Ana sayfa 71. Sayı “50 Soruda…” yazarları, “50 Soruda…” dizisi için neler söyledi?

“50 Soruda…” yazarları, “50 Soruda…” dizisi için neler söyledi?

158
PAYLAŞ

50 Soruda Dizisi’nin ilk kitaplarını hazırlayan kimi yazarlarımıza şu soruları yönelttik: “Türkiye’de popüler bilim yayıncılığı alanına ilişkin neler düşünüyorsunuz? Yetersizlikler neler, önerileriniz var mı? Bu soru bağlamında, ‘50 Soruda…’ dizisine neler atfediyorsunuz? Dizi kapsamında yayımlanacak ‘50 Soruda …’ kitabını hazırlarken nasıl bir yol izliyorsunuz? Konuyu popülerleştirmek için neler yapmayı düşünüyorsunuz? Potansiyel okurlarınıza söylemek ya da paylaşmak istediğiniz başka şeyler var mı? ‘50 Soruda…’  dizisinin yaygınlaştırılması için önerileriniz var mı?” Yazılı olarak ulaştırdıkları yanıtları sunuyoruz…

 

“50 Soruda…” Üniversitesi

Afşar Timuçin

– Doğrusunu isterseniz popüler bilim yayıncılığı sözü bana pek uygun görünmüyor. Ne olur bana kızmayın. Popülerlikle bilim yayıncılığının bir arada düşünülmesi olası değil. Bilimi popülerleştirmek yani halk işi yapmak, onu sulandırmak olur. “Popüler” sözünde her zaman bir tehlike vardır, bir yetersizlik, bir bilinç eksikliği vardır. Bu elbette sizin bu giriştiğiniz işin, bizim de katıldığımız bu çabanızın yanlış olduğu anlamına gelmez. Ancak bilim adamları konularını genel okuyucunun dikkatine açarken işi sulandırmamaya dikkat etmeli. Sorun bilgi sunma, insanların bilinçlenme istemine katkıda bulunma sorunudur. Önemli olan çok dikkatli olmak ve yanlış anlamalara yol açmayacak biçimde üretim yapmaktır. Yoksa insan kaş yapayım derken göz çıkarabilir.

Sizin bu girişiminizi çok anlamlı buluyorum, amaca ulaşmak için gerekli yollar iyi kullanılırsa çok iyi bir sonuç alınabilir. Türkiye’de insanların yaşamında bilimin, felsefenin ve sanatın büyük bir yer tuttuğunu söylemek zor. Sizin dergi çabanız da bu yüzden önemli. Dar alanlarda sıkışıp kalmamak, değişik alanlara açılmak, bilim-felsefe-sanat üçlüsünü bir bütün saymak koşuluyla, bu üç alanın hiçbirinden vazgeçmemek koşuluyla! Sorun elbette şiir yayımlamak sorunu değil. Ama bu alanların tümüne yetkin bir gözle ve derinden bakmak çok çok önemli. Bu yüzden sizin aşağıya inmeniz değil de bilincini geliştirmek isteyen insanın bir zahmet biraz yukarıya çıkması gerekiyor. Önemli olan bir şey de derin olacağım derken karanlıklara düşmemek. Bunu bir çeşit kitap ansiklopediciliği gibi düşünmek doğru olur. Bunun en iyi örneğini bildiğim kadarıyla Fransa’da Que sais-je dizisini hazırlayanlar yapıyor. Bir ara İstanbul’da benim de çalıştığım bir yayınevi Que sais-je çevirileriyle işin içine girmeye kalktı ama tutturamadı. Aslında tutturdu da beklediğini bulamadı. Fransa’da Que sais-je kitaplarını çıkaranlar yıllardır asla konuyu sulandırmıyor, genel insan bu kadarından anlar demiyorlar, ne var ki olabildiğince açık ve anlaşılır kitaplar veriyorlar. Çünkü bilincini geliştirmek isteyen kişinin de bazı sıkıntılara katlanması gerekir. Hiçbir şey havadan gelmez.

Hazırlayıcıların prof olmalarından çok bilgiye nesnel bakabilmeleri, yan tutarken bile yantutmaz bir anlayış içinde olabilmeleri çok önemli. Bilgi karşısında partizanlık yapanlar halkın bilincini bozarlar. Ben şimdi örneğin olumculuk yani pozitivizm konusunda bir yazı yazmaya kalksam ne yapmam ve ne yapmamam gerekir? Bana düşen bu anlayışı açıklamak mıdır yoksa yerin dibine batırmak mıdır? Bu konuyu örnek olarak seçerken gelişigüzel davranmadığımı anlamış olmalısınız. “Yalnız benim düşündüğüm doğrudur” anlayışı berbat bir anlayıştır. İnsanların kafalarını koşullama işini gazetelerimiz bol bol yapıyor, bari biz yapmayalım. Bunu derken her görüşe, hiçbir bilimsel karşılığı olmayan görüşlere de hak tanıyalım demek istemiyorum. Dürüst bilim adamı bilim alanı içinde partizanlık yapmaz. Seçimi duygusallıkların ötesinde çok iyi yapmak en iyi sonuçları getirecektir.

