Ana sayfa 71. Sayı Anadolu kültüründe ağaçlar

Anadolu kültüründe ağaçlar

245
PAYLAŞ

Hasan Torlak

Niçin Anadolu’da bazı ağaçlar diğerlerinden daha farklı ritüellere konu olmuş? İncir niçin Tanrıça Demeter’e, Meşe niçin Anatanrıça Kibele’ye özgülenmiş? Acaba antik dönemden günümüze kalan ağaç kültü uygulamaları var mı? İşte bu ve benzeri soruların cevaplarını bundan böyle iki ayda bir “Anadolu Kültüründe Ağaçlar” başlıklı bir köşede ve her yazıda bir başka Anadolu ağacı bağlamında vermeye çalışacağız. Zengin Anadolu kültürlerinin oluşmasında onun güzelim ağaçlarının sihrinin ne kadar belirleyici olduğunu görüp, bir kez daha sevdalanacağız bu topraklara.

Hasan Torlak

Sunuş: Başlarken…

Hayallerimiz vardı bizim. Bir ağaç gibi tek ve hür, ama bir orman gibi kardeşçesine yaşamaktı hayalimiz. Ne kadar gerçekleştirdik bu özlemlerimizi bilinmez, ama özlemlerimizi ve hayallerimizi Anadolu ağaçlarının dallarına bağladık zaman zaman. Rengârenk bezlerle süslenen ağaçlarımızın bu tuhaf görüntüsü Anadolu insanının renkli düşlerinin de dışavurumuydu. Bazılarımızın “Batıl inançtır” şeklinde, kendilerince yaptıkları uyarılara rağmen, rengârenk edilmiş, gelin gibi süslenmiş bir ağacın aslında onu biraz doğadan alarak Anadolu kültürüyle baş-göz ettiği de etnobotanik bilimi içinde incelenen bir gerçeklikti. Peki niçin bazı ağaçlar diğerlerinden daha farklı ritüellere tabi tutulmuştu? İncir niçin Tanrıça Demeter’e, Meşe niçin Anatanrıça Kibele’ye özgülenmişti? Peki ya Attis’in çam ağacıyla özdeşleşmesinin kaynağı Friglerin geldikleri düşünülen Balkanlar mıydı, yoksa Hititlerden gelen Anadolulu kültürel süreklilikle de ilgili miydi? Acaba antik dönemden günümüze kalan ağaç kültü uygulamaları var mıydı? İşte bu ve benzeri soruların cevaplarını bundan böyle iki ayda bir “Anadolu Kültüründe Ağaçlar” başlıklı bir köşede ve her yazıda bir başka Anadolu ağacı bağlamında vermeye çalışacağız. Zengin Anadolu kültürlerinin oluşmasında onun güzelim ağaçlarının sihrinin ne kadar belirleyici olduğunu görüp, bu kültürlerin kaynağının başka coğrafyalar olmadığını fark ederek, bir kez daha sevdalanacağız bu topraklara.

 

Günümüzden 10 binyıl öncesinde, paleolitik çağlarda ağaç dalları ana rahminin biçimiyle özdeşleştirilirdi. Doğum yapamayan kadının doğum yapması amacıyla rahimle özdeşleşen dala bez veya renkli nesneler takılırdı. Üst paleolitikte hayat ağacı motifi sürekli kadın ile özdeşleşmişti. (1)

 

Evin direği: Atalar ve ağaçlar

Paleolitik çağ sonrasında, Anatanrıça inancı merkezlerinden olduğu belirtilen neolitik çağ Çatalhöyük motiflerinde, Tanrıçanın doğum için açılan bacakları ağaç dallarının iki yana V biçiminde açılmasıyla örtüşmekteydi. (2) Neolitik çağda Anadolu’nun diğer bir önemli merkezi olan Aşıklıhöyük evlerinin ortasında yer alan ve evin çatısını ayakta tutan ağaç direk aynı zamanda tapınılan bir Tanrıçayı (Tanrıyı) sembolize ederdi. Neolitik dönemde evlerde bitkisel malzeme veya ağaç kullanımı fonksiyonel olmanın yanı sıra sembolik ve inanç amaçlı da yapılmıştır. Bursa yöresinin neolitik Ilıpınar yerleşmesinde, ölülerin ahşap zemin üzerine gömülmesi (3), günümüz Anadolu ölü gömme adetlerindeki tahta kullanma ve tabut içine koyma uygulamalarını da andırmaktadır. Çatalhöyük’te 2008 yılında yapılan kazılarda da evi ayakta tutan ağaç dikmenin zemindeki tabanına ölen kişilerin kafatasının yerleştirildiği, dolayısıyla evin ağaç direğinin atalar ile özdeşleştirildiği tespit edilmiştir. Günümüzde dahi Anadolu ailelerinde evin reisi ve çocukların babası olan erkek “evin direği” olarak adlandırılır. Neolitik çağı izleyen kalkolitik çağ ile ölüler artık evin dışına gömülmeye başlanmış, ancak ata kültü devam ederek, ölen kişilerin mezarları başına ağaç dikilmesi uygulaması sürdürülmüştür. Bu uygulamanın günümüze kadar devam ettirilmesi de ağaçların her çağda ölüler ve atalarla özdeşleştirildiğini göstermektedir.

