Ana sayfa 71. Sayı Bilimin politik ekonomisi üzerine bir deneme Üniversitelerde dönüşüm ve bilim üretimi

Bilimin politik ekonomisi üzerine bir deneme Üniversitelerde dönüşüm ve bilim üretimi

Kapak Dosyası

121
PAYLAŞ

Özgür Narin

Bilim üretim süreci kapitalistleşmektedir, bilimsel emek süreci parçalanmakta, kapitalist denetim altına alınmaktadır. Bilimci de bu süreçten muaf değildir. Saf haliyle merak, doğaya, biyolojik, jeolojik ve toplumsal evrene dair duyulan doyumsuz merak duygusu, sınıflı toplumların gerçeğiyle yüzleşmek zorundadır! Bilimsel üretimde meta ilişkileri ile kapitalist ilişkilerin hakimiyeti ağırlığını hissettirirken, bilim emekçileri de bir ayrışma yaşamak zorundadır. Bilim emekçilerinin kaderi de diğer emekçilerle birleşmektedir.

Özgür Narin

 

Sinop Cezaevi duvarlarının tek izin verdiği, yukarıya çevrilince görülebilen gökyüzünde denizi aramak, özgürlüğü bulmaktı. Evrene bakan bilim insanı da gerçekte bu durumdadır. İster, gökyüzüne olsun, ister yeryüzüne, isterse atom altı alana ya da hücrelere baksın merak ve tutkuyla, bir çeşit özgürlük duygusu içinde uzaklara çevirir yüzünü. Kendisi ve toplumsal ilişkileri bir evren iken, o teleskop icat edip dışarı bakar. Dünyada evren mi arıyorsunuz? Topluma, toplumsal ilişkilere bakın. Dünya nüfusu 6 milyar insan ise bu o anki sayıdır. Bir insan ömrü boyunca dünya üzerindeki insanların sayısı değildir. Biz yaşarken yenileri doğar, büyür; yaşlılar ölür. Bu süre boyunca dünyadaki insan sayısı bundan çok daha fazladır. Her bir insanın birbiriyle girdiği ilişkinin kocaman ve eşsiz evrenini bir gözünüzün önüne getirin. Bu rakamın birbirleriyle ilişkilerinin kombinasyonunu kurun. Yani her bir insanın girdiği çeşit çeşit ilişkileri tasarlayıp, kuramsallaştırmaya çalışın. Bu sayı gökyüzündeki yıldızlardan bile fazladır! Peki bu toplumsal “gökcisimlerinin” birbirleriyle ilişkisi, astrofizikçinin, astronomun evrenle kurduğu tutkulu merak kadar, merak konusu olmayı hak etmez mi?

Çin’in Yangtze nehri kıyısındaki işletmelerde günde 16 saat çalışan, uyumamak için göz kapaklarını mandalla tutturan genç işçi kadından sizin “gözlemevi”nize ulaşan sinyallerin gelmesi de uzun sürmez mi? Kim bilir belki de bu sinyallerin pek çoğu arada yitiyor olabilirler. “Yeni dünya”nın şaşalı gökdelenlerinin yükseldiği, kapitalizmin kalbi New York’ta “terleme atölyeleri” olarak adlandırılan, dar sıkışık, havasız atölyelerde büyük markalara giysi üreten işçilerden ulaşan bilgiler, sinyaller nasıl değerlendirilir?

Toplum üzerine düşünen kadın ya da erkek de, bir toplumbilimci de Sinop kalesinde tutuklu gibidir gerçekte… Toplumsal ilişkilerin kendini soktuğu hapishaneden özgürlüğü bulabilmek için daha yukarılara bakma ihtiyacı duyar. Yukarıya çevirir yüzünü… Kim bilir belki doğa bilimci de böyledir. Toplum üzerine düşünen, üretilen şeylerin belirli ilişkiler içerisinde üretildiğini görüp bunu anlamaya çalışan toplum bilimci, insansılardan sonra yeryüzünde bugüne kadar yaşamış on milyarlarca insanın birbiriyle girdiği ilişkilere bakar. Toplumsal ilişkilerin evrenine… Ama bu evrenin incelenmesi de güçlü araçlara, güçlü bir gözlemevine, bu ilişkilerin ardındaki dinamiği incelemek için güçlü kavramsal aletlere ihtiyaç duyar.

Bugün bilimle uğraşanlar da böylesi toplumsal ilişkilerin içerisinde uğraşırlar, dahası belirli toplumsal ilişkilerle, üretim ilişkileriyle bilim üretirler. Göze ilk çarpan, tutkuyla bir soruna eğilme, merak ve güçlüklerle yürütülen bir araştırmadır. Ancak “mikroskop”u biraz daha yaklaştırdığınızda ya da “gözlemevi”nizin teleskoplarını biraz daha odakladığınızda belirli bir üretim ilişkisini görebilirsiniz. İşte bu üretim ilişkisi bugün daha fazla incelenmeyi hak ediyor. Çünkü bilim üretimi ve bununla bağlantılı olarak üniversiteler önemli dönüşümlerin arifesindeler. Bu sorgulama, bilimin nasıl üretildiği, nereye doğru yöneldiği kadar, toplumsal anlamı açısından da can alıcı bir önem taşıyor. Bunun için bilimcinin, araştırmacının kendi üzerine düşünmesi gerekiyor.

 

Bilimi üretme çabasındaki araştırmacının kendisi üzerine düşünmesi

Bilimci de, ister gökyüzüne, ister atom altına isterse biyolojik, zoolojik ya jeolojik evrene baksın, bu alana merak duysun, bilimi üretme biçimi, üretme ilişkileri üzerine de kafa yormalı, kısacası kendi üzerine düşünmelidir. Bugüne kadar sadece bilgi kuramsal açıdan yürüyen bu us yürütme, aynı zamanda araştırmacının, bilimcinin içinde bulunduğu toplumsal koşulların yeniden üretimine de yönelmelidir. Bilmeye cesaret etmek gerekiyor; bilim nasıl ve hangi toplumsal ilişkiler içerisinde üretilmektedir? Bu ilişkilerin değişimini, gelişimini belirleyen nedir?

Bilim üretiminin politik ekonomisi Batı’da uzun süredir gündemdedir. J. D. Bernal gibi sosyalist bilimcilerin öne çıkarttığı bilim üretiminin toplumsal yapısı üzerine çalışmalar, sınıf mücadelesinin yenilgisi yüzünden artık bilim ve teknoloji üretiminin, yenilikçiliğin ekonomisi, politik ekonomisi haline bürünmüştür. Bilim, teknoloji ve yenilik, üretildiği bağlamdan koparılmakta, tekrar kendinden menkul bir “kurtarıcı” olarak toplumun karşısına çıkarılmaktadır. 1970’lerin büyük kriziyle birlikte teknolojiyi mesnetsizce ön plana çıkaran anlayışların neyle karşılaştığı unutulmaktadır. Öyle ya, 1970’lerde sanayi toplumunun aşıldığı, artık “iş”in kalmayacağı, boş zamanın çoğalacağı, sağlıktan, eğlenceye bütün hizmetlerin otomasyona havale edilip toplumun refah içinde yaşayacağını ciddi ciddi anlatan kitaplar çok satan kitaplar raflarını dolduruyordu. Oysa bilim, elbette ki olumlu yanlarının yanında esas olarak nasıl üretildiği tarafından belirlendi. Ne teknoloji bu kadar gelişmişken, çalışma saatleri kısaldı, ne de bilimin ürünlerinden tüm toplum yararlanabildi. Bilimin ürünleri de meta olarak üretilmekteyken, genel olarak kullanım ve yarar gözetilemezdi. Öyle de oldu… Bilim ve teknolojinin üretimi, krizden çıkmak için artan rekabet koşullarında, sermayenin temel önem verdiği bir alan haline geldi. Bilim, teknoloji ve yenilik bu koşullarda kurtarıcı olarak daha fazla öne çıkartıldı. Temel bilimsel araştırmalar için tek tek sermayelerin gücünün yetmediği noktalarda, devletlerin bu alanı nasıl destekleyeceği, “yenilik” ekonomisi olarak rağbet gören bir alan haline geldi. Bu tür bir politik ekonominin köklü eleştirisinin zamanı gelmiş de geçmektedir bile… Buna yönelik çeşitli çabalar bulunmaktadır. Bu yazı, bilim üretimin politik ekonomisini irdelemeye çaba gösterirken, bilim üretiminde yaşanan dönüşümün sonucu olarak üniversitelerde yaşanan dönüşümü inceleyecektir. Kısacası, üniversitelerde yaşanan dönüşümün daha büyük bir çerçevede nereye oturduğunu irdelemeye çalışacaktır. Bu büyük resmi kapsamlı biçimde tartışmadan üniversitelerde yaşanan ve yaşanacak olan dönüşümü saptamaya çalışmak eksik kalacaktır. Buradaki çaba en azından buna işaret etse yeterlidir.