Türkiye’de bilimin boyu ne kadar ki bilim yayıncılığının genişliği ne kadar olsun. Üniversite öğretim üyelerinin yüzde kaçı kitap okuyordur sizce? Dişe dokunur tek bir kitap vermeden emekli olmuş öğretim üyelerinin sayısı kaçtır acaba? Siz bir hizmet anlayışıyla bu işe girmişsiniz. Dergicilik yaparken de, yağcılık olmasın, doğa hepimizi yaltaklanmacılıktan korusun, özveriyle iş yaptığınızı görüyoruz. Bu tür yayıncılığın yaygınlaşması için yüz kırk üniversitenin varlığı yetmez, şaka bir yana yüz kırk üniversite çok gelir. Üniversitelerimiz ne üretiyor ki? Çok iyi seçim yapmak zorunluluğu var. Çok iyi seçim yaptığımız zaman da elde kaç kalır?

– “50 Soruda…” dizisi, başarılı sürdürülebilirse elbette çok iyi bir tasarı! Konuları geniş tutmak, ilgiyi oldukça geniş alanlara yaymak önemlidir. Üniversitelerin hay u huy içinde boş bıraktığı o çok geniş yeri doldurmak gibi bir işi yükleniyorsunuz. Bir gün beş yüz kitaba çıkabilirseniz, içinde estetiğin, felsefenin, fiziğin, kimyanın, tarihin… yer aldığı büyük bir kitaplık oluşturabilirseniz on ya da elli tane üniversite açmış gibi olursunuz. Yüz kırk üniversiteden bir tek üniversite kurmak gibi bir şey olur bu. Ben göremem, çünkü finali oynuyorum, ama benim görmem ya da görmemem önemli değil. Önemli olan bu bilinç yetersizliği çeken ülkeye yardımcı olabilmektir. Aydınlanma bu işte.

– Kitabı oğlum Ali’yle hazırlıyoruz. Onun benden daha iyi bildiği konular var. O daha çok felsefe tarihiyle ilgili bölümleri yazıyor. Ben bir düşüncenin ortaya çıktığı toplumsal-siyasal-iktisadi yaşam koşullarına önem verdiğim için daha çok tarih anlatıyorum. Bizim aydınlarımızın bazıları Louis XIV’ü tanımadan, Kardinal Richelieu’yü tanımadan, Kardinal Mazarin’i tanımadan aydınlanma devinimini tanımaya kalktıkları için hoşlarına giden her düşünceyi aydınlanma sanıyorlar. Sorunu “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler”e indirgemenin de bir anlamı yok. Konuyu popülerleştirmeye gelince, gerçekten öyle bir sorunumuz yok. Çünkü ben de oğlum da gündelik dille yazarız. “Arkadaşlarım güzel olduğumu söylerler” gibi, bizim arkadaşlarımız da yazdıklarımızın anlaşıldığını söylerler. Öte yandan örneğin Kant’ın Noumenon’unu dünyanın filozofları bir araya gelseler popülerleştiremezler. Her neyse! Ayrıca bizim okurlarımız var, olası okurlarımızla da bilvesile tanışmış olacağız ve onlara ne söyleyeceksek kitabımızla söyleyeceğiz. Bu arada sizden çok önemli bir ricam, kitaba adımı yazarken adımın önüne Prof. Dr. belirtenini koymamanızdır. Ben emekli bir öğretmenden başka bir şey değilim.

– Bazı yayımcıların yazara para ödememek niyetine ağlaştığına bakmayın, iyi kitap bal gibi satıyor. Ahlak diye bir şey kalmadı. İyi kitap kendini okutur. Bir de kötü kitap kendini okutur. Kötü kitapları bazı adamlar daha çıkmadan büyük yayın organlarında övmeye başlarlar. Hiç satmayan kitaptan da çok satan kitaptan da korkmak gerekir. Aydınlanma kitabını bir batında elli bin kişiye sattığınızı düşünün, Türkiye aldı başını gidiyor demektir. Sizler daha iyi bilirsiniz, çok satan kitap değil sürekli satan kitap önemlidir. Bir kitap çıkarıp hiç satamayınca ömründe kitap okumamış adama bile onu imzalayan kişilerin çabası boşunadır. Emekleriniz yerde kalmaz. Yeter ki bizler “iyi kitap” yapmış olalım. Rasgele! Ali de işbu yazıyı okudu ve imzaladı.

 

“‘50 Soruda..’ dizisinin ileri dönük büyük bir potansiyeli var”

Prof. Dr. Tekin Dereli

Koç Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi ve TÜBA Konsey Üyesi

Türkiye’de bilim dergilerine ve anlaşılabilir yazılmış bilim kitaplarına büyük ilgi var. Ancak popüler bilim yayıncılığında alınacak daha çok yol bulunduğunu düşünüyorum. Bu konuda en kapsamlı girişimlerden birisini 1990’lı yıllardan beri yürüten TÜBİTAK’tır. 1993-2000 arasında bu atılımda görev almış bulunmam çok önemsediğim bir etkinliktir. Uzun döneme yayılan ve yapılandırılmış bir plan çerçevesinde kalıcı bilimsel eserler üretmenin kolay bir iş olmadığının farkındayım.

