Ana sayfa 70. Sayı Yaratılışçı-dinsel ideolojinin tarihçesi Yaratılışçılık kafayı nereden alıp nerelere götürür, bilimsel evrimcilik nereye?

Yaratılışçı-dinsel ideolojinin tarihçesi Yaratılışçılık kafayı nereden alıp nerelere götürür, bilimsel evrimcilik nereye?

Kapak Dosyası

151
PAYLAŞ

Yaratılışçılığı benimsemek, bir özgür düşünme değil inanç sorunudur. İnanmak, inanılan kişinin ve kurumun hizmetine girme durumunda bedensel köleliğe de varabilir. En azından insanı düşünsel köleliğe, emeğinin sömürülmesine götürür. Mutlak inanmak ise pisipisine ölüme götürebilir. Yaratılışçı inançlar insanı getirip “yaratılan kul” noktasında bırakırken, varoluşçu, evrimci tutum, onun yaratıcı özgür insan düzeyine çıkmasına ve doğal toplumsal, bireysel sorunların (yazgıcı değil) nedensellikçi bilimsel çözümlerine yöneltecektir.

Alâeddin Şenel

 

GİRİŞ: YARATILIŞÇILIK-EVRİMCİLİK TARTIŞMASI

Yaratılışçılık-Evrimcilik tartışması, ideolojik savaşım alanlarından biridir. İdeolojik savaşımların altında ise, bilindiği gibi, sınıf savaşı yatmaktadır. Nasıl olup da sınıf savaşı din-bilim kavgası biçimini almıştır? Çağımızda, bilimin doğrudan karşı çıkılamayacak denli ağır basması üzerine, egemen sınıflar nasıl taktik değiştirmiştir? Tutucu ve gerici çevrelerin ideologlarının bilime saldırısı nasıl evrimcilik hedefi üzerinde yoğunlaştırılarak yaratılışçılık-evrimcilik tartışması başlatılmıştır?

Bu soruların yanıtlarını bulabilmek için, tarihsel kurumlar olan sınıfların ve ideolojilerin zaman içindeki gelişmelerine ve ilişkilerine bakmak gerekir.

 

Ata’dan Tanrı’ya geçiş “ara formu”: İnsanın “tanrı suretinde” yaratıldığı inancı

Din, özellikle tektanrıcılığa varacak Ortadoğu dinsel geleneği, insanlığın ilk sınıflı toplumunda, MÖ 3. binyılda Aşağı Mezopotamya’da (Sümerlerce) başlatılmıştır. Amaç, eşitsizlikçi toplumsal yapının birliğini ve sürekliliğini kurmaya çalışmaktır. Gerçekten, ondan önceki tüm, ondan sonraki bazı “yalın topluluk” (ilkel komünal toplum) birimlerinde birliği sağlama sorunu yoktu. Çünkü kişisel, sınıfsal, toplumsal çıkar farklılaşması aynı atadan (aynı totemden) gelindiği (kardeşlik) düşüncesiyle sağlanabiliyordu.

Ne zaman ki sınıflı toplumlar gelişti, toplum içindeki farklı (eşitsiz) kesimlerden kişilerin aynı atadan geldikleri savı ileri sürülemez oldu. Bu durumda, atalar yanı sıra tarımsal üretimle ilgili doğa güçleri de “aşkın özneleştirme” denebilecek bir düşünsel işlemle kişileştirildi. Bu sanal kişiler gene sanal bir toplum başına geçirildi. Sınıfsal özneler arasındaki konum (statü) eşitsizliğine dayanan böyle bir toplum tasarımı, popüler inanca, “tanrı” denen aşkın öznelerin (egemen sınıflar ve yöneticiler dahil) tüm insanların yaratıcıları ve yöneticileri oldukları mitosuyla yansıtıldı.

Ata kültünden (totemcilikten) tanrı inancına (dine) bu geçişin kültürel gelenekte “fosilleşip” zamanımıza dek kalabilen (“ara form” sayılabilecek) bir kanıtı var elimizde: “Ve Tanrı insanı kendi suretinde yarattı” (1). Varlık ve canlılar, “yaratanlar” ile “yaratılanlar” olarak ikiye bölünürken, sınıflı toplumun (efendi-köle ve yöneten-yönetilen) eşitsizlikçi ilişkilerinden esinlenildiği anlaşılıyor. Buna uygun olarak geliştirilen mitosta yaratışın amacının “yaratıcılara hizmet” etmek (2) olduğunun belirtilmesi anlamlıdır.

Enuma Eliş mitosunun yazılı olduğu tabletler.

 

“Yaratılış mitosu” zamanımıza kalabilen bir “kültürel fosil” olsa gerek

Yaratılış inancı, bir mitosta fosilleşerek, yalnızca (yaratma) içeriğini değil (çamurdan) biçimini bile değiştirmeden günümüze dek gelebilmiştir: İlk sınıflı toplumla (Enuma Eliş mitosunda) çok tanrıcı dinsel ideolojide kesin biçimi (MÖ 2. binyılda) verilmiştir. İsrailoğullarının geleneksel dinsel metinleri içinde yoktur. Söz konusu metinlerin derlendiği yüzyıllarda, Babil Sürgünü (MÖ 587) sırasında, Enuma Eliş’ten Tevrat’ın başına “Yaratılış” (eski Türkçe çeviride “Tekvin”) bölümü olarak aktarılmıştır (3). Aslında bir Musacı olan İsa ve havarilerinin düşünceleri ve eylemleri ile ilgili metinler (MS ilk yüzyıllarda) İncil başlığı altında derlenip Eski Ahit (Tevrat) sonuna eklenerek oluşturulan Kutsal Kitap ile İsacı tektanrıcı (?) dine geçmiş olur yaratılış mitosu. Oradan, bilindiği gibi Muhammed tarafından (MS 600 dolaylarında) küçük farklarla Kuran’a geçirilmiştir. Önemli sayılabilecek bir değişiklik, Allah’ın Adem’i “Tanrı suretinde” değil (ya da sureti yanı sıra) kendi “ruhundan” (üfleyerek) yarattığının yazılı olmasıdır (4).

 

Yaratılışçı mitosun işlevi: Eşitsizlikçi ilişkilerin yeniden üretilmesi

Çoktanrıcı dinden tektanrıcı dine geçen bir söylemle, insanın Tanrı’ya hizmet etmesi (Allah’a kulluk etmesi) için yaratıldığı inancı yerleştirilmiştir. Böyle bir inanç, hegemonik erkini günümüze kadar sürdürmüştür. “Gönüllü kulluk” denebilecek düşünceleri ve davranışları beslemektedir. Sınıflı toplumlarda insan-insan (eşitsiz) ilişkilerinden süzülüp çıkarılmıştır. Eşitsizlikçi ilişkilerin sürtüşmeler azaltılarak yeniden üretilmesine yaramaktadır. Kısacası, tanrı-kul kavramları günümüzde bile eşitsizlikçi ilişkilerin bir kalıbı, bir paradigma işlevi görmektedir.

Sümer tanrıları.

 

Sınıf savaşının inanç savaşı biçimini alması

Geçmişi insanlığın ilk uygarlığı olan Sümer’e (MÖ 3 bin dolaylarında) dayanan yaratılış mitosu, Sümer dincilerinin (din adamlarının) “eşitlikçi topluluk” düzeninden “eşitsizlikçi toplum” düzenine geçişin yarattığı hoşnutsuzluğu (silah yanı sıra inançla) bastırmak için uydurulmuş görünüyor. Eşitsizlikçi düzenin açıklanıp aklanması yolunda mitosa yansıyan düşünsel çabalar bunu gösteriyor. Dolayısıyla bu mitosun, sınıf savaşının (karmaşık bir süreç sonunda) aldığı ideolojik bir biçim (bir “dinsel ideoloji”) olduğu söylenebilir. Söz konusu ideolojinin sınıfsal niteliği İsrailoğullarının göçebe çoban topluluktan yerleşik uygar topluma geçişlerinde daha yalın ve açık olarak gözlemlenebilir:

Musacılık (Musevilik) Musa’nın önderliğinde Yehova (kabileler konfederasyonu baştanrısı)  inancı rehberliğinde bir fetih, yerleşme ve uygarlaşma ideolojisi olarak (MÖ 1200 dolaylarında) belirdi. Yerleşme ve Davut’un krallığının (MÖ 1000 dolaylarında) kuruluşuyla uygar topluma geçilmiş oldu. Bunu şunlar izler: Göçebe çoban topluluğun eşitlikçi yapısı çözülür. Kimi kabileler, kimi aileler (toplumsal artı üretilip aktarılması olanaklarının doğuşuyla) varsıllaşırken kimileri daha da yolsullaşır. Buna koşut olarak konfederasyonun (12 kabilenin) birleştirici inancından (Yehovacılıktan) soğumalar, kopmalar görülür. Varsıllaşan, özel mal mülk edinen kimi soylular, “orduların rabbi” Yehova yerine çevrelerindeki yerleşik eski halkların (Kenanlıların, Filistinlilerin) Baaller ve İştarlar olarak anılan tanrılarına ve tanrıçalarına tapınma yoluna saparlar (5).

