Ana sayfa 71. Sayı Türkiye üniversitelerinde 1980 sonrası dönem İnsanın özgürleşmesi amacından akademik kapitalizme geçişin öyküsü

Türkiye üniversitelerinde 1980 sonrası dönem İnsanın özgürleşmesi amacından akademik kapitalizme geçişin öyküsü

Kapak Dosyası

181
PAYLAŞ

Nejla Kurul

Bugün üniversite eğitimi ve araştırma, bir kamu hizmeti olarak değil, bir meta olarak görülüyor. Bu anlayış, tüm öğretim tür ve düzeylerinde yaygınlaşırken bundan en çok üniversiteler etkileniyor. Üniversite özerkliği denilince sadece mali özerklik düşünülüyor. Özellikle düşük akademik unvan ve görevlerde sözleşmeli istihdam biçimlerinin yaygınlaşması, iş güvencesini ortadan kaldırıyor. Piyasa talepleri doğrultusunda “profesyonelleşme”, meslektaşlar arası dayanışmanın yerini rekabetin almasını getiriyor. İşte, özellikle 1980 sonrası üniversitenin ve bilimin piyasaya düşmesinin öyküsü…

Prof. Dr. Nejla Kurul

İspanya’daki bir üniversite ile ilgili gözlemlerini aktaran Vassaf (1), köşe yazısına “Üniversitenin Cenazesi” başlığını koymuştu. Yazıya esin kaynağı olan üniversite, 1239 yılında kurulmuş, Bologna, Paris ve Oxford üniversitelerinin çağdaşı olan Salamanca Üniversitesi’ydi. Yazar, bu üniversitenin günümüzdeki cansızlığı ve renksizliği ile ilgili gözlemlerini, “Harvard Üniversitesi kitapçısını ziyaret eden okurların Vatanperverlik Yasası gereği fişlenmesiyle” ilişkilendirerek, şu yorumu yapmıştı:

“Ortaçağ’da kuruluşundan bu yana, tarihinin uzun bir döneminde hümanizmin beşiği olan üniversite, üç maymunlar gibi sessiz, sağır ve kör. Üstelik geleneklerine ve topluma duyarsızlığı bir yana, insanı da metalaştıran yenidünya düzeniyle süratle bütünleşmekte.”

Üniversitenin bugün içinde bulunduğu durumu çok iyi ifade eden bu paragraf, üniversiteyi üç maymuna dönüştüren güçleri anlamaya ilişkin bir çağrıcı da olmuştur. Kapitalizmin son çeyrek yüzyıllık evresi içinde, üniversitenin devletle, piyasa ile ve “sivil toplum” ile ilişki sistematiği büyük ölçüde farklılaşmıştır. Türkiye’de, özellikle 1980 sonrası dönemde, üniversitelerin dönüşümünün incelendiği bu makalede, iki sorunsal ele alınmıştır. Birincisi, kapitalist devlet ile üniversiteler arasındaki ilişkinin günümüzde kuruluş tarzını belirleyen ve neo-liberal yeniden yapılanma sürecinin bir parçası olarak gelişen sürecin, devletin yapısı ve üniversiteler üzerindeki etkileridir. İkincisi, üniversitenin piyasa ile ilişkilerinin nasıl güçlendirildiğini, uluslararası kapitalist sistemin genel eğilimleri doğrultusunda, üretim örgütlenmeleri ve emek sürecindeki dönüşümün üniversite bileşenleri üzerinde etkilerini ortaya koymaktır.

 

Kapitalist devlet, piyasa ve üniversiteler

Devletin etkinliklerine genel olarak verilen ad siyaset ise, Eroğul (2), siyasetin üç işlevinden söz eder. Birincisi, “toplumun ortak çıkarına hizmet” işlevidir. Bu işlev, üretim güçlerinin gelişimini sağlar. İkinci işlevi, üretim biçimlerinin ayrılmaz bir parçası olan üretim ilişkilerinin korunması ve gelişimini öngören “egemen sınıfın çıkarına hizmet” işlevidir. Son olarak, siyasal görevlerini yerine getirebilmek için “devletin kendi çıkarına hizmet etme” işlevi gelmektedir. Çalışmada, tarihsel bakış açısı ile dönemleme yapılırken Eroğul’un bu kavramsallaştırmasından yararlanılmıştır. İnceleme konusu kapitalist devlet iken, toplumsal mücadeleler ve diğeri dinamiklerin etkisiyle, devletin bir evreden bir başkasına nasıl dönüştüğünü anlamada analitik bir araç olarak bu modelden yararlanılmıştır.

Türkiye özgülünde İkinci Dünya Savaşının ardından 1970’lerin sonlarına dek süren sosyal devlet/refah devleti kavramsallaştırması ile “devletin toplumun ortak çıkarına hizmet etme işlevi”nin görece genişlediği bir tarihsel aşama anlatılmak istenmektedir. Öte yandan 1970’lerin sonlarından bugüne karşılık gelen neo liberal devlet aşaması ile “devletin egemen sınıfın çıkarına hizmet etme” işlevinin genişlediği bir dönem ele alınmaktadır. Bu soyutlama (model) aracılığıyla konuya yaklaşmak, kapitalist toplumsal sistem içinde sosyal/refah devletinin ve/veya neo liberal devletin ortaya çıkış ve gelişimini etkileyen dinamiklerin incelenmesini kolaylaştırmaktadır. Her iki dönemde de devletin niteliği kapitalist olmasına karşın, toplumsal mücadeleler sonucunda ortaya çıkan iç ve dış dinamikler, kapitalist devletin evrelerini farklılaştırabilmiş; bununla birlikte devlet, kapitalist niteliğini yitirmemiştir.

Refah devleti / sosyal devlet ve özerk üniversite dönemi

İkinci Dünya Savaşının ardından gelen dönemde ekonomik ve toplumsal yapıda ciddi bir dönüşüm yaşanmaktaydı. Fordist (3) üretim ve birikim yaygınlaşıyordu. Keynesci devlet müdahaleciliği (4), durgun ekonomiyi canlandırmada bir araç olarak keşfedilmişti. Gelişmiş ülkelerde refah devleti uygulamaları ve az gelişmiş ülkelerde ulusal kalkınmacılık (5) yoluyla gelişme, büyüme ve/veya gelişme modelleri olarak belirlenmişti. Bu yönelimleri zorlayan temel dinamikler, 1929 krizini aşma çabası, yükselen emek-sermaye çelişkisinin doğurduğu toplumsal ve ekonomik talepler, alternatif bir toplumsal sistem olarak sosyalizmin emekçi sınıflardan yana etkileri olarak ifade edilebilir. Bu süreç, az gelişmiş ülkelerde, daha ziyade kendine yetmeci bir ithal ikameci sanayileşme stratejisine denk düşüyordu. Bu stratejinin temel pazarı ise ulusal ya da yerel pazardı. Çünkü ithal ikameci süreci, iç pazarın genişliği ve canlılığı üzerine inşa edilmişti.

1945-1975 dönemini kapsayan ve John Robinson tarafından kapitalizmin “altın çağı” olarak adlandırılan bu evrede, devletin “toplumun ortak çıkarına hizmet” işlevi, genişleme eğiliminde olmuştur. Boratav’a göre (6) Türkiye’de özellikle 1962-1976 döneminde, siyasi rejim “popülist” denebilecek bölüşüm politikalarına yönelmişti. Bu politikalar geniş halk kitlelerinin siyaset sahnesinde rol almasına imkan veren çok partili parlamenter rejimin bir sonucudur. Büyük toprak sahiplerinden, ticari ve sanayi sermayesinden oluşan egemen güçler bloğu, siyasi iktidara ve tüm iktisat politikalarına hükmetmektedir; ancak seçim süreci, geniş halk kitlelerinin isteklerini, iktisadi ve sosyal politikalara yansıtma gereğini doğurmuştur. Böylece egemen bloğun uzun dönemli çıkarları ile işçi ve köylü kitlelerinin kısa erimli çıkarları arasında belli bir uzlaşma sağlanmıştır.

Toplumsal mücadelelerin devleti nasıl dönüştürdüğünü anlamaya yönelik her çaba, bu aygıtın çeşitli kurumsal yapılar (üniversiteler) üzerinde yarattığı özgül etkileri de anlamayı gerektirir. İlk öncülleri 12. yüzyıla dek uzansa da modern üniversite, Kant ve Fichte’den Wilhelm Von Humboldt’a kadar Alman filozoflarının entelektüel çabalarının bir ürünüdür, görece yenidir ve ulus-devletlerin doğduğu döneme rast gelmiştir (7). İktidar ve bilgi arasındaki anlaşma, bilim insanlarına büyük olanaklar sunarken, diğer yandan da onları ulusal kültürü desteklemeye, ulus-devlet vatandaşlarını yaratma sürecine yardıma zorlamıştır. Avrupa’da üniversiteleri etkileyen Humbolt’un üniversite modelinden kısaca söz etmek, bugünkü üniversiteden ayıran temel özelliklerini anlamak bakımından anlamlı olacaktır. Humbolt üniversitesi modeli aşağıda belirtilen temel özelliklere sahiptir:

1) Üniversite, tüm bilim alanlarındaki eğitim-öğretim etkinliklerinin araştırma etkinlikleri ile birlikte ve bir bütünlük içinde yürütüldüğü bir kurumdur.

2) Üniversite, mesleki ve teknik yüksekokuldan farklı bir kurumdur. Üniversitenin temel işlevi, herhangi bir mesleğe yönelik olmaksızın eğitim, öğretim ve araştırma yapmaktır. Amaç, kişilerin kendilerini tanımasını ve geliştirmesini sağlamaktır. Öğretme ve öğrenme özgürlüğü ve “bilim için bilim” üniversitenin vazgeçilmez ilkeleri arasındadır.

3) Üniversite devlete değil, ulusa bağlıdır. Devletin temel görevi, öğretim üyelerini görevlendirmek, maaşlarını ödemek, çalışmaları için özgür bir ortam yaratmaktır.

Humbolt üniversitesi modeli, Türkiye üniversitelerini de derinden etkilemiştir. Ayrıca sosyal devlet döneminde üniversiteler, dönemin ekonomik ve siyasal genel karakteristiklerini büyük ölçüde yansıtmıştır. Bilim ve teknolojideki gelişmeler de, gerek üniversite içinde ve gerekse dışında, üretim ve birikim rejiminin ve kısmen de emekçi halkların talepleri yönünde biçimlenmiştir. Yükseköğretimin finansmanı kamuca sağlanmıştır. Üniversiteler, binlerce öğrencinin eğitim gördüğü büyük yerleşkelerde eğitim vermeye başlamışlardır. Üniversitelerde seçkinci eğitimden kitlesel eğitime doğru bir genişleme söz konusu olmuştur. Bu dönemde kitleselleşen üniversiteler, kapılarını halk sınıflarının çocuklarına açmıştır. Üniversiteler, toplumun yüksek nitelikli insangücünü yetiştiren kurumlar olarak görülmekle birlikte, “fırsat eşitliği” sağlayarak sosyal adaleti de gerçekleştiren kurumlar olarak anılmıştır.

Sosyal devlet/ulusal kalkınmacılık döneminde üniversiteler, “üniversite özerkliği ve akademik özgürlükler” temelinde, devletle ve siyasal iktidarlarla ilişkilerini sınırlandırmaya, politik gücün üniversiteye müdahalesini önlemeye çalışmışlardır. Bilindiği gibi, Humbolt geleneğinde üniversitenin “gerçeği arama ve yayma” işlevini yerine getirebilmesi için onun devlet ve piyasadan bağışık, bilim insanlarının ise akademik özgürlüklere sahip olması gerekir. Türkiye’de 1946-1981 dönemi, “özerk üniversite dönemi” olarak adlandırılmaktadır. 1946 yılında çıkarılan Üniversiteler Kanunu ile üniversiteye özerklik getirilmiştir. Üniversiteler bu yasada “yüksek araştırma ve öğretim birlikleri” olarak tanımlanmıştır. Üniversite yönetiminde kurulların gücü artırılırken, üniversiteye ilişkin kararlar yasaların izin verdiği temelde demokratik yollarda alınmaya çalışılmıştır. 27 Mayıs 1960 ihtilalinin ardından üniversitelerle ilgili 115 sayılı değişiklik yasası (1960) çıkmış; 1946 ile kazanılan ve bir türlü yaşama geçirilemeyen özerklik kullanılır hale getirilmiştir. Ancak, üniversite özerkliği ile ilgili bu olumlu adımlara karşın, 12 Mart 1971 darbesinin aktörleri, “toplumsal gelişme ekonomik gelişmenin önüne geçti” savıyla yönetime el koymuşlardır. Darbeciler, önceki yasanın yerine 1973 tarihinde 1750 sayılı yasayı çıkartmışlardır. Önceki yasaya göre geri nitelikte olan pek çok hükme karşın, darbeciler üniversite özerkliğini kaldırmayı başaramamışlardır (8). Ne yazık ki bunu, ileride aktarılacağı gibi, 12 Eylül 1980 askeri darbesi başarmıştır.