Bilim ve Gelecek Kitaplığı’nın “50 Soruda” dizisinin doğru yönde atılmış bir adım olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle dizide yayımlanması için “Kuantum Kuramı ve Nanoteknoloji” başlıklı bir kitap hazırlamayı eşimle beraber kabul ettik. Ben halen Koç Üniversitesi’nde kuantum mekaniği derslerini veriyorum ve uzun yıllardır konuyu popüler konferanslar vererek ve yazılar yazarak tanıtmaya gayret etmekteyim. Eşim Gülay Dereli, nanoteknoloji konularında araştırmalar yapmaktadır ve son beş yıldır öğretim üyesi bulunduğu Yıldız Teknik Üniversitesi’nde çok ilgi gören bir “Nanoteknolojiye Giriş” dersi vermektedir. Nanoteknoloji deyince 1 nanometre = 10-9 metre boyutlarındaki atom ve moleküllerle tek tek oynanabilen yeni teknolojiler anlaşılmalıdır. Nanoteknolojinin farklılığı, bu kadar küçük boyutlarda kuantum fiziğinin alışılmadık yasalarının geçerli olmasından kaynaklanır. Bunu iyi vurgulayabilmek için, “50 Soruda Kuantum Kuramı ve Nanoteknoloj” kitabını eşimle birlikte hazırlamayı düşündük. Teknik ayrıntılara girmeden, mümkün olduğunca formül yazmaktan kaçınarak anlaşılabilir bir metin hazırlamak istiyoruz.

Kanımızca “50 Soruda” dizisinin ileri dönük büyük bir potansiyeli var. Dizinin geleceğe dönük bilimsel konulara odaklanabilmesi için konuların seçimi kritik önem taşıyor. Birinci yıl yayımlanması planlanan kitapların listesinin bu bakımdan dikkatle hazırlanmış olduğunu görmekteyim. Önümüzdeki senelerde 3-4 kişilik bir seçkici danışman kurulu oluşturarak yol haritası çizmekte, fikir almanın da sizlere bu diziyi daha ilerilere taşımakta yardımcı olabileceğini düşünüyorum.

 

 

“Evrenbilim ve gökbilime ilgi uyandırabilirsem ne mutlu bana!”

Prof. Dr. Metin Hotinli

İÜ Astronomi Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi

– Ülkemizde, bilim yayıncılığında, gelişmiş ülkelerdeki yayın hacmi ve kalitesine göre çok yetersiz olmakla birlikte, kendi geçmişimizle kıyaslandığında, iyimserlik uyandıracak bir gelişme olduğu yadsınamaz. Bu alanda, sadece çeviri ile yetinmeyip, ülkemizdeki ortalama okuyucu kitlesinin kültür düzeyini de göz önüne alarak hazırlanmış telif eserlere gereksinim olduğu kanısındayım.

– Gelişmiş teknik iletişim araçlarının sağladığı olanaklarla bilgiye kolayca ulaşılabildiği için, çağımıza, bilindiği gibi, “bilgi çağı” denilmektedir. Ancak, her teknik gelişimin isabetli uygulamaları olduğu gibi, bilinçsizce kullanıldığında, olumsuz sonuçları da bulunmaktadır. Günümüzde, çevre kirlenmesine benzer bir “bilgi kirlenmesi” yaşamaktayız. Bu bakımdan, ciddi kurumlarca, geleneksel yöntemlerle üretilen güvenilir yayınlara hâlâ büyük ölçüde gereksinim vardır. Başlattığınız yayın dizisinin çok isabetli olduğu kanısındayım ve sizi kutluyorum. Sunduğunuz listede, evrim konusuna değinen birkaç kitap ayırmış olmanız da, evrim kuramına karşı büyük bir safsata kampanyasının başlatıldığı ülkemizde ayrıca övgüye değer bir seçimdir.

– Bilimi popülerleştirirken, çok eski bir geçmişi olan astronomi (gökbilim) ve kozmoloji (evrenbilim) alanında, konuya tarihsel perspektif açısından bakılmasında yarar olduğu kanısındayım. Bu nedenle, 50 Soruda Büyük Patlama Kuramı kitabında, büyük patlama (Big-Bang) kuramına balıklama dalmadan, bugünkü duruma nasıl gelindiğini açıklamaya çalışan kısa bir giriş yapmak düşüncesindeyim. Olası okuyucu kitlesinin, konunun profesyonelleri olmayıp, genel kültürünü genişletmek isteyen meraklı kimseler olduğu varsayımından hareketle ve Voltaire’in ünlü “Can sıkmanın sırrı, her şeyi anlatmaya kalkışmakta yatar” uyarısını da göz önünde bulundurarak, fazla teknik ayrıntıya girmeden, genel bir çerçeve çizmeye çalışacağım. Anlatımın genel akışını kesintiye uğratmamak için, metin içerisine konmamış olan bazı matematiksel ve fiziksel formüller, gerekirse kitabın sonuna ek olarak ilave edilebilir. Okuyucuda gökbilim ve evrenbilime karşı ilgi uyandırabilirsem, ne mutlu bana.

-”50 Soruda…” dizisinin yaygınlaşabilmesi için, amacın bir genel kültür hizmeti olduğu göz önünde bulundurularak, kitapların elden geldiğince kolay okunabilir yazılmasının faydalı olacağı kanısındayım.

 

“Dizi geleceğin bilim yazarlarını yetiştirebilir…”

Prof. Dr. Haluk Ertan

Türk Biyologlar Derneği Üyesi

Günümüzde birçok kişi artık modasının geçtiğini düşünse de, ben hâlâ, bilimcinin aydınlanmanın en önemli güçlerinden biri olduğuna inananlardanım.

