Ana sayfa 72. Sayı Sözde “Darwin’in Tanrısı” adına yaratılışçılığa karşı çıkıp evrimi savunan bir Katolik biyoloğun...

Sözde “Darwin’in Tanrısı” adına yaratılışçılığa karşı çıkıp evrimi savunan bir Katolik biyoloğun iman ile aklı barıştırma çabasının ve genel olarak din ile bilimi uzlaştırma girişimlerinin eleştirisi

Kapak Dosyası

128
PAYLAŞ

Alâeddin Şenel

Miller’in asıl tasasının bilimin hakkını vermekten çok İsa’yı çarmıhtan kurtarmak olduğu söylenebilir. Amacının Tanrı inancını ve din kurumunu savunmak (hiç değilse güç yitirmesini engellemek) olduğu sonucuna varılabilir. Çözümü, dinin, doğa bilimleri alanından çekilmesi, bilimin ilgi alanı içinde bulunmayan “varlığa anlam ve amaç yüklenmesi” ile (yani ahlakla ve felsefeyle) ilgilenmesi. Oysa din inanca bilim düşünmeye dayanır. Ayrıca bir inanç ve inançlara dayandırılan akıl yürütme dizgesi olan dinin, rasyonel düşünüş doğrultusunda bir spekülasyon etkinliği oluşturan felsefe alanında da fazla şansının bulunmadığı söylenebilir.

Alâeddin Şenel

 

YARATILIŞÇILIĞA KARŞI BİR HIRİSTİYAN BİLİMCİNİN EVRİMCİLİĞİ SAVUNAN SAVLARI

Kenneth Miller, bir bilimci (biyolog) olmakla birlikte Tanrı’nın varlığına ve Hıristiyanlığın işlevine inancını yitirmemiş bir yazar. Ancak, Tanrı’nın varlığı inancının evrimin yadsınmasını gerektireceğine inananlara (denebilir ki “bir inancı bir başka inançla kanıtlama” yoluna başvuranlara) katılmıyor. “Ya evrim ya yaratılış” ikilemine düşmüyor. Dahası, Yaratılışçıların Tanrı’nın varlığını, doğanın, bilimin (daha) açıklayamadığı karanlıklarında kanıtlama girişimlerini yanlış ve dine zararlı buluyor. Bu tür kanıtların fizik, jeoloji, biyoloji, biyokimya ve moleküler biyoloji bilimlerinde görülen görülebilecek gelişmelerin getirebileceği bilimsel açıklamalar karşısında yıkılabileceğinin bilincinde. Tanrı’yı bilimin (bugün) açıklayamadığı (yarın açıklayabileceği) “bilinmezlerin karanlığında” gösterme stratejisinin din için yaratabileceği tehlikelere değiniyor. Bilimcilerin gelecekte o alanlarda kazanabilecekleri başarıların, Tanrı’nın varlığı inancıyla birlikte Hıristiyan değerlere de zarar verebileceğini görüyor.

Kenneth Miller

Doğa yasalarının geçerliliği: Geçmişte bilimin doğa yasalarıyla açıklayamadığı için Tanrı’nın varlığının ve yaratışının kanıtlarının arandığı iki alandan söz ediyor. Astronominin bugün evrenin başlangıcını ve onu izleyen devinimlerini ve dönüşümlerini açıklayabildiğini belirtiyor. Bir bitkinin çiçek açıp tohum saçmasının, Tanrı’nın ereksel bir yaratış işlemi olmayıp, bugün (botanikçi Meyerowitz’in araştırmalarının gösterdiği gibi) doğa yasalarının genlerle ve biyokimyasal tepkimelerle açıklanabilen bir sonucu olduğunu yazıyor. Aynı doğa yasalarıyla canlıların biçim değiştirip evrim geçirdikleri görüşüyle Yaratılışçıları eleştiriyor. Bu yolda yazısında ileri sürdüğü belli başlı üç savı var:

Tanrının varlığı bilimle kanıtlanamaz: Bilimsel Yaratılışçıları hedef aldığı anlaşılan bu sava göre, geçmişte Tanrı’nın varlığı bilimle kanıtlanamadığı gibi gelecekte de kanıtlanamayacaktır. Kanıt başka alanlarda aranmalı.

Din cansız doğa ve canlı doğa alanlarını bilime bırakmalıdır: Birincisiyle bağlantılı ikinci savı, hem cansız doğa hem de canlılar dünyası olayları doğa yasalarıyla açıklanabildiğine göre, sürece karışıp duran bir yaratma işlemi, bir Tanrı istenci gereksinimi duyulmaksızın doğa eksiksiz ve kendine yeterlidir. Dolayısıyla din bu alanlardan çekilmelidir.

Din kendini “varlığa anlam ve amaç kazandırma” ile sınırlamalıdır: Bilim, cansız doğayı ve canlı doğayı anlayıp açıklayabilir. Ama onlara anlam ve amaç yükleme bilimin uğraş alanına girmez. İşte din bu alanda işlev gösterirse, din ile bilim birbirlerinin eksikliklerini tamamlayarak bütünleşmiş olacaktır.

 

Yaratılışçılar bilimin alanına girip evrimi yadsımakla yanlış yapmaktadırlar

Miller’in yukarıdaki savlarını geliştirmesini tetikleyen olay, bir bilimsel sunuş sırasında duyduklarının çocukluğunda mahalle papazının söylediklerini anımsatmasıdır. Papazın, minberin mermerini Tanrı’nın yarattığını, saksıdaki çiçeğin nasıl açtığını kimsenin açıklayamayacağını söyleyerek Tanrı’nın varlığının kesin kanıtlarını sunduğunu sanmasıdır. Oysa bugün, botanikçi bir bilgin olan Meyerowitz araştırmalarının ulaştırdığı sonuçları özetlerken, incelediği bitkinin dört geninin, yaprağa da dönüşebilecek bir filizi, bazı koşullarda, hücre içindeki proteinlerle tepkimeye girerek, bitkiyi nasıl çiçek açıp tohum saçmaya yönelttiklerini kanıtlamış bulunmaktadır. Öyleyse papaz, Miller’e göre yanılıyordu. Yalnız yanılmakla kalmayıp Tanrı’yı gününün bilimince açıklanamamış karanlıklarda aramakla hata yapıyordu. Bilimin ilerde o alanları açıklayıp aydınlatması sonucunda, Tanrı’nın varlığı inancının yıkılması tehlikesini yaratacak, dine yarardan çok zarar verebilecek bir yoldu bu. Bugün Yaratılışçılar da, yarın daha kesin kanıtları bulunabilecek evrimi yadsımakla ve bilimin alanına girmekle aynı yanlış yolda bulunuyorlardı Miller’e göre.

