Ana sayfa 71. Sayı Coğrafyanın tarihe verdiği ders: Bolivya

Coğrafyanın tarihe verdiği ders: Bolivya

Tersine Dünya

114
PAYLAŞ

Demircan Pusat

Neredeyse Güney Amerika’nın tüm yerli halkının köle olarak çalıştırıldığı Potosi madenlerinde sekiz milyon insanın öldüğü tahmin ediliyor. Köleler havasız dehlizlerde çıkan madeni çıplak ayaklarıyla cıva katarak çiğnemek zorunda olduğundan altı aydan fazla yaşayamıyormuş. Avrupa’daki sermaye birikiminin temelinde Potosi’nin zenginliği yatıyor. 185 ton altınla 16 bin ton gümüş buradan İspanya’ya gitmiş. Sanki coğrafyasındaki zorluklara uymak ister gibi kendine büyük acılarla işlenen bir tarih yaratmıştır Bolivya. Ve şimdi o acılardan yeni bir ülke doğmaktadır.

Demircan Pusat

 

Kimi ülkeler insanlar tarafından yaratılır, kimilerini ise coğrafyaları yaratır. Bolivya bu ikincisine yakındır. Bir yerden ötekine gitmenin bile bir mücadele, sabır ve direnç gerektirdiği bir ülke düşünün. Sanki coğrafyasındaki zorluklara uymak ister gibi kendine büyük acılarla işlenen bir tarih yaratmıştır bu ülke. Ve şimdi o acılardan yeni bir ülke doğmaktadır.

Titicaca gölü ve çevresi İnka medeniyetinin doğduğu alandır.

Bir yere gitmeden önce orası hakkında bilgi ediniriz. Vardığımızda ne ile karşılaşacağımızı ve neyi nerede bulacağımızı biliriz. Bolivya’da ise bilgiden fazlasına ihtiyacınız var. Bunu fark ettiğimde Şili’yle Peru sınırının kesiştiği Arica’dan yola çıkalı beş saat kadar olmuştu. Öğle sıcağının rehaveti üzerimize çökmüştü. Uykumdan nefessiz uyanmıştım. Nedenini biliyordum: Alti Plano’daydık. Yükseklik 4800 metreydi ve kafatasımız adeta mengeneyle sıkıştırılıyordu. Bolivya’nın Tambo Quemado sınır noktasına birkaç kilometre uzaktaydık. Fakat şansımıza otobüs bozulmuştu. Yüksekliğin etkisi araçların motorlarını bile iflas ettirecek kadar güçlüydü. Yola çıkarken uyaran arkadaşlara memlekette yüksek rakımlara alışık olduğumuzu söylemiştim ama bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Şimdi Arjantin milli takımının La Paz’da Bolivya’dan altı golü neden yediğini daha iyi anlıyordum.

Sınıra kadar otobüsü yolcular itti ve ben bu sahneyi iyi bilen bir Türk vatandaşı olarak duruma pek hayıflanmadım. Asıl sorun sınırda başlıyordu. Sıfır derecede yedi saat bir başka otobüsün gelmesini bekledik. Hava kararmış soğuk bir anda eksi 10’u görmüştü. Nefes alamıyor ve başımızın ağrısından hiçbir şey düşünemiyorduk. Sonra oradan geçen bir asker sınırın kapandığını söyledi. Meğer sınır akşam sekizde kapatılıyormuş. O bunu söylerken oradaki köylüler ellerinde meşalelerle sınırın bir o yanına bir bu yanına geçip geliyorlardı. Sanırım “yükseklik sarhoşluğu” denen şey bu olmalıydı. İnsan kendini bir çizgi filmin içindeymiş gibi hissediyor. Kelimenin tam anlamıyla “dağ başında” kalmıştık. Hani derler ya “kul sıkışmazsa Hızır yetişmezmiş”; fakat bu tip yerlerdeki “Hızırlar” pek fırsatçıdırlar. Ellişer dolara bizi La Paz’a götürmeyi kabul etti bir cip sahibi kadın.

İnkaların kurucusu Manco Capac

Kadınlar geleneksel anlamda etkin. Bolivya’da genelde kadınlar ticaret, erkekler işçilik yapıyor. Sınır kapısında insanı şaşkına düşüren bir görüntü vardı. Çevre köylerden gelen yaşlı kadınların ellerinde tomarla para bulunuyordu. Hepsi birer döviz bürosu gibi çalışan bu kadınlarda her türden para mevcuttur. Üstelik herhangi bir döviz bürosuyla aynı oranlarda parayı değiştiriyorlar.