 

Hititler ağaç kesmek için Tanrılarından izin alırlardı

Hititlerin bin Tanrısı olduğunu biliyoruz. Hititler önemli Tanrılarına görkemli tapınaklar yapmalarına rağmen, Tanrılarının hepsini memnun edecek binlerce görkemli tapınağı yapmanın da herhalde imkânsız olduğunu anlamışlardı. Aslında başlı başına doğa inancını içeren Hitit Tanrı kültlerinde, tapınaktan daha ziyade, Tanrılar için, kayalar, pınarlar ve kutsal koruluklar tahsis edilmiştir. (4) Bir Tanrı için tapınak kurma yerine, Tanrıyı sembolize eden “Huwaşi taşı” ırmakların veya kaynakların yakınındaki korulara yerleştirilir, bu taşın etrafındaki ağaç koruluğu da korunurdu. (5) Konya yakınlarındaki bir su kaynağına kurulan Hitit Eflatunpınar Anıtı’nda bulunan Tanrı heykellerinin çevresinin de ağaçlarla süslenmiş olması gerektiği konunun uzmanlarınca belirtilmektedir. (6) Dolayısıyla günümüz Hitit kalıntılarını ziyaret ederken ve tapınak alanlarını gezerken, kutsal Hitit koruluklarının da bu tapınaklar çevresinde bulunduğunu hayal etmeniz gerekmektedir. Hitit kalıntıları, bulunduğu yörenin doğasıyla birlikte ele alındığında bir anlam ifade edeceğinden, arkeolojik kalıntılara sadece arkeoloji gözüyle değil, aynı zamanda ağaçbilim ve peyzaj anlayışı çerçevesinden de bakılması yararlı olacaktır. Hititler ağaçları, onları Tanrılarla özdeşleştirecek kadar, Tanrısal bir sevgiyle seviyorlardı. Örneğin Tanrı heykellerini ağaçtan yapıyorlar ve yine dinsel törenlerinde ağaçlardan tütsü elde ediyorlardı. Ayrıca ormandan ağaç kesilmesi gerektiğinde, kesmeden önce, yağmur sularıyla onları besleyip büyüten Fırtına Tanrısından kesme izni almaktaydılar. Bu ağaç sevgisi günümüz Anadolusu’nda ekmeklerini ağaçtan sağlayan Tahtacılar’da devam etmektedir. Tahtacılar da Hititler gibi ağaç kesiminden önce sembolik de olsa ağaçlara kurban sunmaktadır. Ayrıca Hititler bütün Tanrıların ağaçları ve yeşillikleri sevdiklerine o kadar çok inanmışlardı ki, yabancı Tanrıları Hatti ülkesine çekebilmek için yollara “körpe ağaç yaprakları” döşemekteydiler. (7) Görüleceği üzere Hititlerin bin Tanrıya sahip olmalarının nedenlerinden birisi de bu Tanrıları Hatti ülkesine çekecek ağaç ve bitkisel varlığın başka coğrafyalarda olmayacak kadar zengin olmasıdır. Demek ki Hitit Tanrıları ağacın olmadığı yeri sevmiyorlardı. Dolayısıyla ağaçların korunmasının aynı zamanda Tanrısal koruma da getireceğini Hititler sezmişlerdi. Hititler ormandan ağaç kesimi aşamasında Tanrıdan izin istemekle birlikte, Tanrılarını simgeleyen Huwaşi taşının çevresinde bulunan kutsal koruluklardan ağaç kesimi tamamıyla yasaktı; bu yasağa uymayanlar, normal mahkemelerde değil, Krallık Mahkemesinde yargılanırdı.