Birinci Dünya Savaşı sonrası sermaye sahipleri ve hükümetlerin bilimsel bilginin ekonomik değerini daha iyi algılamasından sonra, bilimcinin tarihten gelen karizmatik konumu süratle değişti. Araştırma ve bilgi üretmek için, geçmişte olduğundan daha büyük miktarda paraya, daha gelişmiş laboratuvarlara ve bilgi kaynaklarına gereksinim oldu. Deyim yerindeyse, parayı verenin düdüğü çaldığı günler gelmişti. Bilim, doğa felsefesinin bir parçası değildi artık. Bilimsel yöntemin katı kuralları, yaratıcı düşünceye yeni bir elbise biçmişti. Bunlarla bağlantılı olarak akademik değerlerde de değişmeler oldu. Üniversiteler yeni bir yapılanmaya girdi. Din ve devlet kurumlarınınkine alternatif eğitim ve araştırma birimleri açıldı. Bilimin patronları daha da çeşitlenmişti. Bu arada her şey gibi kitle iletişim araçlarının patronları da değişti ve bunlar bilgilendirmeden öte bir propaganda aracına dönüştüler. Ne yazık ki bu güçlü kurumların halkın yararına hizmetleri çok kısa sürdü.

Son 70-80 yılda tüm bunlar olurken, son 200 yılın büyük sorusuna bir yanıt verilmesi gerekiyordu: 18. yüzyılın başında ivme kazanan halkın aydınlanması mücadelesi kimler tarafından ve nasıl sürdürülecekti? Evrende, doğada, yaşamda olan bitenleri insanlara kim anlatacaktı? Doğanın dayandığı yalın gerçekler yani bilimsel gerçekler büyük topluluklara nasıl iletilecekti?

Önümüzdeki diğer soru: İnsanlığın dürüst ve cesaretli felsefecilere ve bilimcilere hâlâ gereksinimi var mı? Bence var! Aydınlanmanın aksamaması gerekiyor. Halkın bilime yabancılaşması, onun doğaüstü güçlere daha fazla sarılmasına ve sonuçta daha fazla sömürülüp, acı çekmesine neden oluyor. Ben aydınlanma yolunda hâlâ şairlere, bilimcilere, sanatçılara, öğretmenlere ve felsefecilere inanıyorum. Diğerlerinden fazla bir umudumun olmadığını söyleyebilirim.

Büyük çoğunluğa ulaşmak, gençliğe seslenmek için, kürsülerde konuşma yapma ve kitap yazma dışında elde fazla bir şey kalmadı artık. Fakat ne yazık ki kitapların da devri kapanıyor kanımca. Önce aydınlanmanın büyük bilgi kaynağı olan ansiklopediler öldü. Artık o güzelim, devasa ciltleri göremiyoruz etrafımızda. Onlar yerine şimdilik bu diziler geçti. Bizler kitap yazma hazzını tadacak son kuşaklardan biriyiz belki de. Bu fırsatın böyle bir hoşluğu da var.

Bana gönderdiğiniz “50 Soruda…” dizisinin ilk yıl kitaplarının başlıklarına baktığımda içim açıldı. Fakat yıllar önce Fethi Naci yönetimindeki Gerçek Yayınları’nın “100 Soruda” dizisinin yakaladığı büyük başarıyı bu dizinin yakalama olasılığı konusunda şüpheliyim. Çünkü bugünün okurları oldukça farklı. Bilim, çok farklı yönlerden gelen büyük bir saldırı altında ve yükselen değerler arasında yer almıyor. Ama her şeye karşın, böyle bir dizinin gerekliliği konusunda, hiçbir şüphem yok. Gerçeği arayan insanların yanında olunması gerekiyor.

Geçmişte birçoğumuzun kültürel gelişiminde büyük etkisi olan efsane “100 Soruda” kitaplarının devamı niteliğindeki bu dizinin yazarlarından biri olacağımı o günlerde kimsenin söyleyebileceğini sanmıyorum. Ama zaman çabuk geçiyor ve şimdi kültür kalemini taşıma görevi bizde. Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlık yüzünü temsil eden yazarlarınızın yaratacağı eserlerin okurları arasından, geleceğin yazarlarının çıkması umuduyla, başarılar dilerim.

 

“Ortaöğretim ve lise fen öğretmenlerine tanıtılmalı…”

Prof. Dr. Ömür Akyüz

Yeditepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı

– Aslında popüler bilim yayıncılığı alanında epeyce çaba var, ama yazılanlar ya da çeviriler kimi zaman gelişigüzel oluyor. Hatta bazen uzmanlar bile boşluyor gibi. Bu gibi kitaplar lise düzeyindeki okuyucuyu hedeflemeli, ama lise öğrencileri ÖSS’den başını kaldıramıyor ki! Genel okuyucu ise daha çok “ezoterik” şeyleri yeğliyor. Şimdi “50 soruda Marduk ve 2012 Kıyameti” diye bir şey yazılsa, herhalde yok satar.

– 50 Soruda dizisi girişiminiz, tabii ki yerinde bir çaba, umarım “50 soruda” adı daha çekici yapar.

– 50 Soruda Görelilik Kuramları’nın yazımını üstlendiğim bölümlerinin, elimden geldiği kadar hiç matematik içermemesine uğraşıyorum. Steve Hawking bile ünlü kitabında “Her formül okuyucuyu uzaklaştırır” diyor. Öte yandan Richard Feynman ise yıllar önce çevirdiğim KEDİ (QED) adlı kitabında “Popülerleştirirken gerekli basitliği çarpıtmaya götürmemek gerekir” diyor. Tabii biraz bilim tarihinden dedikodu, anekdot vb. eklenebilirse daha ilgi çekici yapılabilir. Umarım başarabilirim.

– Ortaokul ve lise fen öğretmenlerine dizinin ciddi bir tanıtım yapılabilir. Ama bu dediklerim, yıllardır rastladıklarıma sorarım, Bilim-Teknik dergisini bile her ay alıp okumuyor. Belki de sorun buradan başlıyor.