Yazının temel önermesi; taşıdığı tüm gerilimlere rağmen, bilimsel emek sürecinin kapitalist bir emek süreci niteliğine bürünmesidir. Bilim emekçisine sınıf niteliğini veren, (kendi hakkındaki algısı ve statü beklentisi ne olursa olsun) sınıfın diğer üyeleriyle buluşmasına giden yolun başına doğru onu iten, emek süreci üzerindeki denetiminin ve iş güvencesinin ortadan kalkmasına yol açan da bu dönüşümdür. Uluslararasılaşan bilim ve teknoloji üretimi karşısında, bilim emekçisi için de “uluslararası emek piyasası”ndan söz edilmesini sağlayan koşulları oluşturan da, aynı zamanda bilim üretme süreçlerini belirleyen, emek sürecini parçalara bölüp denetime alan da bu dönüşümdür. Bilimsel emek sürecindeki bu dönüşüm, yayın sistemi, puan alma ve terfi kriterleri, araştırma proje ve gündemlerinin şekillendirilmesi gibi alanlarda görülebilmektedir. Bilimciye ilk bakışta çalışmasının niteliğini artıracak, genel olarak üniversitelerdeki bilimsel emeği ortak niteliklerde birleştirmeye çalışacak özellikler olarak görünen bu dönüşümün ikili niteliği fark edilmemektedir. Bilimsel emek sürecinde “verimliliği” artıracak olan bu üretim biçimi, üretkenliğin toplumsal anlamı ve içeriği açısından sorgulanmalıdır. Bu verimlilik nasıl bir verimlilik olacaktır? Bilim üretiminin sonuçları olan bilimsel buluş ve üretimler, kimin tarafından özel mülk edinilecek, kimlerin yararına nasıl kullanılacaklardır? Bu üretim biçimi, belirli toplumsal ilişkiler altında yürütülmektedir ve kâr amacı, ortaya çıkacak metanın (örneğin yeni ürünün, yaratılan yeni bir ihtiyacın ya da üretkenlik artışına yol açacak yeni bir keşfin) özellikleri tüm bu süreci belirler, geriye dönük sıkıştırır hale gelmiştir; bundan sonra daha da fazla gelecektir. Bu sistemin en ileri biçimde yaşama geçtiği ABD ve Avrupa’nın kimi ülkelerinde bilimcilerin, akademik güvenceden yoksun olmaları yüzünden artan hoşnutsuzlukları, “yayın yap ya da yok ol” türü bir bilim yaşamının zorlukları karşısında gösterdikleri tepkiler bunun önemli örnekleridir. Bilim üretim süreci, kâr elde etme süreciyle bütünleşmektedir. Başka işlevleri yanı sıra bilim üretimi ve bilim üretenlerin yetiştirilmesi işlevlerini taşıyan üniversiteler de bu değişimden payını almaktadır.

Üniversitelerde tam da bilim üretim sürecindeki değişime karşılık gelen bir dönüşüm yaşanıyor. Performans değerlendirme, eğitim ve araştırmanın, diploma ve derslerin ortak ölçülere göre sertifikalandırılması, Avrupa Yüksek Öğretim Alanı’nın bir parçası olma, “toplam kalite sistemi”nin eğitimde ve bilimsel araştırmalarda da yaşama geçirilmesi, piyasa ve sanayi ile sıkı işbirliği gibi başlıklar altında hayata geçirilen planlı düzenlemeler olarak görünüyorlar. Yazıda bu dönüşümü daha büyük bir çerçeveden ele almaya çalışırken, oluşan iki yanılgıyı da tartışmaya açacağız.

Bilim üretim sürecinin yaşadığı bu dönüşüme, toplumsal üretim ilişkisi olarak yaklaşmak, iki bakışı da eleştiriye açmaktadır.

İlk bakış, bilimi toplumun üretim ilişkilerinden koparan yaklaşımdır. Kapitalizmin bilime dayattığı emek sürecinin alternatifi “bilim” değildir. Bilimin dayandığı toplumsal emek hızla fikri mülkiyet haklarıyla özel mülk haline dönüştürülmekteyken, bilimsel emek süreci de kâr denetimi altına alınmaktayken, püripak bir bilimi savunmak olanaklı değildir. Bilimci, bizzat kendi bilimsel üretiminin toplumsal koşulları üzerine düşünmeli; bu üretim ilişkilerini de sorgulamalıdır. Bilim, doğadaki, toplumdaki “problem”leri tarif ederek, bunları çözme, olgulara sınanabilir ve kapsamlı kuramlar çerçevesinde açıklamalar getirme yönündeki merak ve tutkuyu ifade eder; ancak bunlar belirli toplumsal ilişkiler içinde yaşama geçmektedir.

İkinci bakış ise, benzer biçimde “özerkliğe” büyük bir anlam yüklemektedir. Bu yazıda kapitalizm altında pekâlâ “özerk” ve “bilimsel” üretimin yapılabileceği, bunun üretimin hakimiyet altına alınmasına, ürünlerinin özel mülk edinilmesine ters olmadığı öne sürülmektedir. Dolayısıyla bilimde ve üniversitede yaşanan dönüşümü anlamak, ona karşı eleştirel yaklaşmakta, arı bir “bilim” ve kendi başına “özerklik” yeterli olmayacaktır. Üniversitede yaşanan bu dönüşümü, salt dönemin politik ortamıyla sınırlamak da bilimde gerçekleşen büyük dönüşümle bağlantısını kurmanın önüne geçtiği oranda hatalı olacaktır.

Bu yazı ilk bölümde üniversitelerdeki dönüşümü kavramsallaştırma çabalarına değinecek, bu dönüşüm ile bilim üretimindeki dönüşüm arasındaki bağlantıyı irdeleyecektir (1). İkinci bölümde bilim üretiminin kapitalist kâr boyunduruğuna alınmasının tarihsel süreci kısaca irdelenecektir. Üçüncü bölümde ise bu kavramsallaştırmanın yarattığı araçlar üzerinden üniversitelerdeki dönüşümün belirli yönleri açıklanacaktır.

 

Üniversitelerdeki dönüşüm ile bilim ve teknoloji üretimindeki dönüşüm

1970’lerin kapitalist krizinin ardından sınıf mücadelesinin de geri çekilmesiyle birlikte, emek gücünün yeniden üretimindeki iki temel alan sermaye birikimi açısından önem kazandı; bu temel alanlardaki sınıf kazanımları hızla geri alınmaya başlandı. Çünkü bu iki temel alan, emek gücünün yeniden üretimi, tamiri ve niteliklendirilmesi açısından, sermayenin değerlenmesi, kâr yarışında önemli bir alan özelliğini gösteriyorlardı. Teknoloji, kapitalizmin düşen kâr oranları karşısında hızlı rekabetinin bir aracı haline geldiği gibi yeni ürünlerin, “yeni ihtiyaçların”, yeni üretim alanlarının sermayenin akacağı yeni dalların hızla yaratılmasını da sağladı. Bu durum, bu alanlara yönelik nitelikli emek gücünün yetiştirilmesi ihtiyacını karşılıklı bir etkileşim içinde artırmıştır.