 

La Paz: barış için savaş

Bolivya’da tüm haritalar ve planlar çöpe atılır. Harita üzerindeki mesafeler bir şey ifade etmez. Çünkü bu coğrafyada hiçbir mesafe yakın, hiçbir hedef kolay ulaşılabilir değildir.

Gece yarısı El Alto’nun yer yer aydınlanan sokaklarından La Paz’ın merkezine inerken rakım 4082 metreyi gösteriyordu. Bizse kendimizi Dolapdere-Hacıhüsrev arası bir yerde zannediyorduk. Gece karanlığı bile sokakların kirini gizleyemiyordu. Gündüz olduğunda genelde Bolivya’nın fakat özellikle La Paz’ın ciddi alt-yapı sorunlarını daha net görecektik.

Tiwanaku

Şehre “Barış” adını ilk verenler İspanyollar. Bölgedeki önemli bir ayaklanmayı bastırıp şehrin adını “Barışın Azizesi” koyduklarında tarih 1548’miş. 1825’de İspanya’dan bağımsızlık için savaşan cumhuriyetçilerin, Ayacucho’da İspanyol ordusunu yenmesinden sonra ise, kentin adı La Paz de Ayacucho (“Ayacucho Barışı”) olarak değiştirilmiş. Fakat barış hiç gelmemiş. İlk kurulduğunda Peru, Şili ve Paraguay’ın topraklarını da içine alan, denize kıyısı olan büyük bir ülkeymiş. Fakat savaşlarla hepsini kaybetmiş. Fidel Castro bu süreci tanımlarken “Balkanlaşma” kavramını kullanıyor. O sürecin bugün halen devam ettiğini söyleyebiliriz.

Bolivya, eyaletlerin birleşmesiyle kurulan bir ülke olduğundan her şey eyaletlere bölüştürülmüş. Örneğin La Paz’ın başkent oluşu yalnızca idari fonksiyonu gereği. Anayasal başkent Sucre. Fakat orası da yargı merkezi olma özelliğini elinde tutuyor. Yine de siyasal mücadelenin merkezi La Paz’dır. Geçen yıllardaki ayaklanmalarda hükümetler buradaki hareketlerin neticesinde devrilmişlerdi.

4000 metreye kurulu bir köy-kenttir La Paz. Bir çanağın içine yerleştirilmiş binlerce sıvasız ev ve 1,5 milyon insanın adeta üst üste yaşamaya çalıştığı bir şehir. La Paz ve çevresi sosyal koşulları açısından belki de Bolivya’nın en kötü kesimini oluşturuyor. Ancak bu karmaşa ve toz-toprak içinde Bolivya’nın tüm tarihsel-kültürel birikimi barınıyor. Bolivya toplumunun olağanüstü hareketliliği, sadakati, eylemciliği ve kültürel zenginliği buradadır. Tabi ki yetersizden ziyade “sıfır” diyebileceğimiz bir alt-yapı sorunu da.

Bolivya tipik bir Latin Amerika ülkesi görünümü vermez. Ciddi ve çalışkan bir toplumdur Bolivyalılar. Yerli ağırlıklı, kendi dışındakine mesafeli ve sosyal değerlerini katı biçimde koruma refleksine sahiptirler. Acımasız kölelik döneminden kalan öfkeleri gündelik hayatın da bir parçasıdır.

Bolivya’nın sosyal gerçekleri diğer bölgelerde bu kadar aleni biçimde kendini belli etmez. Son yıllarda yüksek bölgelerde yaşayanların da buraya göç etmesiyle La Paz ülkenin tüm çelişki ve çatışmalarının merkezi haline geldi. Bu nedenle La Paz, nüfusunun çoğunluğunu oluşturan yerli topluluklarının siyasal gücünü değil, aynı zamanda onların arasında da var olan ekonomik çelişmelerin sahnesidir.

El Alto bölgesi bu çanak şeklindeki kente yukarıdan bakan yeni toplumsal hareketin karargâhıdır. Aslında buraya “Yeni La Paz” demek yerinde olacaktır. Zira eski La Paz’dan daha büyük bir kitleyi barındırmaktadır. Girişinde metal parçalarının birbirine kaynatılmasıyla yapılmış devasa bir Che heykeli elinde kalaşnikofla nöbet tutmaktadır.

Şehre ilişkin bir “görülmesi gereken yerler listesi” saçma olurdu. Yapılması gereken şey sokağa çıkmak ve yürümektir. Görülmesi gereken her şey orada bulunuyor. Minibüsleri vahşi bir at gibi kullanan şoförleri, Türkiye’den bile daha fazla fiyat kırabilen sokak satıcılarının pazarlıklarını, rengarenk bohçalarıyla beraber bebeklerini sırtlarında taşıyan kadınları görmeden bir müzeyi ziyaret etmenin bir anlamı olmaz sanırım.