Ya evrimi kim yarattı?: Miller’in tasaları bir bakıma yersiz. Yarın evrimin daha kesin yasaları bulunup sunulduğunda, dincilerin dün söylediklerini unutup, unutturup “ya evrimi kim yarattı?” sorusuyla yıkıldıkları yerden (sırtı her yere vuruluşta anası Yer’den yeni bir güç alarak kalkan Yunan mitoloji kahramanı Alkyeneus gibi) dikilmeyeceklerini kim söyleyebilir? Gerçekten bu, dincilerin çok iyi bilip kullandıkları bir polemiktir. Örneğin “belgesel roman” türünün kurucusu olan Amerikalı Edebiyat Profesörü Oscar Lewis, Sançez’in Çocukları kitabında köyden ailesiyle göçüp geldiği metropolde kurduğu gecekondunun kutlama yemeğinde karısının “bize bu evi veren Tanrı’ya şükürler olsun” demesi üzerine Sançez “ne Tanrısı, kendi ellerimle yaptım” diye çıkışır. Karısının verdiği yanıt kimilerince karşı çıkılamayacak (!) niteliktedir: “Ya ellerin, ellerini kim yarattı?”

Miller de sonradan hiç karışmasa da evrim yasalarını Tanrı’nın koyduğuna inanıyor. Bu Tanrısını, hem evrime hem Tanrı’ya inandığını anlatmak için olsa gerek “Darwin’in Tanrısı” olarak niteliyor. Bu, parlak bir deyiş gibi görünmekle birlikte yanıltıcı. Darwin’in oğlunun derlediği kitapta (Darwin’in Özyaşamöyküsü – Autobiography of Charles Darwin, Daktylos Yayınevi, 2009. Bir bölümü Bilim ve Gelecek, sayı 61’de yayınlanmıştı), din ile bilimi uzlaştırma gibi bir tasası olmayan, Tanrı ve din üzerinde sistematik durma fırsatı bulamadığını, ateist olmadığını, “agnostik” (bilinemezci) sayılabileceğini söyleyen, ama  Kutsal Kitap’taki (eski çevirideki adıyla Kitabı Mukaddes’teki) mucizeler ile doğa yasalarını ve adaletli bir Yaradan anlayışı ile yeryüzündeki haksızlıkları ve acıları bağdaştıramayan Darwin’in görüşlerinin tam tersi bir izlenim yaratmakta.

 

 

HEM YARATICI HEM YÖNETİCİ OLAN “TANRI/ALLAH” KAVRAMI

Dinsel düşünüşte, özellikle (Musevilik, Hıristiyanlık, İslamlık evreleriyle) tektanrıcı dinde evreni, canlıları ve insanları Tanrı’nın yarattığına inanılır. Bununla izlenen amaç (“egemenlik Allah’ındır” deyişinin de gösterdiği gibi) evrenin, canlıların ve toplumların tek bir tanrıca yönetildiğine inandırmaktır. Tanrı’nın eli, ağzı bulunmadığına göre bu yönetimi (“Alemlerin Efendisi” sanının aynı zamanda Muhammed Peygamber için kullanılmasının da gösterdiği gibi) onun adına birileri, yani kendilerinin onun vekilleri olduğunu söyleyen elçileri, yöneticiler ve sözcüleri olduklarını ileri süren dincileri (din adamları) yürütecektir.

Her yerde bulunan, her şeyi gören, erki her şeyi yapmaya yeten böyle bir yönetici aşkın öznenin varlığı inancı bir “dinsel ideoloji” niteliği göstermektedir. Bu ideolojinin, insanlığın kültürel evriminde tarımsal üretimin ağır bastığı sınıflı toplumlarda yüzyıllar boyunca insan düşünüşü üzerindeki boyunduruğunun ağırlığı çağlar boyu sürdürülebilmiştir. Ya kültürel evrimin endüstrinin ağır bastığı evresinde, onun bilimsel düşünüş çağında da egemenliğini sürdürebilecek midir?

Miller, söz konusu yazısında, evrenin ve canlıların keyfi yaratıcısı ve yöneticisi tanrı kavramından vazgeçiyor. Bu alanları, tanrının yaratırken koyup bir daha karışmadığına inandığı doğa yasalarına ve onları ortaya çıkaracak bilime bırakıyor. Ama varlığa “anlam ve amaç yükleme” işini dinde bırakarak dinsel ideolojinin insanları yönetme işlevini kurtarmaya çalışıyor. Dinsel ideoloji alanında bu noktaya nasıl varıldı?

 

 

DİN-BİLİM SÜRTÜŞMESİ

Endüstri devrimine koşut gelişen bilim ve teknolojilerle birlikte cansız varlıkların yapılarını ve devinimlerini açıklayan doğa yasaları bir bir ortaya çıkarılmaya başlandı. Onlarla ilgili nedenleri bilinçli karışmalarla etkileyip, istenmeyen sonuçlarının önlenmesi, istenen sonuçların sağlanması olanağı doğdu. Böylece, doğa hakkında pratiğin (endüstri üretiminin) sınavından geçirilen bilgilere bilimsel kesinlik kazandırıldı. Alınan sonuçlar, doğanın “nesnel” yasalarının bulunup, onu öznel bir yaratıcının yönetmediğini açıkça gösteriyordu. Artık, yağışlar az olunca “Yaradan”a (boşu boşuna) yağmur göndermesi için yakarmaya gerek ve gereksinim kalmamıştı. Çünkü bitkileri alttan, üstten, yağmur bombaları ile havadan insan sulayabilecekti. Ayrıca, olumlu ya da olumsuz doğa olaylarının Tanrı’nın insanları ödüllendirmek veya cezalandırmak amacının araçları olmadıkları kanıtlanmış oluyordu. Bunlar, bilinen ama kimi kimselerce, bilinçli bilinçsiz bilmezden gelinen gerçekler.

 

Yaratıcı-Yönetici bir aşkın özne inancının aşınması

Böylece gelişen ve dinsel düşünüşün yerini alması beklenen bilimsel düşünüş, alttan altta, doğanın ve insanların Tanrı tarafından belli ereklerle (örneğin insanların “Tanrı’ya kulluk etmeleri” için) yaratılmış oldukları inancının temellerini oymaktaydı.