Bu durumda, Yehova’nın sözcüleri olarak daha önce seçkinlerden yana yontan peygamberler onlara karşı çıkarlar. Yehova inancına bağlı kalmış alt katmanlara yanaşırlar. Yehova adına onların duygu, umut ve beklentilerini dile getirmeye başlarlar. Ötekileri “Baal’ler ve İştar’lar ile zina” yapmakla suçlarlar. Böylece sınıf savaşı (Yehuda krallığı ile Yahudi adını alacak olan) bu toplumda daha ilk görünüşünde içte bir inanç savaşımı biçimini alır. Öteki halklarla (dış) ilişkilerde eski din savaşı niteliğini sürdürür. Sonuçta tektanrıcılığa varacak dinsel gelenek, sınıf savaşını “dinsel ideolojiler” örtüsü altında verilebilecek bir yola sokmuş olur.

Bu yolda dinsel ideolojiye, hem (daha çok) gerici hem ilerici, hem ezenlerce hem ezilenlerce kullanılabilen bir ideolojik esneklik kazandırılacaktır. Ezenlerin ezilenleri (önce savaş, kolluk güçleri, sonra propaganda, eğitim, içselleştirme, gönüllü kulluk yollarıyla) kendilerine bağlayabilmelerini sağlayacaktır. Sınıflı toplumun ve sömürünün sürdürülmesine yarayan en güçlü, en sürekli ideoloji olacaktır. Tohumları eşitlikçi topluluğun çıkar ve inanç birliği döneminde atılan, eşitsizlikçi toplum düzeninin başında alt katmanların duygu ve düşüncelerinin dile getirildiği bir ideoloji, ilerde üst katmanların ve yöneticilerin sahiplenmesiyle içine onların çıkarlarını da almış olacaktır. Öyle ki, toprak sahibi ile serfi, patron ile işçiyi (varsıl ile yoksulu) havralarda, kiliselerde, camilerde yan yana, omuz omuza getirebilecektir.

Eski Mısır tanrılarını betimleyen bir rölyef.

Bu yapısıyla dinsel ideoloji (ezilenlerce ülke içindeki ve dışındaki ezenlere karşı, altında toplanılan bir sancak oluşturduğu durumlarda bile) sınıf bilinçliliğine ulaşılmasını frenleyecektir. Sınıf bilinçliliğinin yerine konan, hatta yoldan çekilmedikçe ona ulaşılmasını olanaksızlaştıran bir yapı kazanacaktır. Halkların emperyalist devletlere karşı direnişlerinde, başarıya ulaşılsın ulaşılmasın, kan emekçilerden akacak, şan (sınıf değil) din defterine yazılacaktır. Başarıya ulaşan kurtuluş savaşlarının emekten yana görünümlerini yitirip, emek karşıtı düzenlerin gelişmesinin nedenlerinden biri de bu “dinsel ideoloji” olsa gerektir (6).

 

Kilisenin neredeyse devletleşmesi

Laik devlet-teokratik devlet kavgasına varacak din devlet ilişkisi İsacılığın (Hıristiyanlığın) çıkışıyla birlikte başlayıp gelişmiştir. İsacılar kovuşturma sırasında, Roma İmparatorluğu’nun kamu yönetsel yapısına koşut bir yasadışı örgütler ağı geliştirmişlerdi. Kovuşturma (MS 312’de) kaldırılınca, tektanrıcı din imparatorluk çapında sıkı bir hiyerarşik kurum niteliği kazandı. Öyle ki, barbar Cermen akınları sonucunda Batı Roma İmparatorluğu (410’da) yıkılınca, kilise ortalıkta tek güçlü ve en örgütlü kurum olarak kaldı. Devletin vergi toplama, (hayır işleriyle) toplumsal güvenliği sağlama, eğitim, (dinsel hukukuyla) yargı gibi işlevlerini üstlendi.

Varlık ve canlılar, “yaratanlar” ile “yaratılanlar” olarak ikiye bölünürken, sınıflı toplumun (efendi-köle ve yöneten-yönetilen) eşitsizlikçi ilişkilerinden esinlenildiği anlaşılıyor.

Ortaçağ batı feodal düzeni biçimlenirken, toprak sahibi (ve savaşçı) feodal beylerin (Althusser’in ileri sürdüğü kavramlarla) “devletin baskı aygıtları”, dincilerin (klerjenin) “devletin ideolojik aygıtları” üreticileri ve kullanıcıları olacakları bir işbölümünün geliştiği söylenebilir (7). Böylece İsacılık, daha çok feodal düzenin egemen katmanlarının ideolojisi işlevini görmeye başladı. Onun yeniden İsa dönemindeki gibi yoksulların ve kölelerin inancı yapılabileceğini sanarak köylüleri ayaklandıran Thomas Münzer’in (1525’te) başına gelecekler de (8) bunu göstermektedir.

İsacılık aslında Musacılığın yeni bir yolu (tarikatı) olarak doğmuştu. Roma İmparatorluğu yönetimi altında ezilen halklardan birinin tepkisiydi.

 

İmparatorluğun tektanrıcı dini “evlat edinmesi”

İsacılık aslında Musacılığın yeni bir yolu (tarikatı) olarak doğmuştu. Roma İmparatorluğu yönetimi altında ezilen halklardan birinin tepkisiydi. Aynı zamanda sınıflı toplumun sömürülen en alt katmanlarının özlemlerini dile getirmekteydi. İsa’nın “müjde” anlamına gelen İncil’inin verdiği umut “İsrailoğullarının dağılmış sürüsünü toplamak” ve “kölelere özgürlük” ile “yoksullara kurtuluş” oldu (9).

İsacılık çıkışında, bu niteliğinden dolayı, imparatorlukların yönetimleri altındaki halkların farklı dinlerine hoşgörü geleneksel politikasını güden Romalı egemen sınıfların ve yöneticilerin bile tepkisini çekmişti. Onu ağır bir kovuşturma sonunda yok olma olasılığından Pavlus kurtardı. Hem bir örgütçü ve eylemci hem de bir kuramcı olan Pavlus, İsacılığın asıl kurucusu sayılabilir. Bu yolda yaptığı değişikliklerden en önemlileri, onu öteki halklara, egemen katmanlara ve yöneticilere açmak oldu: Musacılara, Tanrı’nın (yeni) sözünü kabul etmezlerse öteki halklara gideceklerini söyledi. Her erkin tanrıdan geldiği, yöneticiye karşı çıkanın Tanrı’ya karşı çıkmış sayılacağını bildirerek Romalı yöneticilerin kuşkularını azalttı. Kiliseye katılan kölelere seslenen mektuplarında, bedenlerinin efendisine, ruhlarının efendisine (İsa’ya) hizmet eder gibi candan gönülden hizmet ederlerse bunun karşılığını bu dünyada, olmazsa öte dünyada alacaklarını bildirdi (10).

İsacılığın asıl kurucusu Pavlus, onu Romalı emenlerin kabul edebileceği bir biçime soktu (El Greco’nun tablosu).

Ne var ki İsacılığı kurtarmak için (bile olsa) bu değişiklikler ona, ezilenlerin ideolojisi olması yanı sıra ezenlerin de benimseyebileceği bir yapı kazandırmış oldu. Böyle her halka ve katmana açılmış bir inancın, imparatorluğa en uygun ideoloji olacağı anlaşılınca kovuşturma (MS 312’de Konstantinos’ca) kaldırılacaktı. Dahası, Theodosius (380’de) onu imparatorluk (devlet) dini yapıp öteki dinleri yasaklayacaktı.

 

“Kayserci Patriklik” ile “Halife Sultanlık”

Doğu Roma İmparatorluğu barbar akınlarını yıkılmadan atlatınca, ilerde Bizans İmparatorluğu’na dönüşecek olan bölgede, din devlet ilişkilerinde Latin (Batı) İsacılık dünyasından farklı bir durum gelişecekti. Kilise, kovuşturmayı kaldırmış, İznik Konsilini (325’te) toplamış imparatorun kanadı altında gelişti. Devletin ağır basıp kilisenin egemen üst sınıfların ideologluğu yanı sıra devletin (imparatorun) savunmanlığını yaptığı “Kayserci Patriklik” denebilecek bir durum doğdu (11).

Benzeri bir gelişme (MS 8. yüzyıldan başlayarak) Peygamberin ve ardıllarının (halifelerin) aynı zamanda yönetici oldukları İslam dünyasında görüldü. Ancak orada dinin, hiç değilse Abbasiler’e (750’lerde) dek, devlete ağır bastığı söylenebilir. Bu siyasal düzene bilindiği gibi “Halife Sultanlık” denmektedir. Bizans İmparatorluğu ile İslam İmparatorluğu arasında gelişen Osmanlı’da (14. yüzyıldan sonra) Kayserci-Patriklik ile Halife-Sultanlık karması sayılabilecek bir durum görüldü. Siyasal alanda devlet, hukuk alanında din ağır bastı. Buna da, (klerokrasiden farkı vurgulanarak) “şeriat devleti” denebilir (12).