 

“İyi popüler bilim kitabının iki özelliği olmalı: Güvenilirlik ve anlaşılırlık”

Yard. Doç. Dr. İbrahim Semiz

Boğaziçi Ünv. Fizik Bölümü

– Açıkçası epeydir pek popüler bilim okuyamıyorum. Ama görebildiğim kadarıyla bu alanda TÜBİTAK Yayınları’nın ağırlığı vardı. Bunun en önemli sebebi, herhalde hem okuyucuya güven verme konusunda (en azından son zamanlara kadar) avantajlı olmaları, hem de bir kamu kuruluşu olarak sahip oldukları mali üstünlük olsa gerek.

İyi bir popüler bilim eserinin sahip olması gereken iki özellikten biri, bence güvenilirliktir. Her konuda her görüşün cirit attığı ve dile getirildiği günümüzde, satın almak için paramızı, okumak için zamanımızı ve kafa emeğimizi vereceğimiz kitabın en azından, bir şarlatan tarafından yazılmadığından emin olmak isteriz. Maalesef bunları ayırt etmek bile her zaman kolay olmayabiliyor; zaten bilmediğimiz bir konuyu öğrenmek, anlamak için popüler bilim okumaz mıyız?

Yazarın konusunda yetkin olması, hem ikinci gerekli özellik olan anlaşılırlık konusunda yardımcı olur, hem de bizim bu yetkinliği algılamamız, gerekebilecek kafa emeği için bize motivasyon verir. Bu emek gerekli olabilir, çünkü “bilime giden bir kral yolu yoktur.”

Peki bu güvenilirlik -daha da önemlisi, bizim bunu algılamamız- nasıl sağlanır? Galiba bunun en kestirme yolu, akademik unvan. Şöyle güzel bir “prof. dr.” veya benzeri bir ibare ya da arka kapakta yazarın filanca meşhur üniversitede doktora yapmış olduğunu filan da içeren kısa bir özgeçmişi, epey iş görür.

Bir de “güven transferi” diyebileceğimiz bir olgu var. Bir yazar eğer beş-altı ya da daha fazla kitap yazmışsa ve biz bunların birkaçını okuyup, beğenip, güvenmişsek, yeni bir kitabını da endişe etmeden alır ve okuyabiliriz. Ya da uzun soluklu bir dizi halinde yayımlanan kitaplar varsa ve biz bu diziden çeşitli kitapları okuyup beğendiysek, dizinin konusu ilgimizi çeken yeni bir kitabına da -yazarını tanımasak da- güveniriz. Çünkü biz artık o dizinin organizatörlerine güvenmişizdir. TÜBİTAK Yayınları’nın en büyük avantajı bence budur; popüler bilim alanında en uzun bulunanlardan biri ve en hacimlisi olmak sayesinde, belli bir standart beklentisi oluşturmuştur.

İyi bir popüler bilim eserinin sahip olması gereken diğer önemli özellik ise, bence anlaşılırlıktır. Yani okuyucunun bilimci olmadığı, bilim/mühendislik öğrencisi bile olması gerekmediği göz önüne alınmalıdır tabii ki. Bu da, mümkün olduğu kadar, jargon kullanmamakla ve gereksiz ayrıntıdan kaçınmakla olur. Hangi jargon ya da ayrıntının gereksiz, hangisinin elzem olduğunu tam olarak ayırt etmek ise, konuda çok yetkin olmakla olur, bu bakımdan yetkinlik, anlaşılırlığa katkıda bulunur.

Özellikle fizikte, jargonun bir altkümesi de denklemlerdir. Hawking, kendisine “kitaba konacak her denklemin, satışları yarıya indireceği” uyarısının yapıldığını yazar. Ancak, onların bile anlaşılırlığı arttırdığı durumlar vardır. Bazen biraz daha fazla matematik, konuyu epeyce basitleştirebilir. Dediğim gibi sorun, bu ayrımı yapabilmektedir. Bu arada Einstein’ın “mümkün olduğu kadar basitleştirelim, ama daha fazla değil” dediğini de hatırlatayım.

Son olarak, bilimciler -hukukçular gibi- objektif olmak adına, kuru bir üslupla yazmaya alışmışlardır; ancak, bu ortalama okuyucuya itici gelebilir; yazarları ve çevirmenlerinin çoğu akademisyen olan TÜBİTAK Yayınları’nda bu izlenimi biraz aldım. Popüler bilim eserlerinde bence üslup da değiştirilip, daha “rahat” bir üslup kullanılmalıdır, Einstein’ın uyarısına paralel olarak fazla basitleştirmeden ya da gereksiz genellemelerden kaçınmak şartıyla.

– “50 Soruda…” dizisinin yazarları, güvenilirlik özelliğini sağlayacak gibi görünüyor. Soru-cevap formatının da üslubun daha rahat olmasına, dolayısıyla anlaşılırlık özelliğine katkıda bulunacağını; özellikle günümüzün internetle büyüyen FAQ/SSS (sık sorulan sorular) dosyalarına alışık gençlerine hitap edeceğini düşünüyorum. Tabii bu konuda editörlere de büyük görev düşüyor.

– “50 Soruda Görelilik Kuramları” kitabında üstlendiğim bölümleri hazırlarken, fikirleri, kavramları bana doğal geldiği gibi, bana doğal gelen sırayla sunmayı düşünüyorum. Soru-cevap formatı bizim konumuza özellikle uygun gibi sanki; hangi kavramın hangi soruyu cevaplandırdığını daha net anlatmamızı sağlayacak.