Devletin toplumun ortak çıkarlarına hizmet etme işlevinin genişlediği dönemde, akademik özgürlükleri yaşama geçirmenin bir gereği olarak da öğretim elemanlarının iş güvenceli konumlarda istihdamı mümkün olmuştur. Ayrıca üniversitede öğretim elemanlarının, üniversitenin kurulları yoluyla yönetime katılımları sağlanmıştır. Özerk üniversitenin sağladığı akademik özgürlükler, araştırma-yayın ve öğretim faaliyetlerinin özgürce yapılabilmesi olanaklarını sağlamıştır. Bu dönemde düşüncelerini özgürce üretme ve ifade etme hakkı kullanılabildiği ölçüde, Türkiye’de Humbolt üniversitesi geleneğinin oluşmasına katkı sağlanmıştır. Bu gelenekten görece daha fazla etkilenen kurumlar ise büyük kent üniversiteleri olmuştur.

1970’lerin ortalarından itibaren, kapitalizmin aşırı üretim krizi sonucunda düşen kârlar, egemen sınıfın harekete geçmesine yol açmıştır. Devletin refah devleti uygulamaları ve işçi sınıfı mücadelesiyle ücretlerin ve işgücünün yeniden üretimine ayrılan harcamaların sürekli artmasının (toplumun ortak çıkarına devlet etkinliğinin) işgücü verimliliğinde aynı ölçüde bir artışla sonuçlanmaması nedeniyle sözü edilen dönemde birim sermaye başına çıktı düşmeye başlamıştır. Sermaye sınıfı açısından istenmeyen nitelikteki bu gelişmelerin bir sonucu olarak, kâr oranları azalma eğilimine girmiş ve 1960’ların sonunda başlayan durgunluk, Petrol İhraç Eden Ülkelerin (OPEC)’in petrol ambargosunun ateşlemesiyle kapitalizmin uzun dönemli bir yapısal krize girmesine neden olmuştur. Sonuç olarak, dünyada 1945-1970/1975 arasında hızlı bir ekonomik gelişme ve canlı bir birikim sürecini yaşatan Keynescilik, Fordist üretim örgütlenmesi ve ulusal kalkınmacılık politikalarına dayanan ekonomik ve politik yapılanma, 1970’lerde gelişmesinin sınırlarına varmış ve üretkenlik potansiyelini tüketerek krize girmekten kurtulamamıştır (9).

Kâr oranlarındaki düşme eğilimini, işgücü verimliliğini artırarak ve işgücü maliyetini düşürerek aşma çabası, sermayenin başvurmak istediği ilk yoldu. Ancak işçi sınıfının ve sendikaların 1969-1972 dönemindeki güçlü karşı koyuşu nedeniyle sermaye bu amacına ulaşamamış, çareyi para politikasında bulmuştu. Enflasyonun yükselmesini, pazarın daralmasını, dolayısıyla krizin etkilerinin şiddetlenmesini getiren Bretton Woods sisteminin çökmesine yol açan bu politika aslında, Keynesçi ekonomiden uzaklaşıp, monetarist neo-liberal ekonomi politikalarına geçişin ilk adımlarından biri sayılabilirdi (10). Neo-liberal politikalar zaman içerisinde çeşitlenerek ve genişleyerek Keynesçiliğin yerini almış ve yeniden yapılanmanın temellerini oluşturmuştur.

 

Neo-liberal devlet ve güdümlü üniversite dönemi

1970’lerin ortalarından itibaren kapitalizmin bitmeyen krizlerinden birinin daha sarmalına girilmiş; çıkış ise neo-liberalizmde bulunmuştur. 1990’larda çöken reel sosyalizm olgusunun da itici gücüyle, siyasetin (devlet) ikinci işlevinin genişletilmesi başarılmış, yani egemen sınıfın çıkarına hizmet edecek politikalara ağırlık verilmeye başlanmıştır.

Türkiye’de ise 1979 yılının sonuna yaklaşırken, ekonomik bunalımın geniş halk kitlelerini ve sermaye sınıflarını derinden etkilediğine tanık olunmaktadır. Özellikle kentli emekçiler, temel tüketim mallarında etkisi sınırlı kalan fiyat denetimleri, kuyruklar ve karaborsa gibi birbirleriyle ilgili olguların içinde bunalmışlardı. Köylü/çiftçi emekçiler ise 1977 seçimlerinin ardından verilen destekleme fiyatlarının, 1979’da hızlanan enflasyonun etkisiyle dramatik biçimde erimesi karşısında savunmasız kalmışlardı. Diğer yandan örgütlü işçi sınıfı Türkiye toplumunun alışkın olmadığı bir enflasyon hızı karşısında en azından sendikal mücadele yoluyla reel gelir düzeylerini koruyabilmenin savaşını vermekteydi. Grevler yüzünden yitirilen işgünlerinin göreli ağırlığı 1977-1980 yıllarında, 1973-1976 yıllarıyla karşılaştırılırsa iki buçuk misli artmıştı. Dolayısıyla büyük sermaye çevreleri “bu başıboş gidişe dur denilmesi”nin, sendikaların disiplin altına alınmasının, sermaye için güven ortamının yeniden yaratılmasının çağrılarını 1979 yılından itibaren yapmaya başlamışlardı (11).

24 Ocak 1980 tarihinde yürürlüğe konan ve sonraki yıllara damgasını vuracak olan neo-liberal program, ana çizgisiyle 1988 yılının sonuna kadar iktisat politikalarına damgasını vuran ve zaman içinde yeni öğelerin eklenmesiyle zenginleşen bir programdır. Boratav’a göre (12), baştan sona kadar “alternatifi yoktur” sloganıyla ve çok yoğun bir ideolojik kampanyayla geniş halk kitlelerine ve kamuoyuna sunulan neo-liberal model, ne Türkiye ne de dünya bakımından orijinal bir önlemler paketidir. Bu kararlar, 1970’li yıllarda IMF’nin dış tıkanma koşulları altında bunalan pek çok az gelişmiş ülkeye empoze ettiği standart “istikrar politikası” paketi ile daha ziyade Dünya Bankası tarafından geliştirilen tipik bir “yapısal uyum” programının bilinen özelliklerini taşımaktadır. Uluslararası sermayenin Dünya Bankası aracılığıyla “pazarladığı” ve içte ve dışa karşı piyasa serbestisi ile uluslararası ve yerli sermayenin emeğe karşı güçlendirilmesi gibi iki stratejik hedefe yoğunlaşan bir yapısal uyum perspektifi taşımaktaydı. Neo-liberal politikalar üç yoldan yürütülmüştür (13):

1) Sermayenin yerkürede dolaşım süreciyle ilgili olarak serbestleştirme (liberalizasyon). Serbestleşme iki koldan yürütülmüştür. Bunlardan ilki ticaretin serbestleştirilmesi, ikincisi ise finansal serbestliktir.

2) Toplumsal ve ekonomik politika ile ilgili olarak düzenleme dışı bırakma (deregülasyon). Bu politika, piyasanın ekonomik ve toplumsal yaşamın en önemli belirleyeni haline gelmesini, devletin geleneksel işlevleri olan güvenlik ve adalet gibi alanlara çekilmesini gerçekleştirmektedir. Bu politikalar, hem özelleştirmeleri hem de Sosyal Güvenlik Kurumu gibi devletin sosyal hizmet ve sosyal güvenlik kurumlarının küçültülmesini, güçsüzleştirilmesini ve hatta tasfiye edilmesini içererek gelişmiştir. Her ne kadar özelleştirme boyutu ön plana çıkarılsa da düzenleme dışı bırakma, çevreyi, halk sağlığını ve işyeri güvenliğini korumak, herkese parasız sağlık, parasız eğitim, ucuz konut sağlama, tarımsal üretimi destekleme dahil, kârları azaltabilecek her türlü devlet düzenlemesini ortadan kaldırma şeklinde özetlenebilecek olan bir politikadır.

3) Üretim ve emek süreçleriyle ilgili olarak esnekleştirme (post-fordizm).

12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbe, demokratik süreç içinde gerçekleşmesi çok güç olan 24 Ocak kararlarının uygulamaya geçirilmesi önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmıştır. Gerçekten Türkiye’de 1980’li yıllar, bir bütün olarak emek gelirlerinin safi hasıla içindeki paylarının gerilediği; ancak hem göreli olarak hem de mutlak anlamda büyüyen artık değerin paylaşımında ticari ve finans sermaye ile rantiye tabakaların sanayicilere göre çok daha avantajlı bir konuma getirildiği bir dönem olarak nitelenebilir (14).

Türkiye’de ve hemen her ülkede, uluslararası rekabet, yabancı sermaye yatırımları, bilgisayar ve iletişim teknolojisindeki hızlı gelişmeler, Dünya Bankası kredileri, deregülasyon-regülasyon, yönetişim, devletin değişen rolü ve küçülmesi gereken devlet ve diğerleri gibi kaçınılmaz ve rasyonel görünümlü kavramlar sıkça dillendirilmektedir. Güler (15), devlette reform konularını, 1989’da yayımlanan bir Dünya Bankası raporunda ilk kez dile getirilen yönetişim kavramı (good governance) ekseninde tartışmaktadır. İyi yönetişim kavramı kapsamında öngörülen ve devlet-toplum uzaklığını aşmak üzere bürokrasi + özel sektör + sivil toplum kuruluşlarına dayanan bir yapı, katılımcı, ancak demokratik olmayan bir model öngörmektedir.

Devletin yapı ve işlevlerindeki bu farklılaşma, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi kolektif malların bir “hak” ve bu nedenle kamu hizmeti olarak sunulmasını ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Özellikle üniversiteler, bu süreçte derinden etkilenen kurumlar olmuşlardır. Üniversitelerin devletle (ve siyasal iktidarlarla), piyasayla, nihayet “sivil toplum”la yeni ve farklı ilişki biçimlerinin geliştirilmeye çalışıldığı bir dönem başlamıştır.

Seçilmiş ülkelerde üniversitelerin dönüşümü

Küreselleşen “bilgi temelli ekonominin” yükseköğretime etkisini inceleyen Yang ve Vidovich (16), küresel pazarlarda kendi ulusal çıkarlarına (iş dünyası ve hükümet) hizmet etmek üzere üniversitelerin kullanımını içeren ekonomik yararcılığın hakimiyet kazandığını, buna koşut olarak üniversitelere ayrılan bütçenin azaldığını ve mali baskıların arttığını ifade etmiştir. Yazarlar, teknoloji destekli öğrenme ve öğretmenin “rahat, bireyselleşmiş ve etkileşimli, daha ucuz ve daha hızlı, zaman ve mekanda esnek” övgüleriyle giderek yaygınlaştığını, yükseköğretimin de küreselleşmesine karşın “düzenleme yokluğu”nun sorunlar yarattığını belirtmişlerdir.

Avustralya, Kanada, İngiltere ve ABD’yi karşılaştırmalı ve eleştirel bir perspektiften inceleyen Slaughter (17), küresel ekonomik koşullarda bu ülkelerdeki yükseköğretim politikaları üzerinde yoğunlaşmıştır. Yazar, dört ülkenin de yüksek öğretim politikalarıyla, ticari araştırma ve mesleki programlar yoluyla ekonomik gelişme ve işletmeciliği teşvik ettiğini; ulusal ekonomik etkinliklerde yüksek öğretimin değerine vurgu yaptıklarını; çalışanların bir kısmı için kurumlarda piyasa ve piyasa-yönelimli etkinliklerin gözde olduğunu ortaya koymaktadır. Erişime ilişkin olarak, yüksek öğretim politikalarının daha çok öğrenciyi teşvik eder gözükmekle birlikte, bunun daha düşük ulusal maliyetlerle gerçekleşmesine yol açan öğrenim harçlarının yükseltilmesi ve öğrenci yardımlarında burslardan öğrenim kredilerine kayma yaklaşımları ile olduğunu gözlemlemişlerdir. Programlar bakımından ulusal politikalar, piyasa ile bağlantılı fakülteler ya da bölümleri özendirme yönelimindedir. Dört ülkede de, temel araştırmadan uygulamalı ya da iş çevrelerine dönük (entrepreneurial) araştırmalara doğru yöneliş söz konusudur. Tüm bu ülkeler, yüksek öğretim sistemlerini, özünde ekonomik gelişmeye yoğunlaşan planlama süreçleriyle bütünleştirmeye başlamışlardır.

Slaughter’e göre bu dört ülkenin de ulusal politikaları, dışsal kaynakları güvenceye almak için piyasaya yönelen üniversitelerle ilgili bir hareketi temsil eden akademik kapitalizme doğru kaymaktadır. Bu yöneliş, özellikle parasal kaynak yaratmak için düşünsel sermayeyi (intellectuel capital) kullanarak sanayi ile ticari kollar ve bağlantılar oluşturan büyük araştırma üniversitelerinde daha açık gözlenmektedir. Avustralya, Kanada, İngiltere ve ABD’de, ticari araştırmalar, iş-meslek eğitimi programları, yüksek öğretimin ulusal ekonomik gelişmeye kattığı değere ilişkin beklentiler, çalışanların ve kurumların bir kısmı üzerinde yürütülen piyasa ve piyasa benzeri etkinlikler çerçevesinde, üniversitelerin kurumsal siyasalar ürettiklerini gözlemiştir. Küreselleşmenin yüksek öğretime etkilerini inceleyen Slaughter, bunları dört gruba ayırmıştır. Bunlar, 1) yüksek öğretim finansmanında daralma, 2) tekno-bilime verilen öncelik, 3) çok uluslu şirketlerle gelişen ilişkiler ve 4) düşünsel mülkiyete (intellectual property) odaklanmadır. Bu siyasalar doğrultusunda maliyetleri düşürerek daha çok öğrenci kaydetmek, tüm ülkelerde öğrenim harçlarını yükseltmek, piyasalarla uyumlu akademik birimlere ağırlık vermek, üniversitelerin temel araştırmadan uygulamalı araştırmaya yönelmesini sağlamak, hükümetin ekonomik gelişme plan ve programları ile yüksek öğretimi bütünleştirmek gibi amaçlar konulmuş ve bu yönde uygulamalar gerçekleştirilmiştir.