 

ÇAĞDAŞ TOPLUMDA SINIF-DİN-BİLİM İLİŞKİLERİ

İnsanlığın maddesel ve simgesel araçlarının, bilimin, teknolojinin yeterince gelişmediği çağlarında, dinsel inançların (egemen katmanlardan, yöneticilerden yana yontsa da) tüm insanlara “soruna katlanıcı” bir kültür sağladığı söylenebilir. Ancak bilimin, teknolojinin ve bilimsel düşünüşün insanlığı “sorun çözücü kültür” dönemine geçirdiği çağımızda, din bu niteliğini yitirerek daha çok sömürgen bir ideoloji işlevi görecektir. Bu değişiklik sınıf-din-bilim ilişkilerinde gözlemlenebilir.

 

Burjuvazinin, proletaryanın ve bilimin doğuşu

Tarımın ağır bastığı üretim biçimlerinde dinsel ideoloji, üretim ilişkilerini (efendi-köle, bey-serf) ve siyasal ilişkileri (yönetici-uyruk) açıklamaya uygundu. Dolayısıyla (eski) egemen katmanlardan yana yontuyordu. Haçlı Akınları’nı (12. yüzyılı) izleyen dönemde gelişen denizaşırı ticaretle birlikte kentsel bir varsıl sınıf (burjuvazi) belirmeye başladı. Ticaret devrimini izleyen endüstri devrimi, bu sınıfın ağırlığını artırırken bir başka sınıfı (proletaryayı) tarih sahnesine soktu. Her iki sınıfın yaşayış biçimi ve çıkarları, tarımsal üretim ilişkileri çevresinde konumlanan katmanlarınkinden farklıydı. Düşünüş biçimi (bilimsel) ve değerleri (budünyacı) ister istemez farklı olacaktı.

Endüstri üretimi, ilgiyi ve bilgiyi, yaratan-yaratılan, mutlak yönetici-uyruk ayrımına uygun tarımsal üretim alanından uzaklaştırdı. Canlılar dünyasından (bitkisel ve hayvansal besin üretiminden) çok cansız maddeler dünyasına (mal üretimine) kaydırdı. Böyle bir alanda, yoktan var eden (yaratan) inancıyla, yani insanların doğmalarından önce yazgısını yazan, öldükten sonra öte dünyada yargılayacak bir aşkın özne inancıyla, insan-insan, insan-doğa ve üretim-tüketim ilişkileri (erekselci açıklamalarla) ne anlaşılabilir ne de değiştirilebilir, geliştirilebilirdi. Kısacası, endüstri devrimine koşut ve uygun nedensellikçi açıklamalarla “bilimsel düşünüş biçimi” ve “budünyacı” değerler gelişecekti.

Endüstri üretimi, ilgiyi ve bilgiyi, yaratan-yaratılan, mutlak yönetici-uyruk ayrımına uygun tarımsal üretim alanından uzaklaştırdı.

 

Yeni egemen sınıfın din eleştirisinden inançlara saygı politikasına geri dönüşü  

Yeni, kentli sınıflar kadar (eski egemen katmanların boyunduruğu altındaki) kırsal kesimlerin (özgür köylülerin ve serflerin) burjuva devrimleri saflarına çekilmelerinde “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” söylemi yanı sıra “bilim ve teknoloji” söyleminin ve eski dinsel inançların eleştirilmesinin de az çok etkisi olmuştu.

Devrimin örgütleyiciliğini ve öncülüğünü yapan burjuvazi, ekonomik erkine dayanarak bir devrimle siyasal erki ele geçirince “laiklik” olarak adlandırılacak bir politika geliştirdi. Onunla din ile devlet kurumlarının etkinlik alanlarını ayırmaya kalktı. Din ile devlet ilişkilerini yeni bir anlayışla (devletin ağır basacağı yönde) düzenlemeye girişti. Hatta dinin “ötedünyacı” ve tanrıdan (dolayısıyla dinciler kesiminden) yana değerleri yerine “budünyacı” ve (kulluktan, uyruktan kurtarmaya çalıştığı insandan yana) “insancı” (hümanist) değerlere dayanan bir etik önerdi. İnançlar yerine eleştirel ve özgür düşünmeye dayanacak bir “bilimsel düşünüş” alışkanlığı yaratıp yaygınlaştırmaya çalıştı.

Ne var ki burjuva sınıfı, onun politikacıları ve ideologları bu politikalarında yolun sonuna dek gitmediler. Yarı yolda durdular; hatta geri çark ettiler. Din eleştirisi, devrimde serfleri (emekçileri) eski yöneticilerin ve kilisenin elinden kurtarma (sonra da kendi buyrukları altına alma) amaçlarına yetmişti. Endüstri üretiminde işçilerin, kendilerini kuşatan aristokrat devletlere karşı verdikleri varlık yokluk savaşlarında ise askerlerin bilimsel düşünmelerine ne gerek vardı? Fabrikalarda ve savaş alanlarında verilen (bilimsel bilgilere dayanan) buyrukları yerine getirmeleri yeterdi. Hatta dinsel inançlar, işçilerin patronların kendilerinden istediklerini “kimin çıkarına?”diye sorgulayıp eleştirmeye kalkmamalarına, savaşçıların (askerlerin) komutanlarının kendilerini ölüme yollayabilen buyruklarına boyun eğmelerine (yazgılarına katlanmalarına), umutlarının, beklentilerinin ötedünyaya ertelenmesine yardımcı olabilirdi (13).

Endüstri devrimi, burjuva sınıfının ağırlığını artırırken bir başka sınıfı (proletaryayı) tarih sahnesine soktu. Bu iki sınıfın dünyaya bakışları farklıydı.

Din, özgür düşünüşün ve bilimsel eleştirinin pençesinden kurtarıldı. Önce dinsel inançlara “hoşgörü” sonra “saygı” politikasına geçildi. Dinsel inançların aile kurumunda yeniden üretilmesi desteklendi. Temsili demokrasi, dinsel amaçlı partilerin kurulup inançların oy amacıyla sömürülmesine olanak sağladı. Sonunda halk adına seçilen temsilciler, egemen sınıfların çıkarlarını “halkın iradesi” söylemiyle örtüp, din eleştirisinin “halkın inançlarına saygısızlık” sayılarak cezalandırılmasını sağlayacak yasalar çıkardılar (14). Böylece emekçilerin, sömürülenlerin bilinçlenmelerinin dinsel ideolojiyle engellenmesi yoluna geri dönüldü. Bu yolda kullanılan “inanç özgürlüğü” söylemi aydınlatıcıdır. İnanmanın her insana tanınması gereken bir hak, hatta bir insan hakkı olduğu (tartışmalıysa da) ileri sürülebilir. Ama onun bir ”özgürlük” olduğu söylenemez. Çünkü inanmak, bir düşünceyi, bir şeyin varlığını, doğruluğunu, kuşkulanmadan, eleştirmeden, hatta düşünmeden benimsemek demektir. Bu niteliğiyle değil düşünme özgürlüğünden, insanı hayvandan ayırt edici özelliğinden (gönüllü gönülsüz, bilinçli bilinçsiz) vazgeçilmesi, vazgeçirilmesidir!

 

Bilimlerin bilgi alanlarını dinin elinden bir bir kurtarışı

Endüstri devrimiyle üretim teknolojileri bilimselleştirilirken çağdaş bilim dallarının bir bir geliştiği görüldü. Astrolojinin yerini Astronomi aldı, fiziğin gelişmesini simya yerine konan kimya bilimlerindeki gelişmeler izledi. Bu alanlarda, yaratılışçı, ereksellikçi açıklamaların yerini, cansız doğa nesnelerini ve olayların nedenlerini anlayıp onları etkileyerek mal üretimi sürecinde yönlendirme anlayışı aldı. Hangi nedenlerin hangi sonuçlara yol açtığını anlama çabası sel gibi nedensellikçi kuramların ortaya atılmasına yol açtı.

Endüstri devrimini izleyen onyıllarda bilimlerin “uçuşa geçme” sürecine girmeleri, ilgili kuramların (neden sonuç varsayımlarının) fabrikalarda, makine ve mal üretiminde teknolojinin; meslek okullarında, üniversitelerde ve laboratuarlarda ise gözlem ve deneylerin (kısacası pratiğin) sınavından geçirilmesi olanaklarının doğuşunun ürünüydü. Bu sınavı alamayan kuramlar bırakılıyordu. Alanlar birikip daha büyük çaplı, daha genel olgular için daha kapsamlı kuramların sınavına hazırlanıyordu.

Bu yolda, önce cansız doğa olayları (örneğin yıldırım, yer sarsıntısı, güneş, yağmur) Tanrı’nın cezalandırma ya da ödüllendirme araçları olmaktan kurtarıldı. Cansız doğa olaylarının inançlarla açıklanması dönemi kapatıldı. Nedenlerinin kavranıp etkilenmesiyle olumsuz sonuçlarından kurtulunması, olumlu sonuçlara yönlendirilmesi dönemi başladı. Bu bir bakıma cansız doğanın yazgısının Tanrı’nın elinden insanın eline geçirilmesi demekti.