Sözünü ettiğimiz bu iki temel alan, sağlık ve eğitimdir. Sağlık emek gücünü tamiri açısından önem taşır; ama aynı zamanda hızla tüketim nesnesi haline getirilen ürünlerin, yaratılan yeni ihtiyaçların (yaşlanmayı geciktirmek vb. gibi bakım, türeyen hastalıklara karşı koruyucu tedavi olmaktan çok hastalık sonrası iyileşmeye dönük tedavi, genetik ve ilaç sanayi) üretimi açısından da önem taşır. Eğitimin ise, emek gücünün niteliklendirilmesi, (eğitimin zorunlu kılınması ve genelleşmesi ile egemen sınıfın ideolojisi, emek terbiyesi ve disiplini gibi) toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi gibi işlevleri bulunuyor (2). Üniversitedeki dönüşümün nedenlerinden biri, emek gücünün yeniden üretiminde yaşanan bu dönüşümdür. Geç kapitalistleşen ülkelerde, yeni metalaşma alanları olan üniversiteler aynı zamanda ücretlilerin gelirlerinden alınarak verilen diplomaların yanı sıra, işgüvencesinin olmaması yüzünden genelde işsizliği gizleyen gizli işsiz depolarıdır. Öte yandan, kimi üniversitelerin belirli bilim alanlarında ve teknoloji geliştirme alanlarında yetkinleşmesinde olduğu gibi üniversite sistemi de eş üniversitelerden oluşmamaktadır; aksine üniversiteler arasında kademelenme korunmaktadır. Alt kademeler, yaygınlaştırılan ve öğretim üyesi ihtiyacı ile öğretimin niteliği gözetilmeden “her ile” kurulan üniversitelerden oluşmaktadır. Bu üniversitelerden diploma almak ile bu alanda işe girmek arasındaki gerçekler gözetilirse, buraya yöneltilen geleceğin çalışanlarının konumu belli olur. Bu halleriyle bu üniversiteler, gizli işsizlik deposu haline gelmenin yanı sıra tam da bu işleviyle birlikte nitelik düzeyini genelleştirerek ortalama ücretlerin düşmesini getirir. Dolayısıyla üniversitelerin bugünkü işlevleri de toplumun çalışan geniş kesimi için farklı iken, nitelikli emek gücünün yaratılması ve bilim-teknoloji üretimi açısından farklı kesimleri kapsamaktadır. Burada üniversitenin merkezi işlevi olarak bilim ve teknoloji üretim süreci ele alınacaktır.

Öğretim ve araştırmayı birleştiren, bugünkü üniversitelerin temeli, Von Humboldt üniversitesi olarak bilinen üniversite kurumunun Almanya’dan başlayarak Avrupa ve Amerika’da yaygınlaşmasıyla atılmıştı (Tekeli, 2003), (Türel, 2004). Bu üniversitelerin iki işlevi bugüne dek taşınmıştır. Öğretim işlevi; nitelikli emek gücünü yetiştiren, kapitalizmin bugünkü koşullarında gizli işsizlik deposu oluşturan yönünü göstermektedir. Öğretim ve araştırmanın birleştiği, iç içe geçtiği yerde, bilim üretenlerin yetiştirilmesi bulunmaktadır. Araştırma ise, bilim üretenlerin yetiştirilmesini de içermekle birlikte, bilimsel üretimin merkezini oluşturmaktadır.

Bilim üretim sürecindeki dönüşümün sonucunda gerçekleşen üniversitelerdeki esaslı değişimler, temel olarak bu ikinci işlevden başlayarak yaşanmaktadır. İlk bakışta üniversitelerin piyasaya açılması, akademisyenlerin proje bazında çalışması, performansa dayalı değerlendirme, uluslararası ölçütlerde diploma ve eğitim verilmesi, araştırma kriterlerinin, alanlarının, öğretim ve araştırma standartlarının uluslararası ölçekte belirlenmesi olarak gözüken görünümler, daha temel bir değişimin sonuçları olarak üniversitelere yansımaktadır. Daha da kötüsü, bilim üretim sürecinin ana kurumlarından birisi olarak bütün bir üniversiter sistemi dönüştürmektedir. Bu nedenle bilim ve teknoloji üretimindeki dönüşümü değerlendirmek gerekiyor.

Üniversitelerin “özelleştirilmesi”, piyasaya açılması, üniversite eğitiminin özel sermayenin etkinliği altına girmesi, akademisyenlerin uluslararası emek piyasası içinde yer alması olarak bugün çeşitli görünümlerini izlediğimiz bu süreç, bilim üretimindeki temel bir dönüşüme işaret etmektedir. Bu temel dönüşüm, bilimsel üretimin kapitalist kâr mekanizmalarına biçimsel olarak bağlanmasından farklı bir evreyi ifade eden, bilim üretiminin artık içsel olarak kapitalist emek sürecinin ve kâr mekanizmasının üretilmesine dönüşmesi yönündeki gerilimli dönüşümdür.

Burada ifade edilen temel dönüşümü, “bilimin meta olması”, “bilimin metalaşması” olarak “kavramsallaştıran” betimlemelerden titizlikle ayırmak gerekiyor. Bilimsel ürünün meta haline gelmesi, laboratuarında fedakârca çalışan bilimcinin zanaatkâra benzeyen üretiminde gerçekleşmekteydi. O, çoğunlukla buluşunu satıyor, hatta patent alıyordu. Burada bilimcinin ürünü bir metadır, ancak zanaatkâra benzeyen bilimcinin emek süreci kendi özerk alanı olarak kendi denetimi altındadır. Kapitalist, para sermayesi ile bilimciyi kendi hizmetinde meta üretmeye ancak dışsal olarak bağlayabilir. Bu, bilimcinin emeğinin sermaye tarafından biçimsel olarak belirlenmesidir. Sermayenin bilim ile ilişkisi, bu evrede emek süreci ve mekanizması açısından dışsaldır. Oysa bu devir neredeyse 20. yüzyılın başında kapanmıştır! Bilimin metalaştığını hatırlatarak 21. yüzyılı irdelemeye çalışan “kuramsal” önermenin, bir betimlemeden öteye gidememesinin nedeni budur. O devir çoktan geçmiş, kapitalizm epey bir yol almıştır.

Kapitalizmin 20. yüzyılın başındaki ilk büyük kriziyle birlikte, bilimin emek sürecinin parçalanması ve sermayenin denetimi altına alınma çabası, bilimcinin ücretli emekçiye dönmesi, “icadın bir meslek haline gelmesi” (3) tamamlanmıştır. Hatta İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren bu süreç kurumsallaşmış, yaygınlaşmaya başlamıştır (4). Bilimin endüstrileşmesi olarak adlandırılan bu süreçle ilgili betimlemeleri pek çok yerde görmek olanaklıdır (5). Ancak bilimsel üretim incelendiğinde, özgüllüğü de hemen göze çarpar. Bilimsel üretimin ürünü, özgül bir metadır, bilimsel emek de özgül bir emek gücüdür. Genel olarak emek gücünün denetim altına alınmasındaki temel direnç kuvveti sınıfsaldır, emek gücünün biyolojik varlığı, sınırları ve kendinde direncidir. Oysa bilimsel emekte özgül olan yan yaratıcı etkinliğin merkezi yeridir. Metalaştırılması istenen zihinsel emek gücünü, emek miktarını belirleyen etkinlik tümüyle rutinleştirilemez. Bilimsel emek gücü, tümüyle kapitalist emek sürecinin rutinleştirmesine, “rasyonalizasyonu”na tabi olamaz. Bilimsel buluş, keşif elbette uzun bir araştırmanın ürünüdür, ancak rutine bağlanamaz. Bilimsel üretim süreci, bir süreç olarak, parçalara bölünebilir ve ancak kısmen rutinleştirilebilir. Kapitalizmin emek sürecinin tümünü kâr amacıyla denetim altına alma çabası, bu nedenle hep sürse bile hiçbir zaman tamamlanamaz. Bu emek süreci, emek gücü açısından özgül sonuçlar doğurur. Ama aynı zamanda bu ikili bölünme, gerilim, emeğin ürününde de su yüzüne çıkar. Burada bilimin metalaştığını söyleyenlerin adım atmadıkları çetin bir soru durmaktadır. Bilimcinin ürünü nasıl bir metadır? Değer kuramı açısından bilim emekçisinin üretimi nasıl kavramsallaştırılır? (6) Dolaşımdan, piyasadan, mübadele ve metadan üretim sürecine inmemenin altında bu güçlükle karşılaşmamak da yatıyor olmalı ya da değer kuramının zaten artık geçerli olmadığını düşünmek!