Tüm bunlara karşın, varlığın gerek cansız gerek canlı düzeylerinde egemen tek bir yaratıcının ve “gerçek yöneticinin” varlığı inancı, sınıfsal, tutucu ideolojik amaçlarla sürdürülmeye çalışılmaktaydı. Biyoloji bilimlerinin (özellikle botaniğin, zoolojinin) ve sağlık teknolojilerinin) gösterdiği göz alıcı gelişmeler, cansız doğada olduğu gibi canlıların yapılarının da doğa yasaları uyarınca oluşup doğa yasalarına göre işleyip işlev gösterdiğini ortaya koydu. Demek ki, ne doğa, ne canlılar (bilinen ya da bilinmeyen) bir yöneticinin (nedense?) “tek” bir “Tanrı’nın kuklaları” idi!

 

Dincilerin evrim kuramını Yaradan’a saldırı olarak algılaması

Geride, yaratıcı, yönetici bir tanrı inancını savunanların at oynatabilecekleri tek bir alan (insan, toplum ve tarih) kalmıştı. Darwin’in evrim kuramını işlediği Türlerin Evrimi (1859) ve İnsanın Türeyişi (1871) yapıtlarının etkisiyle bilimin bu alana da el atması dinin bu bilgi alanını da boşaltması gereğini getirdi. İşte bu bir “saldırı” olarak algılandı. Çünkü dinciliği meslek edinmiş kimselerin ve dinsel ideolojiyi emekçileri, yönetilen sınıfları denetlemede kullanan egemen sınıfların ve de onların beslediği ideologlarının içlerine sindiremeyecekleri bir durumdu.

 

 

GERÇEKLİKLE İNANÇLAR ÇAKIŞINCA TAKINILMASI OLASI TUTUMLAR

Gerçeklikle inançlar çatışınca insanların takınabileceği belli başlı dört düşünsel tutumdan söz edilebilir: İnançlardan kopup gerçeklere yönelme; inançlara sarılıp köktendincileşme; inanma-düşünme farkını bilmezden gelip kafaları kompartımanlaştırma; inançları esnekleştirip gerçekliği sindirmeye çalışma.

  1. a) İnançlardan kopup bilime yönelme: Endüstri devriminin ve burjuva toplumunun başlarından beri pek çok kişi, eski (dinsel) inançlarından kopma sürecini yaşamıştır. Bu kimseler (daha çok) aydınlar, bilimi ve teknolojiyi iş edinmiş kesimler, emekçi sınıfların davasının öncülüğünü yapanlar arasından çıkmıştır. Din eğitimi alıp doğa bilimciliğine geçen Darwin bu tutumun en çarpıcı örneklerinden biridir.
  2. b) İnançlara sarılıp köktendincileşme: İnsanlığın kültürel evriminin yeni bir evresine geçilişi sürecinde ya da insanların yaşamında buna benzer (göç gibi) değişiklikler sırasında, kimilerinin tutumu, eski inançlarına daha sıkı sarılarak tepki göstermek olur. Öyle ki bu yolda gerçekliği ya da gerçekliğin yeni bilgisini yadsıma noktasına dek varanlar görülür.

Bu tutumun tarihsel bir örneği olarak (Bertrand Russell’ın Batı Felsefesi Tarihi yapıtında çözümlediği) Pythagorasçılar gösterilebilir. Pythagoras ülkesi Sisam kentinden (bugünkü Samos Adası’ndan) siyasal erkin aristokratların devrildiği bir demos devrimi ile halkın öncüsü olup, tarihe “tiran” olarak geçirilen Polykrates’in tekeline girmesi üzerine ayrılıp, Güney İtalya’daki Kroton kentine göçmüştü. Burada, bir yandan matematik ve geometri ile uğraşırken bir yandan “bilge seçkinler” çevresi kurmuştu. Onların eylemleriyle kentin yönetimini ele geçirerek bir “bilgeler tiranlığı” oluşturmuştu.

Bu koşullarda geliştirdiği, “Pythagorascı din felsefesi” olarak nitelenen görüşlerinde, nesneler dünyasının (değiştikleri için) kesin gerçeği yansıtmadığı sonucuna varmıştır. Gerçeği, uğraştığı değişmez sayılarda ve (ünlü Pythagoras Teoremi’nde gözlemleyip saptadığı) sayılar arasındaki değişmez ilişkilerin yansıdığı bir başka bilgi alanı olan geometrik şekiller dünyasında aramıştır. Ulaştığı sonuçlardan biri (Russell’ın yorumuna göre) ruhun ölmezliği ve reenkarnasyonu, ötekisi, bir sayısının tanrıyı, kare şeklinin adaleti gösterdiği olmuştur. “Olsun ne çıkar?; böylece felsefe tartışmalarına yeni bir boyut kazandırmıştır” diyenler çıkabilir. Ancak bunların yanı sıra doğan sonuçlardan biri, sayı mistisizmine ve ruhların hiyerarşisine ilişkin elitçi görüşlerini uygulamaya kalktığı yönetiminin (bir halk ayaklanmasıyla devrilip bilgelerinin kılıçtan geçirilmelerine dek) yönetilenlere dünyayı zindan etmesi olmuştur. Bir başkası, Sokrates kanalıyla idealist felsefenin kurucusu Platon’u etkilemesi.