Bolivya’da halk kültürünün sanat üzerindeki etkisini La Paz’daki müzelerden anlamak mümkün. Örneğin “Museo de Arte Contemporaneo Plaza”da modern resmin iyi örnekleri sergileniyor. Bir de geleneksel Bolivya enstrümanları müzesi var ki harika. Bir halkın bu kadar zengin bir müzik donanımına sahip olması şaşırtıcı. Bir de “Arte de Nacional” var ama genelde Katoliklikle ilgili resimler bulunuyor.

 

İnka’nın doğduğu göl

La Paz’ın kuzey-batısında ortalama dört saatlik bir yolun sonunda dünyanın en yüksek rakımlı gölü vardır. Muhtemelen dünyanın başka noktalarında daha yüksek küçük volkanik göller bulunur. Ancak Titicaca Gölü 194 km uzunluğu ve 65 km genişliğiyle benzersizdir. Otuza yakın nehir tarafından beslenir. Ortalama derinliği 180 metredir. Görünümü denizden farksız ve su her daim soğuktur.

İşte bu göl İnka efsanesinin beşiğidir. Bir yazı sistemleri olmadığından İnka tarihinin sömürge öncesi dönemi yalnızca efsaneler üzerinden okunmaktadır. İnkaların tanrıları Viracocha (yaratıcı), İnti (güneş) ve Mama Quilla’dır (ay ana). Mitolojiye göre Manco Capac ya Viracocha’nın oğludur ya da İnti’yle Mama Quilla’nın ilişkisinden olan çocuklardan biridir. Manco Capac ve Mama Ocllo Titicaca gölündeki Güneş Adasına tanrı tarafından bırakılmıştır. Tanrı onlara yeryüzüne düzen getirmelerini ve onlara altın bir asa vererek asanın toprağa gömüldüğü yere şehirlerini kurmalarını emretmiştir. Efsanelerden ayırt edilen gerçek Güney Amerika topraklarında geç dönem bir devlet oluşumuna işaret etmektedir. Manco Capac önderliğindeki yerliler diğer kabilelerle savaşarak birleştirilmiş ve vaat edilen kent Titicaca’nın kuzeyindeki Cuzco’ya kurulmuştur. Eşi Mama Ocllo onun öz kardeşidir. Egemen sınıfın aile içi evlilik yapması serbest fakat halk için yasaklanmıştır. Katı bir vergi ve kesin bir kanun sistemiyle bir rahip devletinin temelleri atılmıştır.

Tupac Catari 1781’de 40 bin İnka’yla La Paz’ı 190 gün kuşatma altında tutmuş, fakat Buenos Aires’ten gelen modern silahlarla donatılmış orduya mağlup olmuştu. İdam edilirken son sözleri: “Milyonlarla geri döneceğim” olmuş.

Puma Kayası anlamındaki Titicaca, Güneş Adasının ilk adıyken göl de bu adla anılmaya başlanmış. Büyük kısmı Peru sınırları içinde olan Titicaca’daki Güneş Adası Bolivya egemenliğindedir.

Bir minibüse binip gölün odağındaki Copacana’ya gidilebilmektedir. Copacabana yarım adasına karadan ulaşım ancak Peru’dan mümkün olduğu için onun karşı kıyısındaki limandan teknelerle yarım adaya geçilmekte. Seyahatin bu en keyifli kısmında araçlar küçük bir mavnaya yüklenirken yolcular takalarla aktarılıyor.

Copacabana Peru’ya bakan bir tepeden körfeze doğru kurulmuş. Hemen açıklarında Güneş ve Ay adaları var. İspanyollar yerin kutsallığını göz önünde tutarak bir Misyonu buraya kurmuşlar. Bolivya’da diğer Latin ülkeleri kadar kilise olmamasına rağmen burada büyükçe bir kilise bulunmaktadır. Ülke ölçeklerine göre turistik bir merkez olan Copacabana çok zengin bir pazara sahip. Fiyatların çok düşük seyrettiği Bolivya’da zaten genelde çok ucuz ve harika işçiliği olan takılar, deri eşya ve giysilerle çeşitli müzik aletleri bu pazarda yok pahasına satılıyor. Bolivya’nın olağanüstü kültürel ve emek zenginliği karşısında insanın ağzı açık kalıyor.

Orijinal Güneş Kapısı.

