölüm cezası için Radowitzky’nin yaşının 20-25 arasında olduğunu rapor ettiler ama mahkemeye ulaşan vaftiz doğum belgesine göre 18’ini doldurmamıştı. Mahkeme eylemin yıldönümlerinde Radowitzky’yi yirmi gün katıksız hücre cezası olmak üzere ömür boyu hapse mahkum etti.

1911’de iki anarşistin Ulusal Cezaevinden kaçması sonucunda bir dizi önlem alan hükümet Radowitzky’yi Ushuaia’ya sevk etti. Burada yalnızca İncil okumalarına izin verilen diğer siyasi tutsaklarla beraber gerçekleştirdikleri açlık grevleri işkencelerle karşılandı. Buenos Aires’teki yoldaşlarının hazırladığı bildiriler sayesinde olaylardan haberdar olan halkta tepki uyandı. Bunun üzerine Yrigoyen hükümeti üç gardiyanı görevden aldı ve şartların iyileşmesi sözü verdi.

7 Kasım 1918’de Arjantinli ve Şilili anarşistlerin dışarıda hazırladığı plan neticesinde gardiyan elbisesi giyen Radowitzky bu sert rejimli zindandan firar etmeyi başardı. Bindiği yelkenli Şili deniz kuvvetlerince yakalandı. Radowitzky yüzerek kurtulmayı başardı ama yirmi üç gün sonra Punta Arenas’da yakalandı. Ceza olarak iki yıl boyunca hiç hücresinden çıkarılmadı ve diğer tutsakların yarısı kadar tayın verildi kendisine.

Yirmilerde yeniden yükselen işçi hareketinin sembolüydü Radowitzky. Yalnızca Buenos Aires’te değil ülkenin her yerinde ismi yankılanıyordu. İşçiler onu bayrak edinmişlerdi.

1925’de Devrimci İşçi Sendikalarının 5. Kongresinde Radowitzky’nin resmi kullanıldı. Onun için başlatılan özgürlük kampanyasında 1928’de cezaevinde gerçekleştirilen röportaj etkili oldu. Zaten on dört yıl önce başkan seçilirken sendikalara Radowitzky’yi af sözü veren Yrigoyen ülkeyi terk etmesi şartıyla serbest bıraktı. Radowitzky, Buenos Aires limanından Uruguay’a geçti.

Kurt Gustav Wilckens adlı devrimci işçi, 1921’de Patagonya topraklarında tarım işçilerinin silahlı ayaklanmasını kanlı biçimde bastıran Albay Benigno Hector Valera’ya bombalı saldırı düzenlemişti.

Montevideo’da işçiliğe geri döndü ama dönemin hükümeti onun ülkeden kovulması için baskı kurdu. Altı ay ev hapsinde kalan Radowitzky 1936’da İspanya’da patlak veren sosyal devrime katılmak üzere Uruguay’ı terk etti.

Enternasyonal Tugaylara katılan Radowitzky 28. Tümende savaştı. Fakat uzun tutsaklık yılları sağlığından çok şey alıp götürmüştü. Cephe gerisine alındı. Devrimin faşist blok tarafından kesin olarak ezilmesi sonrasında Fransa’da Saint Cyprien kampında kaldı.

Fransa’daki sosyalistlerin çabalarıyla Meksika’ya kabul edilen Radowitzky 66 yaşında bir oyuncak fabrikasında çalıştığı sırada kalbinin durmasıyla hayata gözlerini kapadı.

Suikast sonrasında Falcon için bugün zenginlerin yaşadığı Recoleta semtine dikilen heykelde katliamcı albay bir melekle tasvir edilmiştir. Faşist cunta döneminde ise Falcon’un adı Flores semtinde bir caddeye verilmiştir. 2001 ayaklanmasından sonra tüm çabalara rağmen bu isim değiştirilememiş ve her ne kadar yasal olmayan bir oylamayla oradaki parka Che’nin adı verilmişse de resmen Falcon adı bu semtte korunmaktadır.