  1. c) İnanma-düşünme farkını bilmezden gelip kafaları kompartımanlaştırma: Çağımızın insanlarında hatta toplumumuzun aydınlarında, bilimcilerinde yaygın olan bir düşünsel tutumdur. Ekonomik toplumsal bunalımların şiddetlenmesinden; siyasal, ideolojik savaşımın yoğunlaşmasından; ideolojik hegemonya kurma ve sürdürme tasalarıyla, ailede, mahallede alınan dinsel eğitimin özendirilip desteklenmesinden kaynaklanır. Bir yandan endüstri toplumunun gereksindirdiği bilimsel eğitim kurumları sürdürülürken öte yandan içine dinsel eğitim sokuşturularak yaratılan “ikili eğitim düzeneği” yaratmadan da beslenmektedir. Bu tutumla dinsel düşünüş ile bilimsel düşünüş arasındaki (ileriki sayfalarda üzerinde durulacak olan) yapısal farklılıkların bilincine varılmaksızın, sanki beynin iki lobu arasına aşılmaz duvarlar çekilmektedir. Böylece bazı konularda bilimsel bazı konularda dinsel düşünce dizileri izlenip onlara uygun farklı davranışlar gösterilebilmektedir. Bunda ideolojik yönlendirmelerin etkisi altında kalmak kadar, inançların kendilerinden kolay kolay kopulamayan, bağımlılık benzeri düşünsel ve duygusal alışkanlıklar yaratmasının, gerçekçi ve sağlam olmasa da bir güven duygusu vermesinin de payı olsa gerek.
  2. d) İnançları esnekleştirip gerçekliği sindirmeye çalışma: İnançların, inanma biçimindeki düşünsel tutumun bir sonucu olarak esneksiz, katı, değiştirilmesi kolay olmayan bir düşünsel yapısı vardır. İnananların neden yana, neye karşı; kimden yana, kime karşı oldukları; neleri içerip neleri dışladıkları kesin çizgilerle belirlenmiştir. Buna karşın tarihte (özellikle benimsenen inançların ya da inananların varlık yokluk sorunuyla karşılaşıldığında) esnetilebildiği görülür. Buna benzer bir tutumun tarihteki örneği ise Museviliğin yeni bir yolu olarak gelişen İsacılığın Roma kovuşturmasına uğrayıp yok olma tehlikesiyle karşılaşılması üzerine, Pavlus’un (MS 1. yüzyılın sonlarında) ona, sünnet zorunluluğunu, domuz eti yasağını kaldırma ve (İsa’nın isteğinin zıddına) başka halklara açma yolunda esneklik kazandırmasıdır.

Benzeri bir tutumla çağımızda din-bilim kapışmasında, yaratılış-evrim tartışmasında da karşılaşılmıştır. Söz konusu tartışmanın akıl-iman arasında koparılan kavgalarla dolu bir geçmişi de vardır: Hıristiyan inançlarını felsefe ile temellendirme girişiminde Augustinus (MS 5. yüzyılda) inanç yoluyla edinilmiş bilgileri öne alıp, akıl yoluyla elde edilecek bilgileri inançları destekleyecek düşünsel “araçlar” olarak kullanmanın yolunu açmıştı. Thomas bu yolda (MS 13. yüzyılda) Hıristiyan inançlarının akla da uygun olduğunu öne sürerek daha ileri gitti. Görünürde inanç ile aklın eşdeğerliği izlenimi veren bu görüş, Hıristiyanlığın kurtarılmasına yarayacaktı. Hıristiyanlığa, akla ters düştüğü (edinilen yeni bilgilerle) gösterilen inançların aklın ulaşabileceği alandan alınıp ulaşamayacağı “iman” alanına aktarılarak yeni bir soluk kazandıracaktı.

Benzeri bir düşünsel strateji günümüzde, yaratılışevrim tartışmasında, evrim kuramına karşı çıkmayı gerektiren “yaratılışçı” eski inançların esnetilmesinde izlenmektedir. Savunucuları bugün için fazla olmayan bu tutumun yandaşlarının, evrim kuramının genetik ve biyoteknoloji sınavlarından geçip evrimin bir olgu, evrim kuramının gerçekliği yansıtan bilimsel bir bilgi olduğunun yadsınamaz noktaya ulaşacağı yakın gelecekte arttığı görülecektir. “İnançların esnetilerek” dinin bilimle çelişmediği, uyuştuğu görüşünün savunucularına örnek olarak, biri biyoteknolojinin çıkışının ilk on yıllarında yazan, ötekisi yazısı bu yazıdan önceki sayfalarda yayınlanmış iki evrimci Hıristiyan bilimci gösterilebilir: Francoeur ve Miller

Katolik filozof bilimci Francoeur: Tanrı insana evrimle öteki canlıları ve kendi biyolojisini yaratma görevini vermiştir: Katolik dinbilginliği üzerine (1953’te) master, biyoloji alanında (1961’de) doktora yapmış bir Katolik bilimci olan Robert T. Francoeur, embriyoloji, evrim, teoloji ve seksoloji konularında çalışıp yapıtlar yayınlamıştır. Bir Katolik ve biyolog olarak evrime şu yaklaşımı son derece çarpıcıdır:

“Her zaman ve çoğu kez yürekten inanmaksızın, Tanrı tarafından Tanrı’nın suretinde yaratıldığımızı, Tanrı benzeri varlıklar olduğumuzu söyleyip durduk. Bu, mantıksal olarak, insanın, doğası gereği, Yaradan’ı gibi bir yaratıcı olduğu anlamına gelir… Tanrı’nın yalnızca bir yardımcısı, kâhyası ya da emanetçisi değiliz. Biz insanlar tanrısal buyruğun bir gereği olarak birer yaratıcıyız. Öyleyse bugün ya da yakında geleceğin insanını yaratabileceğimizi öğrenince neden ürperiyoruz? Neden “Tanrı rolü oynama” (İng. play God) işine kalktığı için bir bilimci ya da doktor karşısında dehşete kapılıp onu suçluyoruz? Bunun nedeni, Sami kültüründeki [Kutsal Kitap içindeki] yaratışın Tanrı’nın insanla işbirliği içinde sürüp giden etkinliği olduğu anlayışını unutmuş olmamız mıdır? Yaratmak bizim bize Tanrı tarafından verilen rolümüzdür ve bize düşen görev, daha tamamlanmamış, hâlâ evrim göstermekte olan insan doğasını yaratadurmaktır.”

Yukarıdaki düşünce, organik evrimi en ileri (biyoteknolojiyi ve yapay evrimi de içeren) biçimiyle benimseme yolunda bir Katolik biyoloğun görüşü, Miller’in evrimi savunup yaratılışçılığa karşı çıkan düşüncelerinden neredeyse bir kuşak önce ileri sürülmüştü. İnsanların sanat, felsefe, bilim ile ilgili etkinliklerinde bile “yaratma” sözü kullanıldığında hemen “haşa, yaratma Allah’a mahsustur” denerek sözleri kesilen İslam kültürlü bir toplumda benzeri görüşleri dile getirebilecek bir hem İslam hem bilimci ile kolay kolay karşılaşılabileceğini sanmıyorum. Öte yandan bu görüş, bilimsel gelişmeler karşısında Tanrı inancını kurtarma yolunda bilimsel ilerlemeleri Tanrı’ya mal edip yutarak sindirme stratejisinde dinsel ideolojinin nerelere dek götürebileceğini de gösteriyor.