Üniversitelerin neo-liberal politikalardan etkilenmesi, üniversitelerin araştırma ve eğitim gündemini ekonomiye bağımlı kılan, devlete daha çok hesap verilmesini talep eden, dolayısıyla kurumsal özerkliği sürekli aşınan, sunulan eğitimi kişisel bir mala dönüştürme eğilimleri taşıyan, toplumsal adalet yerine etkinliğe vurgu yapan nitel değişim doğrultusunda uygulamaları kapsamaktadır (18). Bu tür süreçler, Currie’nin belirttiği gibi (19), çok çeşitli disiplinlerde bilgi üretme ve özgürce eleştiride bulunma işlevlerini ön plana alması gereken üniversiteleri sessizliğe itme tehlikesini taşımaktadır.

Küreselleşmenin ekonomi politiği, üniversitelerin yönetilme biçimlerini ve akademisyenlerin günlük yaşantılarını büyük ölçüde etkilemekte, bu durum da üniversitelerin geleceği ile ilgili ciddi kuşkular doğurmaktadır (20). Üniversitelerin işleyişinde en anlamlı faktör, toplumda eleştirel düşünceyi teşvik etmesidir. Üniversiteler, bilginin geniş biçimde toplumsal amaçlar için üretildiği ve yayıldığı kurumlardır. Üniversitelerin sessizliği durumunda, toplumsal eleştirel düşünceler üreten ve bunları ifade eden toplumsal kurumlar kalmayacaktır. “Üniversiteler verimlilik ve rekabetin motoru olmaktan daha fazlası olmak zorundadır.” Yazar, halihazırda “piyasa en iyisini bilir” felsefesinin üniversiteleri etkilediğine işaret ederken, işletmecilik uygulamalarının ve acımasız rekabetin yaygınlaştığını; seçilmiş dekanlar yerine şirket yöneticiliğinin geçtiğini ve bu uygulamaların akademik kurulları marjinalleştirdiğini; araştırmanın ticarileşmesinin üniversiteleri sanayi kesimi ile yakın ilişkilere yönlendirdiğini, bunun sonucunda merak-yönelimli araştırmaların (curiosity-driven research) daha az, buna karşın uygulamalı araştırmaların daha çok yürütüldüğünü belirtmektedir.

Enders (21) son yirmi yılın Avrupa’da yükseköğretim ve akademik personel için değişim yılları olduğunu ifade eder. Yükseköğretimdeki öğrenci sayısındaki artış, mali kısıtlamalar, hesap verme ve performans değerlendirme süreçleri ve teknolojik gelişmelerin akademik personeli derinden etkilediğini belirtir. Bu etkenlerin akademik personel için sonuçlarını dört temel sorunsal etrafında sınıflandırır:

– Birincisi, akademik personelin geçmişe oranla hızlı bir statü kaybı yaşamasıdır. Akademik personelin genelinin ücretlerdeki göreli kayıplar ve akademik yaşama yeni başlayanların istihdam biçiminin esnek ve güvenceden uzak hale gelmesi ve düşük ücretlerle çalıştırılmaları statü kaybının temel belirleyicileridir.

– İkincisi, yüksek öğretime ayrılan kamusal fonların giderek azalmasıdır. Bunun sonucu olarak akademik personel başına düşen öğrenci sayısı artarken, araştırmaya ayrılan fonlar azalmaktadır; bunlar “etkinlik kazanımları” olarak değerlendirilebilir.

– Üçüncüsü, akademik personelin kolektif gücünün zayıflamasıdır. Bunun nedeni olarak akademik performansın denetiminin artışına paralel olarak, seçilmiş üniversite organlarının kararları yerine yönetsel hiyerarşinin geçmesi belirtilebilir.

– Dördüncüsü, toplumun beklentilerini karşılayamadığı için akademik personelin giderek daha çok eleştiri almasıdır.

Reedy (22), Afrika’da yükseköğretimin bugününü ve geleceğini etkileyen eğilimleri, yükseköğretimde kitleselleşme (massification), küreselleşme, hükümet ve üniversiteler arasındaki ilişki biçimlerinin dönüşümü bağlamında açıklamaktadır. Küreselleşme ile ilgili olarak yazarın incelediği bağlam, öğretim ve araştırmanın üniversitelerde örgütlenmesinde yeni kamu işletmeciliği anlayışının egemen olmasıdır. Yazar, ayrıca üniversite araştırmalarının hükümet ve sanayinin talepleri doğrultusunda yönlendirilmesine dikkati çekmektedir. Ne var ki Reedy’ye göre, profesörler bu süreçte bir “ücretli” (salaried) veya parça başına iş yapan (a piece-work laborer) emekçilere dönüşmektedirler. Yeni kamu işletmeciliği anlayışı, seçilmiş dekanların gücünü zayıflatırken; fakülte kurulları ve yönetim kurulları marjinalleştirmiştir. Bu eğilimler geleneksel işbirliğini zayıflatmıştır. Üniversiteler, kitleselleşme, küreselleşme, özelleştirme, yerelleşme ve kalite güvencesi sağlama gibi bir dizi karmaşık sorunla uğraşmaktadır.

Benzer biçimde akademik mesleği etkileyen etkenler, Austin (23) tarafından Üçüncü Dünya ülkeleri örneğinde incelenmiştir. Yazar, akademik personeli etkileyen beş eğilim üzerinde durmuştur:

– Birincisi, üniversite eğitiminin, piyasa ekonomisinin gereklerine koşut olarak işgücü piyasası taleplerine daha açık hale gelmesidir.

– İkincisi, akademik personelin eğitim verdiği öğrenci sayısının giderek artışıdır.

– Üçüncüsü, yükseköğretim kurumlarının özelleştirilmesi politikalarıyla birlikte, öğrenci çekmek için üniversiteler arasında kıyasıya bir rekabetin öğretim elemanları üzerindeki etkisidir.

– Dördüncüsü, önceki etkenlerle birleştiğinde kurumsal özerkliğin gelişmesi, akademik personelin liderlik, danışma ve yürütme süreçlerinin etkin katılımcısı (involvement) gibi yeni roller üstlenmesine yol açmıştır.

– Beşincisi, öğretim elemanlarının piyasa benzeri işlere zaman ayırmasını sağlamak için yükseköğretim kurumlarının çeşitli yollar araması ile ilgilidir.

 

Türkiye üniversitelerindeki dönüşüm

Türkiye üniversitelerinin tarihinin, kapitalizmin tarihi içinde boy veren askeri darbelerin tarihine paralel olarak geliştiği söylenebilir. 12 Eylül 1980 askeri darbe dönemini en ciddi biçimde yaşayan kurumlardan biri olan üniversiteler, bu rejimin en etkin olduğu dönemde çıkarılan 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası ile yönetilmeye başlamıştır. Devletin merkezi ve yerel yapılarındaki dönüşümün 1982 Anayasasının hazırlanmasından sonraki sürece karşılık gelmesine karşın, 2547 sayılı yasa 1982 Anayasasından önce çıkarılmıştır. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, Türkiye üniversitelerinde özerk üniversiteden güdümlü üniversiteye bir kırılmayı temsil eder.

Ankara Üniversitesi’nde öğretim elemanları anlatılarına dayalı olarak Türkiye üniversitelerindeki 1980 sonrası değişmenin betimlendiği bir araştırmada (24), öğretim elemanlarının tamamı, dönüşümün önemli düzeyde hissedildiğini ifade etmektedirler. Öğretim elemanlarının bir kısmı bu değişimi, geniş bir perspektif ve tarihsel bir bağlamda tanımlayabilirken, bir kısmı da üniversite içi belli değişkenler üzerinde durarak değişimin niteliğini açıklamaya çalışmışlardır. Süreci, özellikle üniversite içinden kavrama eğilimindeki öğretim elemanlarının bir kısmı, değişimi istenen/beklenen bir gelişme olarak değerlendirirken, diğerleri bu dönüşümün üniversiteler için olumsuz sonuçlar ürettiği yönünde görüş bildirmişler ve yeni liberal ekonomi politikaları ile üniversitelerdeki değişmenin ilişkili olarak yürüdüğünü ifade etmişlerdir. Üniversitelerdeki değişimi istenen/beklenen bir değişme olarak gören akademisyenler, üniversitelerin “ezberci içine kapanık bir yapıdan dışa açık toplumsal projelere destek veren bir yapıya evrildiğini” (Y4, Y5) (25) belirtmişlerdir. Ayrıca “AB’ye uyum sürecinin araştırma ve öğretimde kaliteyi yükselteceğine inandıklarını” (P1, Y4), “enformasyon ve bilgi teknolojilerinin üniversiter yaşamı olumlu yönde etkilediğini” “bireyci ve rekabetçi bir kültürün geliştiğini” (Y6) ifade etmişlerdir. Üniversite konusuna tarihsel ve politik bir perspektiften bakan öğretim elemanları 1980 darbe yıllarının olumsuzluklarına karşın, 1990’lardan sonra üniversitelerin topluma açıldığını, demokratikleştiğini, araştırma ve öğretimde niteliğin yükseldiğini (P5, P1, Y4, Y3) belirtmişlerdir. Bu akademisyenler ağırlıklı olarak sağlık bilimleri ve fen bilimleri alanlarında çalışan öğretim elemanlarıdır. Bunlar arasından aşağıda belirtilen P5’in sözleri üniversitelerdeki değişime ilişkin egemen söylemi ifade etmektedir:

“Dünyada bir değişim var, Türkiye üniversitelerinde de değişim kaçınılmaz. 1980 sonrası düzenlemeler de bu değişimin bir parçasıdır. Sistem Kıta Avrupası’ndan Anglo Sakson modele doğru kayıyor. Enformasyon ve iletişim teknolojileri de üniversiter yaşamı olumlu yönde etkiliyor. Üniversiteler bu değişim karşısında bir miktar girişimci olmak zorunda.”

Öte yandan üniversitelerdeki değişimi, daha geniş perspektiften ele alan ve ortaya çıkan ya da çıkması muhtemel sonuçları itibariyle olumsuz olarak değerlendiren öğretim elemanları, değişimi “değişen öğrenci ve öğretim elemanı profili”, “otoriter zihniyetin kırılamayışı”, “özerklik ve akademik özgürlüklerin kaybı”, “piyasalaşma, özelleşme ve ticarileşme”, “parasal, siyasal ve kültürel gücün denetimindeki artış”, “itaat kültürünün yaygınlaşması ve eleştirel kültürün ortadan kalkması” gibi kavram dizileriyle tanımlamışlardır (P1, P2, P4, P6, Y1, Y2, A1). Deneyimli bir sosyal bilim profesörünün (P2) değişimi kavrayışı, tarihselliği gözetmesiyle oldukça anlamlıdır:

“1980’den önce öğretim elemanları için üniversiteyi iyileştirmek ve karşılıksız hizmette bulunmak esastı. Kurumun her şeyinden kendini sorumlu hissetmek olan özerklik, 1980’den sonra ortadan kalktı. Artık üniversitemizle işveren-işçi ilişkisi içine girdik. Giderek ticari bir çarkın içine giriyoruz. Özerklik günlerinde hesap verebilirlik daha çoktu; bir otokontrol mekanizması vardı. Şimdi her şey göstermelik; otokontrol işlemiyor. Üniversiteyi üniversite yapan özgürlük, sorumluluk ve hesap verebilirliktir…”

Üniversitelerde piyasa yönelimleri, ticarileşme ve özelleştirmenin akademik kültürde yarattığı büyük bir dönüşüm akademisyenlerin vurguladığı bir konudur (P2, P4, P6, Y1, Y2, A1). Sağlık bilimleri alanından bir öğretim üyesi üniversitelerdeki piyasalaşmayı şöyle tanımlıyor (P4): “Üniversiteler piyasalaştı. Üniversite öğretim üyeleri sağlığın ticareti ile uğraşıyorlar. Sağlıkta her zaman özel sektör vardı. Ama özellikle son dönemde sağlık iyice piyasalaştı. … İçerden, özelleştirme ve kamusal yaşamı terk etme anlayışı yaygınlaşıyor.”

Başka bir profesörün (P6) sözleriyle üniversitelerde piyasalaşmanın diğer boyutları şöyledir:

“Kamu üniversitesinden özel üniversiteye doğru bir değişim söz konusudur. Öğrenci katkı payları, sosyal hizmetlerin paralı hale gelmesi, geçici istihdam durumları yaratılması, vizyon, misyon, performans kriterleri, toplam kalite gibi yeni liberal söylem üniversite kültüründe hızla yaygınlaşıyor. Özdenetim ve eleştirel kültür yerini dışsal denetim unsurlarına, verimliliğin kanıtlanması gibi unsurlara bırakıyor.”