Görelilik, herhalde üzerine en çok popüler bilim yazılan konudur [belki de bu yüzden, “crackpot”lar da (kendisini bilimci zanneden ama olmayan kişi) en çok bu konuya musallat olur], dolayısıyla bizim hazırlayacağımız kitabın, okurun görelilikle ilgili okuduğu ilk kitap olma olasılığı düşüktür. Bu yüzden, standart örnekleri mümkün olduğu kadar kullanmamayı, bana daha doğal gelen örneklerle meramımı anlatmaya çalışmayı düşünüyorum.

Tabii ki genel görelilikte çok yoğun matematik var, hatta ne kadar yoğun olduğunun da bazı ölçütlerini vereceğim, ama ana fikir ve kavramlar, çok az matematikle aktarılabilir. Birçok yerde, iyi seçilmiş grafikler çok şey anlatabiliyor. Amerikalıların dediği gibi, “Bir resim, bin kelimeye bedeldir.”

Yukarıda dediğim gibi, güvenilirlik ve anlaşılırlık sağlanırsa, kitapların okunacağına inanıyorum. Güvenilirliğin bir kısmı yazarlardan gelecek (bu yüzden arka kapakta yazar tanıtımı önemli olabilir), bir kısmı da süreklilik ve tutarlılıkla sağlanacaktır. Yani dizi uzun sürer ya da yayınevinin ürünleri kolay tanınabilir şekilde sunulursa, “başarısız” kitaplar olsa da, başarılı olacak olanlar, kendilerinden sonrakileri de sürükleyebilir. Anlaşılırlık ise, yazarlar ve editörlerin etkileşimiyle sağlanmaya çalışılmalıdır. “Başarılı” kitaplar, sonraki yazarlara örnek gösterilebilir.

 

“Türkiyeli popüler bilim yazarlarını teşvik etmelisiniz”

Prof. Dr. Mehmet Sakınç

İTÜ Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü

-Ülkemizde popüler bilim anlayışıyla yazılan eserler ne yazık ki çok az. Genelde yurtdışından getirilen ve yayın hakları alınan popüler bilim eserleri dilimize tercüme ediliyor. Bu yol ülkemizde bu konudaki çalışmalara bir yerde darbe vuruyor. Bu nedenle de toplumun anlayacağı biçimde bilimi halka aktarmadaki çabalar yetersiz kalıyor. Bunun önlemi ise popüler bilim yazarlığına kişileri, özellikle de üniversitedeki öğrencileri özendirmekten geçiyor. Bu konuda bazı çabalar önemli olabilir; örneğin Bilim ve Gelecek dergisi bu konuda özendirici yarışmalar düzenleyebilir. Dereceye girenlere özendirici ödül olarak örneğin sürekli dergi aboneliği ve de yazarlık yapma gibi fırsatlar verilebilir. Popüler bilim yazarlığı oldukça zor bir uğraş, bilimsel bilginizi halkın anlayacağı bir şekilde yazmak zorundasınız. Çok popüler yazarsanız, bilgi eksik kalır; çok bilimsel yazarsanız da, kimse bir şey anlamaz. Bu çalışmalar bir yerde zaman alıcı uğraşlar, ama bir o kadar da zevkli. İşin güzel yanını ön plana çıkartır veya özendirici hale getirirseniz, başarı kendiliğinden oluşacaktır. Başka önemli bir konu da kullanılan dildir. Bu çalışmanın can damarıdır. Cümlelerin anlaşılır olması için, fazla devrik cümlelerden kaçınmak gerekir. Özellikle de yazının sürekli okunabilir olması, dilbilgisi açısından iyi değerlendirilmesi gerektirecektir. Bu koşullar yerine geldiğinde popüler bilim yazıları ancak bir anlam kazanabilecektir.

Bilim ve Gelecek dergisinin hazırlayacağı 50 soru ve cevaplı ve olduğunca kapsamlı, genelde temel bilgi içerikli kitaplar dizisi, kendi konusunda düşünüldüğünde, belki de bir ilk olacak. Bu nedenle kitapları hazırlayanların bu konuya dikkatle eğilmeleri gerekir. Sorular ve cevaplar çok dikkatli seçilmeli ve üzerinde çalışılmalı diye düşünüyorum.

 50 Soruda dizisinin yaygınlaştırılması çok iyi olacaktır. Dizinin devam kitaplarında, daha özel konulara değinebilir. Örneğin, “50 Soruda Evrimde Geçiş Türleri” gibi, ya da “50 Soruda İstanbul Depremleri” gibi. Konular özelleştikçe okur ilgisi de artacaktır. Bu dizilerin yapılabilmesi için konunun uzmanlarının da dikkatli seçilmesi gerekecektir. Konuyu bilenlerin akademik niteliklerinin üstün olması gerekir. İnternet kullanılarak elde edilen bilgiler bir yere kadar kullanılabilinir, ama konuyu yazanların araştırmalarının da bu yönde olması gerekir.