 

 

KENNETH R. MILLER: DİNİN CANSIZ VE CANLI DOĞA ALANINDAN ÇEKİLEREK BİLİM İLE UZLAŞMASI SAĞLANMALIDIR

Kariyeri ve tartışmaları: Francoeur gibi Amerikalı bir Katolik ve bir biyolog bilimci olan Miller biyoloji alanında (1970’de) master ve (1974’te) doktora derecelerini almıştır. Harvard ve (Colorado’daki) Brown üniversitelerinde biyoloji ve evrim biyolojisi okutmuştur. “Evrim bir gerçek değil bir kuramdır” yazılı kağıtlar yapıştıran Cobb İlçesi Eğitim Müdürlüğüne karşı açılan Selman v. Cobb Country (2002) davasında (söz konusu deyişin kendisinin yazdığı biyoloji ders kitabında da bulunması nedeniyle) tanık olarak dinlenmiştir. Burada ve Yaratılış kuramının okullarda okutulmasının tartışıldığı panellerde evrimi savunduğu konuşmalar yapmıştır. Dover Bölgesi Okulu’na karşı açılan Kitzmiller v. Dover davasında ise davalının gösterdiği bilirkişi olarak görüş bildirmiştir. Söz konusu davada, “akıllı tasarım” görüşünü ders programına alan okul yönetim kurulunu mahkemeye veren davalıdan yana karar alınmasında ne kadar etkisinin olduğunu tam bilemeyiz. Hem bir Katolik hem de konunun uzmanı bilimci olduğu düşünülürse etkisi az olmasa gerek.

Miller’e, evrimin kamuya öğretilmesindeki katkılarından dolayı Amerikan Hücre Biyolojisi Derneği tarafından Kamusal Hizmet Ödülü verilmiştir. Miller’in Yale Üniversitesi’nde (2006’da) “Darwin, Tanrı ve Dover: Akıllı Tasarım Görüşünün Yıkılışının Amerika’da Bilim ve İnanç Açısından Anlamı Nedir?” olarak çevrilebilecek başlıklı bir konuşma yaptığı, konumuz bakımından önemi nedeniyle belirtilmelidir. Bunların yanı sıra, aralarında Akıllı Tasarımcı biyokimyacı Michael J. Behe’nin de bulunduğu Yaratılışçılarla tartışmalara girişmiştir. Miller, You Tube’da “ Ken Miller on Harun Yahya” başlıklı eleştirilerini de derleyip sunmuş bulunmaktadır.

Miller’in 1999 tarihli olup başlığı Türkçe’ye “Darwin’in Tanrısı’nın Peşinde: Bir Bilimcinin Tanrı ile Evrim için Ortak Payda Arayışları” olarak çevrilebilecek yapıtındaki görüşlerini özetlediği (Türkçe çevrisi derginin bir önceki yazısını oluşturan) sayfalarında, Yaratılış-Evrim ve Din-Bilim konularında geliştirdiği düşüncelerine eleştirel bir göz atma yararlı olacaktır.

Katolik bilimci Robert T. Francoeur,
embriyoloji, evrim, teoloji ve seksoloji
konularında çalışıp yapıtlar yayımlamıştı.

 

Evrimi canla başla savunması

Kenneth Raymond Miller, adı kendi kısaltmasıyla Ken Miller olan evrimci Hıristiyan yazarın görüşlerinden söz konusu yazısının Türkçe çevirisiyle haberli oldum. Bu, Yaratılışçılığa karşı Evrimcilik yanlısı yeni bir görüştür. Bununla birlikte, din ile bilimi uzlaştırma yolunda daha eski ve daha genel bir tutumun uzantısı durumundadır. Ancak söz konusu eski uzlaştırma çabalarındaki gibi, bu uzlaşmayı evrimi yadsıyıp yaratılışı bilimsel bir gerçek olarak sunma yoluyla aramamaktadır. Tersine, yaratılışçıların ellerini fizik ve biyoloji alanlarından çekmelerini istemektedir. Çünkü (astronomiden öğrendiğimiz) “evrenin başlangıcından” beri cansız maddenin değişmesi (moleküler biyolojiden öğrendiğimiz) bir yaratıcının keyfi karışması olmadan genlerin tepkimesi ile filizin çiçeğe dönüşebildiği canlı doğanın evrimi gerçekleri bunu gerektirmektedir.

Böyle bir tutum, bizdeki çok iyi bilinen (daha doğrusu kendini, iman gücünden çok para gücüyle çok iyi tanıtan) bir yazar ile sözde bir bilim araştırma vakfının görüşlerini eleştirdiği için, kimi bilimcilerimize, kimi evrimcilerimize ve aydınlarımıza hoş görünebilir. Oysa daha geniş bir çerçeveden ve tarihsel perspektiften bakıldığında yazı, inanca dayanan çağdışı bir bilgi dizgesine, yok olma tehlikesi karşısında yeni bir soluk verebilecek niteliktedir. Dolayısıyla eşitsizlikçi bir ideolojiye, ötedünyacı bir ahlak anlayışına yeni bir destek kazandırma girişimi olarak algılanabilir.

Bu durumda (eşitsizlikçi) dinsel ideolojiye ve “inanışa” karşı bilimden ve (özgür) düşünceden ve de budünyacı, eşitlikçi değerlerden yana bir insan olarak, kendimi (Dan Brown’un Melekler ve Şeytanlar yapıtının olası etkileri hakkında Bilim ve Gelecek’in 60. sayısındaki yazımda yaptığım gibi) söz konusu yazının din-bilim ilişkilerine ilişkin olası stratejisini ve olası sonuçlarını göstermeye çalışmak konusunda sorumlu görmekteyim.

 

Miller’i “yaratan” koşullar

Miller’in görüşlerini eleştirip, yargılamadan önce ortamını anlamak gerek. Düşüncelerinin sistematiğinin, olası amacının ve işlevinin açıklaması sonra yapılmalıdır. Kendisi, yazısında belirttiği gibi, bir inançlar dizgesini (Katolik Hıristiyanlığı) çocukluğunun toplumsal çevresinden (belki anlamadan) belli ki eleştirmeden edinmiştir. Sonra bilimsel eğitimden geçirilmiş ve bilim kariyerini seçmiştir. Bunu yaparken biyoloji bilgilerini, Hıristiyan inançları gibi eleştirmeden benimsemiş olamaz. En azından bazı hazır bilgilerin ve kuramların gerçekliğe uygun olup olmadıklarını laboratuvar çalışmalarında testten geçirmiş olmalı. Ya da böyle testlerin sonuçlarını okumuş olsa gerek.