Ancak verili bir üretim sürecindeki değişimi salt piyasa ve metalaşma terimleri ile ele almaktan öteye gitmemenin daha vahim sonuçları da vardır. Kapitalizmin eleştirisi, değerin nasıl üretildiğiyle değil, artı-değerin nasıl üretildiğiyle esas sorunsalına ulaşır. Üretimin ürünleri kadar bu ürünlerin nasıl üretildiklerine bakmamak, dönüşümü açıklayamamayı getirmektedir. Kapitalizmin özgüllüğü, meta üretiminde değildir, artı değer üretiminde ve emek gücünün meta haline gelmesindedir, yani üretim sürecindedir. Dönüşümü sadece metalaşma ve piyasalaşma terimleri ile açıklamaya çalışmak bu nedenle sadece bir betimleme olarak kalmaktadır. Dolaşım sürecinden, üretim sürecine yönelmek gerekir.

Bilim üretim sürecinin kendisi bir sanayi üretimi haline gelmiş, bilimci bilim emekçisine dönüşmüşken, 20. yüzyılın başından bu yana birçok kriz, üretim ile birlikte bilim üretimini de değiştirmiştir. Temel dönüşüm olan bilim üretiminin kapitalistleşmesini tarihsel bir çerçeveden de değerlendirmek gerekiyor. Üniversitelerde yaşanan sürecin tarihsel alt yapısını da bu değişim oluşturuyor. Bu tarihsel değişimin burada ancak kabataslak bir izdüşümünü verebiliriz.

Bilimin endüstrileşmesi, sanayideki yani üretimdeki daha temel bir gelişime dayanıyordu. 20. yüzyılın ilk büyük krizinin ardından İkinci Dünya Savaşı ile birlikte üretken sermayenin uluslararasılaşması belirleyicidir; yani üretim uluslararasılaşmaktadır. Bu dönemde bilimin üretim sürecini yukarıdan aşağıya belirleyen önemli bir dönemeç, Vannevar Bush’un 1945’te hazırladığı ve ABD yönetimince resmi politika haline getirilen bilim ve teknoloji raporudur. “Bilim – Sonsuz Sınır” adlı bu rapor, savaş sonrası uluslararası ilişkilerde egemen konuma gelen ABD’nin savaş sırasında bilimsel üretim sürecinden kazandığı deneyimlerin kurumsallaştırılması gibidir. Sadece savaşın deneyimleri arasında yer alan penisilin gibi ilaç sektöründeki bilimsel başarıların ticarileştirilip yaygınlaştırılması önerilmez. Ama aynı zamanda atom bombasını üreten bilim ve teknolojinin yaygınlaştırılıp ticarileştirilmesini, şifreleri çözmek için ya da bombanın menzilini hesaplamak için geliştirilen bilgi işlem makinalarının, otomasyon makinalarının üretim sürecine katılması da önerilir.

“Daha fazla iş yaratmak için yeni, daha iyi ve daha ucuz ürünler yapmayı hedef almalıyız. Yeni, canlı, çok sayıda girişimin ortaya çıkmasını istiyoruz. Ama, yeni ürün ve prosesler tam anlamıyla olgunlaşmış olarak doğmazlar. Onlar, temel bilimsel araştırmalar sonucu ortaya konan yeni ilkeler ve yeni kavramlardan hareketle geliştirilirler. Temel bilimsel araştırma bilimsel sermayedir. Dahası, bu bilimsel sermayenin başlıca kaynağı olarak, artık Avrupa’ya dayanamayız.” (Rapordan aktaran Göker, 1998, abç).

Temel bilimsel araştırmalar, üniversite sanayi işbirlikleri devlet tarafından da desteklenecektir. Üniversiteler ve araştırma laboratuarları gibi bilimsel üretim yerleri, sanayi ile işbirliğini kurumsallaştıracaklardır. İlhan Tekeli’nin ve Oktar Türel’in değindiği “multiversite”, eski Harvard rektörü Derek Bok’un tarihsel örnekler verdiği “girişimci üniversite” bu dönemin belirgin kurumudur.

Bilimin endüstrileşmesinin önemli aracı olan bu üniversitelerin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Vannevar Bush’un raporuyla kurumsal olarak belirleyici hale gelmeleri, sanayi işbirliğinin kilit noktaları olmaları ve devlet tarafından desteklenmeleri yeni bir elbirliğine benzemektedir. Adeta, bilim üretimi münifaktürden yeni bir elbirliğine geçmiştir. Bildiğimiz anlamda bir fabrika olmasa da buna paralel yeni bir elbirliğidir:

“Artık üniversite bir akademisyenler komünitesi olmaktan çıkmış, piyasa güçlerinin etkisi altında şekillenen bir organizasyonlar topluluğu haline gelmiştir. Bu organizasyonlar topluluğunun (şirketler topluluğu diye de okuyabilirsiniz) sosyal ilişkileri büyük ölçüde metalaşmıştır. … Artık bu multiversite, bir programla gelen, … girişimci bir rektör tarafından yönetilecektir.” (Tekeli, 2003: 59)

Üretkenlik, rekabet için gerekli olan yeni ürünler, yeni üretim süreçleri aynı zamanda yeri geldiğinde itaatsiz işçinin yerine ikame edilecek ya da onun emek sürecini denetleyecek araçlar, üniversiteler ve araştırma şirketleri aracılığıyla bilim ve teknoloji üretimi tarafından üretilecekti. Bilim üretimi sanayi üretimine ileri geri bağlantılarla daha sıkı bağlanmaktaydı (7).

1970’li yıllardaki krizin ardından üretken sermayenin uluslararasılaşmasının kendini farklı düzeyde yeniden üretmesi, çok uluslu şirketlerin dünya çapındaki üretim etkinliklerinin yanında araştırma geliştirme etkinliklerini de “yerellikler”de yapmalarını getirdi. Bu sürece bilim üretim sürecinin, Araştırma ve Geliştirme’nin uluslararasılaşması demek yerindedir (Narin, 2008b) (8). Üniversiteler de sürecin bir parçası olarak bu dönüşümden payına düşeni almışlardır.

Her ne kadar bu kavramla tanımlanmasa da, Ar-Ge’nin ya da bilimsel üretim sürecinin uluslararasılaşmasının başlangıcı olarak genelde anılan dönüm noktası 1990’lı yıllardır.

2007 yılı OECD Bilim, Teknoloji ve Sanayi Karnesi’nde şunlar söylenmektedir:

“Araştırma dahil, bilimsel-teknolojik faaliyetlerin küreselleşmesinde son zamanlarda hızlı bir artış oldu. Sınır ötesi Ar-Ge projelerinde (BİT sayesinde) artan esneklik, Ar-Ge maliyetlerinin artması, (fikri mülkiyet haklarının güçlendirilmesi ya da Ar-Ge faaliyetlerinin vergilendirilmesi gibi) önemli politika değişiklikleri hep bu eğilimi destekledi. 1995-2005 yılları arasında uluslararası planda ortak yazılan bilimsel yayınlar üç kat arttı. İcatlarda sınır ötesi işbirliği (iki veya daha fazla ülkede bulunan ortak icat sahiplerince alınan patentlerin oranı) dünya çapındaki icatların toplamı içindeki pay olarak yaklaşık iki kata (1991-93 ile 2001-03 arasında yüzde 4’ün altından yüzde 7’nin üzerine) çıktı” (OECD Science, Technology and Industry Scoreboard, 2007).

Üstelik 2007 tarihli bu karneye göre, araştırmanın odağı “gelişmekte olan ülkelere” de yayılmakta, özel bir yoğunlaşma ise Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’ya karşı gösterilmektedir. UNCTAD’ın hazırladığı 2006 Dünya Yatırım Raporu’nda da benzer bir eğilimden söz edilmektedir. Rapora göre, 2005’te Güney, Doğu ve Güney doğu Asya’ya Ar-Ge alanında 315 yeni doğrudan yabancı yatırım projesi yönlenmiştir (Dünya Yatırım Raporu 2006, s.56). Bunların beşte dördü Çin ve Hindistan’a yönelmiş durumdadır. Bu şekilde 2005’in sonunda Çin’deki yabancı yatırımlı Ar-Ge merkezlerinin sayısı 750’ye çıkmıştır.