Bolivya pazarlarında falcılık ve büyücülüğe sıkça rastlanıyor. Halk arasında bu tip hurafelere olan inanç çok yaygın. Sokaklarda cenin haldeyken kurutulmuş Lama yavruları ve bazı kuş mumyaları satılıyor. Bolivyalılar bunları evlerinin belli yerlerine gizleyerek kötü ruhlardan ve kara büyüden korunduklarını düşünüyor. Falcılar ise genelde erittikleri kurşunu önlerindeki tastaki suya dökerek gelecek hakkında açıklamalarda bulunuyor. Falcıları dikkatle dinleyen insanların ve pazarda kara büyüye karşı en etkili cenini arayanların halleri ise daha ilginç.

Güney Amerika ziyaretçilerine arkeolojik açıdan fazla şey sunmaz. Bunun kuşkusuz İspanyol sömürgecilerinin talanlarıyla ilgisi vardır. Fakat yapı kültürünün ve medeniyetlerin kesintiye uğraması, yazının kullanılmaması gibi nedenler de etkendir. Kıtanın en önemli tarihsel merkezi ise Titicaca gölünün yirmi kilometre güneyindeki Tiwanaku’dur. Nedense Peru’da beş yüz yıl önce İspanyollardan korunmak için iki bin metredeki bir dağın zirvesine inşa edilen Machupichu kenti kadar ünlü olmayan Tiwanaku’nun geçmişi MÖ 1500’e kadar uzanmaktadır.

Güney Amerika kıtasının “Kabe”si burasıdır. Kıtadaki tüm yerli inanışlarının ortaya yayılıp çıktığı yerin Tiwanaku olduğu düşünülmektedir. Öyle ki Tiwanaku kültü Şili sahillerinden 3700 km uzaktaki Paskalya Adasına kadar ulaşmıştır.

İnkalar geldiğinde terk edilmiş olan Tiwanaku kenti tamamen astrolojik bir mantıkla kurulmuş. 300 km uzaktan getirilen otuz tonluk andezit kayaların şekillendirilmiş olması uygarlığın organizasyon düzeyinin yüksekliğine işaret ediyor. Belli ki bizim Efes mermerlerinin cami yapımında kullanılması gibi buradaki eserler de bölgedeki katedrallere malzeme olmuş. Kent büyük oranda tahrip edildiğinden medeniyetin sırrı çözülememiş. Fakat kurulduğu ovanın konumu bile başlı başına etkileyici.

Ayakta kalan üst kısmı düz Kalasasaya Tapınağı’nın doğu yönünde Güneş kapısı bulunmaktadır. Kalasasaya’nın güney çeperinde bulunan tepe ise aslında Akapana Piramiti’dir. Pramitin kenarındaki birkaç merdiven dışında tümü toprak altındadır. Bu merkezin beş yüz metre kadar dışında Puma Punku yani Puma Kapısı olarak adlandırılan tapınak 2005 yılında keşfedilmiştir. Kalasasaya’da olduğu gibi Puma Punku’nda da gelişmiş bir mimari ve inşaat tekniği uygulanmış. Bu yapıların altında bir buçuk metreden daha geniş bir drenaj sistemi vardır. Bugün çekilmesiyle uzaklaşmış olan gölün suyundan yararlanan Tiwanaku’luların gelişmiş bir hidrolik sistemiyle tarım yaptıkları kesindir.

 

Yıldızlara yukarıdan bakmak

Bir gece eski ama güçlü otobüsümüz toz toprak içinde Cochabamba’dan Sucre’ye doğru yol alırken gördüğüm manzara karşısında dona kaldım. Camdan dışarıya baktığımda yıldızlar aşağıda görünüyordu. Hayır, uçaktan seyredeceğiniz türden bir manzara değil bahsettiğim. Sanki yeryüzüne yıldız serpiştiriliyor gibi… Bu yolda yıldızları görmek için kafanızı kaldırmaya ihtiyacınız yok. Sürekli dağların en yüksek kesimlerinden dolaşan uçurumlarla çevrelenmiş toprak yollar insanın nefesini kesiyor. Ulaşılan rakım ve keskin dönemeçlerden geçerken pencereden baktığınızda yıldızların yukarıda değil aşağıda olduğunu görüyorsunuz.

La Paz’dan ayrılırken “yolun sonuna” geldiğimizin farkında değildik. Bolivya’da asfaltlanmış yolun oranı yüzde 10’dur. Şehirlerarası yolun büyük kısmı toprak yollardan ama daha önemlisi aslında yolun bile olmadığı dağlardan ve nehir yataklarından sağlanıyor. Tabi yolculuğun sonunda araçtan inenler ve tüm çantalar toz toprak içinde kalıyor.