Evrim biyolojisi derslerini yürütmeyi üstlenmesi, canlıların yapılarının laboratuvarlarda “yapay mutasyon” yollarıyla değiştirilebildiğini birinci elden öğrendiğini gösteriyor. Onların yapılarının doğanın milyarlarca yıla yayılan “coğrafya ve tarih laboratuvarlarının” sunabileceği sınırsız denilebilecek sayıda değişken koşulları içinde de “doğal mutasyonlar” yoluyla değişebileceğini (bırakın biyokimya yasaları bilgisini) salt olasılık kavramıyla bile anlamış olduğu anlaşılıyor. Hıristiyan inançlarını korumasına karşın, Yaratılışçılar ve Akıllı Tasarımcılar olarak evrim karşıtlarıyla tartışmalara girmesi de bunu gösteriyor. Ancak yazdıkları bunu bilimden çok din yararına yaptığı izlenimi veriyor.

Gene de böyle bir tutum takınması en azından dürüstlüğünün göstergesidir. Gerçekten, bu onun evrim düşüncesinin ve Yaratılışçılığın toplumsal ve etik uzantılarını irdelediğim (geçen yıl bir tıp fakültesinde yaptığım) konuşma sonucunda, evrimi yadsıyan akademisyenimizden daha dürüst, daha doğrusu daha “bilimsel bilinçli” davranabildiğini gösteriyor. Söz konusu moleküler biyolog 14 yıldır yaptığı laboratuvar çalışmalarında mikroskobun altında tek bir yararlı mutasyon bile görmediğini, tıp fakültesinin kimi öğrencilerinin alkışları arasında söylemişti. Miller’in ve Miller gibi düşünüp davranan dinci bilimcilerin evrim konusundaki tutumları, kendilerine laboratuvarlarında yapay mutasyon koşulları yaratarak canlıların yapısının değişme nedenlerini ve düzeneklerini kavrama olanağını sağlaması bakımından “inancı bütün” akademisyenlerinkinden daha olumlu. Çünkü böylece edinecekleri deneyim ve bilgi birikimiyle en azından yapısını değiştiren virüsleri anlayabilme ve onlara karşı etkili ilaçlar ve aşılar geliştirilebilme şansları daha fazla olacaktır.

Kendisi uzmanlık alanı nedeniyle din-bilim çatışmasının ideolojik savaş alanı ortasında bulmuş Miller’in inandığı Tanrı’yı biyolojiye sokmayan anlayışı, bir ütopyalar toplantısındaki konuşmasında, namaz kılarken genlerin etkinliklerini düşündüğünü söyleyen, aynı zamanda koparıp parmakları arasında ezdiği yaprakta Allah’ı gördüğünü ileri süren bir moleküler biyoloğumuzdan da olumlu görünüyor.

Öte yandan böyle bir tutumda, dinsel inançlar ile genel olarak gerçekliğin ters düşmesi durumunda “kafaların kompartımanlaştırılması” durumunun bir örneğiyle karşı karşıya bulunduğumuz söylenebilir. Yazarın öteki Katolik inançlarıyla ilgili tutumu, cansız doğanın dönüşümü ve Evrim dışındaki öteki olgularla, örneğin Kutsal Kitap’ta yazılı (İsa’nın doğumu, babası, ölümsüzlüğü gibi) inançları karşılaştırmaya hiç girmeyişi de bunu göstermekte.

 

Bilimsel Yaratılışçılara ve Akıllı Tasarımcılara karşı çıkışı

Hıristiyan evrimci bilgin Miller, bazı Katolik inançlarına karşın, işine (bilime) karşı gösterdiği dürüstlükte, evrime karşı çıkan Hıristiyan meslektaşlarına (ve Müslüman düşünürlere) cephe açacak denli ileri gidiyor. Bir çalıştayda bitkilerin yaprak dokuyu oluşturabilecek aynı dört geninin yol açtığı tepkimelerle çiçek açıp tohum saçabildiklerini ortaya çıkaran botanikçi Meyerowitz’i izlerken çocukluğunda dinlediği mahalle papazının söylediklerini (“dünyada hiçbir kimse bize bir çiçeğin nasıl açtığını açıklayamaz… [Çünkü] çiçekler, tıpkı sizler gibi Tanrının yapıtıdır.” sözlerini) anımsayıp, onun Tanrı anlayışını yanlış bularak eleştiriyor.

Aynı eleştirileri, aynı yanlışa düştüklerini söylediği Yaratılışçı ve Akıllı Tasarımcı akımların düşünürlerine yöneltiyor. Onların da papaz gibi Tanrı’nın varlığını, doğanın bilimcilerce daha açıklanamayan karanlıklarında kanıtlamaya kalkma yanlışını yaptıklarını ileri sürüyor. Bu yolla geliştirdikleri savların bilimden çok dine zarar vereceğini söylüyor: Bilimin gelişmesiyle ilerde bu alanların da doğa yasalarıyla açıklanması durumunda, savları yanı sıra Tanrı’ya inancın da yıkılabileceği tehlikesine değiniyor. Tanrı diye bir şey varsa, onu bilimin (daha) aydınlatamadığı alanlarda değil, “insan bilgisinin tinsel ve bilimsel aydınlıklarında” görüp gösterebilmemiz gerektiğini düşünüyor.

Ken Miller, Dover Bölgesi Okulu’na karşı açılan Kitzmiller v. Dover davasında davalının
gösterdiği bilirkişi olarak görüş bildirmişti. Aşağıda söz konusu davanın temsili bir resmi.

Bilimi yüceltmekten çok dini kurtarma amacı

Yukarıda özetlenen savlarından gidilerek, Miller’in asıl tasasının bilimin hakkını vermekten çok İsa’yı çarmıhtan kurtarmak olduğu söylenebilir. Amacının Tanrı inancını ve din kurumunu savunmak (hiç değilse güç yitirmesini engellemek) olduğu sonucuna varılabilir. Yaratılışçı uslamlamaların bilimden çok dine zarar vermesinden korkması bu yorumu destekler nitelikte. ABD ‘deki evrimciliğe karşı akımların güçlenmesinde kusurun çoğunu [Yaratılışçılara değil] “evrim biyolojisinin bulgularını kendi felsefi görüşlerini desteklemede kullanan bilim çevreleri” üzerine yıkışı da tasasının bilimden çok dine zarar verilmesini önlemek olduğunu göstermiyor mu? Çözümü, dinin, doğa bilimleri alanından çekilmesi, bilimin alanı olmayan “varlığa anlam ve amaç yüklenmesi” ile (yani ahlakla ve felsefeyle) ilgilenmesi.