Eski Anadolu kültüründe Attis çam ağacıyla özdeşleştirilirdi

Hititlerle çağdaş ve Hititlerin Ahiyyawa olarak adlandırdıkları Miken kültüründe küp mezarların üzerinde hayat ağacı motifi bulunurdu. Hitit sonrası Anadolu demirçağı uygarlığı Urartulara ait mezarlarda da mezar tapınımının merkezinde ağaç vardı. Mezarın önüne dikilen ağaç ölen kişiyi temsil eder, mezar ziyaretlerinde bu ağaca su dökülürdü. Örneğin Kral Argişti’nin mezarında stilize hayat ağacı motifi bulunmaktadır. Erzincan Altıntepe’de Urartu mezarlarına dikilen hayat ağacının yanında hayat ağacına su dökme şeklinde tapınma figürü bulunmakta, Elazığ Müzesi’nde bulunan Urartu mühürlerinde de mezardaki ölüyü temsilen mezara ağaç dikme betimleri bulunmaktadır. (8) Günümüzde de Anadolu insanı mezar ziyaretlerinde mezarlara ağaç dikip onlara su dökmektedir, yitirdiği sevdiğiyle sembolleşen ağaçların büyümesi ve onun ağacın bedeninde yeniden doğuşunu görmek için…

 

Apollon’un “şirin”, Artemis’in “gölgeli”, Demeter’in “çiçekli” koruları…

Urartu ile çağdaş Frigya inancının merkezinde yer alan Kibele tapınakları, açık havada, yeşillikler içinde kurulurdu. Kibele erginleme töreninde, üzeri dallarla örtülü çukura giren erginleme adayının üzerinde can çekişen bir boğanın kanı akıtılırdı. Erginleme sonucunda kanlı bir halde çukurdan çıkan kişinin bu hali yeni doğmuş bir bebeğin kanlı görünümünü andırırdı. Dolayısıyla paleolitik çağda kadın rahmi ile özdeşleştirilen ağaç dalı Frig Kibele kültü erginleme törenlerinde de benzer bir fonksiyonla kullanıldı.

Günümüze görkemli mermer kalıntıları kalan antik Yunan tapınaklarının arkaik halinde; bir sunak, sunağın yanında Tanrıçayı sembolize eden bir ağaç olur, bunların çevresi çitle çevrilirdi. (1) Dolayısıyla Hititlerin Huwaşi taşları ve kutsal ağaçları hemen hiç değişmeden antik Yunan’ın arkaik döneminin inanç ve mimarisince de benimsenmişti. Klasik çağda ise arkaik Yunan sunağı dünya harikası tapınaklara, Tanrıçayı sembolize eden ağaç ise koruluğa dönüştü. Klasik çağda Tanrıların kutsal alanları hep ağaçlıklı ve kutsal korularla donatılmış olarak hayal ediliyordu. Kendisi de Anadolulu olan Tanrı Apollon ile ilgili bir ilahide “Senin sayısız tapınakların ve ağaçlarla kaplı korulukların oldu / Vardın Poseidon’un değerli korusuna / Sevdi yüreğin hiç eksiği olmayan bu yeri / Kurmak için tapınağını ve ağaçlıklı korunu…Kayanın altında ağaçlıklı bir vadi uzanmıştı / Tanrı Apollon niyet etti tapınağını buraya kurmaya / Ve kurdu sunağını / Ağaçlı korudaki güzel akışlı pınarın hemen yanına… Yeri sarsan Apollon’un şirin korusu ve kutsal yeri olan bu yere” denilmekte, bir Afrodit ilahisinde de “Hoşlanır çünkü Artemis… gölgeli korulardan” denilmektedir. (9) Yine bitki, bereket ve buğdayın Tanrıçası Demeter ile ilgili bir ilahide, onun bir kutsal alanından “Sarı saçlı Tanrıça Demeter’in çiçekli korusu” şeklinde bahsedilmektedir. (10) Antikçağ Anadolu’sunda Kibele ve Artemis’e “Ağaçların hanımefendileri” denirdi ve ilk Tanrıça heykelleri de ağaçtan yontulmuştu. Zira ağaçta Tanrısal bir gücün olduğuna inanılıyordu. (11)

Anadoldu’nun kuzeybatısında yerleşik uygarlıklardan biri olan Mysia halkı adını gürgen ağacından almıştı.

