Ana sayfa 71. Sayı Darbe mahsulü kişilikler, portreler, kimlikler, kartvizitler… Kenan Evren

Darbe mahsulü kişilikler, portreler, kimlikler, kartvizitler… Kenan Evren

30. Yılda 30 Portre

138
PAYLAŞ

Cemal Dindar

Evren Paşa anılarında anlatıyor: “Sapanı çektim ve kumruyu vurdum. Kuş yere düştü, yanına gittim ve elime aldım. O an içime bir acıma hissi geldi, vurduğuma pişman oldum. Ölmek üzere olan kumruyu elimle okşadım, başından öptüm ve başını koparmadan orada bıraktım. Bu olaydan sonra da bir daha kuş avlamadım.” Ölmek üzere olanın başını kopartmama iyiliği! Bir daha kuş avlamamak! Acaba?…  Biz başka mevsimin kumrularını anımsıyoruz. 13 Aralık 1980. Erdal Eren, 17 yaşındaydı, asıldı.

Cemal Dindar

 

Freud, Grup Psikolojisi ve Ben Analizi adlı eserinde, “sürü içgüdüsü”nden söz eder ve bunun temel, indirgenemez bir yapısı olduğunu ileri sürer. Buradan yola çıkarak da gruplarda “iki tür psikoloji”nin varlığını ileri sürer: Şef’in psikolojisi ve sürüyü oluşturanların psikolojisi.

Özellikle baskı dönemlerinde, yani yönetici erkin bir kişide simgesel olarak yoğunlaştığı, yani sürünün şefinin tekrar dirildiği durumlarda Freud’un sözünü ettiği “iki tür psikoloji”nin de belirgin çizgilerine kavuştuğu gözlenebilir.

Hegemonik söylem, bu tür baskı dönemlerini “her halk hak ettiği yöneticilerle yönetilir” benzeri garabetlerle bir kez daha meşrulaştırırken, aksine, böylesi dönemlerde belirleyici olanın şefin psikolojisi olduğunu unutmamak gerekir. Biraz şöyle bir tablodur söz konusu olan: bir fabrikada kapıdaki güvenlik görevlisinin işteki davranış kiplerine bakarak patronunun kişiliğine dair izleri yakalamak mümkünken, patronun davranış kiplerinden görevlinin kişiliğini sezmek nerdeyse imkânsızdır.

Baskıcı bir yöneticinin işgal ettiği rol, tam da sürünün şefi rolüdür. Fabrika metaforuna dönersek, işten atılmakla ilgili kaygının üstesinden gelmenin en temel yolu, merkezinde yöneticinin olduğu bir grup bağına tabi olmaktır. Ki, ‘… şefi’ terimi de, özellikle yaptırımın gerekli olduğu gruplarda yaygın kullanılan terimlerden biri değil midir? Fabrika şefi… klinik şefi… polis şefi…

Freud’un söz konusu tezinden yola çıkarak şu soruyu soralım: 12 Eylül’den sonra dizayn edilen sosyokültürel örüntüde Kenan Evren’in kişiliğinin etkileri nelerdir? Yanıtlamak için de, öncelikle bu kişiliğin ana çizgilerini anlamaya çalışalım.

 

Mustafa Kemal ile negatif özdeşleşme

Kenan Evren’in Milliyet Yayınları’nca yayınlanmış altı ciltlik anıları, 12 Eylül sonrasında biçimlendirilmiş toplumu ve yeni sağın yeni Türkiye’sini anlamada paha biçilmez değerdedir. Evren’e dair burada anacağımız bilgiler de bizzat kendi anlattıklarıdır ve bir de bu nedenle psikanalitik bilgiye uygundur.

Kenan Paşa, gerek anıların kurgulanışıyla, gerekse daha birinci cildin ilk satırlarıyla yeğin bir Mustafa Kemal özdeşleşmesine giriştiğini gösteriyor. Bunun işaretlerinden biri, bir ara Cenk Koray ve başkalarınca popülarize edilen “Atatürk ve 19 Sayısı” mistifikasyonu ile kendisinin yaşamında 7 sayısının önemine dair açıklamaları. Merhum Cenk Koray ve benzerlerinin, ömrü boyunca “Modern Türkiye” için kafa yormuş ve Aydınlanmacı gelenekten sapmama çabasına hep sadık kalmış bir lidere yaptıkları kötülüğü bir yana bırakalım. Kenan Evren’in bu mistifikasyonla özdeşleşmesini kaydedelim. Orada da durmayıp, bu mistifikasyonun bulaşıcılığını, 12 Eylül sonrası hemen her liderin “seçilmiş” olduğunu kanıtlama gayretini de görelim. Ki bu damar, Tayyip Bey’in “seçilmiş lider” olduğuna dair Akif Beki’ce yapılmış ebjet hesaplarına kadar uzanır.