Böylesi yönelimlerin yaygınlık kazanmasıyla, akademik kültürde “dayanışmanın yerini yarışmanın aldığı”, bunun hiyerarşik konumların görünür ve etkili kılan çatışma kültürü yarattığı (Y1) ifade edilmiştir. Akademik kültürde araştırmaların niteliğindeki dönüşüme vurgu yapan iki öğretim üyesi, uluslararası yayın zorunluluğuna eleştiri getirerek “uluslararası bilgi piyasasında genel kabul gören bilginin yeniden üretimi”nin yapıldığını, ulusal sorunların ve ulusal önceliklerin geri plana atıldığını ya da araştırmacının yaratıcılığının büyük ölçüde sınırlandığını” (Y2), “uluslararası indekslerde taranan dergilerin ideolojik bir yaklaşım sergilediğini, baskı ve sansür mekanizması oluşturduğunu” söylemiştir (P4). Piyasa ve devletle ilişkilenmenin üniversiteleri sessizleştirdiğini ileri süren bir profesör, bu görüşünü şu şekilde ifade ediyor: “Üniversiteler muhalif olamıyorlar. Öğrencilere toplumsal bilinç veremiyorlar, üniversite senatoları ses getiremiyor. Hükümet karşıtı görüşler dillendiremiyorlar.” (P4)

Geleceğin üniversitesi ile ilgili olarak tartışılmakta olan en güncel metin “Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi Raporu” (26), günümüz üniversitelerinin gösterdiği nitel dönüşüm konusunda, yukarıda ifade edilen görüşleri desteklemektedir. Taslak rapor, yeni liberal ekonomi politikalarının üniversiteleri dönüştürme perspektifi çerçevesinde hazırlanmış; yeni olmamakla birlikte bu tezlerin yinelendiği; üniversitelerin ve halkın bu bağlamda ikna edilmesine yönelik bir çalışmadır. Rapor, kamuoyunda yoğunlukla tartışılan ve kamu yönetimi reformu, kamu çalışanlarına yönelik düzenlemeler, kalkınma plancılığından şirket tabanlı planlamaya geçişi temsil eden stratejik planlama uygulamaları, 2003’te çıkarılan 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu bağlamında önerilen düzenlemeleri yükseköğretime taşıma amacıyla hazırlanmış bir metindir.

Türkiye üniversitelerindeki dönüşümü, özerk ve akademik özgürlüklerle tanımlanan üniversiteden güdümlü üniversiteye (piyasa ve devletten bağışık olamama) geçiş olarak simgeleştirmek mümkündür. Güdümlü üniversiteyi yaratan temel olgular aşağıda belirtilen başlıklar itibariyle incelenmiştir.

 

1) Üniversite özerkliğinin ve akademik özgürlüklerin budanması

1981’de yürürlüğe giren 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası, tartışılmadan, demokratik rejimin sekteye uğradığı bir dönemde hazırlanmıştır. 12 Mart’ın getirdiği, ancak Anayasa Mahkemesi’nin, yetkileriyle ilgili hükümleri kaldırdığı Yükseköğretim Kurumu’nu, 2547 sayılı yasa daha güçlü bir biçimde yeniden getirmiş ve üniversite özerkliğine son vermiştir. 2547 sayılı yasanın özellikle yönetimsel özerkliği ortadan kaldırdığı ancak bilimsel özerkliğe dokunulmadığı konusunda değerlendirmeler yapılsa da, akademik özgürlüklerin güvencesi olan bilimsel özerklik, askeri yönetimin yarattığı baskıcı ortamda büyük yaralar almıştır.

Timur’a göre Türk siyasal yaşamının özelliklerinden biri, Batı’da olduğu gibi tarihte devrimci rol oynamış olan sanayi burjuvazisinin bulunmayışı, “asker-sivil aydınlar” adıyla geçen toplumsal kategorinin politik ve ekonomik yaşamda etkin bir rol almış olmasıdır. Orta sınıf kökenli ve çoğu kez sermaye duygusu olmayan ve bürokratik gelenekten gelen, büyük ölçüde Türk-İslam geleneğini yansıtan bu kesim, kendini devletin sahibi olarak görmüştür. 12 Mart ve 12 Eylül üniversitesi, 1933 üniversitesi gibi asker-sivil aydınların eseridir. Ancak 1933’te “Aydınlanma”ya açılan üniversite, 1981’de akademik özgürlüklerin askıya alındığı bir “kışla”ya benzetilmek istenmiştir (27). Bu dönemde 1402 sayılı sıkıyönetim yasasına dayanılarak 95 öğretim üyesinin görevine son verilmiştir. Kamuoyunda “1402’likler” olarak bilinen bu akademisyenler, hiçbir kamusal göreve alınmamak üzere üniversiteden uzaklaştırılmışlardır. Bu akademisyenler için, ancak 14 yıl sonra, geriye dönük özlük hakları verilmeden, ancak ayrımsız olarak göreve dönmelerini sağlayan yasal düzenleme yapılabilmiştir. Bununla birlikte uğradıkları haksızlıklar nedeniyle bu akademisyenlerin bazıları göreve dönmeyi reddetmişlerdir (28, 29).

1980 sonrası yılların üniversitelere etkilerinin en önemli özelliklerinden birisi, tutucu bir politik anlayışın üniversitelerde güç kazanmış olmasıdır. Kuşkusuz üniversiteler çeşitli bilgi kategorileri içinde bilimsel bilginin üretimini gerçekleştirirler ve bilgiyi yayarlar. Skolastik düşünce karşısında bilimsel düşüncenin yengisi, aydınlanma pratikleri çerçevesinde öğretim elemanlarının farklı siyasal düşünce ve paradigmalarla bilgiye yaklaşmalarını mümkün kılmıştır. Ancak gerek yasal düzenlemeler ve gerekse yerel güç odaklarının etkileri nedeniyle, belli bir politik anlayışın ya da bilimsel paradigmanın üniversitede egemenlik kurmaya yönelik sistemli çabaları, üniversite özerkliği ve akademik özgürlükler için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Bu bağlamda 12 Eylül, 95 öğretim üyesini tasfiye ederek, üniversite özerkliğini sınırlandırarak, korku ve kaygı yaratan uygulamalarıyla akademik zihinleri sindirerek, öğretim üyelerinin ve genelde öğretim elemanlarının özgür üretimlerini baskı altına almıştır.

 

2) Üniversiteye ayrılan kamu kaynaklarının azaltılması

1980 sonrası siyasal ve ekonomik politikaların üniversiteler üzerindeki diğer etkisi, ekonomik alanda olmuştur. Toplumsal yaşamın hemen her alanında neo-liberal ekonomi politikalarının kaçınılmazlığı yaygın bir söylem halini almıştır. 1980’lerde IMF ve Dünya Bankası’nca uygulamaya konulan istikrar ve yapısal uyum programları, devletin küçültülmesi ve kamu harcamalarının kısılması gerekliliğini sıkça vurgulamaya başlamıştır.

Devletin toplumun ortak ihtiyaçları kapsamında kamu hizmeti olarak sunduğu, özellikle üniversitelerde araştırma ve eğitim dahil pek çok işlevin, piyasa ve piyasa benzeri süreçler içinde üretilmesi gerektiği ifade edilmeye başlanmıştır. Üniversitelerin kendi kaynaklarını yaratarak devlet bütçesine yük olmaması isteği, kamuoyunu ikna edecek açıklamalarla “servis edilmiştir”. Hatta üniversitelere aktarılan devlet bütçesinin, hizmeti sağlayan üniversitelere doğrudan aktarılmasının ortadan kaldırılarak, birim kaynağın “müşteriler”e yani öğrencilere verilerek, üniversiteler arasındaki rekabeti güçlendirmek tasarlanmaktadır.

Türkiye’de devlet üniversitelerinin gelir kaynaklarının yıllara göre değişimi incelendiğinde, 2005 yılı için gelirlerin yüzde 57’sinin bütçeden, yüzde 38’inin ise üniversiteler tarafından döner sermaye ve diğer kaynaklardan (kantin, kafeterya, yurt vb. gelirleri) oluşturulduğu görülmektedir. Öğrencilerin ödedikleri katkı paylarının toplam gelire oranı ise yüzde 4’tür (30). Oysa 1988 yılında üç rakamın sırasıyla yüzde 75, yüzde 22 ve yüzde 3 olduğu görülmektedir. Bu yıllar içinde bütçe gelirleri giderek düşerken, üniversitelerin yarattığı kaynakların oranı önemli ölçüde artmıştır (31).

 

3) Bilginin metalaşması ve yükseköğretimin ticarileşmesi

Küreselleşme, finans, ticari ve sinai sermayenin, ileri serbestleştirme (liberalizasyon) politikalarıyla küresel pazarlara açılımını mümkün kılmıştır. Üretimin küreselleşmesi, maliyetlerin düşürülerek kapitalistlere rekabet gücü sağlarken, bu süreç, hem sosyal devlet yükümlülüklerinden kurtularak hem de toplumun ortak ihtiyaçları olarak görülen eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, sosyal konutlar gibi kolektif malların da piyasalara açılmasıyla hızlandırılmıştır.

Üniversitelerin insanı özgürleşme amacından saparak piyasanın kör güçlerine hizmet etmeye başlaması, kapitalizm dışında bir alternatifin olmadığı şiarının yükseldiği bir evreye rastlar. Ancak ilginçtir ki bu dönem yine kapitalizmin dönemsel krizlerinden birini daha yaşadığı bir zaman dilimine karşılık gelmiştir. Kriz, küresel pazarlara açılımı zorlarken, küresel rekabette avantajlı olmak için de devletin sosyal işlevlerini daraltmanın ve bu işlevlerin bir kısmının değişim değeri üzerinden piyasa işleyişi içinde üretmenin gerekliliği üzerinde durulmaya başlanmıştır. 1994’ten beri yürürlükte olan GATS ile, o güne dek kamu tarafından yürütülen hizmetlerin dünya ticaretine açılabilmesinin önü açılmıştır. Dünya Ticaret Örgütü, GATS’ın “hizmet sektöründeki uluslararası ticareti kapsayan ilk çok yönlü ve hukuki geçerliği olan kurallar bütünü” olduğunu ifade etmiştir (32). Gerek ulusal gerekse küresel yükseköğretim pazarları, kapitalist üretim biçimine açılmıştır. Üretilen bilginin değişim değeri yaratacak nitelikte olması, onun bir piyasasının olması ya da bu piyasanın yaratılmasıyla mümkündür. Piyasa oluştuğunda, üniversite içinde üretilen bilgi metalaşmış demektir.

Üniversitelerdeki bu politikaları Slaughter ve Leslie (33), “akademik kapitalizm” kavramı altında incelemiş ve kavramın çerçevesini üniversitelerin piyasa yönelimli etkinlikleri ile çizmiştir. Yazarlara göre bu kavramın, özellikle kamu üniversiteleri için anlamlı sonuçları bulunmaktadır. Kapitalizm kavramı bilindiği gibi, üretim araçlarının özel mülkiyetini içerir. İlk bakışta araştırma üniversitelerinin çalışanlarını kapitalistler olarak görmek çelişkili gibi görünse de, kaynak kullanım kararlarının piyasa güçlerince yönlendirildiği ekonomik bir sistem olan kapitalizmle bağıntı kurulur. Yazarlara göre akademik kapitalizm kavramı, kamu üniversitelerinde yeni gelişmeye başlayan bir çevre ve içindeki insan sermayesi birikiminin artan biçimde rekabetçi ortamlarda kullanımını tanımlamaktadır. Bu durumda üniversite çalışanları eşzamanlı olarak kamu sektöründe, ancak giderek artan biçimde üniversiteden özerk denilebilecek biçimde istihdam edilmektedirler. Bu öğretim elemanları, kamu sektörü içinde kapitalist olarak iş gören akademisyenlerdir. Kaynaklarını korumak ve genişletmek isteyen öğretim üyeleri, piyasa ile ilişkili ve araştırmaya bağımlı olan dış kaynaklar için mücadele etmeye başlamışlardır. Bu araştırmalar, çoğunlukla uygulamalı, ticari, stratejik ve belli hedefleri olan araştırmalardır. Bu araştırmaların parasal kaynakları çoğunlukla araştırma yardımları, sözleşmeli araştırmalar, hizmet sözleşmeleri, endüstri ve hükümetle ortaklıklar, teknoloji transferi veya daha çok sayıda öğrenci ve daha yüksek öğrenim ücreti alma gibi uygulamalardan doğmaktadır.