Anadolu’da ağaç sevgisi ve kültü tektanrılı dinler döneminde de sürmüş, Bizans İmparatorları Doğu Karadeniz halkını Hıristiyanlaştırmak için, yöre halkının taptığı Karadeniz ağaçlarını kestirmişlerdi. (12) Kuzey Suriye, Bereketli Hilal ve Anadolu kaynaklı Kibele ve Anatanrıça inancının Bronz Çağında ortaya çıkan Yahudi dini ile çatışmaya girmesi de kaçınılmazdı. Zira Yahudilik erkeği yücelten, kadını ise ikinci plana atan bir yaşam tarzını dayatmıştı. Nitekim Tevrat’ta; “kadın tanrı putlarının bütün yüksek tepelerde her yeşil ağacın altında bulunduğu” belirtilmekte, Yahudiliğin radikal taraftarlarının, Anatanrıçaya tapınmaya devam eden kadınları “bütün yüksek tepelerde, her yeşil ağacın altında yosma gibi davranmakla” suçladığı vurgulanmaktadır. (13) Kadınların Tanrıça için kullandıkları tütsü malzemelerinden önemli bir bölümü ise bitki ve ağaçlardan elde edilmekteydi. Örneğin bu çağlarda Anadolu ve Levant’ta yoğun olarak yetişen Cedrus libani (Lübnan sediri, Toros sediri) Hitit çağında da tütsü olarak kullanılırdı. Görüleceği üzere Yahudiliğin İbrani kavmine kabul ettirilmesi süreci, bir bakıma ağaç kültünün bırakılması için ağaçlar altında yapılan ritüelleri ve ağaç kaynaklı uygulamaları karalamayı içeren bir çatışmaya da işaret etmekteydi. Zira ağaç merkezli inanışlar Yahudilik ve Hıristiyanlıkta tektanrıcılıkla bağdaşmamaktaydı.

Anadolu’nun kuzeybatısında yerleşik uygarlıklardan biri olan Mysia halkının adını gürgen ağacından aldığını ve Mysia’nın “gürgen” anlamına geldiğini antik coğrafyacı Strabon aktarmaktadır. (14) Büyük bir olasılıkla gürgen ağacı bu halk için totem niteliğindeydi. Yine çıkış yeri Anadolu olan Mithras dininde tapkının merkezindeki Mithras’ın niteliklerinden biri “meyve ağaçlarını sulayan bahçıvan” olarak adlandırılarak (15), bu dinin ağaçlarla olan bağlantısı kurulmuştu.

Frig vadisinde Kaya Dağı. Frigya inancının merkezinde yer alan Kibele tapınakları açık havada yeşillikler içinde kurulurdu.

Kötülükleri uzak tutmak için tahtaya vurmak geleneği…

Selçuklu Devleti’nin güç ve hükümdarlık sembolü olan çift başlı kartal, dinsel ve sosyal mekânlarda ağaçla birlikte sembolize edilmiştir. Yalnız başına kartal, göğe yükselen hayat ağacını sembolize eder. Erzurum Yakutiye Medresesi’nde olduğu gibi Selçuklu külliyelerinin girişinde de hayat ağacı motifi bulunmaktadır. Bu motifler, “Gök Tanrı” inancının İslamiyet’le uyumunu gösterir. Türk medreselerindeki ağaç motifi, Gök Tanrı ile insanları birbirine bağlayan bir unsurdur. Tanrı ile ağacın yanı sıra işlenen kartal motifi, ağaç ile Tanrı arasındaki iletişim zincirini tamamlamaktadır. Sivas’ta, kapısında hayat ağacı motifi bulunan medresenin isminin “Gök Medrese” olması da, İslamiyet sonrasında dahi Gök Tanrı inancının ne kadar güçlü olduğunun bir göstergesidir. Günümüzde Gök Tanrı inancının kalıntılarını gördüğümüz Tahtacı kültüründe “Gaba Ağaç” denen anıt ağaçlar da Tanrıya ulaşmak amacıyla kullanılmaktadır. Balıkesir Tahtacılarından derlenen bir duada, çevredeki kutlu varlıkların adları sayılmaktadır: “Dağlar, taşlar, ulu gaba ağaçlar, Goyun oğlu Yusuf hu! Gel de oğlumun sancısını al” denilmektedir. (16)

Günümüz Anadolu’sunda kendilerini veya sevdiklerini kötülüklerden korumak isteyen insanların elleriyle tahtaya vurmaları, ağacın eski çağlardan bu yana Tanrısallığının, kutsallığının ve kötülüklerden koruyucu özelliğinin göstergesidir. Aslında bu uygulama antik çağdan bu yana devam ettirilen bir Anadolu geleneğidir. (17)

 