Otobüsler eski ama bu yollara çok dayanıklı. Ülkedeki yük taşımacılığının önemli kısmı da bu otobüslerle yapılıyor. Yolcuların oturduğu kısmı biraz daha yukarı kaldırıp alt kısımda geniş bir alan oluşturmuşlar. Bu bölüme yük dolduruluyor. Onca yük ve arazi koşullarında üç yüz kilometre on saat kadar sürüyor. Bereket şoförler eskisi kadar alkol almıyor sadece koka yaprağı çiğneyerek zindeliklerini koruyorlar da otobüsler uçurumlardan aşağı yuvarlanmıyor.

La Paz
Cochabamba

La Paz’ın güneyinde Cochabamba ve daha aşağıda Sucre, biraz güneyde Santa Cruz var. Bu üç kent daha az göç aldığından ve yeterli alana sahip olduğundan “dokusu” korunmuş diyebiliriz. Ayrıca bu kentler güneyin zengin eyaletleri olarak tanımlanıyor.

Alti Plano’nun sert iklimi Cochabamba’ya uğramıyor. Bir tepenin etrafına kurulan kentin deniz iklimine benzer yumuşak bir havası var. Sanki iklimin yumuşaklığı insanların yaşayışına da yansımış. Daha sosyal bir görünümü var. Buenos Aires tarzı cafe-barlar fazlasıyla mevcut. En güzel yanı akşam olduğunda bizdeki çöp-şiş ve dürümcülere benzer tezgâhlar kuruluyor. Halk bu tezgâhlardan zengin bir ziyafet çekiyor. Bolivya’nın yemek kültürü de diğer Latinlerden farklı. Her şeyden önemlisi bir yemek yapma kültürüne sahipler. Çorbaları kocaman taslarda servis ediyorlar. Tadı bizim damak tadımıza uygun ve çok çeşitli.

Sucre’nin iklimi ne Cochabamba gibi yumuşak ve yağmurlu ne de La Paz kadar sert. Sucre de bir başkente uygun biçimde düzenli, temiz ve sakin. Diğer kentlerdeki hareketlilik burada yok. İklimi ve mimarisiyle bir yazara ilham verecek bir kent.

Sucre sokakları bozulmamış tarihsel yapılarıyla adeta bir Ege kasabasını anımsatıyor. Evlerin tümü beyaza boyalı, kolonyal mimari stilinde yapılmış. Caddeye bakan yüksek duvarların ardında geniş iç avlulara sahipler. En harika yeri Recoleta tepesinde. Kilise meydanına sırtınızı dayayıp rahatça yayılarak oturabileceğiniz hatta hasır şemsiyelerin gölgesinde serinleyerek uyuyabileceğiniz bir mekan bile var.

Daha güneydeki Santa Cruz’a ulaşmak için onbeş saatlik zor bir yolculuğu göze almak zorundasınız. Sucre’de müzede rehberlik yapan bir polis Santa Cruz için “onlar farklıdır” demişti, “bizden değiller” gibi. Gerçekten de Santa Cruz doğası ve sosyal bileşimi açısından farklı. Eyaletin tüm parklarında “otonom” ve duvarlarda Evo’nun yeni yapılanma politikası için “hayır” oyu verilmesine yönelik yazılar var. Eyalet Amazonların bir kolu üzerinde. Geçmişinde çok sayıda Avrupalı göçmen alan kent kıtanın diğer bölgelerinde olduğu gibi birçok Nazi kaçağını da barındırmış. Önceleri tarım ve kokain yapımından zenginleşenler hidrokarbon rezervlerinin keşfinden sonra daha da güçlenmiş. Kent yönetimini ellerinde tutan elitlerin uluslararası tekellerle kurdukları ilişkiler neticesinde ulusal kaynaklar uzun süre bunların eline geçmiş. Santa Cruz Bolivya’nın en sıkıcı kenti diyebilirim. Havası bunaltıcı. Fiyatlar pahalı ve merkezi hareketsiz.

Eyaletin merkezinden çıkıp da güney-batıda Sucre’ye kadar uzanan 360 km’lik alana girdiğinizde bambaşka bir coğrafya ile karşılaşıyorsunuz. Bu alan And Dağlarının dirseği sayılan Doğu sıradağlarıyla Amazonlar arasında kalan bölgedir. Buranın iki önemli durağı Valle Grande ve daha yakındaki gizli cennet Samaipata’dır.

Santa Cruz’a iki saat mesafede bozulmamış bir doğaya sahip olan Samaipata, adını kendisinden dokuz kilometre yukarıda bulunan antik bir kayadan alıyor. Bugün halkın “El Fuerte” dediği iki bin metre yüksekteki yekpare kaya 260 metre uzunluğunda 50 metre genişliğinde. İnkalar tarafından üzerine oyulan şekiller astronomların ilgisini çekmiş. İnkaların astronomiye olan merakı ve gök inancının yansıması olan Samaipata kayası “Yükseklerdeki Dinlenme” anlamına geliyor. Kaya Peru’dan ve Paraguay’dan gelen İnka kabilelerinin birleşerek ayin yaptıkları bir noktaymış. Yeni Samaipata ise Bolivya’da rastlanabilecek en güzel evlere ve bahçelere sahip.