Slaughter ve Leslie, akademik kapitalizm kavramı ile insan sermayesi kuramı çerçevesinde oluşturulan insan sermayesi kavramı arasında bir bağıntı kurmuştur. Bilindiği gibi, işgücünün edindiği bilgi ve beceriler, verimlilik artışları ile ekonomik büyümeye katkı sağlar. Üretim süreci içinde işgücünün niteliği büyük ölçüde biçimsel (formal) eğitim ve işbaşında eğitimlerle oluşturulur. Bu belirleme, üniversitelerde akademisyenlerin ekonomik büyümeye katkı için oynadıkları rolün önemini ortaya koyar. Üniversiteler, istihdam ettikleri bilim insanları yoluyla insan sermayesi birikimine ve global ekonomide başarılı bir rekabet için gerekli olan tekno-bilim ve ileri teknoloji ürünü olan fiziksel sermaye oluşumuna katkıda bulunur. Üniversitelerce sahip olunan insan sermayesi, kuşkusuz akademik personelin nitelikleri içinde vücut bulur. Böylece özgül mal, entelektüel sermayedir. Öğretim üyeleri, sahip oldukları akademik sermayeyi üretim süreci ile bütünleştirerek uygulamaya aktarırlar; bu aynı zamanda akademik kapitalizmle de angaje olmak anlamını taşır. Bu kıt ve uzmanlaşmış bilgi ve beceriler, tekil olarak akademisyene, hizmet ettikleri kamu üniversitesine, işbirliği yapan işletmelere ve genel olarak da topluma katkıda bulunur.

Üniversitelerde verilen eğitimin “karma mal” niteliği taşıdığı, dolayısıyla topluma olduğu kadar hatta daha fazla “kişisel getirilerinin” olduğu savıyla “yararlanan öder” anlayışı sıkça dillendirilir olmuştur. Bu sav, fırsat eşitliği savı ile desteklenmiş; yükseköğretimden genellikle üst gelir gruplarının çocuklarının yararlandığı belirtilerek bu durumun yoksul vergi yükümlüsünden varsıla gelir aktarımına yol açtığı ifade edilerek, bu kesimin, yararlandığı eğitimin bedelini ödemesi gerektiği dillendirilmiştir. Bu ve benzeri gerçeği perdeleyen tartışmalarla üniversite eğitiminin ticarileştirilmesine hız kazandırmak istenmektedir.

İşsizlik ve özellikle gençlerin artan işsizliği ve yaşam seçeneklerinin giderek daralması, yükseköğretimin ticarileştirilmesine ivme kazandıran egemen gerekçelerden biridir. Bu nedenle, gençlerin yükseköğretime yöneliminin artması, “kamu kaynakların kıtlığı” savunusu ile karşı karşıya kalmıştır. Kamu üniversitelerinin “yükünü paylaşmak” savıyla, vakıf üniversitelerinin açılması ve kamu üniversitelerinin de kendi kaynaklarını yaratmaları doğrultusundaki baskılar, yükseköğretimin özelleştirilmesi ve kamu üniversitelerinin ticarileştirilmesini zorlayan güçler olmuştur. Öte yandan dünyada “yükseköğretimin önemli bir pazar” olarak yükselişi, “bilgi toplumu”, “küreselleşen yükseköğretim”, “uzaktan eğitim” kavramlarının da itici gücüyle, bilginin metalaşması hız kazanmıştır. Gerek üniversitelerde ve gerekse kamu ve özel işletmelerde yapılan ileri araştırma/geliştirme faaliyetleri ile verimlilik artışları sağlanmış, böylece düşük ücretli emek kullanımı ile mutlak olarak artırılan artı değere, bu ARGE faaliyetleriyle nispi artı değer kazanımları ilave edilmiştir.

Üniversitelerde bilginin ve yükseköğretim hizmetinin, piyasa koşulları içinde değişim değeri yaratmak üzere üretilmesi iki başlık altında incelenebilir:

Özel (vakıf) yükseköğretim kurumları açarak, bilginin ve yükseköğretim hizmetinin doğrudan ticaretini mümkün kılmak: 1980 sonrasında çeşitli vakıfların üniversite açmalarına izin verilmiştir. İlk olarak açılan Bilkent Üniversitesi’ni diğer vakıf üniversiteleri izlemiş; bu üniversiteler ciddi kamusal yardımlar da almışlardır. Bu üniversiteler devletten tamamen bağışık olmamakla birlikte piyasa içinde faaliyette bulunurlar. Vakıf üniversiteleri gibi kavramlar kullanılarak perdelenmeye çalışılsa da, kâr güdüsü ile çalışan bu üniversiteler, kendi aralarında rekabet ederken, devlet üniversitelerini de özellikle kamu finansmanından ötürü, rakip olarak görmektedirler. Bu üniversiteler, bir yandan hukuksal mevzuatın sınırlamalarından rahatsız olurken ve deregülasyonu savunurken, diğer yandan da devletten yüksek oranlarda teşvik almayı beklemektedirler.

Vakıf üniversiteleri “piyasa en iyisini bilir”, anlayışını uygulayarak üniversite kültürü içine “kendi deneyimlerini” aktarmaya başlamışlardır. Kuşkusuz bu kurumlar, kamu üniversitelerinden sağladıkları öğretim üyeleri kanalıyla, özyönetim ve akademik özgürlüklere ilişkin üniversite kültürünü içlerine almakla birlikte, farklı etkilere de maruz kalmaktadırlar. Örneğin, ciddi miktarda öğrenim harcı vererek gelen öğrencilerin (müşterilerin), ticari araştırmaların yürütüldüğü ulusal ve uluslararası şirketlerin, vakfa parasal kaynak sağlayan çeşitli kesimlerin (dinsel, etnik, ideolojik) etkilerinden söz edilebilir. Ayrıca öğretim üyelerine ödenen yüksek ücretler ve akademisyenler arası rekabet de, akademik kültürü etkileyen diğer boyutlar olarak değerlendirilebilir. Üniversite sistemi içine giren bu yaşantılar yoluyla, kamu üniversitelerini vakıf üniversiteleri ile rekabet etmeye yöneltecek mekanizmaların oluşacağı beklentisi yayılmaktadır. Ancak vakıf üniversiteleri arasında yalnızca birkaçı, önemli ölçüde gelişebilmiştir. Bunun nedenini kamu üniversitelerinin yarattığı haksız rekabete bağlayan görüşler de bulunmaktadır. Onlara göre, kamu üniversitelerinde de ciddi bir öğrenim harcı uygulamasına geçilmelidir. Böylece, “parasız kamusal eğitim” alternatifi olmayan öğrenciler, vakıf üniversitelerine yönlendirilebilecektir (34). Bu anlayış, kamu üniversiteleri karşısında güçlü ve ısrarlı bir lobinin oluşmasına yol açar.

Kamu üniversitelerinde ticareti serbestleştirme: Üniversitelerin, hizmetlerini piyasadan bağışık kamu hizmeti olarak sunduğu, kısmi olarak piyasayla ilişkilenmek zorunda kaldığında da bu ilişkilerinde görece özne olabildiği tarihsel koşullardan, üniversitenin piyasa ve devletle ilişkilerinde nesneleştiği, birbiri için çalıştıkları bir evreye geçiş, bilinen anlamıyla üniversiteyi büyük ölçüde değiştirmiştir. Üniversitelerin halk sınıflarının yararına hizmet ürettiği düşüncesi giderek zayıflamaya başlamıştır. Üniversitelerin kendi aralarındaki rekabeti, öğretim elemanlarının rekabeti, en iyi öğrencileri üniversiteye çekme stratejileri, üniversite yönetimlerinde sıkça konuşulan konular olmuştur. Bu rekabet, pek çok akademik ilkenin göz ardı edilmesine neden olmaktadır. Üniversiteler, GATS ve diğer hukuksal düzenlemelerle, piyasaların ciddi baskılarına maruz kalmaya başlamışlardır.

Kamu üniversitelerinde metalar üretmek ve bunların ticaretini kolaylaştırmak üzere aşamalı olarak bir dizi düzenleme yapılmıştır. Bu düzenlemeler Slaughter ve Leslie’nin ifade ettiği (35) “akademik kapitalizm” kavramına karşılık gelmektedir. “Piyasa benzeri davranışlar”, para için kurum ya da öğretim üyelerinin rekabet ettiği süreçlerde gözlenir. Bunlar dış yardımlar ve sözleşmeler, bağışlar, üniversite-sanayi ortaklıkları veya öğrenim harçları yoluyla olur. Akademik birimler ya da öğretim üyeleri rekabette başarılı değillerse parasal yardım alamazlar. “Piyasa davranışları” (market behaviours) ise kurumların işlevi olarak kâr amaçlı patent alma, ortaklık ve lisans anlaşmaları yapma, yan şirketler kurma, üniversite-endüstri ortaklıkları kurma gibi etkinlikleri kapsar. Yine piyasa davranışları, mal ve hizmet satışları (yiyecek içecek, kitap satışları ve diğer) gibi etkinlikleri de kapsar.

Türkiye üniversitelerinde tekno-bilim yönelimli, piyasa yönelimli akademik yapılanmalar, devlet ve piyasa güdümlü araştırmalar, sürekli eğitim merkezleri, uzaktan eğitim merkezleri, teknoparklar, öğrenim harcı, ikinci öğretim ve yaz okulları gibi uygulamalar, entelektüel mülkiyet haklarına ilişkin düzenlemeler, bilginin ve üniversite eğitiminin metalaştırılması ve ticarileştirilmesine ilişkin somut politikaları içerir. Bu süreçleri, küçük fiyatlandırmalarla da olsa başlatmak, kamusal düzenlemeleri kırmak açısından çok önemlidir; zira “en iyisini bilen piyasa” nasılsa denge fiyatını bulacaktır (!).

Örneğin, ders kitaplarının üniversitede basılması ve öğrencilere bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi “bedava” verilmesi, öğretim üyesi için bir prestij kaynağıdır. Öğrencilerin kullanımına sunulmuş bu kitaptan öğretim üyesi kazanç sağlamayı düşünmez. Ancak ders kitapları alınıp satılmaya başlandığında, öğretim üyesi, akademik birimdeki öğrenciler üzerinden kapalı bir piyasa yaratmış olur. Ancak bu yeterli olmaz, kitabın daha geniş pazarlarda satılmak üzere hazırlanmış olması, onun tasarımını ve içeriğini büyük ölçüde değiştirmeyi gerektirir. Bu süreç, öğretim elemanlarının derslerini ve içeriğini pazarda talep edilen konulardan oluşturmaya başlaması demektir; bu da bilginin metalaşması anlamına gelir.

Belli bir bilgi kategorisinin metalaşması ile gelir yaratma düşüncesi bir araya geldiğinde, üniversite bunun için uygun kurumsal yapılar yaratmaya başlar. Örneğin metalaşan bu bilgi kategorisinin üretildiği fakülteler açmak, bölümler kurmak, lisans ve yüksek lisans eğitimini metalaşma doğrultusunda örgütlemek anlamına gelir. Lisans öğretiminin piyasa benzeri nitelikte ticarileşmesinin bir yolunu ikinci öğretim oluşturur. İkincisi yaz okulları uygulamalarıdır. Bunlar “yükseköğretim pazarının” büyük eğitim paketlerini oluşturur.

Üniversitede uzun süreli programların yanı sıra kısa süreli programlarla sınırlı bir bilgi içeriğini piyasaya sunmanın bir yolu olarak sürekli ya da yaşam boyu öğrenme merkezleri kurulmuştur. Bu merkezlerde açılan çeşitli eğitim programları yoluyla gelir yaratılmaya çalışılmaktadır. Öte yandan uzaktan eğitim merkezleri yoluyla, yüz yüze eğitimin karşısına bir alternatif çıkarılmıştır. Bu merkezler yoluyla, uzaktan eğitim destekli kısa süreli programlar, önlisans programları ya da yüksek lisans programları açılabilmektedir. Kuşkusuz bu programlar büyük ölçüde “yararlanan öder” anlayışıyla finanse edilmektedir Öte yandan Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) gibi merkezi sınavlar, lisans eğitimlerinin içeriğini belirlemekte, ayrıca üniversite içinde ve dışında açılan bu kurslarda öğretim elemanlarının görev aldıkları gözlenmektedir.

Öğretim elemanları, neo-liberal ekonomi politikaları doğrultusunda yapılan düzenlemeler ve buna koşut olarak bütçe kesintilerinden dolayı reel olarak düşen ücretleri nedeniyle ciddi sorunlar yaşamakta; yeni kaynaklar yaratmaya zorlanmaktadır. Avrupalı ve Amerikalı meslektaşlarına göre oldukça düşük ücretler alan öğretim elemanlarının büyük bir kısmı bu ücretlerle yaşamaya çalışırken, bir kısmı ise öğretim faaliyetlerini artırma, ticari araştırmalar yürütme, danışmanlık hizmeti verme, sürekli eğitim programları ve uzaktan eğitim programlarına katılma gibi olanaklarla ek gelir yaratma çabası içine girmiştir (36).

Piyasa benzeri faaliyetlerin üniversitelerde yaygınlığı ve yarattığı gelirin büyüklüğü bilinmemektedir; ancak bu faaliyetlerin yaygınlaşma düzeyi, üniversitelere ayrılan kamusal kaynakların büyüklüğüne bağlı olarak değişecek gibi gözükmektedir. Bilgi bir meta haline geldiği için, öğretim üyesinin zamanının büyük bir kısmını pazar değeri olan bilgi alanlarına kaydırması, öğretim elemanları arasında yaratacağı rekabet, doğuracağı gelir farklılıkları nedeniyle, bu tür etkinlikler, üniversitenin topluma, akademik topluluğa ve öğrencilere karşı sorumluluk bilincinin zayıflamasına yol açacaktır. Bu bağlamda üniversitelerde uzun dönemli kolektif katkılar yerine, kısa dönemli bireysel deneyimlere yönelik çabalar egemen hale gelecektir. Üniversitelerin bu olgu karşısında, idari, mali ve bilimsel özerklik ve akademik özgürlükler lehine politikalar geliştirmesi kaçınılmaz gözükmektedir (37).