Türklerde ağaç-ana motifi

Günümüz Anadolu’sunun bazı yörelerinde, Bartın’ın Ulus İlçesi köylerinde olduğu gibi yeniay zamanında ağaçlar kesilmez. (18) Yeniay her dönemde Tanrıçaların ve kadınların sembolü olmuştur. Günümüzde Bolu, Burdur ve Muğla’da yeni kazılan mezarlara dikilen “hece tahtaları” Tanrıça formunda oyulmuştur. Bu da Türklerde ağaç ile Tanrıçanın özdeşleştiğini gösterir. Aslında Anadolu uygarlıklarının Tanrıça-Anatanrıça olgusu Orta Asya Türk kültüründe de bulunmaktadır. Orta Asya Türk kültüründe Doğum Tanrıçası Kubey Hatun’un içinde yaşadığı ağacın göğsünden sütler akar. Tanrı Ülgen büyük ağacın üstündeki cennette oturur. Şamanların anaları ağaç-anadır. Şaman davullarında ağaç-ana motifi bulunur. Altay Türkleri değer verdikleri ölüyü ağaç kovuğuna koyarak gömerler. Türklerde ağaç göçebeliği ve ayakta durmayı sembolize eder. Türkler yerleşik hayata “yatuk hayat” derlerdi. Yakut Türklerine göre dünyanın ortasından kutup yıldızına (altun kazık) kadar uzanan bir demir ağaç vardır. Yer, gök yaratılırken bu ağacın tohumu da atılmıştır. Bu ağaç yer ve göğü birleştirmişti. Türk mitolojisinde ağaç bazen erkek olmakla birlikte çoğu zaman kadınla özdeşleşmiştir. Orta Asya Türklerinde ağaç kovuğu ananın dölyatağını sembolize eder. Anadolu ve Türk kültürlerinde ağaç gövdesindeki kalınlaşma, şişme ve ur, gebelik belirtisi olarak algılanmıştır. (2) Bahse konu kalınlaşma ve şişmenin en çok görüldüğü ağaçlardan ikisi meşe ve incirdir. Bu ağaçların Tanrıçalara özgülenmesinin nedenlerinden biri de ağaçların doğurgan bir kadın gibi karnı şişkin formlara dönüşmesidir. Ancak ağaçların doğurganlık, Anatanrıça ve kadın tapkıları ile ilişkilendirilmelerinin çok daha şaşırtıcı nedenleri bulunmaktadır. Gelecek yazımızda, meşenin niçin doğurganlık, Anatanrıça ve döllenmeyle ilişkilendirildiğinin farklı nedenlerini ortaya koyacağız.

Türklerde ağaç ile Tanrıça özdeşti. Ağaç kavuğu ananın dölyatağını sembolize eder, Doğum Tanrıçası Kubey Hatun’un içinde yaşadığı ağacın göğsünden sütler aktığına inanılırdı.

 

KAYNAKLAR

1) Mehmet Ateş, Mitolojiler ve Semboller, Aksiseda Matbaası, İstanbul, 2001.

2) Yıldız Cıbıroğlu, Türk Sanatında Gizli Yüz, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2008.

3) Mehmet Özdoğan, Nezih Başgelen, Türkiye’de Neolitik Dönem, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2007.

4) Jürgen Seeher, Hattuşa Rehberi, Ege Yayınları, İstanbul, 2002.

5) Trevor Bryce, Hitit Dünyasında Yaşam ve Toplum, Dost Yayınevi, Ankara, 2003.

6) Güngör Karauğuz, M.Ö. II. Binde Orta Anadolu’nun Güney Kesimi, Çizgi Kitabevi, Konya, 2005.

7) Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu, 3. Kitap, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2005.

8) Nevzat Çevik, Urartu Kaya Mezarları ve Ölü Gömme Adetleri, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 2000.

9) Ayşe Eti Sıra, Homeros İlahileri, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2008.

10) Homeros, İlyada, Çev. Azra Erhat / A. Kadir, Can Yayınları, 13. Basım, İstanbul, 2002.

11) Fahri Işık, Doğa Ana Kubaba, Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü, İstanbul, 1999.

12) Ahmet Mican Zehiroğlu, Antik Çağlarda Karadeniz, Çiviyazıları Yayınları, İstanbul, 2000.

13) Merlin Stone, Tanrılar Kadınken, Çev. Nilgün Şarman, Payel Yayınları, İstanbul, 2000.

14) Strabon, Geographika, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2000.

15) Walter Burkert, İlkçağ Gizem Tapıları, İmge Yayınları, Ankara, 1999.

16) Pervin Ergun, Türk Kültüründe Ağaç Kültü, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2004.

17) Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergisi, “Tahtaya Vurma Alışkanlığı” 09.10.2009 sayısı.

18) Solmaz Karabaşa, Ayşe Mine Gençler Özkan, Küre Dağlarının Bilgisi, Ulus Aşağıçerçi, Aşağıçerçi Köyü Güzelleştirme Derneği Yayını, 2009.