Biyokimya ve biyoloji bilimlerinin geliştirilmesiyle canlılar dünyası da insanın denetimine girmeye başladı. İnsanlık, yazgı kavramının en ağır bastığı doğum, hastalık, ölüm gibi olguları bile etkileme yolunda ilerlemeye başladı. Bu yola girilmesinde ilk büyük katkının bir dinciden (Mendel) sağlanması, ikinci büyük katkının dinci olmak üzere yetiştirilip bilimciliğe geçen kişiden (Darwin) gelişi, yaratılışçılar açısından tarihin acı bir cilvesidir (15).

Mendel
Darwin

 

Evrimciler ile Yaratılışçıların karşı karşıya gelişi

İnsan-doğa ve insan-insan ilişkileri ve toplumlar arası ilişkiler alanlarında kutsal kitaplara dayandırılan açıklamalardan ve değerlendirmelerden uzaklaşma (Machiavelli’nin Prens adlı yapıtında gözlemlenebileceği gibi) 16. yüzyılın başında başlamıştı. Endüstri devriminin kapitalist (bireysel çıkarcı, yarışmacı) bir biçim kazanmasının yol açtığı üretim ilişkileri toplumsal bunalım yarattı. Bu insanlık dışı gidişin yol açtığı sorunlara çözüm arama yolunda İsa’dan yardım bekleme, inançları canlandırarak vicdanlara seslenme girişimleri (örneğin Hıristiyan sosyalist akımlar ve koloniler) hiçbir önemli, kalıcı sonuç vermedi. Bunun üzerine gelişen öteki toplumcu akımlar, din dışı, ama (bilimsel değil) “ütopyacı sosyalist” düşünürleri yetiştirdi. Onların değerlerine katılmakla birlikte ütopyacılığını eleştiren düşünürler ise “bilimsel sosyalizm” dedikleri akımı yarattılar. Böylece, bilimsel bakış açısıyla tarihin ve toplumun yasaları araştırılmaya başlandı. Bu girişim aynı zamanda kişilerin, sınıfların, toplumların içinde bulundukları olumsuz koşulların nedenlerinin kavranılmasından sonra devrimle onların değiştirilerek olumlu koşulların yaratılması akımıydı.

Söz konusu akımın başını çeken Marx ve Engels görüşlerini ve eylemlerini kapitalizm öncesi toplumların yapıları ve kapitalist toplumun ekonomi politiği yanı sıra fizik, kimya hatta biyoloji alanlarındaki bilimsel gelişmelerle temellendirmeye çalışıyorlardı. Ne var ki daha insanın da içine girdiği canlılar dünyasının temel yasalarını kavramalarına yardımcı olacak bilimsel kuram yoktu. Cansız doğa, sınıflı toplumlar, kapitalist düzen kadar canlı formlarının da (türlerin de) “yaratılış ürünü” ve “değişmez” olmadıkları görüşünü destekleyecek genel ve temel bir kurama gereksinim duymaktaydılar.

Darwin’in Türlerin Kökeni yapıtının (1859’da) yayınlanmasını bu bakımdan büyük bir coşku ile karşılamalarının nedeni söz konusu gereksinimdi. Bu durumda (idealist) dincilerin (materyalist) sosyalistler kadar (doğa bilimci) Darwin’den ve onun evrim kuramından nefret etmelerine şaşmamalı. Egemen sınıfların dayandığı dinin, dinin dayandığı yaratılış ve yazgı inançlarının temellerini oyabilecek böyle bir kurama karşı saldırıya geçmeleri gecikmedi. Öyle ki Darwin’i ve evrimi duymamış çevrelere bile ulaşıp, kafalarda, evrim kuramının girmesini engelleyecek siperleri (yerleşik dinsel inançlara seslenerek) kolaylıkla kazabildiler. Ancak, biyolojinin, genetiğin gelişmesi karşısında, savunma siperlerini temel eğitim kurumlarından başlayıp bilimsel kurumlar olan üniversitelere kadar genişlettiler. Bugün için kapital çevrelerinin desteği ile seslerini buralarda duyurabiliyorlarsa da moleküler biyolojinin endüstrinin sınavından geçirilmesi anlamına gelen biyoteknolojinin, bakterilere ürettirilen ilaçlar, gen terapi, transgenetik canlılar, GDO, kök hücrelerden organ üretimi gibi, yapay “evrim” demek olan başarıları karşısında, çok yakında duyuramaz olacaklar. Çünkü söz konusu bilimsel-teknolojik gelişmeler bugünden evrimin bir kuramdan öte bir olgu, bir gerçek olduğunu kanıtlamış bulunuyor. Bu yoldaki yeni yeni gelişmeler çok yakında yaratılışçıların çanına ot tıkayacaktır.

 

Sistemini oturtan burjuvazi din eleştirisini terk etti. Hatta, askerlere, komutanlarının buyruklarını sorgusuzca kabul ettirmek için din gerekliydi.

Yaratılışçıların evrimciliğe saldırıya geçişleri

Bilimin ve teknolojinin baş döndürücü gelişmesi karşısında, kaçınılmaz sonlarını gören yaratılışçılar, onu geciktirmek için evrimciliğe daha bir kuram düzeyinde olduğu yıllarda savaş açmışlardı. Örneğin Darwin’in (DNA’nın yapısının çözülmesinden yüz yıl kadar önce) kalıtımı açıklayamamış olmasını kuramının (yetersizliğinin değil) geçersizliğinin kanıtı olarak göstermeyi alışkanlık edinmişlerdi. Bu alışkanlıklarını DNA’nın yapısının çözülüp, (Darwin’in kuramında ileri sürdüğü gibi) canlıların yapısının değiştiğinin (laboratuarlarda) gösterilmesinden (evrimin kuramdan öte bir gerçek olduğunun kanıtlanmasından) sonra da sürdüreceklerdi.

Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin karşı çıkılamayacak bir hız ve saygınlık kazanması üzerine, evrimciliği yaratılışçı dinsel inançlar yanı sıra bilim ile vurma taktiği izlediler. Bilimi daha fazla karşılarına alamayacaklarını anlayınca, tüm mutasyonların zararlı olacağı savını geliştirdiler. Bu, yaratılışçıların bilime bilimle karşı çıkma, bilimi içten fethetme, bilimi iç etme politikasıydı. Ürünü “bilimsel yaratılışçılık” akımı oldu. Bilim çevreleri buna sessiz kalamazdı:

Başta Amerika Bilimler Akademisi olmak üzere ilgili kurumlar, bilimsel araştırmaların ve bulguların yaratılışı onayladığı savını yalanlayan raporlar, bildiriler yayınladılar (16). Evrimin bilimsel kanıtlarını, evrim kuramının çağdaş biyolojinin belkemiğini oluşturduğunu belirttiler. Yaratılışçılığın bilimdışı bir “inanç” olduğu saptamasında bulundular.

Yaratılışçılar bu kez de bu tür bilimsel savlar ve olgusal (somut) kanıtlar karşısında, bir yandan “mantıksal” ya da “rasyonel” görünümlü savlar geliştirdiler. “Akıllı Tasarım” ya da “bilinçli tasarım” akımı böyle doğdu. Öte yandan “yaratılış müzesi”, “fosil sergileri”, “yaratılış atlasları” ile fosillerde türlerin değişmezliğinin (sözde) kanıtlarını sunma yoluna gittiler.

Michelangelo’nun ünlü “Creation of Man” tablosu.

Canlıların yapılarının yaratılışlarından beri değişmediği, değişmeyeceği, değiştirilemeyeceği savları, bilimsel kurumların laboratuar deneylerinde, besin üretiminde tarlalarda, seralarda üretilen transgenetik canlılar, GDO’lar (Genetik yapısı Değiştirilmiş Organizmalar), hastanelerde genetik mutasyonlar ile somut ve kesin olarak çürütülünce, yaratılışçıların elinde kala kala “zararlı mutasyon” savının abartılmasıyla yaratılmış olan eski “insanın tanrı rolü, yaratıcılık oynamaya kalkması” (ing. Play god) yıkım getirir (çarpılırız) korkutmacası kaldı (17).

 

Dinin ve yaratılışçılığın ideolojik işlevleri

Din daha çok aristokrasisinin ideolojisiydi. Yükselen burjuvazi döneminde bilimsel düşüncelerle ve laik dünya görüşüyle donanmış burjuva ideolojisinin eleştirisine uğradı. Burjuvazi kapitalist düzenini yerleştirdikten sonra ise proletaryanın devrimci eylem ve düşüncelerine karşı dini canlandırma politikasını izledi. Böylece din, burjuvazinin “yedek ideolojisi” işlevini görmeye başladı. Bunalım dönemlerinde ve emekçi sınıfların bilinçlenmesini engelleyip ideolojisini bölmek için kullanılır oldu.