 

4) Üniversitelerde esnek üretim ve esnek istihdam biçimlerinin yaygınlaştırılması

1970’li yıllardan başlayarak çalışma sürecinde esnekliği sağlamayı amaçlayan yeni bir üretim ve birikim süreci gündeme gelmiştir. Esnek üretim, küçük ya da çeşitlendirilmiş pazarlara yönelik ve değişken tüketici tercihlerini dikkate alan bir üretim sürecini ifade eder. Üretimin bu biçimi ile, stokları ortadan kaldırmak, makineleşmenin ve aşırı uzmanlaşmanın yarattığı verim kaybını ya da hatalı üretim riskini azaltmak, bir malın üretiminden diğerine geçişte ayarlama ve bekleme süresini kısaltmak, üretim akışkanlığını ve emek yoğunluğunu artırmak amaçlanır (38). Öte yandan Öngen’e göre esneklik, değişen pazar koşullarına ve ekonomik dalgalanmalara daha kolay uyum sağlaması için sermayeyi örgütlü işçi eylemlerinin kısıtlamalarından ve çalışma kurallarından kurtaran yeni bir stratejidir. Gerçekten ürün esnekliği, ürün çeşitliliğini; teknoloji esnekliği, otomasyon teknolojilerinin bir üründen ötekine kolaylıkla aktarılabilmesini; emek esnekliği, nitelikli işgücünün herhangi bir güçlükle karşılaşmadan niteliksiz işgücünün yerini almasını ve istihdam esnekliği, pazar talebine bağlı olarak üretimin sınırlanmasını dolayısıyla işgücünün bir kısmının üretimden çıkarılmasını nitelemektedir. Üretimin tüm bu özellikleri dikkate alındığında, esneklik, sermaye için özerklik ve keyfilik anlamına gelmektedir. Üretimin bu özellikleri artık önceki döneme ait özelliklerin, yani iş güvencesinin, ücret eşitliğinin, belirli çalışma süresinin, toplu pazarlığın, belirli becerilerde yoğunlaşma anlamında katı işbölümünün, üretimin bütün aşamalarının belirli bir mekanda yoğunlaşmasına neden olacak teknolojik katılıkların tam karşısında yer almaktadır (39).

Üniversitelerde esnek üretim ve uygulamaya konan akademik değerlendirme ve kalite geliştirme çalışmalarını, üniversitelerde emek-sermaye ilişkisini belirleyen bir düzenleme olarak irdelemek gerekir. Öğretim elemanlarının emek süreci ve iş örgütlenmesini, emek gücünün nitel ve nicel istihdamını ve emeğin üretimde denetim olanaklarını ifade eden yeni bir emek-sermaye ilişkisi tasarlanmaktadır. Üniversiteler hem piyasa ile ilişkili yeni üretim dallarının keşfi, hem de yeni teknolojilerin üretimi ile yerel ve küresel üretim alanlarında verimlilik artışı sağlayacak araştırma ve geliştirme faaliyetlerini yürütmesi açısından önemli bir kurumdur; ayrıca kendi kaynaklarını çoğaltma ve kurumsal verimliliklerini yükseltmeye zorlanan kurumlardır. Ayrıca üniversitelere ilişkin farklı bir değerlendirmeyi, hem yükseköğretim ve ARGE çalışmalarını hem de akademik değerlendirme ve akreditasyon kurumlarının doğuşunu yeni bir sermaye alanı ortaya çıkarması bağlamında yapmak mümkündür. Piyasalaşan bu alanla ilgili olarak küresel pazarlar genişletilirken, öğrenci hareketliliğinin çevre ülkelerden merkez ülkelere yönelimini, eğitimin sanal ortamda ya da öğrencinin olduğu ülkelerle ortaklıklar ya da şubelerde yapılmasıyla her halükarda çevre ülkelerden merkez ülkelere doğru bir değer transferine olanak sağlayacağı öngörülebilir.

“Küresel yükseköğretim pazarlarına” açılan üniversiteler için, değişken tüketici tercihlerini dikkate alarak yükseköğretim programlarını bu küçük ve farklı nitelikteki pazarlar için çeşitlendiren, yüz yüze eğitim ve uzaktan eğitim kombinasyonlarını farklı üretim fonksiyonları içinde gerçekleştiren yeni bir üretim anlayışı hakim olmaya başlamıştır. Hatta henüz “küreselleşememiş” üniversiteler için dahi, mali baskılar sonucunda kaynak yaratmaya zorlanan üniversiteler, sürekli eğitim merkezleri ve gerekse uzaktan eğitim merkezleri yoluyla farklı yaş gruplarındaki farklı eğitim ihtiyaçlarına sahip yetişkin öğrencilere ulaşmaya çalışmaları, ikinci öğretim ve yaz okulu uygulamaları, teknoparklar, sanayi ile ortak çalışmalar, bilinen üniversite takvimini, eğitim ve araştırma hizmetlerinin üretimini büyük ölçüde farklılaştırmakta, mevcut çalışma kalıplarını kırmaktadır.

Üniversitelerde esnek üretimin en önemli etkisi, istihdam biçimlerinin esnekleştirilmesidir. Özellikle araştırma görevliliği gibi akademisyenliğin başlangıç kadrolarında yaygınlaşan bu uygulama, bugün doçent ve profesör kadroları için de ifade edilmeye başlanmıştır. YÖK’ün strateji raporu, üniversite çalışanlarını iş güvencesinden yoksun bırakmanın önerilerini içermektedir.

Kurul Tural’ın araştırmasında (40), öğretim elemanlarına üniversitelerdeki istihdam biçimlerindeki değişmeyi nasıl yorumladıkları sorulmuştur. Bu soruya ilişkin olarak, Türkiye kamu personeli rejiminde olduğu gibi, üniversitelerde de öğretim elemanı istihdamında bir değişimin olduğu, bunun da beklenen bir olgu olarak algılanması gerektiği, ancak özgül yönleri ile düzenlenmesine de ihtiyaç olduğunu ileri süren öğretim elemanları (P5, P3,Y6, Y3) olmuştur. Öğretim elemanlarından (P5, P3, Y3) bazıları, sözleşmeli istihdamın her düzey akademik unvan için söz konusu olabileceğini, ne var ki bu sistemin çalışmayı özendirmesi ve ücret artışları ile ilişkilendirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu görüşlerin aksine, öğretim üyelerinin büyük bir çoğunluğu (P1, P2, P5, P6, Y1, Y3, Y4, A1, A2, A3), sözleşmeli istihdamın üniversite çalışanları üzerinde büyük baskı ve gelecek kaygısı yarattığını, “bu istihdam biçimlerinin geçici statülere bağlanmasının (sözleşmeli kadrolar) iş güvenliği ve sosyal devlet anlayışını zedelediğini” (P5) belirtmektedir. Araştırmada bu konudaki diğer görüşler şöyle sıralanmıştır: Araştırma görevlilerinin görevlerine doktoradan sonra son verilmesi, onları iş aramak üzere belli bir yaşta kendi kaderleri ile yalnız bırakmak anlamına geliyor (A2). “Sözleşmenin yenilenmemesi olasılığı, maddi kayıptan öte toplumsal itibar kaybı olarak da algılanıyor ve kişiler üzerinde baskı yaratıyor” (Y4). Bu tür istihdam araştırma görevlilerinin üniversite/fakülte ile özdeşim kuramamasına, kurumuna karşı sorumluluk duymamasına yol açıyor (P6, A1). Gevşek ve güvencesiz bir istihdam türü üniversite içinde güven duygusunu zedeliyor; işsizlik bir tehdit olarak yöneticinin yanında yer alıyor (Y1). Süreli istihdamın bir başka etkisi, “Derinlikli, toplumsal sorunlarla ilişkili ve uzun dönemli çalışmaların yerini projeye dönük, kısa süreli çalışmalara bırakması” biçiminde beliriyor (Y1). Sözleşmeli istihdam “göze girme, rakibinin ayağını kaydırma, …” gibi stratejiler doğuruyor (P2). Sözleşmeli personel olmanın baskısını derinden hissetmenin, genç akademisyenleri “eğitimci, danışman ve bilim insanı kimliklerinden uzaklaştırmakta; onları birer ‘makale makinesi’ne dönüştürmektedir” (A3). Son yıllarda hükümet politikası olmaktan çıkıp devlet politikası haline gelen sözleşmeli personel alımı ve kadrolu personelin sözleşmeli personel haline getirilmesine yönelik çabalar “mesleki kaygıları gelecek kaygılarının gerisine itmeye başlamıştır” (A3). Sözleşmeli kadroda olmanın yarattığı “ağır psikolojik baskı”, bir araştırma görevlisi tarafından aşağıdaki biçimde belirtilmiştir:

“Sözleşmeli personel olarak çalışan kesim, ağır psikolojik baskı ve gelecek endişesi taşımaktadır. Kamu üniversitelerinde esnek istihdam biçiminin sorunlarını araştırma görevlileri yaşıyor. İş güvencesinden yoksun olmak asistanları “tedirgin, gelecek kaygısına boğulmuş” hale getiriyor. Böyle bir ortamda asistanlar üniversitelerini sahiplenmiyorlar. Hocalar ve asistanlar arasındaki ilişkiler de bunun sonucunda ilkesizleşiyor. Ben fakültemde dekan ve anabilim dalı başkanı tarafından olmak üzere iki kez işime son verilebileceği tehdidi ile karşı karşıya kaldım.” (A1).

Öğretim elemanlarının büyük bir kısmı, sözleşmeli istihdamın ve piyasa mekanizmasına bırakılan bilim insanı yetiştirme yaklaşımının insan üzerinde yarattığı tahribatı, unvan farkı gözetmeksizin farklı boyutları ile açıklamışlardır.

 

5) Üniversitelerde yönetişim

Kamu yönetimi ile ilgili düzenlemelerle bağlantılı “yönetişim” kavramı ile, günümüzde yöneten ile yönetilen, devlet ile toplumun birbirinden uzaklaştığı varsayımından hareket edildiği belirtilmektedir. Yönetişim yaklaşımına göre, “aşırı büyüyen devlet topluma yaslanmış, hantallaşmış, toplumsal talepleri duyma, yorumlama ve yanıt verme yeteneklerini yitirmiştir” (!). Yönetişim modelinde iktidarın tek başına bürokrasi tarafından kullanılması kabul edilmemekte, iktidarın, bürokrasi, toplum (çekirdeği özel sektör oluşturacaktır) ve sivil toplum kuruluşlarından (STK) oluşan bir yapı içinde kullanılması öngörülmektedir (41). Tarafları belirlenen bu yapı içinde, üniversite bürokrasisi, kendilerine ilişkin ve kendilerinin toplumla ilişkili kararlarını tek başına alamayacaklar; çok farklı gruptan oluşan ve çekirdeğinde özel sektörün olduğu toplum ile STK’ları karar sürecine dahil edecekler ve bunlara hesap vereceklerdir. İlk bakışta katılımcı bir çaba olarak görülen yönetişim, üniversite kararlarını “yarar” odaklı STK ve özel sektöre açarak bu kesimlerin taleplerini üniversitenin öncelikleri arasına dahil etme gizilgücü taşımaktadır; böylece üniversitenin kamu yararına odaklı öncelikleri değiştirilebilmektedir. Üniversitelerde YÖK’ün başlattığı, “danışma kurulları”na (mütevelli heyeti benzeri) ilişkin tartışmalar, Türkiye üniversitelerinde kararlara STK ve özel sektörün dahil olmasını sağlayacak düzenlemeleri öngörmektedir.

“Üniversiteler ve Küreselleşme” adlı yayının önsözünü yazan Currie’ye (42) göre, bu yayının yazarları üniversitelerde işletme yönetimi değerlerinin yaygınlaşması ve bir piyasa gündemine doğru yönelişi üç açıdan incelemişlerdir. Bunlar işletmecilik (managerializm), kamusal hesap verme sorumluluğu (accountability) ve özelleştirme uygulamalarıdır.

İngiliz üniversitelerine gönderme yapan Halsey’e (43) göre, işletmecilik anlayışı, hem araştırmanın hem de öğretimin örgütlenmesinde akademik işbirliğine (collegiate coorperation) baskın gelmektedir. Üniversitelerde araştırma gündemi, giderek artan biçimde hükümet ve sanayinin talepleri doğrultusunda oluşturulmaktadır. Öğretim üyeleri, yöneticiler ve teknoloji uzmanları, giderek genişleyen orta sınıf hizmeti içinde ücretli ve hatta parça başına iş yapan işçilere dönüşmektedirler.