 

 

MILLER’İN EVRİMİ SAVUNAN, İNANÇ İLE AKLI TANRI ARMAĞANI SAYAN, DİN İLE BİLİMİ UZLAŞTIRMACI GÖRÜŞLERİNİN ELEŞTİRİSİ

İyi de bakalım dinciler bilim alanından çekilmeyi kolay kolay kabul edecekler mi? Bilimin girmediği ahlak ve felsefe alanlarında başka bilgi ve değer dizgeleri yok mu ki varlığa anlam ve amaç kazandırma görevini dine vermekte? Din bu görevi üstlendi diyelim, dinlerin doğa bilimleri gelişene dek cansız ve canlı doğa alanlarını sel gibi basan inançları, kutsal kitapların her sayfasını dolduran (bilimsel düşünüş ve bulgulara aykırı) görüşler, yargılar, buyruklar ayıklanabilecek mi? “Ayıklandı” diyelim, o zaman dinden, kutsal kitaplardan geriye ne kalır? Miller’in Tanrı kavramı ve din anlayışı, “reel” din kurumuyla hemen hiçbir bağlantısı bulunmayan (tek Tanrı’nın varlığını kabul edip dinleri, vahiyi yadsıyan “Deizm” benzeri) bir görüş görünümü veriyor.

 

Din bilimin alanlarından çekilebilir mi?

Haydi “dincileri evrime karşı çıkmaktan vazgeçirdik” diyelim, dinin öteki bilimsel bilgi alanlarındaki “yatırımlarından” da vazgeçebilirler mi? Örneğin yaratılan (ya da doğan) bir canlının nasibinin Tanrıca ayrılıp ayrılmadığı ve sonul yazgısının (ölümünün) bakterilerce mi Tanrı tarafından mı çizildiği tartışmasında bilimcilerin görüşlerini kabul edebilirler mi? Dinsel inançlara göre (günümüzün siyasal erki tekellerine geçirmiş, kimisi akademik sanlı dinci politikacıların “inşallah”, “Allah’ın izniyle” ve “hayırlara vesile olmasını dilerim” söylemlerinde de yansıtıldığı gibi) hastalıkların, ölümlerin nedenleri bakteriler, virüsler değildir. Bu tür nedenler (“ecel geldi cihane baş ağrısı bahane” deyişinde yansıtıldığı gibi) “takdir-i ilahi’nin gerçekleşmesinde aracılar (“vesileler”) olarak görülürler. Tanrının varlığına ve kutsal kitaplardaki buyruklarının doğruluğuna inananlar, yersarsıntısının nedenleri, aşı uygulamaları gibi alanlardaki bu tür görüşlerini geri çekebilirler mi? Bu gibi alanlarda bilimin bulguları ile Tanrı’nın buyruklarının uyuşturulabileceğini kim söyleyebilir?

Daha somut sorunlara değinmek gerekirse, Tevrat’taki (Levililer 14/33-56’daki) Tanrı’nın bir eve gönderdiği (yeni çeviride “küf” olarak değiştirilen) cüzzam hastalığına yakalanan kişilerin kahine başvurması, kahinin o kişiyi üzerine serptiği kuş kanıyla paklayıp topluluk içine girmesine izin vermesi, cüzzam evin duvarlarına yayılmışsa cüzzamlı taşları söktürmesi gibi sağaltma yöntemleri nasıl açıklanacak? İncil’deki (Matta, 8/1-3’teki) İsa’nın kendisini temizleyeceğine inanan bir cüzzamlıyı, elini uzatıp dokunarak “temiz ol” diye buyurmasıyla o kimsenin anında temizlenmiş olmasına, tükürüğüyle kardığı çamuru sürdüğü körün gözlerini açmasına, birine girmiş cinleri azarlayarak çıkarmasına inanan kimseler benzeri sağaltma yollarına başvurmadan ya da bu yollara başvuranlara başvurmadan durabilecekler mi? Ya Kur’an’daki, dağların, Allah’ın sunduğu emaneti (ne ki?) kabul etmeyen, Allah korkusuyla tir tir titreyen canlı varlıklar olarak gösterildiği (Ahzab 72, Mücadile 21’deki) ayetler kanalıyla doğa bilimleri alanında “ahkam kesilen” inançlardan vazgeçilebilecek mi?

Cinsel sıvıları salgılayan üreme organlarımızın, omurga (ya da “bel”) ile kaburgalar (Ar. sulb-u teraib) arasında bir yerlerde (Tarık, 6-7’de) mi, çağdaş tıpta bazı kısırlık türlerini sağaltırken neşterle açılan yerlerde mi bulunduğuna inanılacak? Dahası, “Allah’ın yaratışında değişme yoktur” (Rum, 30) ayeti ile evrim nasıl uzlaştırılacak?

Dinler, ahlak ve felsefe alanlarını doyurucu biçimde doldurabilir mi?

Hele dinler (Miller’in istediği gibi) bilimin boş bıraktığı “yaşama anlam ve amaç yükleme” (ahlak ve felsefe) işlevini gereğince görebilirler mi? Tektanrıcılık gibi eşitsizliği destekleyen “ötedünyacı”, Hinduculuk gibi kast düzenini pekiştiren “öteyaşamcı” dinlerle bu iş kimlerden yana, ne ölçüde başarılabilir? Havva’ya yüklenen günahın lanetinin tüm insan soyuna (kalıtımla) geçtiğine inanılması istenen bir dinin, kalıtımla ancak fizyolojik özelliklerin geçebildiğini kanıtlayan bir biyoloji, işlenen suçlardan ancak işleyen kişilerin cezalandırılabileceği ilkesine dayandırılan bir çağdaş hukuk anlayışı karşısında ne gibi bir şansı olabilir ki? Hırsızın elini, Allah’la ve peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların ise elini ve ayağını çapraz olarak kesmek (Maide 38 ve 33) gibi bedensel cezalarla, öte dünyada bile olsa, “sonsuza dek yakılmak” gibi tinsel işkencelerle dolu bir dinsel (şer’i) hukuk, “Allah’ın sözü” değiştirilerek nasıl “insan hakları” çizgisine çekilebilir ki?