Amerika’da bazı varsıl İsacı çevrelerce geliştirilip desteklenen evrimcilik karşıtı bir (yaratılışçı) akım, bilimsel gelişmelerin ve teknolojilerin başını çeken bir ülkede fazla yandaş bulamadı. Ancak ABD yönetiminin Ortadoğu ve Orta Asya (SSCB’yi kuşatma ve petrol kaynaklarını denetleme amaçlı) politikalarında “ılımlı İslam” yönlendirmesi sürecinde ülkemize “bağış” olarak sunuldu. Böylece yaratılışçılık ve evrim karşıtlığı, tutucu, gerici iktidarların emekçilere, emekçiden yana aydınlara karşı iç politikada kullanabileceği bir ideolojik silah olarak benimsendi. Kurucularına, Türkiye’ye çağırıp propaganda olanağı sağlayan “Bilimsel Yaratılışçılık” (İng. Scientific Creation) (18) kuruluşu ve “Yaratılış Müzesi” (İng. Creation Museum) destekleriyle Türkiye’de Bilimsel Araştırma Vakfı kurulup etkinliğe başladı. Onun fosil sergileri ve Yaratılış Atlası biçimindeki etkinlikleri ABD’deki söz konusu çevrelerin parasal ve teknik bilgi destekleriyle yürütülüyor görünmektedir. Ancak akım, ülkemizin tarihsel, siyasal, kültürel koşullarının elverişli olması nedeniyle ABD’dekinden çok daha güçlüdür.

Ülkemizde Din-Bilim ideolojik savaşımı yaratılışçıların açtığı evrimcilik-yaratılışçılık tartışması çevresinde verilmektedir. Amaç, evrimcileri sıkıştırıp dine, Allah’a, kutsal kitaplara karşı olduklarını söyletmek ve göstermektir. Böylece, önceki yüzyıllarda kazanılmış emekçi sınıfların inançları kullanılarak, emekçilerden yana olan ve emekçilerde sınıf bilinçliliğini uyandırmak isteyen aydınların saygınlığını kırmaktır. Bu amaçla ideolojik savaşım yaratılışçılık-evrimcilik tartışmasında odaklaştırılmıştır. Bu cephe kazanılınca dinsel inançların tartışılmasına, eleştirilmesine, (hele dinci bir partinin siyasal erki ele geçirdiği bir dönemde) girilemeyeceği düşüncesiyle tüm savaşımı kazanmış olacaklarını ummaktadırlar.

Oysa evrimciliğe karşı yaratılışçılığın benimsenip ağır basması kendilerine inananlar kadar onların da sorunlarını çözmeyecek, başlarına yeni sorunlar açacaktır. Karşılaşılabilecek sorunların çapını ve çapraşıklığını yaratılışçılığı önce kuramsal alanda, sonra eylem (pratik) alanında bekleyen kargaşa ve bulanıklıklar gösterecektir.

Yaratılışçılık bir kez benimsendi mi gerisi gelmeyecek mi? Yaradanın yasalarının daha doğru olduğuna inanılıp şeriat uygulanmaya kalkılmayacak mı?

 

KURAMSAL ALANDA YARATILIŞÇILIĞI BEKLEYEN SORUNLAR

Her şeyden önce yaratılışçıların savları ve istekleri, evrimciliği yadsıtıp yaratılışçılığı benimsetmekle bitmeyecektir. Ardından köktendinci olabilen (kutsal kitapta yazılanların noktasına virgülüne doğruluğunun kabulü ve buyrukların eksiksiz yerine getirilmesi) istekler ve yargılar (örneğin İsacılıkta İsa’nın evren yok olana dek -Musacı- şeriatın tek bir noktasının değişmeyeceği sözü, İslamlıkta namaz kılmayıp cihada katılmayanın İslam sayılmayacağı savı) gelebilecektir. Allah’ın, yaratıcının sözcüsü olduğunu ileri sürenler, inançların akla, dinin bilime üstünlüğü ve yaratılıştan söz edilen bütün bilgilerin doğrulunu da ileri sürebileceklerdir. Örneğin İsa’nın tanrılığına, Muhammed’in Burak adlı at ile ışığın iki katı bir hızla yaradan katına çıkmadan önce karnının açılıp iç organlarının temizlendiğine inanılmasını isteyebileceklerdir. Ne zararı mı var? İslamlıkta cinlerin varlığına, İsacılıkta İsa’nın cinleri çıkarışına (19) inanan birini, beyinde lityum gibi bazı maddelerin eksikliğini haplarla gidererek psikolojik bir rahatsızlığı hafifletebilecek doktor yerine çocuğunu büyücülere götürecek birini kim engelleyebilecektir?

Bu durumda evrimciler, tartışmayı yaratılışçılık eleştirisiyle sınırlı tutamayıp, ister istemez öteki inançların eleştirisine girmek zorunda kalacaklardır. Öyleyse yaratılışçılar karşısında hep savunmada kalmak yerine, yaratılışın ayrıntıları ve sonuçları hakkında sorular sorulmalıdır. Sonra onların yanıtlarının karşısına bilimlerin verdiği yanıtlar konarak gerçeğe ulaşmada bir karşılaştırma olanağı sağlanabilir.

 

Yaratılışçılar şu sorulara tutarlı yanıtlar verebilir mi? 

1) Kim yarattı? Tek tanrı mı? İki tanrı mı? İkiden çok yaratıcı mı? Tektanrıcılara gereksiz görünen bu soru geçersiz değildir. İsacılıkta bile tanrının üç görünümü olan Baba-Oğul-Kutsal Ruh’tan hangisinin yaratıcı olup neyi yarattığı sorusu yanıt beklemektedir. Yaratan aynı zamanda tüm canlıları ve insanları “yok eden” midir? Yaratıştan sorumlu bir tanrı yanında yok edişten sorumlu bir tanrı daha var mıdır? (20)

2) Ne yarattı? Evreni mi? Canlıları mı? Cinleri mi, insanları mı? Erkeği mi? Her bir insan ruhunu mu?

3) Nasıl yarattı? Yoktan var ederek mi? Kaos içinde bulunan evrime düzen vererek mi? Sözle mi yarattı, yorulup dinlenecek denli emek dökerek mi?

4) Ne zaman yarattı? İsacı dinin kaynaklarından hesaplandığı gibi MÖ 4004’te mi? İslam kaynaklarında yazıldığı gibi Muhammed’den altı binyıl önce mi? (21)

5) Niçin yarattı? Her bir varlığı tek (aynı) (22) amaçla mı, ayrı ayrı amaçlar için mi?

6) Ne’den (hangi hammaddeden) yarattı? (23)

7) Nerede yarattı? Gökte mi, yerde mi, denizin dibinde mi? Aden bahçesinde mi? (24)

8) Yetkin olarak mı, zayıf, özürlü mü yarattı? (25)

9) Yazgılarını yazarak mı yarattı? Sorumlu tutulup cezalandırabilmek için özgür mü yarattı?

10) Değişmez doğalar vererek mi? (26)

Bilimsel-teknolojik gelişmeler bugünden evrimin bir kuramdan öte bir olgu, bir gerçek olduğunu kanıtlamış bulunuyor. Bu yoldaki yeni yeni gelişmeler çok yakında yaratılışçıların çanına ot tıkayacaktır.

 

Yaratılış ve Varoluş sıralamaları çakışmakta mı, çatışmakta mı?

Kimi “bilimsel yaratılışçılar” bilimsel yazında varlıkların yeryüzünde görülüş sıralarıyla dinsel kaynaklarda (Tevrat’ta) yaratılış sıralarının “aynı” olduğunu ve bunun yaratılışın bilimsel bir saptama olduğunu gösterdiğini ileri sürmektedir. Bakalım söylendiği gibi aynı mıdır? Dinsel inançlarla bilimsel bulguların böyle bir karşılaştırması din ile bilimin uzlaştırılabilip uzlaştırılamayacağı tartışmasına da ışık tutacaktır.

 

Dinsel kaynakta (gün olarak)

  1. gün: Gök, Yer, Işık
  2. gün: suların, kubbenin altındaki ve üstündeki sular olarak ayrılışı
  3. gün: karalar, denizler, bitkiler
  4. gün: Güneş, Ay, yıldızlar
  5. gün: sularda balıklar, göklerde kuşlar
  6. gün: evcil, yabanıl hayvanlar, sürüngenler, insanlar
  7. gün: Tanrı’nın dinlenmesi

Yaratılış mitoslarının birincisinde “erkek ve kadın olarak denip” ikincisinde insanın erkek biçiminde yaratıldıktan sonra kadının onun alınan kaburgasına et sarılarak yaratılışın günü verilmemiştir (27).

 

Bilimsel kaynaklarda (Zamanımızdan Önce yaklaşık olarak)

  1. olarak Büyük Patlama (13,7 milyar)
  2. olarak cansız maddeler, gök cisimleri
  3. olarak Güneş (5 milyar)
  4. olarak Dünya, Ay (4,5 milyar)
  5. olarak canlılar (4-3,5 milyar), cinsel üreme (1,2 milyar), bitki-hayvan farklılaşması (0,7 milyar)
  6. olarak İnsan (3 milyon)
  7. olarak çağdaş tipte Homo sapiens ( 200 bin yıl) (28)

 

EYLEM VE DAVRANIŞ ALANINDA YARATILIŞÇILARIN KARŞILAŞACAKLARI SORUNLAR

Sürüyle; bunlara bilginin edinileceği kaynakların seçimi; doğaya, canlılara, insana bakış; dünya görüşü; çağdaşlık sorunu; kimlik sorunları olarak alt başlıklar altında özetle şöyle değinilebilir:

Bilgi kaynaklarını (bilim-din) seçme sorunu: Doğru bilgiler nerede aranacak? Yaratılışı bir kutsal kitaptan okuyarak ya da bir kutsal kişi ağzından duyup ve doğru kabul edip benimseyen kimseler, öteki bilgileri aynı kaynaktan edinip edinememekte bocalayacaklardır. İçlerinde bilimcileri de görmeye başladığımız bu kimseler, doğa, canlılar, insan, tarih, toplum, sanat, ahlak ile ilgili bilgileri de kutsal kitaptan arayıp edinmeye kalkarlarsa ne olur? Örneğin (“yaratılan”) canlı türleri ve sayıları söz konusu kitaptan çıkarılabilir mi? Petrol Kur’an’dan çıkarılabilir mi? (29) Bu kaynaktan edinilen bilgiler, bilimsel kaynaklardakiyle uyuşmayınca hangisine inanılıp hangisi uygulanacak?