Yerin evrimi çok kapsamlı bir konu. 4,5 milyar yıldan günümüze kadar geçen yerle ilgili süreçler ve zaman dizisi çok çeşitli. Toplumun buradaki konuları anlayabilmesi için, soruları ve yanıtlarını bilgiden fedakârlık yapmadan hazırlamak gerekiyor. “50 Soruda Yerin Evrimi” kitabında yer verdiğim sorular, bazen tek soru şeklinde veya birkaç sorudan da oluşabiliyor. Cevapların her biri de buna göre düzenleniyor. Buradaki düzen bir zaman çizelgesi içinde ele alınıyor ve değerlendiriliyor. Evrim denilince akla mutlaka zaman gelmeli. Çünkü evrimin temelinde bir tarih ve zaman yatar. O nedenle 50 sorunun tamamının iyi anlaşılabilmesi için zaman kavramının iyi değerlendirilmesi gerekir. Çalışmada sorular ve bunların içerikleri bu kavrama göre düzenlenmelidir ki, anlaşılır olabilsin.

 

“Deprem hakkında merak edilen soruları, açık, anlaşılır ve güvenilir bilgilerle yanıtlıyorum”

Prof. Dr. Haluk Eyidoğan

İTÜ Maden Fak. Jeofizik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi

– Türkiye’de popüler bilim yayıncılığının durumu sorusunun cevabını ben de çok merak ediyorum. Bu konuda sayısal bir istatistik vermem olanaksız. Son yıllarda bazı popüler bilim dergilerinin çıkma girişimlerini görüyorum, ama satışlar ne durumda bilmiyorum. Sanırım diğer ülkelerdeki istatistikleri de bilmek ve karşılaştırmak gerekiyor. Ancak arzulanan durumda olduğumuzu sanmıyorum. Lise ve üniversite öğrencilerinin büyük bir çoğunluğunun internet üzerinde dolaştığı anlaşılıyor, ancak bu ortamlarda ne kadar “popüler bilim” konularına bakıyorlar, bilmiyorum. Bence bir araştırma konusu.

– “50 Soruda…” dizisine ilgi duyulacağını, ancak çok fazla alıcı bulacağını sanmıyorum. Eğer sponsor bulunup ucuz satılabilirse, okullara, üniversitelere, gençlerin (tabii diğer yaş gruplarının da) alışveriş yaptıkları yerlerde düşük fiyatla ya da sponsor desteğiyle bedava dağıtılırsa, çok sayıda insan tarafından okunma şansı olabilir.

– “50 Soruda Deprem” kitabının içereceği soruları belirlerken, daha önce yaptığım konferanslarda dinleyicilerden gelen ve lise ve üniversite öğrencilerinden topladığım soruları dikkate aldım, ayrıca depremle ilgili ulusal ve uluslararası merkezlerin web sayfalarında halkı aydınlatmak için düzenledikleri soru ve yanıt sayfalarından yararlandım.

Doğanın en korkutucu ve tahrip edici olaylarından biri, büyük depremler ve onun neden olduğu korkunç sonuçlarıdır. Gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun ülkeler büyük ekonomik kayıplarla karşılaşabilmektedir. Türkiye’nin 1991-2005 arasında tüm doğal afetlerden dolayı kaybı 21,5 milyar ABD dolarıdır. Bu miktarla Dünyada 11. sıradayız. ABD 365 milyar dolar, Japonya 209 milyar dolar, Çin 172 milyar dolarlık zarara uğramıştır.

Nüfusun yoğun olduğu yerlerdeki depremler çok sayıda insanın ölümüne ve yaralanmasına ve aynı zamanda büyük ekonomik kayıplara yol açabilmektedir. Deprem tehlikesinin belirlenmesi ve bu tehlikeyi azaltacak planlar ve uygulamalarla depremin neden olacağı ölümler, yaralanmalar ve maddi kayıplar azaltılabilir.

1980-2009 yılları arasında ülkemizde oluşan 34 hasar yapıcı deprem nedeniyle 20.495 kişi yaşamını yitirmiş, 5.900.000 kişi doğrudan veya dolaylı olarak etkilenmiştir. Buna göre her olası hasar yapıcı deprem başına ortalama 603 kişi ölmektedir. (http://www.emdat.be )

“50 Soruda Deprem” kitabında, depremle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili, en çok merak edilen konulara yönelik açıklamalara yer vereceğim. Doğaldır ki, jeofizik, jeoloji, inşaat mühendisliği, mimarlık ve şehir plancılığını gibi birçok bilim dalını ilgilendiren ve böylesine kapsamlı bir konuda 50 soruyla yetinmek zordur. Ancak kitapta, depremle ilgili bugüne kadar merak edilen, ancak bilimsel dayanakları konusunda şüphe duyulan ve kafa karışıklığı yaratan konuları daha açık, anlaşılır ve güven duyulacak açıklamalarla ele almaya çalıştım.

– “50 Soruda…” dizisinin yaygınlaştırılabilmesi için, bence konu sayısı arttırılabilir. Aslında alt bilim dalları ve teknolojiye yönelik ve günceli işgal eden ve çok tartışılan konuları (örn. GDO ve H1N1 gribi gibi) hızla yazıp sunmak seçenek olabilir. Yukarıda değindiğim yaklaşımlarla (örn. sponsor ve finansal destek katkısıyla çok düşük fiyattan satış) daha fazla okuyucu kitlesi yaratılabilir.

 

“Dizi, bilimsel bulguları çarpıtanlara yanıt olacak…”

Prof. Dr. Metin Özbek

Hacettepe Ünv. Antropoloji Bölüm Başkanı

– İnsanların popüler bilim çerçevesindeki yayınları takip etmesini bekleyebilmemiz için öncelikle bilimin ve bilimsel anlayışın, eğitim sistemi içerisinde her türlü dogmatik düşünce ve ideolojiden arındırılmış bir şekilde işlenmesi gerekir. Bilim insanlarının bu çerçevede devlet kurumları tarafından hiç de cesaretlendirilmediği ortadadır. Popüler bilim alanındaki çeşitli yayınların uygun fiyat ile her kesimden vatandaşa ulaştırılması ve her yerde rahatça satışa sunulabilmesi çok önem arz etmektedir.