La Paz’da mezarlık

Valle Grande Santa Cruz’dan önceki merkezmiş. Şu anda belde diyebileceğimiz bir ölçeğe sahip. Aynı zamanda Ernesto “Che” Guevera’nın cesedinin teşhir edildiği ve 1997 yılına kadar saklandığı yer. Che’yle ilgili mütevazı bir müze, onun cansız bedeninin teşhir edildiği hastane bahçesindeki mekan ve mezarlıkla küçük uçaklar için ayrılmış toprak pist arasındaki alanda gömüldüğü çukur ondan kalan hatıralar.

Sabah olduğunda Valle Grande’ye çöken sis bulutu içinden geçip Ernesto Guevera de la Serna’nın yani namı diğer “Che”nin iki yoldaşıyla yargısızca infaz edildiği La Higuera köyüne ulaştığınızda köyün sakinliğini yadırgayabilirsiniz. Köy Che’nin zamanından bu yana oldukça küçülmüş. On aile ya var ya yok.

 

Potosi: Utanç Dağı

Eğer yeryüzünde bir toprak parçasından utanılması gerekiyorsa burasının Potosi olması gerekir. Bu dağ İspanyol sömürgeciliğinin ilk dönemlerinde keşfedilmiş bir gümüş yatağı. Neredeyse Güney Amerika’nın tüm yerli halkının köle olarak çalıştırıldığı madenlerde sekiz milyon insanın öldüğü tahmin ediliyor. Köleler havasız dehlizlerde çıkan madeni çıplak ayaklarıyla cıva katarak çiğnemek zorunda olduğundan altı aydan fazla yaşayamıyormuş.

Sucre sokakları.

Avrupa’daki sermaye birikiminin temelinde Potosi’nin zenginliği yatıyor. 185 ton altınla 16 bin ton gümüş buradan İspanya’ya gitmiş. Dağ tükenirken koskoca bir Güney Amerika’da insan nüfusu da tükenmiş ve sömürgeciler geride yalnızca eriyen insan kemikleri nedeniyle beyazlaşmış topraktan başka hiçbir şey bırakmaksızın “medeniyetlerine” dönmüşler. Bugün onların zengin Avrupalı torunları için bu madenlere turistik turlar düzenleniyor. Hatta en utanmazları isterlerse bir günlüğüne madencilik oynayabiliyor!

Ne acıdır ki tükenen Potosi dağı buradaki halk için hâlâ tek iş kapısı. Onlar da ataları gibi madenlerdeki çileli çalışma koşullarına dayanabilmek için sürekli koka çiğniyor. Bir de bu utanç verici tarihin turizmi yapılıyor. Harabeye benzeyen kentte -ne için yapıldığını anlamakta zorlandığım- bir kuleden artlarına Potosi dağını alarak “hatıra fotoğrafı” çektirirken gülümsemeyi ihmal etmeyen Avrupalılardan üç beş kuruş kazanmayı umut ediyorlar.

Dünyanın en büyük tuz göllerinden birinin olduğu Uyuni kentinden Villazon sınır kasabasına doğru ilerlerken Bolivya’nın nefret uyandıran tarihine bulanmış pek çok soru ve bu ülkenin hiçbir şekilde durdurulamaz gelişmesine dair kuvvetli bir umut taşıyordum. Fakat sanırım Alti Plano’nun bu bölgesinde eksi on derecede, her yerinden hava girdiği için bizi korumaya yetmeyen bir otobüste soğuktan titreyerek on beş saat yol aldıktan sonra hiçbir şey düşünecek halim kalmamıştı…

 

 

Yeniden Morales yeni bir Bolivya fırsatı mı?

Bilim ve Gelecek’in Ekim sayısında bir Morales değerlendirmesi yapmıştık. Onu iktidara taşıyan Cochabamba Su Direnişinden 2003 ve 2005 halk ayaklanmalarına giden süreci aktarmıştık. Yüzbinlerin iktidarları devirdiği anlarda basit pazarlıklarla süreci nasıl yumuşattığını, Mesa’yı nasıl iktidara taşıdığını, 2008 referandumu sırasında azan faşist teröre karşı onun pasif tavrının yerli halkın can kayıplarına nasıl yol açtığını anlatmıştık.