Doğaya-canlılara-insanlara bakış sorunları: Dağlar taşlar, kutsal kitaplarda yazıldığı gibi canlı mıdır? İsa, iman gücüyle bir dağa şuradan şuraya git derse gider ve inançlıya hiçbir şey olanaksız olmaz mı? (30) Bitkiler hayvanların, hayvanlar insanların yemesi için mi yaratılmıştır? Bu inançta bir baba, vejetaryenliği seçen çocuklarını et yemeye zorlayacak mıdır? İnsanlar Allah’a kulluk etmek için mi yaratılmışlardır? Kitapta “kulun kulu olmaz” denmesine karşın köle sahibi olan peygamberlere, halifelere, sultanlara ne gözle bakılacaktır?

Dünya görüşü sorunu: Yaratılışçı görüşü benimseyen kişi, “geçici bir sınav yeri” hatta “hayal” (31) olduğu yazılıp söylenen bu dünya ile ilgili amaçlara ve değerlere ulaşmak için çaba gösterecek midir? Yoksa bu dünya yaşamını, sonsuz yaşam, sonsuz mutluluk (ya da sonsuz işkence) dünyasına ulaşma amacının bir aracı olarak mı kullanacaktır?

 

İçinde yaşanan toplumsal düzene ve devlete karşı takınılacak tutum sorunu

Bu dünya düzeninde karşılaşılan acılar, haksızlıklar, kötülükler, hastalıklar, hatta kölelikler karşısında yaradana, düzeltmesi için yakarmakla mı yetinmeli? Yanağımıza tokat atan birine öteki yanağımızı mı çevirmeli? Haksızlıklara tek başına ya da aynısına uğrayanlarla birlikte mi baş kaldırmalı? Dünyayı dar-ül-İslam ve dar-ül harb olarak bölüp İslam yönetimi yoksa ülkemizde bile cihad mı açmalı? Yoksa “Allah belasını versin” deyip yazgıya boyun mu eğmeli? Tüm haksızlıkların hesabının öte dünyada çözüleceğine inanıp beklemeli mi?

Devletin, yöneticinin yönetilenlere bakış sorunu: Kutsal kitapta insanların Tanrı’nın kulu olarak yaratıldığını okuyan yönetici, yönettiklerini kulu gibi görecek mi görmeyecek mi? Onlara uyruklar (teba) gibi mi davranacak, yoksa vatandaş gibi davranıp insan haklarını tanıyacak mı? Yoksa yaradanın yasalarının daha doğru olduğuna inanıp şeriatı mı uygulayacak? Uygularsa şeriatın kestiği parmak acımayacak mı? Ya azat etmesine karşın bir köle efendisi yanında kalmak isterse, bunun işareti olarak (Tevrat’ta yazıldığı gibi) “biz” ile delinen kulağı, (Kur’an’da yazıldığı gibi) hırsızın eli, Allah ve Peygamber hakkında nifak çıkardı diye siyasal karşıtının çapraz olarak eli, ayağı da kesilince acımayacak mı? (32) Kısacası yönetici çağdaş hukuku mu dinsel hukuku mu uygulayacak?

Çağdaşlık sorunu: İçinde yaşanılan çağın toplumun sorunları, içinde bulunulan koşullara ve sahip olunan (çağdaş) olanaklara göre mi çözülmeli? Yoksa katılınan inancın çıktığı bin, iki bin yıl öncesinin, farklı bir dile ve kültüre, farklı bir yapıya sahip olan toplumun sorunlarına bulunan çözümlerine mi başvurmalı?

Kimlik sorunu: Yaratılışa inanan kişi dinsel kimliğini mi, ulusal kimliğini mi öne almalı? Bunların yerine herkesin “insanlık” ortak paydasında birleştirilmeye çalışıldığı bir insan kavramına ulaşılmasına mı çalışılmalı?

Kendisine bir kimlik yüklenmiş, ona göre bazı şeyler yapmaması, bazı şeyler yapması istenmişse tutumu ne olmalı? “Yaratılan kul insan” kimliğini mi “yaratıcı özgür insan” kimliğini mi bellemeli?

İnsanın kültürel evriminin, dikilmeyle, özgür kalan elleriyle ve gelişen beyniyle maddesel ve simgesel araçlar yapıp geliştirmesini sağlayan “organik evrim” üzerinde yükseldiği bir (kuram değil) gerçektir.

 

SONUÇ: YARATILIŞÇILIK KAFAYI BULANDIRMAYA GÖTÜRÜR EVRİMCİLİK AYDINLANMAYA, BİLİNÇLENMEYE

“Kul insan” kimliğini mi “özgür insan” kimliğini mi edinmeli? sorusu, yazıyı açık ve yalın bir sonuca getirmiş olur: Yaratılışçılığı benimsemek, bir özgür düşünme değil inanç sorunudur. İnanmak, inanılan kişinin ve kurumun hizmetine girme durumunda bedensel köleliğe de varabilir. En azından insanı düşünsel köleliğe, emeğinin sömürülmesine götürür. Mutlak inanmak ise pisipisine ölüme götürebilir.

Yaratılışçılığı benimsemenin bir sonucu da beş bin yıl önce (Enuma Eliş) Babil Yaratılış Mitosu ile biçimlendirilen inançlar kümesini çağdaş bilimsel bulgularla uzlaştırma çabası yaratmasıdır. Her iki sonuç insanı “kafayı yeme” noktasına götürebilir (33).

Yaratılışçı inançlar insanı getirip “yaratılan kul” noktasında bırakırken, varoluşçu, evrimci tutum, onun yaratıcı özgür insan düzeyine çıkmasına ve doğal toplumsal, bireysel sorunların (yazgıcı değil) nedensellikçi bilimsel çözümlerine yöneltecektir.

Maddesel araçlar alanında “maddenin biçimini” değiştirmesi, simgesel araçlar alanında ise “nesnel dünyada karşılığı bulunmayan simgeleri yoktan var etmesi” anlamında tek “yaratıcı” özne insandır. Söz konusu araçlarını, kafa ve kas emeği dökerek ve deneyim (bilgi birikimi) ile geliştirmesi, insanın yadsınamaz kültürel evrimini (34) de kendisinin yarattığı anlamına gelir. Bu evrimi sırasında önce cansız maddelerin (jeosferin) sonra öteki canlıların (biyosferin) denetimini (yazgısını) eline geçirmiştir. Sıra kendi yazgısı (noosfer) üzerinde (organik yapısına dek) denetimini kurmaya, yazgısını doğanın, yaratıcı inancının elinden kurtarmaya gelmiştir. İnsanın bu kültürel evriminin ise, dikilmeyle, özgür kalan elleriyle ve gelişen beyniyle maddesel ve simgesel araçlar yapıp geliştirmesini sağlayan “organik evrim” üzerinde yükseldiği bir (kuram değil) gerçektir.

 

DİPNOTLAR

1) Krş. Alexander Heidel, Enuma Eliş (Babil Yaratılış Destanı), çev. İsmet Birkan, Ankara, 2000, Ayraç Yayınevi, VI. Tablet 31-36. satırlarda, yenilgiye uğratılıp tutsak kılınan Tanrı Kingu’nun “kanından yarattılar insan soyunu” denmekte; Samuel Henry Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, çev. Alâeddin Şenel, Ankara, 2002, İmge Kitabevi, s.37’de Lahar ve Aşnan Sümer Mitosunda, insanı Tanrı Erki’nin buyruğuyla doğunun tanrıçası Ninmah’ın sulardan çıkardığı balçığı kararak insanı yarattığı özetleniyor; Kutsal Kitap, “Yaratılış” 1/27: “Tanrı insanı kendi suretinde yarattı” Kur’an’ı Kerim (ve Türkçe anlamı, Meal) Ankara, 1987, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, “Secde” 9: “…. İnsanı başlangıçta çamurdan yaratan… ruhundan ona üfleyen Allah’tır.”

2) Enuma Eliş, VI/36: “Ve onları zorunlu kıldıktan sonra tanrılara hizmetle”; Kutsal Kitap, “Yaratılış”, 2/15 : RAB Tanrı Aden bahçesine bakması ve onu işlemesi için Adem’i oraya koydu” (burada “Rab’bın “efendi” anlamına geldiğini anımsamakta yarar var); Kur’an, “Zariyat”, 56: “Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır.”