– Kendi çıkarları doğrultusunda bilimsel bulguları çarpıtarak kamuoyunu meşgul eden zihniyetlerin karşısında, “50 soruda” dizisi türü aydınlatıcı yayınların artan bir ivme ile her tür güçlüğe göğüs gererek devam etmesini diliyorum. Bilimsel bulguları çarpıtan zihniyetler, devletin eğitim ve öğretim politikasının bilimsel anlayışla oluşturulamamasından doğan boşluktan faydalanmaktadır ve toplumun bir kesiminin bilimsel anlayışı içselleştirememiş olması nedeniyle bu zihniyet tarafından üretilen yayınlar maalesef rağbet görmektedir.

Temel bilim dallarında, ilk ve ortaöğretim kurumlarına yönelik olarak, özellikle Milli Eğitim Bakanlığı öncülüğünde, bilimsel anlayış içerisinde hazırlanacak eserlerin yayın ve dağıtımının desteklenmesi gerekir; ayrıca uzun vadede, eğitim programları bilimsel anlayışı yansıtacak şekilde olmalı ve öğrencilerin, işledikleri konuları sorgulamalarının, ezberciliğe kaçmadan konunun özünü kavramalarının ve bilimsel düşünceyi kullanmalarının sağlanması hedeflenmelidir. Ancak bu şekilde zaman içinde popüler bilim yayınlarını takip edecek altyapıya sahip okuyuculara toplumsal ölçekte kavuşmuş oluruz.

Hazırlıklarını yürüttüğüm “50 Soruda İnsanın Tarihöncesi Evrimi” adlı kitabı, her kesimden insanın kolayca anlayabileceği düzeye getirmeyi, bilimsel araştırmaların bize sağladığı bilgileri mümkün olduğunca sadeleştirmeyi, ayrıntılardan ayırmayı ve günlük yaşamda kullandığımız dille okuyucuya aktarmayı amaçladım. Karanlık olarak algılanan tarihöncesi çağların derinliklerine gömülüp gitmiş atalarımızın dünyalarını okuyucuya aktarırken, geleceğimizi daha iyi kurgulamak için uzak geçmişimizin de göz ardı edilmemesinin önemli olduğuna dikkat çekmek istedim.

 

“Aydınlanma karşıtlarına karşı” savunma

Prof. Dr. Yaman Örs

Bilim ve Gelecek dergisinin değerli ve çalışkan yöneticilerini bu bağlamda içten kutlamamız gerekir. Türkçede ve belli başlı dillerde “100 Soruda” başlığıyla ya da daha başka başlıklarla bu tür “bilgi dizilerinin” yayımlandığını biliyoruz. Ülkemizde özellikle lise (ve üniversite) öğrencileri ile meraklı aydın okuyucuya yönelik olarak değişik konularda öz ya da çekirdek bilgi verecek bir dizinin; bu konularda onları aydınlatacak belli oylumlardaki kitapları içeren böyle bir dizinin gündeme getirilmesi, kanımca çok yerindedir. Bir bakıma böyle bir atılımın, “Aydınlanma karşıtlarına karşı” aydınlanmanın, bilimin, çağdaş bilginin, eleştirel düşüncenin savunulması olarak yorumlanabileceğini düşünüyorum. Burada soru sayısının “50” olmasının, bunları yanıtlayacak yazarlarla onların okuyucuları açısından da nicelik olarak “gerekli ve yeter” olacağı kanısındayım.

İlk yıl yayımlanması düşünülen konular bence uygun bir biçimde seçilmişlerdir. Bunların bir bölümünün değerli yazarlarını da tanımaktayım. Dizinin yapıtlarının yayımlanmadan önce ya da yayımlandıklarında dergimiz tarafından tanıtılmaları kuşkusuz önemlidir. Yayımlandıktan sonra değişik kesimlerden değerli yorumcularımız, yerine göre ilgili uzmanlarımız tarafından onların “eleştirel değerlendirilmelerinin” yapılması ise çok önemlidir. Bu amaçla gazetelerin kitap eklerinin, ilgili dergilerin kitap köşelerinin burada önde gelen bir yerlerinin bulunduğu açıktır. Bu arada, görsel yayıncılık da yayıncılarımız tarafından kaçınılmaz olarak gündeme getirilecektir diye düşünüyorum.

Ben kendi adıma dizi için şu ek konuları önerebilirim: Sanat ve dalları, değişik spor dalları, temel bilim alanları, eğitim, briç, satranç, dilbilim, Türkçe, ekinç (“kültür”), tarih, hukuk… İleride belki kendimin de, sorularını yanıtlayabileceğim bir konuda / alanda bir ürünle bu diziye doğrudan katkımın bulunabileceğini umuyor, arkadaşlarıma içten başarılar diliyorum.

 

“İyi bir hizmet planlıyorsunuz”

Prof. Dr. Şahin Koçak

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Matematik Bölümü

“50 soruda” dizisi ile iyi bir hizmet planladığınızı düşünüyorum. İnsanlara zorla bir şey okutamazsınız. Bir kitap 1000 tane basılıp satılsa, herhalde kendisini finanse eder; alanlardan 100 kişi de doğru dürüst okursa, herhalde amacına ulaşmış olur. Bunun ötesini başarı saymak lazım…