Kenan Evren’in Mustafa Kemal’le ikinci ve daha kaba bir özdeşleşmesi ise şu çocukluk anısıyla gerçekleşiyor:

“İlkokul çağında en çok zevk aldığım şeyler arasında sapanla kuş vurmak gelirdi. Tatil günleri birkaç arkadaş ellerimizde lastik sapanlarla mahalleler arasında dolaşır, ekseriya serçe vurur, eve getirirdim. Yine günlerden bir gün kuş vurmak için dolaştık, dolaştık fakat hiç serçe vuramadım. Eve boş dönmemek için, yakınımdaki bir kumruya nişan aldım, sapanı çektim ve kumruyu vurdum. Kuş yere düştü, yanına gittim ve elime aldım. O an içime bir acıma hissi geldi, vurduğuma pişman oldum. Ölmek üzere olan kumruyu elimle okşadım, başından öptüm ve başını koparmadan orada bıraktım. Bu olaydan sonra da bir daha kuş avlamadım.” (1)

Çağrışım, mühimdir. Nedense işte aklıma Ata Demirel’in falcı tiplemesi geliyor: “Kargalar… Kargalar…”

Bir de tabi bu satırları okuyan herkesin ezberinde olan başka bir öykü: Dayısının çiftliğinde kız kardeşi Makbule ile birlikte ürünü korumak için bekçilik yapan ve karga kovalayan Mustafa…

Bu öykü, Mustafa Kemal mitosunun en önemli öğelerinden biri değil mi?

Negatif özdeşleşme derken bir de bunu kastediyorum: Ürünü korumak için kargaları tarladan kovalamak nere, “ölmek üzere olanın başını kopartmama iyiliği!” nere?

Bir daha kuş avlamamak!

Acaba?…

Biz başka mevsimin kumrularını anımsıyoruz.

13 Aralık 1980. Erdal Eren, 17 yaşındaydı, asıldı. Kenan Evren’in ifadesiyle “bir sağdan bir soldan” hesabına kurban edildi. Kenan Evren ise, Mustafa Kemal’in ürünü koruma, yaşatma gayretinin tam zıddına düşen cümleleri sarf ediyordu: “Asmayalım da besleyelim mi?” Hâlâ, hepimiz şefin soru biçimine sokarak daha da acımasız olabileceğini gösterdiği bu cümlenin sonundaki soru işaretinin çengelinde, boşlukta asılı… bir şiddet karnavalını, Aralık 2009’da da seyretmiyor muyuz?

 

Mistik darbe lideri

Kenan Evren Trabzon’da Kolordu Komutanı. Yerel bir gazetede “Paşamızdan Ricamız” yazısını okuyor. Kolordu Boztepe’ye taşındıktan sonra bu mıntıkada yer alan ve Selçuklular döneminden kalma bir türbeyi halk ziyaret edemiyor. Geçiş yasaklanmış. Rica, yolun açılmasına dair. Kenan Evren şu ayrıntıyı da eklemeyi unutmuyor. Amerikalılar Trabzon’dayken Boztepe’yi “dinlenme istasyonu” olarak kullanıyorlarmış ve o dönem Trabzonlular türbeyi rahatça ziyaret edebiliyorlarmış. Paşa yolu açtırıyor. Ayrıca türbeyi onartıyor ve badana yaptırıyor.

Bu arada bir tesadüf vurgusu var ki, majik düşünceye yatkınlığını ele veriyor:

“Bu bir tesadüftü. Kolordu Komutanı Evren Paşa ile evliyaullahtan kabul edilen Evren Dede yan yana gelmişlerdi.” (2)

Kenan Evren’in uğurlu sayısı yedi. Kendisi anılarında upuzun bir liste veriyor ve listeyi bir türlü bağlayamıyor. Zaman zaman altı ciltlik anılarında bu listeye yenilerini ekliyor:

Doğum yılı: 1917

Ayı: 7’nci Ay (Temmuz)

Günü: 17’nci Gece Ramazan’ın 27’nci Gecesi

Okula Başlama: 7 Yaş (1924)

Askeri Liseye Giriş yaşım: 17 Yaş (1934)