Özerklikle yakından ilişkili bir diğer kavram kamuya hesap verebilirliktir (accountability). Bu kavram üniversite bürokrasisinin mali sorumluluğu ile ilgili bir terim olarak kullanılmaktadır ve kamu üniversiteleri ve bir bütün olarak devleti, özel/serbest/özerk mali denetim kuruluşlarının denetlemesine açmaktadır. Berdahl ve Mc Connell (44) kamusal hesap verme sorumluluğunu, sorumlu performans için çeşitli toplumsal kümelere yanıt verebilme özelliği olarak tanımlamışlardır. Dressel’e (45) göre (1980) sorumlu performans, kurumların amaçlarına ulaşabilmeleri için bu amaçlar doğrultusunda ayrılmış kaynakların yasal ve akıllıca kullanılmasını içerir. Sorumlu performans, amaçların hangi düzeyde başarıldığına ilişkin kanıtların sürekli toplanmasını (birikimini) gerektirir. Bu süreç kabul edilen amaçların ve yorumların açıklanmasını ve düzenli olarak gözden geçirilmesini, amaçları gerçekleştirirken başvurulan süreçlerin maliyet ve etkililiğini dikkate almayı; eğitim süreçlerini sürekli geliştirmeyi ve daha etkili süreçleri keşfetmek için sürekli arayışta olmayı gerektirir. Oldroyd, Elsner ve Poster’e göre (46), kamusal hesap verme yükümlülüğü, “eğitim kurumlarınca sunulan eğitim hizmetlerinin niteliğinin kamuca onaylanması ve kamusal kaynakların nasıl harcadığının açıklanmasına ilişkin bir taleptir”. Kamusal hesap verme yükümlülüğü, yüksek öğrenim ve araştırmanın nitelik ve niceliğini gösteren başarı ölçütlerinin konulmasını, üniversitelerin hem iç hem de dış çevrelerine özellikle, kamu ve özel kuruluşlar, öğrenciler, aileler, vergi ödeyenler, ilçe/il, merkez eğitim yöneticileri gibi gruplara karşı kurumun sorumlu olmasını içeren bir kavramdır. Kamusal hesap verme yükümlülüğü, kimin, neye ve kime karşı sorumlu olduğu sorularına açık yanıtların verilmesini gerektirir. Öte yandan gündeme gelen diğer bir soru, sorumluluğun yerine getirilip getirilmediğine ilişkin kanıtların belirlenmesi konusunda neyin kabul edilebilir olduğunun kimlerce belirleneceğidir. Kuşkusuz üniversitelerde kamusal hesap verme yükümlülüğüne ilişkin pratikler, özerklikle çelişen boyutlar taşımaktadır. Türkiye üniversitelerinde diğer düzenlemelerin yanı sıra, 5018 sayılı yasanın da zoruyla, stratejik planlama ve buna dayalı çıktı odaklı bütçeleme yaygınlaşmaktadır.

Artan hesap verme sorumluluğu biçiminde beliren küreselleşme uygulaması, öğretim üyelerinin, hükümet gibi üniversite dışı gruplara olan bürokratik ve parasal sorumluluklarını artırmış; form doldurma olarak tanımlanan bürokratik işlemler öğretim üyelerinin zamanlarının önemli bir kısmını alır hale gelmiştir. Currie’ye göre (47), işletme yönetimi uygulamaları, sınırlı parasal kaynakları elde etmek için kıyasıya rekabeti getirmiştir. Hemen hemen tüm üniversitelerde yaşanan parasal sorunlar “kullanan öder” yaklaşımı ile çözülmeye çalışılmakta ve kütüphane, posta, basın, grafik hizmetleri, elektrik, telefon, ısınma gibi eskiden merkezi bütçe ile karşılanan hizmetler kullananlara ödettirilmeye çalışılmaktadır. Bunlara ek olarak, artan öğrenim ücretleri ve bazı hizmetlerin yukarıdaki yaklaşımlar doğrultusunda özel sektöre devri ile beliren özelleştirme uygulamaları üniversite gündemine yerleşmiş görünmektedir.

Üniversite finansmanına ilişkin süreçlerde gözlenen değişimlerin, (performansa dayalı finansman, piyasa benzeri etkinliklerle kaynak sağlama, özelleştirme ve benzeri), rekabet halindeki global pazarlarda varolabilmek için şirketlerin üniversitelerden yeni bilgi, bilime dayalı ürünler ve süreçleri temin etmek ve üniversiteler açısından ise giderek azalan kamu kaynaklarının yerine yenilerini koymak üzere ortaya çıktığı ileri sürülmektedir. Aslında üniversitelere ayrılan parasal kaynakların azalması olgusu da, şirketlerin küresel pazarlarda rekabet olanaklarını artırmak üzere daha az vergi vermelerini sağlamak ile de açıklanabilmektedir. Üniversite, sanayi ve hükümet arasındaki yakın ilişkiler, Ylijoki’nin (48) aktarımlarına göre, “ikinci akademik devrim” olarak tanımlanabilir. “Birinci akademik devrim” araştırmanın, ekonomiye katkı getirmek üzere öğretimle iç içe geçmesidir; bu ise “girişimci üniversite”nin doğuşunu hızlandırmıştır. Araştırmanın niteliğindeki dönüşüm, yeni bir üniversite kültürünün ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Yeni bir post-akademik kültürün geleneksel araştırmanın yerini aldığı iddia edilmektedir. Geleneksel temel araştırma yönelimli, disiplinlere dayalı akademik araştırma (mod 1), yerini dışarıdan finanse edilen sorun odaklı disiplinler arası projelere (mod 2) bırakmaktadır. Bilimsel topluluğun temel değerleri altüst olmuştur. Entelektüel mülkiyet anlayışı, araştırma sonuçlarının herkese açık olması akademik değerin yerini almış; araştırmada evrensellik yaklaşımı, yerel düzeyde sorun çözmeye dönüşmüş; tarafsızlık ticari, politik ve sosyal yararların bir karışımı olarak değişmiş; disipline dayalı içerik yerini, çok disiplinli içeriğe bırakmış ve bireysel çalışma kalıplarının yerini, girişimci takımlarla çalışma almıştır.

 

6) Üniversitelerde demokratikleşememe sorunu

Üniversite özerkliğinin en temel özelliği, araştırma konuları, öğretim programları, istihdam, akademik yükseltmeler, yönetsel ve mali olmak üzere çeşitli kararların üniversite içinde alınmasıdır. Ne yazık ki Türkiye üniversitelerinde merkezi bir örgüt olan Yükseköğretim Kurulu (YÖK) yapılanması ile bilimsel, yönetsel ve mali özerklikler büyük ölçüde sınırlandırılmış; YÖK’ün üniversite içinde alınması gereken kararlara müdahalesi artmıştır. Bununla birlikte akademik topluluk içinde en etkin sayılabilecek bileşenler, öğretim üyeleridir. Araştırma görevlileri, öğrenciler ve idari personelin kararlara etkin katılımı yoktur. Bu, üniversite bileşenlerinin kararlara katılımını ortadan kaldıran bir faktördür ve eğitim ve bilimin demokratikleşmesini engeller.

Kurul Tural’ın araştırmasında (49) öğretim elemanlarına, kendilerini bölümün, fakültenin ya da üniversitenin ne denli etkin ve eyleyen bir katılımcısı (özne) olarak gördükleri sorusu sorulmuştur. Öğretim elemanlarından dördü (P5, Y5, Y3, A5) “kendilerini her düzeyde etkin bir katılımcı olarak hissettiklerini” belirtmişlerdir. Akademisyenlerin büyük çoğunluğu, bugünün üniversitelerinde etkin ve eyleyen bir özne olmanın olanaksızlığına değinmişlerdir (P2, P6, Y1, Y2, Y3, A4, A3, A2, A1, A6). Üniversitelerde araştırma görevlilerinin kurullarda karar yetkisi yoktur; bu sorun informal yollarla çözülmeye çalışılsa da araştırma görevlileri, kendilerini üniversitenin bir öznesi olarak görmemektedirler. Bu kavrayış, istihdam biçimleri ile ilgili bir konudur aynı zamanda. Ne var ki yardımcı doçent ve profesörlerin de bu yönde görüş bildirmesi, yetkilerin büyük ölçüde YÖK’te ve geri kalanın da rektörlerde olması ve piyasa ve devletle yeni ilişkilenme biçimlerinin ortaya çıkması ile açıklanabilir. Bir üniversite profesörü, görünüşte katılım süreçlerine itirazını aşağıdaki biçimde ifade etmiştir:

“Kararlara etkin katıldığımı düşünmüyorum. Katılım mekanizmaları yapay ve göstermelik. Mevcut üniversite yasası katılıma izin vermiyor. Örneğin bölüm, anabilim dalı açma, lisans ders programlarını belirleme yetkisi YÖK’te. Üniversitede bir itaat kültürü yerleşmeye başladı. Böyle bir kültür içinde etkin olmak isteyen kişiler marjinalize edilebiliyor.” (P6)

Öte yandan üniversitelerde “öğrenci bileşeni”ne yüklenen anlam, öğretim, eğitim, araştırma süreçlerinde öğrencilerin katılımını ve bu süreçlerde varoluşlarını etkiler. 1980 sonrası dönemde üniversite gençliği, en edilgen bileşen durumuna indirgenmiştir. Üniversitelerde öğrenciler, eğitim ve öğretim sürecinin pasif bir “girdisi”, dolayısıyla nesnesi; genç, bu nedenle korkusuz ve güvenilmez bir varolma biçimi, duygularından/tepkilerinden sıyrılmış, tepkisizleştirilmiş ve bu nedenle denetim ve gözetim altında tutulması gereken bir üniversite bileşeni olarak anlaşılmıştır.

Öğrencilerin siyasetten uzak durmaları konusunda farklı çevrelerden gelen baskılar, onları siyaset-dışı kişiler haline dönüştürmüştür. Bugün üniversitelerde demokratik öğrenci örgütlenmeleri çok zayıftır. Oysa öğrencilerin demokratik örgütlenme haklarının başında, “serbestçe dernek kurma hakkı” gelir. Bu demokratik eğitimin bir gereğidir. Dernekler öğrencilerin toplumsallaştıkları, tartışma yürüttükleri, düşünce ürettikleri, özgüven kazandıkları, toplumsal sorunlar karşısında ortak tavır aldıkları yerlerdir. Öğrenciler, 18 yaşını doldurdukları gün, yurttaşlık haklarını özgürce kullanabilirler. Öte yandan akademik özgürlüklerin bir gereği olarak nasıl özgürce öğretme hakkı öğretim üyelerine sunulmuşsa; “öğrenme hakkı” da öğrencilerin ilgi duydukları, merak ettikleri, ihtiyaç duydukları konuları öğrenmelerini sağlayan eğitim olanaklarının yaratılması anlamına gelir. Öğrenciler, eğitim ve araştırma süreçlerinin etkin bir parçası, özgün ve özerk bir öznesi, genç ve dinamik bir varolma biçimini, insani olarak duygularını yaşayan, yaşarken deneyim biriktiren, öğrenen ve büyüyen, üniversite kararlarına demokratik örgütleriyle katılan bileşenler olarak değerlendirilmelidir.

Üniversitenin bir diğer suskun bileşeni idari personeldir. İdari personelin çalışma koşulları giderek zorlaşmasına karşın, bunların üniversite içinde ifade edilebilmesi çok sınırlıdır. Bu personelin, kamu üniversitelerinin ticarileşen birimlerinde, ek gelir sağlamak için rekabeti teşvik ediliyor gibi görünse de, bunun güçlüğü bilinmektedir. Sendikalarda örgütlenerek mücadele etmek, bir kısım idari personelin anlam bulduğu bir başka yoldur.

 

Sonuç

Neo-liberal politikalar, bugün üniversiteler dahil tüm kamu kurumlarında adım adım uygulamaya konulmaktadır. Bu politikaların üniversitelerdeki etkileri aşağıdaki biçimde özetlenebilir:

– Bugün üniversite eğitimi ve araştırma, bir kamu hizmeti olarak değil, bir meta olarak görülmektedir. Bu anlayış, tüm öğretim tür ve düzeylerinde yaygınlaşırken bundan en çok üniversiteler etkilenmektedir.

– Üniversite özerkliği denilince en çok mali özerklik düşünülmektedir. Burada bütçelerini gereksinmeleri doğrultusunda harcayan değil, kamu finansmanına daha az başvuran, kendi kaynaklarını piyasa koşullarında kendisi yaratan ve çeşitlendiren üniversiteden söz edilmektedir.

– Üniversiteleri geliştirme ya da üniversiteler arasındaki gelişme farklılıklarını ortadan kaldırmak üzere bütünlüklü bir planlama yerine piyasa dinamiklerine göre işleyen parçacı planlama kavrayışı yaygınlaşmaktadır. Stratejik planlama, vizyon, misyon, mükemmeliyet arayışları, kalite ve standart arayışları bu sürecin kavramlarıdır. Bu yönde bir kavrayış, ne yazık ki kendinden öteye ancak “kurumsal yarar ekseninden bakabilen” üniversite anlayışını beslemektedir.

– Üniversitelerde, özellikle düşük akademik unvan ve görevlerde sözleşmeli istihdam biçimlerinin yaygınlaştırılması, iş güvencesini ortadan kaldırmaktadır; bu olgu emeğin örgütlü mücadelesi açısından ciddi bir engel oluşturmaktadır.