“Görünen köy kılavuz istemez”; fakat o köye girmediğin müddetçe de “hariçten gazel okursun”. Kıtadaki iki lidere basının yaklaşımı dikkat çekicidir: Chavez “köyün delisi”, Morales ise kanaatkar, sebatkar emekçisidir. Basında Chavez’in yaptığı olumlu hiçbir uygulamaya rastlanmazken, Morales’e ise yapmadığı şeyler bile yamanarak kahramanlaştırılmaktadır. Morales’in son seçim başarısı da bu biçimde karşılanmış. Büyük medyada “Viva Morales” başlıkları atılmış, onun IMF’yi ve ABD elçisini kovan, doğal kaynakları millileştiren büyük bir lider olduğu vurgulanmış. Oysa Morales bunların hiçbirini gerçekleştirmemişti. Yalnızca ABD elçisi faşist çetelerle ilişkisi ayyuka çıktığından bölge ülkelerinin de baskısı sonucu gönderilmişti. Üstelik Morales bunu da ABD ile ilişkilerini bozmadan yapabilme becerisini göstermişti. Morales devrimci dalganın en yüksek noktasında bile sermayenin banka, toprak ve doğal kaynaklar üzerindeki iktidarına ilişmemişti. Öyle ki halk ayaklanmaları neticesinde Anayasa Mahkemesi uluslararası tekellerle yapılan tüm anlaşmaları geçersiz saydığı sırada elinde fırsat varken bu kaynakları millileştirmedi, sadece bazı payları artırmakla yetindi. Uyguladığı ekonomi politikasının ise Kemal Derviş’inkinden daha ilerici olduğunu söylemek olanaksız!

Morales ciddi bir halk desteğiyle iktidarda.

Bolivya’da yerli halkın genel nüfusa oranı yüzde 60’dır. Ama zaten bu o kadar önemli değil. Çünkü nüfusun yalnızca yüzde 10’u Avrupalı sömürgecilerin kökeninden gelen beyazlardır ya da Asyalıdır. Geri kalan yüzde 30 da melezdir.

İki yüzyıllık cumhuriyet dönemi de dahil olmak üzere asırlar boyu bu büyük halk kitlesi yalnızca köle olma hakkına sahipti. Bolivya yerlileri, 1952 devrimine kadar, beyazlarla konuşabilmek için yere diz çökerlerdi. Beyazların evlerindeki köleler ise köpeklerle uyur ve aynen köpekler gibi efendilerinin artıklarıyla beslenirlerdi. Sadece Potosi madenlerinde yaşanan kölelik trajedilerini bile anlatmaya kitaplar yetmez. Bu utanç verici düzenin yüzyıllar boyu sürmesi yine yerli halktan oluşturulmuş ve beyaz efendilerinin emrindeki orduların sayesinde gerçekleşmiştir. Ancak bütün bunlara karşın kıtanın yüzyıllar boyu ayaklanma ve devrim geleneğini kesintisiz biçimde sürdüren tek halkı da Bolivyalılardır. Bu köylüler daima savaşmaya hazır ve silahlıdırlar. En ufak bir mesajda ülkenin her yanında ayaklanabilecek kadar dayanışmacı ve sadıktırlar. İşkencede ölümüne direnirler ve bir eylemde ölseler dahi bir adım geriye çekilmezler. Ancak bunları gözlerinizle gördüğünüzde Morales’in politikaya bulaşmışlığını ve onun burjuva demokratlığını daha iyi kavrayabilirsiz.

Buradan Morales’i bir tür işbirlikçi ilan etmiyorum; fakat Morales halkının önünde ilerleyen bir lider değildir. Aksine o her zaman halkın arkasına saklanan ve egemen kuvvetlerle olan ilişkisinde “müzakereci” rolünü sürdüren bir politikacıdır. Morales halkının mücadeleci geleneğinden çok “mazlum”u oynamaktan yanadır. Geçtiğimiz 6 Aralık Genel Seçimlerinde kendisinin ve Partisi MAS’ın elde ettiği yüzde 63’lük başarı oranını arkasındaki halk desteği, ülkedeki siyasi kamplaşma ve elinde bulundurduğu iktidar olanakları çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