Ar-Ge harcamalarının başını uluslararası şirketler çekmektedir; ancak bu harcamalar sadece erken kapitalistleşmiş ülkelerde yapılmamaktadır. Bunu Ar-Ge harcamaları üzerine yapılan bir haberde görmek olanaklıdır (Referans, 2 Ocak 2006):

“Tüm dünyada, özel ve kamu sektörleri tarafından Ar-Ge’ye harcanan toplam meblağ 680 milyar dolar. Bunun yarısına yakını çok uluslu şirketler tarafından harcanmakta. … Ar-Ge şampiyonu şirketlerden her biri, bu alanda yılda 5 milyar dolardan fazla harcıyor. Gelişmekte olan ülkeler arasında ise bu rakamı aşan sadece 4 isim var. Onlar da Çin, Güney Kore, Tayvan ve Brezilya. Ar-Ge’ye büyük yatırım yapan şirketler uzun yıllar bazı Ar-Ge faaliyetlerini merkez ülke dışında sürdürmüşler. Ama yeni olan, Ar-Ge çalışmalarının Avrupa veya Amerika dışında gelişmekte olan ülkelere yöneliyor olması. Örneğin Amerika’daki şirketlerin sadece yüzde 3’ü 1990’ların başında Asya’da Ar-Ge çalışması yürütürken, bugün bu rakam yüzde 10’u aşmış. Çok uluslu şirketlerin Ar-Ge’nin outsource edilmesi için 10 yıl önce ayırdıkları bütçe 30 milyar dolar civarındayken bu rakamın bugün ikiye katlanarak 70 milyar doların üzerine çıkmış olduğu tahmin ediliyor.”

UNCTAD’ın 2006 Yatırım Raporu kapsamında 300 büyük şirketle yapılan bir anket sonucunda, yanıtlayan 69 şirketten yüzde 67’sinin, Ar-Ge çalışmalarını gittikçe daha fazla başka ülkelere “outsource” etmeye hazırlandıkları ortaya çıkmıştır. Ar-Ge’yi kendi ülkelerinde tutmayı planlayanların oranı ise yüzde 2’dir.

1990’lı yıllardan beri yapılan pek çok akademik araştırma da uluslararası Ar-Ge etkinliklerinin önemli oranda arttığını ileri sürmektedir (Dunning, 1994; Cantwell, 1995; Cincera, Van Pottelsberghe vd., 2006; Edler, 2004). Üstelik tüm olgular Ar-Ge’nin dünya üzerinde yayıldığını göstermektedir. Süregiden tek tartışma, çokuluslu şirketlerin Ar-Ge etkinliklerinin ağırlıklı kısmının ana ülkede olup olmadığı üzerinedir. Bu tartışma, Ar-Ge’nin uluslararasılaşmasının üretken sermayenin uluslararasılaşmasının ileri boyutunun bir sonucu olduğunu, kesinlikle bundan ayrı ve özgül bir durum olmadığını göstermekle kalmamaktadır. Aynı zamanda tıpkı üretken sermayenin uluslararasılaşmasının eşitsiz ve hiyerarşik doğası gibi, Ar-Ge’nin uluslararasılaşmasının da bu niteliklere sahip olduğunu göstermektedir.

Ar-Ge’nin 1990 sonrası uluslararasılaşması, bu dönemdeki belirli koşulların oluşmasına ve belirli sınırlara bağlıdır. Uluslararasılaşan üretken sermayenin 70 krizinin ardından azalan kâr oranları karşısında dünya pazarlarında yükselen rekabetin bir gereği olarak Ar-Ge çalışmalarını yoğunlaştırması, koşullardan birini oluşturmaktadır. Diğer bir koşul Bilgiişlem ve İletişim teknolojilerinde bu dönemde çok hızlı ve güçlü biçimde yaşanan uluslararası alana yayılma ve etkinlik kazanmadır. Ayrıca ulaşım ve uluslararası ticaretin olanaklarının artması, dünya ticaretin bu dönem içinde krizlere rağmen hacim olarak büyümesi etkenlerden diğerlerini oluşturmaktadır. GATTS ve TRİPS gibi uluslararası düzenlemeler sayesinde fikri mülkiyet “hak”larına dair hukuksal düzenlemelerin yapılması, patent hakları ve kurumlarının yerleşmesi, standartlaşmanın kurumsal düzenlemesi olan standart tespit kurumlarının kurulması Ar-Ge’nin uluslararasılaşmasının koşulları arasındadır.

Öte yandan Ar-Ge’nin uluslararasılaşmasının konumuz açısından en önemli koşullarından biri, gerekli nitelikli emek gücü havuzunun yaratılması ve Ar-Ge teşviklerine dair düzenlemelerin yapılmış olmasıdır. Birinci koşul, üniversitelerdeki bilim emekçilerinin ve bilim üretim sürecinin durumunu belirlemektedir. İkinci koşul ise üniversite sanayi işbirliğinin hızlanmasını getirmektedir.

Ar-Ge’nin dünya çapında böyle yayılması ve önem kazanması, devletlerin Ar-Ge teşvikleri, fikri mülkiyet haklarına dair yaptıkları düzenlemeler göz önünde bulundurulursa, üniversitelerin de “dönüştürülmesi” kaçınılmaz olmaktadır.

Üniversitelerde önce araştırma işlevinin sonra da eğitim işlevinin giderek metalaştırılması bu temel dönüşüm ile birlikte hız kazanmıştır (9). Üniversiteler sadece nitelikli emek gücünün yaratılması için eğitim mekânları değil aynı zamanda araştırma geliştirme etkinliğinin bizzat kendisinin temel mekânları arasındadır. Dolayısıyla üniversitelerin dönüşümü salt “siyasal oyun” değil, aynı zamanda sermaye birikiminin köklü ve yapısal bir ihtiyacına karşılık gelmektedir. Bilim üretiminde uluslararası nitelikli emek gücünün, üretimin ve Ar-Ge’nin uluslararasılaşmasının ihtiyaçlarına göre yeniden üretilmesi ve yapılandırılması… Ar-Ge teşvikleri, fikri mülkiyet hakları, patent yasaları, üniversite sanayi işbirliğine dair düzenlemeler, üniversitelerin dönüşümünde yapısal diğer parçaları oluşturmaktadır.

Zaten Ar-Ge’nin uluslararasılaşmasına eşlik eder biçimde, ülkelerin teknoloji politikalarını, bu politikaları oluşturan kurumları, standart tespit kurumlarını geliştirme, izleme yönünde uluslararası anlaşmalar da yürürlüğe girmeye başlamıştır. Ar-Ge teşvikleri ve sanayi işbirlikleri ile Türkiye’de de İTÜ, ODTÜ gibi üniversitelerde araştırma merkezleri kurulmuş, teknoloji geliştirme merkezleri, teknokentler ve teknoparklar üniversitelerdeki bilimsel emek gücünün de katılmasıyla işlerliğe sokulmuşlardır. Pek çok örnek bulmak olanaklıdır. 1996-2005 arasında ihracatta ve üretimde çok hızlı gelişen otomotiv sektörü bunlara bir örnektir. 2004 yılında, İTÜ ile OSD arasında, TÜBİTAK-ÜSAMP (Üniversite Sanayi Araştırma Merkezleri Programı) çerçevesinde ‘Otomotiv Teknoloji Ar-Ge Merkezi (OTAM)’ kurulmuştur (DPT 2006: 83–84).

Tüm bunlar da göstermektedir ki, bilim ve teknoloji üretimini gerçekleştirdiği kadar sanayinin de gerek duyduğu nitelikli emek gücünü eğitecek olan üniversite ve eğitim kurumlarının uluslararası düzeyde standartlara kavuşturulması, diplomalarının, derslerinin ortak standartlarla ölçülmesi yönündeki girişimler (örn. Bologna süreci, Avrupa Yüksek Öğretim Alanı, Avrupa Yeterlik Çerçevesi vb.) bilim üretimindeki ve emek gücünün yeniden üretimindeki ihtiyaçları karşılayabilmek içindir.

Üniversitelerdeki dönüşüme, bilim üretimindeki dönüşüm perspektifinden bakıldığında belirli önermelerin, sermaye birikiminin bilim üretimine yönelik duyduğu ihtiyaçlara ters değil aksine paralel olduğu görülecektir.

 

Kapitalist bilim üretimi ve özerklik

Birinci önerme şudur: Üniversiteler özerk olursa bilim yapılabilir. Özerklik kaldırılır, siyasallaştırılırsa bilim yapılamaz. Bu durumda bilim cendereye sokulacaktır.