3) Bkz. William H. McNeill, Dünya Tarihi, çev. Alâeddin Şenel, Ankara, 2009 baskısı, s.103 ve Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, s.144.

4) Bkz. Kur’an, “Secde”, 9. Kutsal Kitap, “Yaratılış” bölümü içinden Tanrı’nın Adem’i çamurdan Havva’yı kaburgadan yaptıktan sonra “hayat nefesi” üflediğinin yazılması Kur’an’a böyle geçirilmiş olmalı.

5) Sınıf savaşının bir inanç savaşımı görünümü kazanması, bilimsel bir çözümlemeyle Max Beer, Sosyalizm ve Sosyal Mücadelelerin Genel Tarihi, çev. Galip Üstün, İstanbul, 1998, Can Yayınları içinde saptanmıştır.

6) Kutsal kitapların birçok yerinde, düşmanı “Rab’bin” vurduğu, başarıyı onun kazandığı yazılıdır: Örneğin Tevrat, “Mısır’dan Çıkış”, 18/8: “Musa, İsrailliler uğruna RAB’bın firavunla Mısırlılara bütün yaptıklarını… RAB’bın kendilerini nasıl kurtardığını kayınbabasına bir bir anlattı” ve Kur’an, “Fil” suresinde Kabe’yi yıkmaya gelen fil sahiplerine Rab’bın üzerine sert taşlar atan kuş sürülerini göndererek, onları “yenmiş ekin gibi” yapışı anlatılır.

7) Bkz. Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev. Yusuf Alp ve Mahmut Özışık, İstanbul, 1994 baskısı, İletişim Yayınları’na Yazdığı “Önsöz”de (s.14’te) Murat Belge, Althusser’in feodal toplumda dinin, kapitalist toplumda eğitimin (kurumlarının) başlıca ideoloji üretme aygıtları oldukları görüşünü özetlemektedir.

8) Bkz. Alâeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi (kısaltılmış ve gözden geçirilmiş basım), Ankara, 2009, Bilim ve Sanat Yayınları, s.326.

9) Bkz. Kutsal Kitap içinde İncil “Matta”, 15/24: “İsa, ‘Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim’”; “Luka”, 4/18-19: “Rab’bın Ruhu üzerimdedir. Çünkü o beni yoksullara Müjde’yi iletmek için meshetti/ Tutsaklara serbest bırakılacaklarını/  Körlere gözlerinin açılacağını duyurmak için/ Ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak/ ve Rab’bın lütuf yılını ilan etmek için/ Beni gönderdi.”

10) Bkz. İncil “Elçilerin İşleri”, 13/46; “Pavlus’tan Romalılara Mektup”, 13/1-2; “Pavlus’tan Efeslilere Mektup”, 6/5-8.

11) Bu kavramı imparatorluk ile papalığın aynı kişide toplandığı durumun belirtilmesinde kullanılan “Sezaropapizm” yerine, onun Bizans’a uyarlanmış biçimi olarak öneriyorum.

12) “Tanrı yönetimi” anlamına gelen, Yahudi tarihçi ve komutan Josephus tarafından (MS 1. yüzyılda) kullanıma sunulan “teokrasi” (tanrının yönettiği bir toplum görülmediği, görülemeyeceği için) gerçekliği yansıtan bilimsel bir kavram değildir. Onun yerine önerdiğim “dinciler yönetimi” anlamına gelen “klerokrasi” kavramı kullanılabilir.

13) Bu konuda Fransız devrimcilerinin kilisenin topraklarını ellerinden alıp, okullarını kapatma noktasına dek ileri gittikleri görüldü. Laik devlet okullarının açılıp, buralarda dinsel inançlardan arındırılmış bir bilimsel eğitimin ilkelerinin yerleştirilmesi için Fransız Enstitüsü’nde “ ideolojistler” denen (dinsel inançların nedenlerini arayıp bilimsel düşünüşün ilkelerini ortaya koyacak) bilginlerin görevlendirildiğini de biliyoruz. Burjuvazinin varlık-yokluk savaşının başkomutanı Napoleon da onları önceleri göklere çıkarmıştı. Ancak devrimin dümeni burjuvazinin tekeline geçince, kilisenin pazar okullarının yeniden açılıp açılmaması sorunu gündeme geldiğinde, onun da (burjuvazi ve Fransız “ulusu” adına) çark ettiği görüldü. Dinsel okulların açılmasından yana olanların yanında yer aldı. Bu yüzden kendini eleştiren ideolojistleri “sizler Fransa’nın gerçeklerinden habersiz (demagog gibi aşağılayıcı bir sözcükle) ideologlarsınız” diyerek yerden yere vurdu. Benzeri gelişmelerin yüzyıl kadar sonra toplumumuzda başlayıp benzeri sonuçlara ulaşılması ilginçtir. Bu açıdan bakıldığında, Kur’an kursları ve İmam Hatip Liseleri (bilimsel) eğitim birliği ilkesinin “arkadan hançerlenmesi”, üniversitelerde ilahiyat (meslek yüksek okullarının değil)  fakültelerinin kurulması, bilim kalelerine “Troya atı” sokulması sayılabilir.

14) “İnançlara saygı” sınıf partileri yasaklanmış ya da engellenmiş burjuva demokrasilerinde (?) kulaklara o kadar alıştırılmış bir slogandır ki onun bir “simgesel putatapıcılık” biçimini alabileceği ancak satanizm, kan davası, töre cinayeti, aile içi şiddet gibi marjinal (sayılan) durumlarda düşünülmektedir. Saygı gösterilmesi gereken öznenin inançlar değil somut insan olduğu gerçeğini en çarpıcı biçimde yansıtan örnek, Hindistan’da bir brahman ölünce karısıyla birlikte yakılmasının doğru olduğu inancıydı (Bkz. Barrington Moore, Jr, Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, çev. Şirin Tekeli-Alâeddin Şenel, Ankara, 2003, İmge Kitapevi yayını, s.414.)

15) Mendel’in (1865’teki) kilisesinin bahçesinde yetiştirdiği bezelyelerin renklerinin ve biçimlerinin kalıtımla belirlenişini sayılara dayandırılan bilimsel yöntemle ortaya koyan yazısından ne aynı onyıllarda araştırıp yazan Darwin ne Marx haberliydi. Mendel ve “kalıtım yasaları” ancak 20.yüzyılın başında (1900’da) keşfedilecekti. (Biyoteknoloji Genetik Mühendisliği ve İnsanlığın Geleceği, der. ve çev. Erhan Göksel-Alâeddin Şenel, Ankara, 1987, V Yayınları, s.34.)

16) Bkz. Amerikan Bilimler Akademisi (haz.), Bilim ve Yaratılışçılık, Ankara, 2004, Türkiye Bilimler Akademisi Yayını (bu raporun indirilebileceği internet adresi: www.tuba.gov.tr/haber.php?id=102) ve Akademilerarası Panel’in (IAP) 21 Haziran 2006’da kamuoyuna sunulan ve 68 bilim akademisi tarafından imzalanan “Evrim Eğitimi Bildirgesi” (Metin için bkz. Bilim ve Gelecek dergisi, Eylül 2006, Sayı: 31, s.22-24).

17) Bu eleştiri ilk olarak Freeman Dyson tarafından ileri sürülmüştü. Fransız sıra dışı Katolik filozofu Francauer bunun tam zıddı ilginç bir sav geliştirmiştir: “Her zaman ve çoğu kez yürekten inanmaksızın Tanrı suretinde yaratıldığımızı… söyledik durduk… (bu) mantıksal olarak insanın doğası gereği Yaradan’ı gibi bir yaratıcı olduğu anlamına gelir. Öyleyse bugün ya da yakında, geleceğin insanını yaratabileceğimizi öğrenince neden ürperiyoruz? … Bize düşen görev, daha tamamlanmamış, hâlâ evrim göstermekte olan insanın doğasını yaratadurmaktır” (Biyoteknoloji, Genetik Mühendisliği ve İnsanlığın Geleceği, s.1 ve 64). Böyle bir yaklaşım bir yandan yaratılışçılık ile evrimciliği uzlaştıran üçüncü bir seçenek sunuyor görünürken, öte yandan yaratılışçılığın, bilimi içten fethederek yeni bir yaşam çizgisi kazanma yolunda nerelere varabileceğini gösteriyor.

18) “Bilimsel Yaratılışçılık” sözünün, gerçekliği doğru yansıtan bir kavram olmaktan çok bir “epistemolojik şimer” (kavramsal karmaşık yaratık) olduğu söylenebilir. Çünkü bilimsel epistemoloji (bilgibilim) “hiçbir şey yoktan var, vardan yok olmaz” saptamasına dayanmaktadır. Fransız kimyacı Lavoisier’nin (18. yüzyılda) “maddenin ve enerjinin sakınımı” yasasının dışına düşen (yoktan yaratılma gibi) bilgilerin bilimsel olabileceği söylenemez.

19) Bkz. 2. not.