– Öte yandan üniversitelerdeki dönüşüm, öğretim elemanlarının yaşamlarını büyük ölçüde etkilemektedir. Akademik özgürlüklerin kaybı, üniversite özerkliğinin aşınması; başta araştırma görevlilerininki olmak üzere tüm öğretim elemanlarının ücretlerinde düşüşler; yükseköğretim talebini karşılamak üzere artan öğretim yükü; özellikle araştırma görevlileri ve düşük akademik unvanlarda, ancak genel olarak akademisyenlerin ücretlerinin düşmesiyle akademisyenlerin “yönlendirilmiş araştırmalar”, ikinci öğretim açma, yaz okulları uygulamaları başta olmak üzere, seminer, danışmanlık gibi “piyasa benzeri faaliyetlerle” gelir yaratmaya özendirilmeleri; akademik personelin kolektif gücünde azalma, buna karşın yöneticilerin etkisinin artması; akademik yükseltmelerin performans ölçümü adına “nicel” ölçütlere dayandırılması; üniversitelerde kalıcı istihdamın ortadan kaldırılmak istenmesi (öğretim üyelerinin işinde kalabilme hakkının yeniden düzenlenmesi); performansa dayalı ücretlendirmeye geçiş; piyasa talepleri doğrultusunda “profesyonelleşme”, meslektaşlar arası işbirliği ve dayanışmanın yerini rekabetin alması gibi sorunlar, öğretim elemanlarının üzerinde tartıştığı ve çözmeye çalıştığı konulardır.

Güdümlü üniversiteler doğrultusunda bu yönelim, araştırma sonuçlarından da görüleceği gibi, üniversitelerde mutlak bir onay ve destek görmediği gibi, ciddi direniş ve eleştirilerle de karşılaşıyor. Üniversite bağımsızlığının erozyona uğradığı, eğitim işlevi değersizleşirken araştırmanın kesin bir hakimiyet kurduğu, bazı disiplinlere adaletsiz biçimde üstünlük sağlandığı, sanayi ve ekonomi politikalarına endeksli yapısıyla akademisyenlik mesleğinin etik değerlerinin ve üniversitelerin toplumsal meşruiyetinin zedelendiği ifade ediliyor.

Bilimsel üretim ve eğitim, Apple’ın (50) deyişiyle, yönetimin demokratikleşmesi, yükseköğretime erişimin demokratikleştirilmesi, bilgiye erişimin demokratikleştirilmesi ile daha özgür, daha yaratıcı ve daha insana dönük olacaktır. Toplumsal süreçlerin ve toplumsal bütünlüğün bir parçası olarak üniversiteler, kendini toplumun geniş kesimlerinin hizmetine adamış siyasal iktidarların desteği ile demokratik, özgürlükçü ve yaratıcı olabilir. Ancak üniversitenin sorunu, üniversitenin içinden bu yönde destek gelmedikçe ve halk sınıflarının desteği alınmadıkça çözülemez. Öğretim elemanları, salt mesleki dayanışma dürtüsü içinde değil, aydın sorumluluğu içinde dünyaya, insanlığa, üniversiteye ve mesleğe ilişkin düşünceler üretmek durumundadır.

 

DİPNOTLAR

1) Gündüz Vassaf (2004), “Üniversitenin Cenazesi”, Radikal Gazetesi, 29 Şubat 2004.

2) Cem Eroğul (2002), Devlet Nedir? (3. Baskı), Ankara, İmge Yayınevi.

3) 1970 öncesi dünyada yaygın olan üretim biçimi kısaca Fordizm olarak tanımlanan kitlesel (seri) üretimdir. Sembolik olarak 1914’te başlamış olan bu üretim, büyük ölçekte ve standart mal üretimini gerçekleştirmek üzere örgütlenmiştir. Bu üretim ve birikim örgütlenmesi, işlerin zihinsel emek ile fiziksel emeğe dayalı olarak belirlenerek katı bir işbölümünün olduğu, ürün standartlaşmasının verim artışları doğurduğu, artan mal ve hizmet talebinin bu standartlaşmayı hızlandırdığı bir üretim biçimidir. Kitlesel üretimde işgücünün üretime katılımı, yarı otomatik bir üretim bandı çerçevesinde ve “özel amaçla” üretilmiş makinelerin kullanımı ile mümkün olmaktadır. Katı işbölümü, emeği niteliksizleştirmiştir (Eraydın, Erendil, 1999,s. 9; Ansal, 1995).

4) Keynesci devlet müdahaleciliği: Fordist üretimde, talep edilen mal ve hizmet düzeyini güvenceye almak için Keynesci bir makro ekonomik politika benimsenmiştir. Toplumun orta ve düşük gelir gruplarını da tüketici konuma getiren, gelir dağılımı ve devletin müdahalesini içeren bu yaklaşım, Fordist üretimin egemen olduğu ülkelerde refah devleti türü bir kalkınma politikasının başlatılmasını sağlamıştır. Aynı tür politikalar 1960’lı yıllardan başlayarak gelişmekte olan ülkelerde de benimsenmekle birlikte kaynak yetersizliği, bu politikaların yaygınlaşmasını engellemiştir (Eraydın, Erendil, Dikmen, 2000).

5) Ulusal kalkınmacılık, İkinci Dünya Savaşı sonrası süreçte, birçoğu bağımsızlığını kazanan Az Gelişmiş Kapitalist Ülkelerin (AGKÜ), uluslararası kapitalist düzene eklemlenmenin bir aracı olan ithal ikameci birikim tarzına dayalı kalkınma paradigmasıdır.

6) Korkut Boratav (2006), Türkiye İktisat tarihi 1908-2005, Ankara, İmge yayınevi, s.123.

7) Marek Kwiek (2002), “Yükseköğretimi Yeniden Düşünürken Yeni Paradigma Olarak Küreselleşme: Gelecek İçin Göstergeler”, Globalisation and Education. Kuram ve Uygulamada Eğitim Bilimleri, Volume 2, Issue 1, Mayıs.

8) Tahir Hatiboğlu (2000), Türkiye Üniversite Tarihi, 2. Baskı, Ankara, Selvi yayınevi.

9) Doğan (2002), s.15

10) Aynı, s.15.

11) Boratav (2006), s.145-146.

12) Aynı (2006), s.148-149.

13) Doğan (2002), s.16-23.

14) Boratav (2006), s.169.

15) Birgül Ayman Güler (2003), “Devlette Reform”, Kamu Yönetimi Dünyası, Yıl: 4, Sayı: 13, Ocak-Mart.

16) Rui Yang, Lesley Vidovich (2002); “Üniversiteleri Küreselleşme Bağlamında Konumlandırmak”, Globalisation and Education, Kuram ve Uygulamada Eğitim Bilimleri, Volume: 2, İssue: 1, Mayıs.

17) Slaughter Sheila (1998) (Edited By: Jan Currie and Janice Newson), “National Higher Education Policies in a Global Economy” Universities and Globalization. Critical Perspectives, London: Sage Publications. s.46-47

18) Nejla Kurul Tural (2004), Küreselleşme ve Üniversiteler, Ankara: Kök Yayıncılık.

19) Currie Jan, Lesley Vidovich (1998) (Ed. Jan Currie, Janice Newson); “Micro-Economic Reform Through Managerialism in American and Avustralian Universities”, Universities and Globalization. Critical Perspectives, London: Sage Publications.

20) Aynı (1998), s.3

21) Jürden Enders (2002), “Between State Kontrol and Academic Capitalism: A Comparative Perspektive on Academic Staff in Europe” (Editor: Jürgen Enders), Academic Staff in Europe: Changing Contexts & Conditions, Westport, CT: Greenwood Publishing.

22) Jairam Reddy (2002), “Current Challenges and Future Possibilities for Revitilization of Higher Education in Africa” (Editor: Chapman David), Higher Education in Developing World: Changing Contexts and Institutional Responses, Westport CT, USA: Greenwood Publishing.

23) Ann E. Austin (2002), “Academic Staff in Times of Transformation: Roles, Challenges and Professional Development Needs” (Editor: Chapman David), Higher Education in Developing World: Changing Contexts and Institutional Responses, Westport CT, USA: Greenwood Publishing.

24) Nejla Kurul Tural (2007), “Universities and Academic Life in Turkey: Changes and Challenges”, International Journal of Educational Policies, Volume: 1 Number :1

25) Araştırmada, (A) Araştırma Görevlilerini, (Y) Yardımcı Doçentleri, (P) profesörleri temsil etmektedir.

26) www.yok.gov.tr

27) Taner Timur (2000), Toplumsal Değişme ve Üniversiteler, Ankara, İmge yayınevi, s.345.

28) Özen Haldun (2002), Entelektüelin Dramı, 12 Eylül’ün Cadı Kazanı, Ankara: İmge Kitabevi, s.356.

29) Üniversite öğretim üyeleri 1402’liklerin küçük bir kısmını oluşturmuştur. Ancak öğretim üyeleri kamuoyunun daha çok bildiği bir kesimidir. 1402’liklerin diğer bir kısmını öğrenciler oluşturmuştur. Büyük bir kesimi ise 1402’likmiş gibi kurumunca işten atılan, aslında yasal anlamda 1402’lik olmayanlardır. Diğer bir kesimi ise baskıyla, sürgünle istifa etmek zorunda bırakılanlardır… “Durumuna uygun olmayan görevlere atananlar, eşi ülkenin bir ucuna, kendisi diğer ucuna atananlar… Güvenlik soruşturması olumsuz geldiği için görevinde yükseltilemeyenler, sınavı kazanıp da göreve başlatılamayanlar, üniversiteyi bitirip de diploma verilmeyenler… 1402 uygulamasını diplomasını protesto için istifa edenler, emekliliğini isteyenler… Parçalanmış aileler…” (Özen, 2002, 29-30).

30) YÖK (2005), Türk Yükseköğretiminin Bugünkü Durumu, Ankara, s.132.

31) YÖK (2004), Türk Yükseköğretiminin Bugünkü Durumu, Ankara, s.126.

32) Grant McBurnie (2002), Küreselleşme, GATS ve Ulus-aşırı Eğitim, Kuram ve Uygulamada Eğitim Bilimleri, Mayıs, 2002, Cilt 2, Sayı 1.

33) Slaughter ve Leslie (1997), s.8-11.

34) Nejla Kurul Tural (2004), Küreselleşme ve Üniversiteler, Ankara, Kök Yayıncılık. s.257-258.

35) Leslise ve Slaugher, s.11.

36)  Kurul Tural (2004), s.252-254.

37) Aynı, s.258.

38) Ayda Eraydın, Asuman Erendil (1999); Yeni Üretim Süreçleri ve Kadın Emeği. Dış Pazarlara Açılan Konfeksiyon Sanayinde yeni Üretim Süreçleri ve kadın İşgücünün Bu Sürece Katılım Biçimleri, Ankara, T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü. Demet Öngen .(1996), “Esneklik: Kapitalizmin Yeni Fetişi”, İktisat Dergisi, Mayıs/Haziran.

39) Fuat Ercan (1996), “Altsözleşme İlişkilerine Dayalı Üretim”, İktisat Dergisi, Mayıs/Haziran.

40) Kurul Tural (2007).

41) Güler (2004).

42) Jan Currie (1998), “Introduction” (Ed. Jan Currie, Janice Newson) (1998) Universities and Globalization, Critical Perspectives, London, Sage Publications.

43) A. H. Halsey (1992), The Decline of Donnish Dominion. Oxford, UK: Oxford University Press. (Aktaran: Currie, Jan. (1998) “Introduction” (Ed. Jan Currie, Janice Newson.) (1998) Universities and Globalization. Critical Perspectives. London: Sage Publications.)

44) R. O. Berdahl, T. R. McConnel (1994) ; “Autonomy and Accountability: Some Fundamental Issues. Higher Education in American Society” Amherst, NY: Prometheus. S. 55-72) (Aktaran; Vidovich Lesley, Currie, Jan (1998) (Ed. Jan Currie, Janice Newson.) “Changing Accountability and Autonomy at the “Coalface” of Academik Work in Avustria” Universities and Globalization. Critical Perspectives. London: Sage Publications) s.58.

45) Paul L. Dressel (1980), The Autonomy of Public Colleges, San Francisco, Jossey Bass. (Quoted by: Berdahl, Robert O. and T.R. Mc Connell. (1994) (Edited by: Philip G. Altbach, Robert O. Berdahl, Patricia J. Gumport) “Autonomy and Accountability Some Fundamental Issues”. Higher Education In American Society. New York: Prometheus.

46) David Oldroyd, Danuta Elsner, Cyril Poster (1996); Educational Management Today A Concise Dictionary and Guide, London: Paul Chapman Publishing Ltd. s.179.

47) Currie (1998).

48) Oili-Helena Ylijoki (2003), “Entangled in Academic Capitalism? A Case-Study on Changing Ideals and Practices of University Research”, Higher Education. Kluwer Academic Pubishers, 45:307-335.

49) Kurul Tural (2007).

50) Michael W. Apple (2004), Neoliberalizm ve Eğitim Politikaları Üzerine Eleştirel Yazılar (Çeviri: Fatma Gök, Meral Apak, Banu Can, Dilek Çankaya, Filiz Keser, Hüseyin Ala), Ankara, Eğitim Sen Yayınları.