Evlenme Yaşım: 27 Yaş

K.K.K. Olduğum Yıl: 1977…

Bu liste bir kişisel mistik uğraşı olarak kalsaydı, bize ne derdik, belki bir hoşluk olarak da gülüp geçerdik. Oysa listenin içerdiği fantezinin bir parçası olduğumuz şu satırlardan anlaşılıyor:

“… Yedi rakamlarının hayatımda oynadığı rolleri düşünerek, bir aralık 7 Eylül ve 17 Eylül tarihini düşündümse de; bu tarihlerin Cuma gününe tesadüf etmemesi nedeniyle vazgeçtim. Cuma gününün uğurlu bir gün olması ve Cumartesi, Pazar’ın da tatil günleri bulunması, bir süre için durduracağımız banka muameleleri, devlet işleri, hava seferleri iptali gibi konularda bize zorluk çıkarmayacağını düşünmüştük.” (3)

12 Eylül şiddetine birebir maruz kalmış kuşakların yaşadığı acının sonraki kuşakların ömürlerine tahvil edilmesinin en önemli kanallarından biriyle karşı karşıyayız, işte. Bizzat darbenin lideri, hemen tüm toplumsal gereklerin karşısına kendi kişisel fantezisini çıkarabiliyor ve üstelik o toplumu bu fantezinin bir ayrıntısı kertesine düşürebiliyor. Bundan daha sert bir despotik çekirdekten söz edebilir miyiz? Sonrası mı? Sonrası, bir toplumu, bir halkı AKP’nin retoriğinde iyice billurlaşmış olan “Lider ve Yüce Milleti” cenderesine kapatmak!

Bu arada bu ikilideki “Yüce”nin gerçekte Lider olduğu, ancak hegemonun lapsuslarıyla ortaya çıkabiliyor. Rivayetse bile muhteşem: Kenan Evren’in meydanlarda “nitekim”li günleri. Bir güzide Anadolu şehrinde bilinen tek protestoya, bu lapsus nedeniyle maruz kalıyor. Konuşmasını şöyle bağladığı için: “Sağolsun hemşehrilerim bana iki kangal köpeği hediye ettiler… onlara baktıkça sizleri hatırlayacağım.”

Lider’in dilinden düşmeyen “Yüce Millet”in düzeltilmiş hali: Lider ve Sadık Milleti… Yine de bu kurgunun darbenin otuzuncu yılında dikiş tutmayacağının ipuçları da var. 2009 yazında Kenan Evren birdenbire halkın varlığını anımsadı: “Eğer halk ‘evet’ der, geçici 15. maddeyi kaldırırsa, o zaman hiç yargılamaya da gerek yok, ben intihar ederim!” dedi. Halkın Şef’in dilinde belirmesi ile intihar kelimesinin aynı cümleye düşmesi ciltlere bedel değil mi?

 

“Ev sahibi Kenan Evren, kiracı Deniz Gezmiş…”

Despotizmin uyguladığı şiddetin karnavallaşmasında en uygun araçlardan biri onu simgeleyen kişinin sıradanlığıdır. Bu sıradanlık, tam da içi doldurulacak bir şablon işlevi görmektedir. Paradoks gibi gelebilir, fakat liderin sıradanlığı, vasatı kendi kişiliğinin ana karakteri olarak taşıması, fakat buna rağmen sınırsız yetkeye sahip olması grubun diğer üyelerinin en keskin idealizasyonlarına da zemin hazırlar. Grup üyelerinin bu idealizasyonlarının öbür yüzü, liderin nezdinde her bir üyenin kişiliğinin silinmesi ve araç haline getirilmesidir. Bu idealizasyonun dışına düşen hemen herkes ya düşman, ya da kurbandır.

12 Eylül’ün sıcak günleri. Hâlâ sürüden kovulmuş, bu idealizasyonun dışına düşmüş, düşürülmüş olanların şefe karşı komplosundan çekinilen günler. Kenan Evren Konsey Üyeleri’nin her birine söz veriyor, onlardan söz alıyor: içlerinden birine bir şey olursa, yapan örgütten olanların hepsinin “imha” edilmesi üzerine.

Gerek Kenan Evren’in gerekse 12 Eylül mahsulü sağ liderlerin hepsinin nezdinde solun varlık koşulları tam da bu akitle biçimlenmiştir. Evin sahibi sağ ve kiracı sol metaforu.