Özerklik, burada anlatılan, hakim ve yaygın hale gelmeye başlayacak olan bilimsel emek süreciyle uyuşmaz değildir. Aksine, üretim araçlarını ve üretim koşullarını belirlediği sürece bu alanda üretenlerin özerk olması, yaratıcılıklarını daha fazla kullanmalarını sağlayacak, “verimliliği” artıracaktır. Bu yüzden, bilimi üretmeyi öne aldığı yerlerde, kapitalist bilimsel emek süreci için siyasal kadrolaşma değil, liyakat esastır. Bilimsel emek sürecini de hâkimiyeti altına alan sermaye için daha fazla “yazıyor”, yayın yapıyor (10), kongrelere gidiyor, sosyal (11) da olsa projeler yapıyorsanız korkmanızın bir nedeni yoktur. Amerika’da, Almanya’da üniversitelerin, usta çırak ilişkisi yerine performansa dayalı, sıkı denetlenen emek sürecine bağlı, proje bazında sürekli “üreten”, üstelik bunu yaptıkları sürece de fonlanabilecek asistanlara, öğretim üyelerine sahip olması, fikri mülkiyet hakları çerçevesinde “üreten” fabrikalar olması sistemin de gittiği bir yön gibi gözüküyor. Bu yöndeki örnekler çoktur. TÜSİAD 2008 yılında hazırladığı raporda, YÖK’ün ayrıntılı düzenlemelerinin, üniversite özerkliğine müdahale eder düzeyde olduğunu belirtmektedir. TÜSİAD’a göre üniversitelere “tek tip elbise” giydirilmeye çalışılmaktadır (TÜSİAD, 2008). Ona göre, YÖK’ün bu tür düzenlemeleri, “çeşitliliğin geliştirilmesine olanak sağlamamaktadır”.

Bir malın nasıl üretildiği, nasıl dağıtıldığını, nasıl bölüşüldüğünü, bölüşümün nasıl yönetildiğini belirler. Tıpkı bunun gibi bilimin üretimi de kapitalist emek sürecine dönüşürken, bilimi üretenlerin nasıl dağıtıldığı, ürünlerinin nasıl bölüşüldüğü, nasıl yönetildiği de kapitalizm tarafından belirlenir. Bilimi üretmede temel rol oynayan kurum olarak özerk bir üniversite, bu emek sürecine tabi kaldığı sürece, sermayenin de isteklerine uygundur ve özerk ve “bilimsel” bir üretim gerçekleştirir. İnsanlığın yararına bir konuyu araştıran, merakının peşindeki bilimci, özerk bir üniversitede bu emek sürecine tabi olarak, gerektiğinde oldukça büyük fonlardan yararlanarak, “bilimsel” bir üretim gerçekleştirebilir. Bu üretimin araçlarının kimde olduğu, emek sürecinin, yayın ve tartışma sürecinin biçimsel olarak nasıl belirlendiği, bilimsel emeğin ürünlerinin piyasada nasıl kullanılacağı, toplumun ihtiyaçlarıyla nasıl uyuşacağı ise bizzat sermaye ilişkisinin kendisince belirlenebilir. Belki bu kavramların gerçek içeriklerini açığa çıkarmak ve bunlara karşı koymak, bilimi üreten bilim emekçilerine esas sınıf karakterini kazandıran bir basamak, bilimin özgürleşmesi yolunda sahici bir adım olabilir.

Üniversitelerin dönüşümünü açıklama yönündeki kuramsal çabaların en gelişkin önermeleri, bilimin ve eğitimin metalaşması, piyasaya açılması, uluslararası akademik işgücü piyasasının oluşturulmasını kapsamaktadır. Ürünlerin metalaşmasının, bizzat üretim sürecinin kendisinde yaşanan bir değişimin sonucu olduğu göz ardı edilmekte, ya da bu sonuçlar yeterince irdelenmemektedir. Yani metalaşma önermesinin zorunlu sonuçları, çözümlemesi eksik bırakılmakta; bilim üretimindeki “üretim araçları”, emek süreci özgül olarak incelenmemektedir. Oysa kapitalist emek süreci tarafından kıskaca alınan bilim üretiminin temel sorunu bu emek sürecinin kapitalizmin kâr güdüsü ile olan iç bağıntısıdır. Bilimin üretiminin kapitalist üretim ilişkilerinden muaf olamayacağı açık olsa gerektir. Tam da bunun için, “bilimin ve eğitimin metalaşması” yönündeki önermeler, olgunun betimlenmesi, görünümün adının koyulmasından öteye gitmemektedir. İyi ama, TÜSİAD da, YÖK de rekabet içindeki üniversitelerden, piyasaya açılan, sanayi ile işbirliği yapan, uluslararası alanda işbirliğine giden üniversitelerden, dünya ölçüsündeki standartlarda akademisyen yetiştirmekten söz ederken zaten bunu açıkça söylemektedir. Bu kapitalizmin pervasızlığı değildir sadece… Aksine kapitalist üretim ilişkilerini eleştirenler açısından görünümün ardındaki ilişkilerin henüz açıklanması gereken yönleri olduğuna işaret eder.

Yaşanan dönüşüme bütünsel olarak karşı çıkmak giderek kaçınılmaz hale gelmektedir; tarafsız, sınıflardan azade bir bilimsel üretim, bir yanılsama, bir hayaldir.

Sermaye, bilim üretim sürecini kıskaca alarak bir dönüşüm gerçekleştirmektedir. Yaygın kanının aksine bu dönüşüm, “üniversite özerkliği” fikri ile ya da “metalaşma ve özel üniversiteler yüzünden temel bilimsel araştırmaların ya da sosyal araştırmaların yapılamayacağı” önermesi ile çelişki içinde değildir. Bunlar “üniversiter sistemi” korumanın araçları olabilirler ancak kapitalist bilim üretimine karşı koymanın araçları değillerdir, tam aksine bilimdeki gerilimli kapitalist dönüşümün temel araçları arasındadırlar. Tam da bu yüzden TÜSİAD da, Bologna süreci de üniversite özerkliğinden söz etmektedir. Aynı zamanda üniversite sanayi işbirliğinden, bilim emekçilerinin “kamu çalışanı, memur” kimliğinden çıkıp projelerde istihdam edilen araştırmacılar haline dönüştürülmesini talep etmektedirler. Kısacası “bilim” istemektedirler, ama nasıl bir bilim?

Bilimsel çalışmanın ürünü, giderek daha fazla toplumsal birikime, ortaklaşa emeğe dayandığı halde, bir o kadar toplumdan kopmakta, özel mülkiyet, patent hakkı biçiminde bilim ürününe el koyulmaktadır. Bilim üreticileri de sınıfsal ayrışmayla yüz yüze kalmaktadırlar. Püripak bir bilimi savunmak, büyük resmi değerlendirmeden “özerkliği” savunmak bu nedenle yeterli olmayacaktır.

Görüldüğü gibi bilim üretim sürecinin kapitalistleşmesiyle, özerklik arasında bir çelişki yoktur aksine bundan sonraki maddede görebileceğimiz gibi süreklilik ve birbirini tamamlayıcılık vardır.

 

“Kâr amacı dışı konular”ın kâr amacı döngüsüne dahil edilmesi

İkinci önerme de şöyle: Üniversitelerde piyasaya teslim edilirse, kâr amacı dışındaki konularda kimse bilimsel araştırma yapmaz.