1993’de Koka Üreticileri And Konseyi Başkanı, bir yıl sonra Cochabamba Tropiği Köylü Federasyonu Başkanlığına gelen Morales, 1995’de MAS’ın (Sosyalizme Hareket) kuruluşuna katıldı. 1997 seçimlerinde kendi bölgesinde yüzde 70 oy aldı. Ama asıl olarak 2002 Başkanlık Seçimlerinde aldığı yüzde 21’lik oy oranı ülkede ilk kez yerli bir siyasetçinin Başkan olabileceğini göstermesi açısından önemliydi. Halk artık yalnızca ayaklanmıyor, beyazların tekelinde olan parlamenter siyasetle de ilgileniyordu. Morales’in beyazlar meclisindeki konumu onu halk birliğinin kaçınılmaz sözcüsü haline getirdi. Bunda egemen elitin Morales’in şahsında halk hareketine yönelik düşmanca tavrının etkisi büyüktür. ABD Büyükelçisinin Morales’i “kokainci” ilan etmesi, meclis başkanlığının engellenmesi ve vekilliğinin düşürülerek parlamento dışında bırakılması gibi olaylar karşısında Bolivyalılar Morales’e olan desteklerini hiç eksik etmediler. 2005 seçimlerinde yüzde 54 oyla Devlet Başkanı seçildi. Ocak 2009 Anayasa referandumunda yüzde 61’e çıkan Morales’e desteğin son olarak 6 Aralık’ta yüzde 63’e çıkmış olması sağcılar için kesin bir yenilgi anlamına geliyor. Zira Santa Cruz, Tambo, Beni ve Tarija gibi faşist valilerin kalelerinde bile durum aşağı yukarı kafa kafayadır. Sağ eğilimli olarak bilinen Cochabamba’da MAS’a yüzde 68 destek çıkması faşistlerin etkinliğinin kırıldığı anlamına gelir. La Paz’da sandık başına giden 400 bin seçmenin ise yüzde 78’i Morales’e evet demiştir. Burada kurulan 6671 sandıktan 4598’inin El Alto bölgesinde bulunması alınan oyların yüzde 70’in buradan geldiğini göstermektedir. Yani Morales’e verilen desteğin ardındaki gerçek gücün El Alto gibi bölgelerdeki dinamik örgütlenmeler olduğu ortadadır. Eğer halk güçleri arasında bir ayrılık ya da zaaf baş gösterirse Morales iktidarını koruyamaz hale gelir.

Morales iktidarının en önemli hamleleri sosyal alanın yerliler lehine düzenlenmesi yönünde olmuştur. Gelecekteki Bolivya’nın şekillenmesine en büyük katkı Kurucu Meclis tarafından yapılan Anayasadır. 411 ana maddeyle binlerce alt başlıktan oluşan Yeni Anayasa ayrıntılı ve biraz da karmaşık. Örneğin İspanyolcanın yanı sıra 36 yerli diline de resmi bir nitelik kazandırılıyor. Bunların içinde geniş kullanım alanına sahip Aymara, Quechua ve Guarani gibi dillerle beraber parmakla sayılacak kadar üyesi kalmış diller de var. Sorunların çözümünde yerli topluluklarına kendi hukuklarını uygulama hakkı tanınıyor. Ancak bunun Anayasa ve kanunlarla uyumlu olması isteniyor. Fakat ikisi birden nasıl gerçekleşebilir? Örneğin geçmiş yıllarda yerliler kendi kanunlarını uygulamak istediklerinde büyük olaylar çıkmıştı. Bu olayların bir tanesi kendi içlerinde aldıkları bir kararla iki hayvan hırsızını öldürmeleriydi. Çünkü İnka töreleri gereği hırsızlığın cezası ölümdür. İnfazı gerçekleştiren kişi hapse atıldığı için çok büyük eylemler gerçekleşmiş, iki hafta sonra hükümet sanığı bırakmak zorunda kalmıştı. Buna benzer birçok olayın da açığa çıkarılmadan üzeri kapatıldığı biliniyor.

Ayrıca Bolivya’da eğitim düzeyinin düşüklüğü, hukuksal mekanizmaların zayıflığı ortada. Altyapısı neredeyse sıfır olan bir ülkede böyle ayrıntılı ve gelecekte sorunlara yol açacak çelişkiler barındıran bir anayasanın uygulanma ihtimali gözükmüyor.

Devlet içinde Polis Teşkilatını tamamen kendine yedekleyen Morales’e ordudan da yeterli destek sunulmakta. Morales’le ya da Morales’siz yeniden kölelik günlerine geri dönme ihtimali yoktur. Zaten daha şimdiden Bolivyalılar tüm haklarına yasal düzeyde kavuşmuş gibiler. Fakat Bolivya’nın iğneden ipliğe öyle büyük eksikleri var ki; sadece yol, sağlık ve eğitim gibi altyapı sorunlarını vasat bir düzeye getirmeleri otuz senelerini alır. Bu yüzden Anayasayı geleceğin Bolivya’sı için bir adım olarak görmek gerekiyor. Bolivyalılar kendi modern devletlerini inşa ederken deneyerek öğrenecekler. Yalnızca bu anayasanın değil ülkenin adının bile değişeceğini öngörmek o kadar zor değil. Üstelik bunu gerçekleştirecek istek ve mücadele gücü Bolivya halkında fazlasıyla mevcut.