Kenan Evren’in 12 Eylül’ü 1980’de değil 1970 yazında başlamış gibi görülüyor. Trabzon’da bir başka gazete okuma vakası daha var:

“Bir aralık gazetelerde Ankara Tandoğan meydanındaki bir evde, Deniz Gezmiş denen teröristin misafir edildiğinin anlaşıldığı evin mühürlendiği ve evdeki kiracı karı kocanın gözaltına alındığı haberini okudum. Gazetedeki adres ve basılan resim, bizim evin adresiydi. Kiraya verdiğimiz kişi bir özel klinikte doktordu ve ben Konya’da görev yaparken yedek subaylığını Konya’da yapmıştı. İyi insanlar diye onlara kiraya vermiştik. Karısının böyle kişilerle irtibatta olduğunu ve kocası nöbette iken teröristleri evine alacağını nereden bilebilirdik ki. Bu haberi okuyunca şaşkına döndük. Eşyalarımızın bir kısmı da evin bir odasında kilitli bulunuyordu. Evin hali ne durumdadır, eşyalar yerinde duruyor mu diye haklı olarak merak ettik. Kısa bir süre içinde izin alıp Ankara’ya geldim. Ev berbat olmuştu. Bereket eşyalara dokunulmamıştı. Evi tahliye ettirdim.” (4)

Rastlantı bu ya, tam da Ankara’daki evi yedek subaya kiraya verdiği yerde, Konya’da, 15 Ocak 1981 tarihinde yaptığı konuşmada bu olayın anısı diriliyor:

“Tencereyi pisletmişlerdi, biz geldik temizledik. Ne zaman gideceksiniz diye gözlerimize bakıyorlar, iktidarı verelim gene mi pisletsinler… Kurucu Meclise partilerden kimseyi almayacağız, memleketi bu hale getirenlere memleketi teslim etmeyeceğiz. Heveslenmesinler. Politikacı kolay yetişmez diyorlar. Bu memlekette hem de ne politikacılar yetişir.” (5)

Tüm bu unutmamanın öte yüzünde, kendi gibi düşünmeyene, başkalarına, sırf öyle olmadıkları için yaşama hakkının dahi fazla bulunması, büyük bir kindarlık yok mu?

Murat Belge şunları yazıyor:

“Kenan Evren, bir askerî diktatördür. Türkiye’de görülmüş en keyfî yönetim, onun devlet başkanlığı sırasında yaşanmıştır. Ama biz diktatörlerin çoğunda, normal insanlara kıyasla ‘aşırı’ denebilir özellikler görmeye alışmışızdır. Hitler, Mussolini, Stalin gibi büyük çaplı diktatörleri düşünelim. Dünyaya ve insanlığa ettikleri büyük kötülüklere rağmen, sıradan insanı aşan boyutları vardır bu adamların. Hayat serüvenleri son derece yoğun ve çarpıcıdır. Sonuçları ne kadar zararlı da olsa, düşünceleri dahiyane bir dimağın ürünüdür. Bu gibi, daha iri boyutlara sahip diktatörlerle karşılaştırıldığında, Kenan Evren’in ‘aşırı’ denebilecek tek yanı, ‘sıradan’lığıydı…

“… Kenan Evren, memlekette hangi kahveye gitseniz beş on benzerini kolayca bulabileceğiniz bir tipti. Kahve sohbeti yaparken ‘Sallandıracaksın ellisini, bak bir daha yaparlar mı’ diyen binlerce yurttaşımızdan hiç farkı yoktu. Tek farkı şu ki, o sahiden sallandırma imkânını buldu.” (6)

Kenan Evren ile burada anılan liderler arasındaki fark açısından dikkat çeken bir özellik, öncelikle şudur: her üç lider de mevcut toplumsal dizgede sıra dışı özellikleriyle sivrilirken ve bunlarla bir ömrü bina etmişken, Evren’in ve aslında 20. yüzyılın ikinci yarısında yıldızı parlamış diğer benzerlerinin temel özelliği mevcut hiyerarşik yapının gereklerine tamamen uyarak, sinik, silik bir ömrü yürütmeleri, Kenan Evren’in deyişiyle “vazifenin iyisi kötüsü olmaz” düsturunu bir biat eğitimi olarak almış olmalarıydı. Daha sonrasında, Belge’nin andığı sıradan ortak duyu ile hemhal olmalarında en büyük avantajları da bu sıradanlık pratiğiydi. Belki, bir de şu var; 20. yüzyılın ilk yarısındaki despotik liderlerin habercisi, yüzyılın başında görece demokratik sistem içinde yer alan liderlerken, yüzyılın sonundaki despotik liderler, 21. yüzyılın güya demokratik sistem içinde sivrilecek liderlerinin; Bush’ların, Sarkozy’nin, Berlusconi’nin, Putin’in ve Erdoğan’ın habercileriydiler. En iddialıları bir şirket yöneticisinden daha fazla değildir ve birbirleriyle ilişkileri de şirket ceo’su düzeyindedir, zaten. Despotik liderler ile günümüzün sözde-demokratik liderleri arasındaki bağlantı noktası, “yüce millet” kavramıdır. Erdoğan’ın seçim başarılarını kutlama biçimiyle Kenan Evren’in 12 Eylül Darbesi’ni gerekçelendirme biçiminin benzerliği bu yanıyla ilginçtir.