Vannevar Bush’un 1945 tarihli, bilim üretim sürecinde dönüm noktası olan raporu, hakim olmaya başlayan üretim sürecinin temel karakterinin adını koyup, fiili bir politika haline çevirirken ana fikirlerinden birisi temel araştırmaların desteklenmesi idi. Bilimin, teknolojik yeniliğin üretimi üzerine epey yüklü bir yazın bulunmaktadır ve bu yazının üzerinde özellikle ortaklaştığı nokta, bilimsel araştırmayı tümüyle tek tek kapitalistlere bırakmamak, destek ve geliştirmenin kurumlarını oluşturmaktır. Yani tek tek kapitalistlerin yanı sıra, bunun ötesinde genel olarak üstlenilecek bir temel araştırma, teknoloji kuluçkaları oluşturma gündeminin olması gerektiğidir. Yani temel araştırmalara yönelik “kamu harcamaları”nı güvence altına alan kurumsal bir yapının ister devletin isterse de tekil sermayelerin de katıldığı özerk kurulların denetiminde olmasını, genel olarak sermaye de talep etmektedir. Dolayısıyla kapitalist üretim sürecinin bilime yansımasından etkilenen emekçiler, kendi haklılıklarını “temel araştırmaların yapılmayacağı” yanılgısıyla savunamazlar. Bu vurguya bakılırsa CERN’de Higgs bozonu üzerine yapılan araştırma boşunadır; hele bunun ABD’de de bir yarış halinde yürütülmeye çalışılması nafiledir. Tek tek bireysel kapitalistlerin hiçbirinin dolaysız ihtiyacını oluşturmayan bu araştırmaya boşuna para ayrılmaktadır. Oysa durum hiç de öyle değildir. Aksine sermaye birikimi, bireysel sermayelerin ötesinde genel olarak sermayenin ihtiyaçlarını da gözeten, temel araştırmaların yapılması yönünde eğilim göstermektedir. Bunu yeni ürünler üretmek, yeniliklerin olasılıklarını artırmak, bu yenilikleri geliştirecek küçük ama nitelikli şirketlerle birleşmek ya da bunları yutarak kâr oranlarını yükseltmek gibi bir çabayla yapmaktadır. Bu tür temel araştırmaların içine Erik Olin Wright’ın ABD üniversitelerinde sınıf yapısı ve dağılımına yönelik yürüttüğü araştırmalar yani sosyal araştırmalar da girmektedir. Ortak bilim kurulları ve fonlar, bu çalışma ve araştırmalara da fon sağlamakta, destek vermektedir. Sermaye, “kâr amacı dışındaki konular”ın her an kâr amacı döngüsüne dahil edilebileceğini çok iyi bilmektedir ve hiçbir konuyu bu döngüden yüce görmemektedir. Tıpkı “özerklik” kavramı yerine sınıfsal perspektifin ve özne olarak sınıfın öne çıkartılması gerekliliğinde olduğu gibi, burada da “toplum için üretim” kavramının öznesi olan sınıf ve bu sınıfın mücadelesi ön plana çıkartılmalıdır.

Bu durumda bilimin özgürleşmesinin kaderi ile kapitalizmin bilimi boyunduruk altına alma çabasına karşı bilim emekçilerinin çıkış yolları birleşmektedir. Özerklik ya da bilimin kendinden menkul bir alternatif olacağı söylemi bu çıkış yollarından değildir. Bilimsel emek gücü de güvencesizleşirken, tepkisi statü kaygısıyla, “eğreti bilimci olur mu?” demek olamaz. Tıpkı diğer emekçiler gibi bilimin üretim süreci de parçalara ayrılarak güvencesizleştirilmektedir. Çünkü kapitalizm bilimi de ayrı görmemektedir. Bilimsel üretimde meta ilişkileri ile kapitalist ilişkilerin hakimiyeti ağırlığını hissettirirken, bilim emekçileri de bir ayrışma yaşamak zorundadır. Bilim emekçilerinin kaderi de diğer emekçilerle birleşmektedir.

 

Sonuç yerine

Bilimin temel itici gücü, bilimcinin doğaya, evrene, toplumsal evrene, canlı ve cansızın evrenine yönelik merakı olsa gerek. İnsanlığın, doğa ve evren karşısında heyecan duymasından, merak etmesinden, us yürütmesinden daha insanca bir şey olamaz. Ancak bilimin evrenselliği karşısında bir başka evrensellik kendisini dayatır ve meydan okurken, bilimin halelerini yıkmak, toplumun sınıflı bir toplum olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Eleştiri, zinciri örten hayali çiçekleri koparmalıdır. Merak etme duygusunu, düş gücünü öldürmek için değil… Aksine bunların hayallere dönüşüp, gerçeği karartmasını engellemek için… Bilim üretim süreci kapitalistleşmektedir, bilimsel emek süreci parçalanmakta, kapitalist denetim altına alınmaktadır. Bilimci de bu süreçten muaf değildir. Saf haliyle merak, doğaya, biyolojik, jeolojik ve toplumsal evrene dair duyulan doyumsuz merak duygusu, sınıflı toplumların gerçeğiyle yüzleşmek zorundadır!

 

DİPNOTLAR

1) Bu yüzden yazıda, başlı başına üniversitelerdeki dönüşümün dünyadaki ve Türkiye’deki tarihini aktarmak, dönüm noktaları belirlemek gibi bir uğraşa girilmeyecektir. Bunun için şu kaynaklara başvurulabilir: Von Humboldt türü üniversite anlayışından “girişimci” üniversite anlayışına değişimin Harvard eski rektörlerinden eleştirel bir betimlemesi için Derek (2007), Tekeli (2003) özellikle s.51-63, Türel (2004), Ercan (1998a, 1998b, 1999), Edis Şahin ve Erşen (2006).

2) Konumuz açısından emek gücünün yeniden üretiminin, daha az önemsiz olmayan diğer yönlerine yani ideolojik ve politik yönlerine daha ayrıntılı giremiyoruz.

3) “İcat o zaman bir meslek niteliğini kazanır ve bilimin bizzat dolaysız üretime uygulanması, onu belirleyen ve teşvik eden bir bakış açısı haline gelir” (Marks, 1979: 650).

4) Dünyadaki ilk atom bombasının yapılması (ve belki de Nagazaki’de kullanılmasıyla) sonuçlanan Manhattan projesi, bilimin emek sürecinin parçalanmasında bir “bilim manifaktürü” olarak önemli bir geçiş aşamasını oluşturmaktadır. Manhattan projesi ve Nagazaki’ye atılan bomba, kapitalist toplumda bilimin “yaldızlarını” ortadan kaldıran en önemli gelişmelerdir (Narin, 2006). Von Humboldt Üniversitesi ve araştırma laboratuarları, bilimi “artizanlık” (Tekeli, 2003) döneminden çıkartan dönüm noktasıysa, Manhattan Projesi belki de son bilim manifaktürü olabilir. Bilim üretim süreci de bu tarihlerden sonra manifaktürden daha ileri bir elbirliği (cooperation) dönemine girmiştir.

5) Sadece birkaç örnek: (McClellan ve Dorn, 2006), (Ansal, 1985, 1985b), (Buğra, 1985), (Freeman ve Soete, 2003).

6) Bilimsel emeğin özgül karakteri ile bu karakterin yarattığı sınır durumun daha ayrıntılı bir açıklaması için bkz. Narin (2008a) ve Narin (2008b, özellikle 2. Bölüm).

7) “Üniversiteler dünyayla birlikte değiştiler. Artık büyük iş dünyası ile gizli gizli iş çevirmiyorlar, giderek onlarla özdeş hale geliyorlar” (Johnson vd., 2003: 12). 1980 sonrası üniversitelerin başına gelen en büyük değişim, “kampüsün, önemli bir sermaye birikim mekânı haline gelmesidir. Bunun sonucu entelektüel etkinliğin entelektüel sermayeye, böylelikle de entelektüel mülkiyete sistemli biçimde dönüştürülmesidir” (Noble, 2003: 34).

8) Bilimin evrensel olduğu söylenegelmiştir. Bilim zaten doğuştan beri evrensel karakteriyle anılır ama bu takdirde bilimsel üretim sürecinin (Ar-Ge) uluslararasılaşması çelişkili değil midir? Bu çelişki gerçekte genel toplumsal aklın, toplumsal emeğin bir birikimi olan bilim ile bu bilimin ürünlerinin mülk edinilmesi arasındaki çelişkidir. Genel emek, yani zihinsel bilim emeği toplumsallaşmış iken, bu zihinsel emeğin ürünleri metalaşmakta, özel mülk edinilmektedir.

9) David Noble (2003) üniversitelerdeki bu dönüşümün iki genel evresi olduğunu söyler: İlki, 20 yıldan fazla bir süre önce başlamış ve hâlâ devam etmekte olan, bilim ve mühendislik bilgisini, piyasada alınıp satılabilen, ticari olarak uygulanabilir mülk haline gelip tescil edilebilir ürünlere dönüştürerek üniversitenin araştırma işlevinin metalaşmasını gerektiren evredir. Şimdi tanık olmakta olduğumuz ikincisi, derslerin kredili derslere, öğretim etkinliğinin kendisinin ticari olarak piyasada alınıp satılabilir, mülk edinilip tescil edilebilen ürünlere dönüştüğü, üniversitenin eğitim işlevinin metalaşmasıdır. Noble’a göre ABD’de, ilk evrede üniversiteler patent ve kısıtlayıcı lisansların üretim ve satışının mekânı haline geldiler. İkincisinde ise, telif hakkına sahip videolar, ders malzemeleri, CD’ler ve internet sitelerinin üretim (ve temel pazarı) mekânları haline geldiler. Bu özellikler bize çok yabancı gibi gelseler de bu yanıltıcı görünüşe aldanmamalı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi ve Açıköğretim programının gelişimi, birçok üniversitede uzaktan eğitim programının gelişimi şimdiden bu doğrultuda kat edilen yolu çok iyi göstermektedir.