20) Zoroastericilikte, biri iyilik güçlerinin yaratıcısı (Ahura Mazda) ötekisi kötülük güçlerinin yaratıcısı (Ahriman) olarak iki tanrının bulunduğu ileri sürülür. Böyle bir inançla, bu dünyadaki kötülüklerin, haksızlıkların, acıların yetkin ve gücü her şeye yeten bir tektanrı inancından daha tutarlı açıklanabildiğini (McNeill gibi) düşünenler (bkz. Dünya Tarihi, s.107) vardır.

21) İrlanda piskoposu James Ussher, Tevrat’ta birbirini izleyen peygamberlerin verilen yaşları üzerinden giderek (1650’de) Tanrı’nın evreni MÖ 4004’te yarattığını hesaplamıştır; bkz. Dominique Simmonet “Giriş” Langarey ve başkaları, Dünya’nın En Güzel Tarihi, s.32, Abdurrahman Dilipak, İnsanlığın Tarihi, İstanbul, 1990, İşaret ve Ferşat Ortak Yayını, s.17’de, İslam ilim kaynaklarında İbn’ül Mukaffa’ya ve Taberi’ye dayanılarak Adem ile Muhammed arasında 6013 yıl bulunduğunun yazıldığı belirtmektedir.

22) Bilindiği gibi Aristoteles tanrının insanı kendi gizli gücünün hangi noktalara dek açılım gösterebileceğini görmek amacıyla yarattığını söyler. Buna uygun olarak varlığın zamanla, maddesel, bitkisel, hayvansal, “insansal ve tanrısal” (akıl) ruh düzeylerine yükseldiğini belirterek bir tür evrimci görüş geliştirmiştir. Tevrat’ta (“Yaratılış”, 30’da) bitkilerin hayvanların beslenmesi, hayvanların insanların yemesi için yaratıldığı belirtilir. İnsanlar niçin yaratılmıştır? Aynı mantıkla insanların da bakterilerin ve virüslerin yemesi için yaratıldığı ileri sürülebilir. Ama tektanrıcı dinde, bu mantık bu noktada bırakılıp Tevrat’ta ve Kur’an’da, çoktanrıcı dinin kutsal kitabı Enuma Eliş’teki gibi, (“tanrılara” değilse de) tanrıya Allah’a hizmet, kulluk (kölelik?) etmek için yaratıldığı yazılıdır. (bkz.not 2)

23) Maya mitolojisinde örneğin, yaratıcı tanrıların canlıları, önce bir maddeden yaratıp, davranışlarını beğenmeyince toptan yok edip başka maddelerden deneyerek, sırayla, çamurdan, tahtadan, yarattıktan sonra bugünkü insanları mısır unu hamurundan yarattıkları yazılıdır; bkz. Popol Vuh, İngilizceye çeviren Dennis Tedlock, A Touchstone Book, 1966.

24) Bu sorunun yanıtı Kutsal Kitap, “Yaratılış” 2/7-15’te Rab (efendi) tanrının Adem’i topraktan (yeryüzünde) yaratıp (yapıp) burnuna yaşam soluğu üfledikten sonra doğuda Aden’de diktiği, içinden Pison, Gihon, Dicle ve Fırat kollarına ayrılan bir ırmakla sulanan “Aden bahçesine” bakması, onu işlemesi” için koyduğu, sonra da onu bahçesinden kovduğu (3/24’te) yazılıdır. Maya mitolojisinde tanrılar canlıları denizin dibinde yaratır; bkz. Popol Vuh.

25) Genelde, kuklacı-kukla ilişkisi analojisinden yararlanılarak, her şeyiyle yoktan var edilen bir yaratığın düşündüklerinden, yaptıklarından sorumlu tutulamayacağı, cezalandırılamayacağı söylenebilir. Kader- kaza ve Külli irade-cüzi irade kuramları bu çatlağı sıvamak için geliştirilmiştir. Öte yandan insan bedeninin ve aklının (kutsal kitaplarda da kabul edilen) yetersizlikleri ve özürleri “yetkin yaratıcının yetkin yaratısı” inancıyla çelişir. Avı arkasından uzunca bir süre koşması gerekebilen köpek gibi hayvanların ter bezleri sorunu ve kedinin tüylerini ve anüsünü yalayarak temizlemesi yetkin bir temizlik organına (pütürlü ve tükürüklü dile) sahip olduğu savına destek sağlar mı?

26) Genel olarak insanın “kamil” yaratıldığı inancı yaratılışa inananların bu soruya “evet” yanıtı vermelerini gerektirdiği söylenebilir; bu yolda özel olarak “Rum”, 30 ayeti gösterilebilir: “Ey Muhammed Hakka yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur”. Bu ayet dolaylı olarak organik evrime, doğrudan kültürel evrime karşı tektanrıcı savlara destek olarak gösterilebileceği gibi tektanrıcılığın yaratılıştan beri bilindiği savlarını da desteklemektedir.

27) Bkz. Kutsal Kitap, “Yaratılış”, 1/1-31 ve 2/1-3 ile farklı ikinci bir yaratılış öyküsünün anlatıldığı “Yaratılış”, 2/1-19.

28) Bkz. Alâeddin Şenel, Kemirgenlerden Sömürgenlere İnsanlık Tarihi, Ankara, 2007, İmge Kitapevi yayını, s.15.

29) Bu konuda pek çok örnek gösterilebilir. Bazıları için bkz. Der. Mehmet Dikmen, Merak Ettiklerimiz, 2, İstanbul, 1992, Cihan Yayınları, s.185’de P. M.’den (?) Ayhan Halaç tarafından “Bıçaksız Ameliyat” başlığıyla çevrilen, orucun yararları hakkında, bir Hıristiyan doktorun yazdıkları aktarılmaktadır. Orucun sağlığa pek çok yararları sayılıp “bilinen ve bilinmeyen hastalıklardaki zararları atlanıp” açlığın ağız kokusunun bile bedene zararlı maddelerin atılışının kanıtı olarak sunulması. (Değeri dünyaca anlaşılsın diye olmalı) İngilizceye çevrilmiş daha eski bir kaynaktan: Dr. Haluk Nurbaki, Verses from the Glorious Koran and The Scientific Facts, İngilizceye çev. Metin Beynam (Türkçesi: Kur’an Ayetleri ve İlmi Hakikatler), Ankara, 1993, Türkiye Diyanet Vakfı Yayını, s.43 vdd. Kur’an “A’la” suresi 4-5’de Diyanet çevirisindeki “O yeşillikler bitmiştir; sonra da onları siyah çerçöpe çevirmiştir” ayetinde ilerde otlara dönüşecek ulu eğrelti ağaçlarının petrole dönüştüğünün, petrolün bulunuşunun yüzyıllarca önce bildirilen sırrını ortaya çıkarmaktadır.

30) Örneğin bir ayette cansız doğa canlı, duygulu, hatta akıllıdır: Kur’an, “Ahzab” suresi, 72’de: “Doğrusu biz sorumluluğu göklere ve dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir” denip bunun sonucu olarak Allah’a ortak koşanlara azap verileceği söylenir. Böyle bir anlayışın dinsel düşünüşten de önce, doğanın her varlığına canlılık yükleyen animizmin bir kalıntısı olacağını söylemeden duramayacağım. Yer sarsıntısını Allah’ın cezası sayma ise cansız doğaya erek yükleyen dinsel bir inancın ürünüdür. Böyle bir inançla yer sarsıntılarının nedeni olan fayların yeri saptanıp zararlarını önleyici önlemler mi alınır, yoksa “takdiri ilahi” mi sayılır? Ve bkz. İncil, “Matta” 17/20-21.

31) Kur’an, “En’am”, 32: “Dünya hayatı sadece oyun ve oyalanmadır, ahiret yurdu sakınanlar için daha iyidir. Düşünmüyor musunuz?” Bu tür ayetlerin felsefi derinliklerine inerek (!?) Harun Yahya, Hayalin Diğer Adı Madde adlı yapıtında (İstanbul, 2001, Kültür Yayıncılık, s.194’de) gördüğümüzü sandığımız maddelerin televizyon ekranındaki gibi beynimizdeki elektrik sinyallerinden başka bir şey olmadığını ileri sürüp böylece maddenin yokluğunu, görüntüleri yaratan Allah’ın varlığının kanıtı olarak gösterirken, doğada karşılığı bulunan görüntülerle karşılığı bulunmayan görüntüleri, gerçekleri örtüp karartma taktiğini (bilerek bilmeyerek) izlemektedir.

32) Bkz. Tevrat, “Mısır’dan Çıkış” bölümü ve Kur’an, “Maide”, 33.

33) 29. notta bu durumun örnekleri sunulmaktadır.

34) “Biyolojik evrim” de denen “organik evrim” gerçeği yanı sıra günümüzde bile gözlemlenebilen “kültürel evrim” gerçeğini yadsıyan kafalar da var. Örneğin Yaratılış Atlası içinde “Taş Çağı bildiğiniz gibi değildi” denip, Eski Taş Çağı’nda buharlı gemilere ve uçaklara dek 18. yüzyıl sonrası teknolojilerin bulunduğu ileri sürülüyor. Bu “inkâr”, insanlığı “cahiliyye” ve “İslamlık” olarak kültür dönemlerine ayırmasıyla kültürel evrimi kabul etmiş egemen İslam inancına da ters düşmektedir.