Yalanın efendileri ve ‘gerçek’in sadakati

Lacan, “Gerçek yüzeydedir” der. Bir despotun en büyük hatası, Gerçek’ten sözü açmasıdır. Orada hakikat kaçak yapmaya başlar. Darbeden birkaç gün sonra, 16 Eylül günü yaptığı basın toplantısında, ABD’ye danışarak darbenin yapıldığına dair, elbette yabancı bir gazetecinin iması üzerine şunları söylüyor:

“Sureti katiyede hayır. Ancak, bu soruyu niçin sorduğunuzu biliyorum. ABD’nin buradaki Yardım Kurulu Temsilcilerinden aldığı bir haber üzerine, ABD’deki bazı ajanslarda, Türkiye’deki bu harekâtın başladığı, erken saatlerde verildi. Buna istinaden bizde, böyle bir haberin onlara aktarıldığı izlenimi doğdu, daima bunlar soruldu.

“Bu hareketi ilgililerden başka kimse bilmiyordu. Hatta şunu söyleyebilirim, eşlerimiz ve çocuklarımız dahi bundan habersizdi…” (7)

Ve işte hakikat kaçak yapıyor. Anılarının ikinci cildinde bunları aktaran Evren, birinci cildi sonlandırırken 11 Eylül, yani darbeden bir gün önce yaptıklarını aktarıyor:

“… Genelkurmaya gelerek kısa bir çalışmadan sonra her gün yaptığım gibi Gülhane Hastanesinde tedavisi devam eden eşim Sekine’ye gittim. Yarım saat kadar yanında kaldım. Ayrılırken kendisine yönetime el koyacağımızı, merak etmemesini söyledim. Hiçbir reaksiyon göstermedi. Sadece iyi yaparsınız dedi…

“Eve uğradım, o zaman henüz evlenmemiş olan en küçük kızım Miray’a bu akşam eve gelmeyeceğimi, yarın yönetime el koyacağımızı, sabahleyin evde oturmasını söyledim…” (8)

Oysa, yönetilenlerin, darbeye maruz kalanların bin bir güçlükle ulaşacakları gerçek, belagat şehvetine kapılmış Şef’in söylevlerinde ve yazdıklarında hemen yüzeyde beliriyor. Şef olma hali, gerçeğin değil yalanın efendisi olma, yalan söyleme yetkisini elde tutmak özgürlüğü de oluyor.

Bunlar oldu. Bunlar olmaya devam ediyor. 12 Eylül’den sonra bahtı parlamış her liderde Şef’in hayaleti yaşıyor, yaşatılıyor. Üstelik başlangıcındaki karnavalesk şiddete uygun olarak, yeni sağ şimdilerde, bünyesine sinmiş bu hayaletle tuhaf ayna oyunları oynuyor: “Darbeciler göründü… darbeciler kayboldu… darbeciler tekrar göründü… tekrar kayboldu…”

Toplum olarak tek şansımız; bu tuhaf regresyona boyun eğmemek, 12 Eylül’ün giydirdiği delilik gömleğini biran önce atmak, otuzuncu yılını, yeni sağın kutlamasına izin vermemek.

Yaslı bir toplum olmamak için… daha çok… daha çok… anımsayalım.

 

DİPNOTLAR

1) Kenan Evren, Kenan Evren’in Anıları-1, Milliyet Yayınları, (Basım Tarihi belirtilmemiş), s.30

2) Kenan Evren-1, s.148.

3) Kenan Evren-1, s.522.

4) Kenan Evren-1, s.150.

5) Kenan Evren, Kenan Evren’in Anıları-2, Milliyet Yayınları, İkinci Baskı, Şubat 1991, s.205.

6) Murat Belge, 12 Yıl Sonra 12 Eylül, Birikim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 1993, s.27.

7) Kenan Evren -2,  s.39.

8) Kenan Evren-1, s.541.