10) “Yayın yap ya da yok ol!” Doktoralı bir akademisyen, uzun vadeli akademik iş elde edebilmenin tek yolunun bu olduğunu söylemektedir (Johnson, 2003: 70), (Tekeli, 2003: 66). Peki ama, diğer öğretim görevlilerinin de buna göre davrandığı, yayın sayısı ve akademik kriter karşılıklarının balon gibi şiştiği bir dünyada, akademisyenleri büyük olasılıkla hangi gelecek beklemektedir: Johnson’ın dediği gibi “çıraklık” aşamasının bitmesinden sonra bile, iş güvencesinin, sağlık güvencesinin olmadığı, “gülünç” maaşlarla çalışma beklemektedir. Tekeli’nin dediği gibi, ikinci sonucu da “kötü bilginin iyi bilgiyi kovması”dır (2003: 66).

11) Buradaki “sosyal”in “sivil toplum”a denk düştüğünü vurgulamak gerekiyor. Yoksulluk ve gelir dağılımı üzerine bir proje sadaka ekonomisini beslediği, buna veri ve araç oluşturduğu sürece ya da kentsel dönüşüm üzerine bir proje yeni rant alanlarının sosyal tepkiyi asgarileştirerek yaratılmasına veri oluşturduğu sürece bilim üretim sürecinin verimli bir “çıktısı” olabilir.

 

KAYNAKLAR

1) ABD (1945). Science – The Endless Frontier, Temmuz 1945, Bilimsel Araştırma ve Geliştirme Bürosu Müdürü Vannevar Bush tarafından ABD Başkanı Roosevelt için hazırlanan rapor, Kaynak: http://inovasyon.org/, İndirilme tarihi: Kasım 2007.

2) F. Alpkaya, F. Ercan, H. Mıhçı, İ. Önder, M. Özuğurlu, S. Özbudun, T. Demirer (Haz.) (1999); “Eğitim: Ne için? Üniversite: Nasıl? YÖK: Nereye?”, Öğretim Elemanları Sendikası,

Ütopya yayınları, No 13, Ankara, 1999.

3) H. Ansal (1985), “Teknolojinin Taraflılığı ve Üretim İlişkileri”, 11.Tez. (1):152-171.

(1985b), “Değişik Perspektiflerden Teknoloji”, İktisat Dergisi, (246): 19-24.

4) Derek Bok (2007), “Piyasa Ortamında Üniversiteler, Yüksek Öğretimin Ticarileşmesi”, Çev: Barış Yıldırım, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları: İstanbul.

5) A. Buğra (1985), “İktisat Yazınında Teknoloji”, İktisat Dergisi, (246), 25-34.

6) J. Cantwell (1995), “The Globalisation of Technology: What Remains of The Product Life Cycle Model”, Cambridge Journal of Economics, 19 (1) : 155–174.

7) Michele Cincera, Bruno Van Pottelsberghe ve Reinhilde Veugelers (2006); “Assessing the foreign control of production of technology: The case of a small open economy”, Scientometrics, Vol. 66, No. 3 (2006) 493–512.

8) DPT (2006) Dokuzuncu Kalkınma Planı (2007-2013) Otomotiv Sanayii Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Temmuz 2006.

9) J. H. Dunning (1994), Multinational enterprises and the globalization of innovatory capacity, Research Policy, 23 : 67–88.

10) Dünya Yatırım Raporu, 2006.

11) Edis Şahin, Yeşim ve Ayça Erşen (2006) “Bilimin Ekonomipolitiği”, 8-10 Eylül 2006, Karaburun Bilim Kongresi’ne yapılan sunuş. Ayrıca Bilim ve İktidar içinde, Haz: Karaburun Bilim Kongresi Düzenleme Kurulu, Dipnot yay: Ankara, s.183-193.

12) Jakop Edler (2004), “International research strategies of multinational corporations: A German perspective”, Technological Forecasting & Social Change 71 (2004) 599–621.

13) Fuat Ercan (1998a), “Eğitimin Metalaşması ve Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de Eğitim”, İktisat Dergisi, Sayı: 376, s.46-58. (1998b), “Eğitim ve Kapitalizm, Neoliberal Eğitim Ekonomisinin Eleştirisi”, İstanbul: ÖES-Bilim Yayınları. (1999), “Neo-liberal Eğitim Ekonomisi: Eleştirel bir Çerçeve Denemesi”, Eğitim: Ne için? Üniversite: Nasıl? YÖK: Nereye?, Haz. Alpkaya vd. içinde, s.49-94.

14) C. Freeman ve L. Soete. (2003), “Yenilik İktisadı”, Çev: E. Türkcan. Ankara: TÜBİTAK.

  1. E. McClellan ve Harold Dorn (2006), “Dünya Tarihinde Bilim ve Teknoloji”, Çev: Haydar Yalçın, Arkadaş Yayınları: Ankara.

15) Aykut Göker (1998), “‘Küreselleşme’ Sürecinde Niçin Bilim ve Teknoloji Politikası; Niçin Ulusal?”, Toplum ve Bilim, Yaz 1998, sayı 77.

16) B. Johnson (2003), “The Drain-O of Higher Education: Casual Labor and University Teaching”, Steal This University… Johnson vd. (Haz.) içinde, s. 61-80.

17) B. Johnson, P. Kavanagh ve K. Mattson (Haz.) (2003); “Steal This University: The Rise of The Corporate University and The Academic Labor Movement”, Routledge: New York.

18) Karl Marks (1953), “Grundrisse Der Kritik Der Politischen Ökonomie (Rohentwurf)”, 1857-1858, Berlin: Dietz Verlag. (1979), Grundrisse. Çev: Sevan Nişanyan. İstanbul: Birikim.

19) Özgür Narin (2006), “Bilim ile İktidar Arasındaki İlişkinin Çözümlenmesinde ‘Eski’ Bir Ayrıma Başvurulabilir mi? Bilimin ‘Gerçek Boyunduruk Altına Alınışı’”, 8-10 Eylül 2006, Karaburun Bilim Kongresi’ne yapılan sunuş. Ayrıca Bilim ve İktidar içinde, Haz: Karaburun Bilim Kongresi Düzenleme Kurulu, Dipnot yay: Ankara, s. 210-232.

(2008a) “Kapitalizm ve Bilimin Üretimi: Bilimsel Emek Sürecindeki Dönüşüm”, İktisat Dergisi, Sayı: 494–495, Mart-Nisan 2008, s. 25–39.

(2008b) “Teknolojik Değişim: Türkiye’de Üretim Araçları Üretimi (1996-2005)”, yayınlanmamış doktora tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kalkınma İktisadı ve İktisadi Büyüme Bilim Dalı, Ekim 2008, İstanbul.

20) Carry Nelson ve Stephen Watt (2004), “Office Hours: Activism and Change in the Academy”, Routledge: NY.

21) D. Noble (2003), “Digital Diploma Mills”, Steal This University… Johnson vd. (Haz.) içinde, s. 33-48.

22) OECD Science, Technology and Industry Scoreboard, 2007

23) D. M. Tanguay (2003), “Inefficient Efficiency: A Critique of Merit Pay”, Steal This University… Johnson vd. (Haz.) içinde, s.49-60.

24) İlhan Tekeli (2003), “Eğitim Üzerine Düşünmek”, Ankara: Tübitak Matbaası.

25) Oktar Türel (2004), “Türkiye’de Yükseköğretimin (Yeniden) Kurumsallaşması Üzerine Düşünceler”, Mülkiye, c. 28, sayı 242 (Kış 2004), s.151-180.

26) TÜSİAD (2008) “Türkiye’de Yükseköğretim: Eğilimler, Sorunlar ve Fırsatlar”, Ekim 2008, Yayın No. TÜSİAD-T/2008-10/473.

27) Ferda Uzunyayla (2007), Avrupa Birliği’ne Giriş Sürecinde Eğitim Ve İstihdam

Politikaları, yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kalkınma İktisadı ve İktisadi Büyüme Bilim Dalı, İstanbul.