Bu örneklerden de çıkarılabileceği gibi, sorun, din ile bilimin, birbirini bütünleştiremeyecek, birbiriyle uzlaştırılamayacak ve ancak birbirinin yerine kullanılabilecek farklı yapılara sahip olmalarında yatmakta. Aynı zamanda sorun, onların farklı “bilgi edinme” ve farklı “kültürel birikim” dizgeleri olmalarından kaynaklanmakta.

Tektanrıcı dindeki Tanrı kavramı da, Miller’in sandığından (“doğruluk, sevgi ve bilgi” kaynağı olmaktan) çok farklıdır. Ayrıca bu kavram (Miller’in hakkında yeterli görüşe sahip olmadığı anlaşılan) uzun bir “kültürel evrim” sürecinin ürünüdür. Bir başka deyişle Tanrı inancının da bir tarihi vardır. Din kurumunun da öyle. Miller’in yücelttiği Tanrı inancıyla bilimle uzlaştırmak istediği din anlayışında bu evrimleri hiçbir biçimde göz önünde alınmış görünmüyor.

 

 

GENELDE İNANMA İLE DÜŞÜNME, DİN İLE BİLİM HERHANGİ BİR BİÇİMDE UZLAŞTIRILABİLİR Mİ?

Bu soruları yanıtlayabilmek için, tanrı inancının evrimine ve geldiği noktaya ve de inancın (düşünme eyleminden farklı) yapısına bakılmalıdır.

 

Tanrı inancının doğuşu ve tarihçesi

Her şeyden önce Tanrı’nın varlığı yokluğu (Miller’in de belirttiği gibi) bilimle saptanabilecek bir sorun değildir. Bir inanç konusudur. İnanç ise düşünmek gibi her koşulda duyulan bir gereksinim değildir. Koşullara bağlı olarak doğan, biçim değiştiren ve duyulmayabilen bir düşünsel gereksinimdir. Bu noktada Miller’in mercek altına alınması gereken yazısını Türkçe’ye çeviren R. Ömür Akyüz’ün Richard Paul Feynman’dan yaptığı alıntı, yani yanlış olabilecek inançlara kapılarak davranmaktansa “kuşku ve belirsizlik” içinde yaşamanın doğruluğuna ilişkin yargı son derece yerinde olduğu görüşüne katılmaktayım. Gerçekten, bilimin alanına girmekle birlikte bilimsel bir açıklamanın yapılamadığı konularda “bilmiyoruz” deyip susmak gerekir. Bu, bir inanca sarılıp onu biliyormuş gibi sunmaktan çok daha dürüst ve bilimseldir. “Bilinmeyenden bir bilinen çıkarma paradoksu” olarak nitelenebilecek tutum, Tanrı inancı için de geçerlidir. Öyle ki dinciler salt inançla her konuda, tanrının ne düşünüp ne buyurduğunu duraksamadan en ince ayrıntılarına dek (neredeyse kendileri tanrıymış gibi) söyleyebilmektedirler.

Oysa, tanrının varlığı-yokluğu sorunu bir yana, Tanrı inancının içeriği de zaman içinde büyük değişiklikler geçirmiştir. Günümüzün tektanrıcılığının Tanrı kavramına, Akıllı Tasarımcıların göstermek istediği gibi, ışığın algılanmasında gözün yapısının akıl almaz karmaşıklığına (“gözdeki mucize”ye) bakılarak varılmamıştır. Bunu ne doğa ne de insanın kendisi “yapmış” olamaz düşüncesiyle varılmış değildir. Ne de her şeyin bir yapıcısının bulunacağı sanısıyla ve “yapıcının yapıcısının yapıcısı kimdi?” gibi zincirleme sorgular sonucunda, yani antroposantrik uslamlamalarla, felsefi sorgulamalarla ulaşılmıştır. İnsanlığın kültürel evrimi içinde işe ataların ve tarımla ilgili doğa güçlerinin “ölümsüzleştirilmesi” ve de “aşkın özneleştirilmesi” düşünsel işleminden başlanmıştır. “Abraham’ın (İbrahim’in) kabile tanrısından, oğullarını insanların kızlarıyla evlendiren (bkz. Tevrat, Yaratılış, 6/2) tanrı kavramına geçilmiştir. Oradan günün serinliğinde bahçede yürüyen tanrıya, kabile konfederasyonlarının “orduların rabbi” denen savaşçı baştanrısına varılmıştır. Tanrı kavramı, Hıristiyanlığın Meryem’den oğul edinen teslisin (üçlemenin) baba tanrısına, İslam’ın oğulları kızları olmayıp her türlü maddesel nitelikten soyutlanmış (münezzeh) salt tin olan bir tektanrı kavramına varılana dek değiştirilip geliştirilmiştir.

Bu süreci anlama çabasında başlangıç noktası olarak Durkheim’ın insanların bir tanrıya tapındıklarını sanırken aslında kendi toplumlarına tapındıkları görüşü alınabilir. Tanrı kavramı insanların ilkel (yalın) ve eşitlikçi yapılı topluluklardan, sınıflı, karmaşık, eşitsizlikçi uygar topluma geçişlerinin sarsıntısının yarattığı bir gereksinime yanıt olarak ortaya atılmış görünüyor. Böyle bir aşkın özne kavramı, eşitsizlikçi toplum yapısında görülen çalıştıran efendi ile çalışan köle, yöneten (önce dinci sonra savaşçı) ile yönetilen uyruk eşitsizlikçi ilişkilerinden esinlenerek yaratılmış olsa gerek.

Tanrılara çalışmama, çalıştırma ve yönetme rolü, tanrılar ve yöneticiler karşısında uyruk konumuna düşürülen insanlara çalışma, kulluk etme rolleri yüklenmişti. Bu sonuçta kafa-kol işleri işbölümünde düşünce üreten bir dinciler kesimi ile mal ve hizmet üreten emekçiler kesimi farklılaşmasına varılmasının da payı olmuştur. Çalışanlar, üretenler, yönetilenler düşünce üretebilecek, üretilen düşüncelerin gerçekliğe hatta kendi çıkarlarına uygunluk derecelerine bakabilecek koşullara sahip olmadıklarından, başkalarınca üretilen düşüncelerin tüketicisi, onların doğruluğuna kuşkulanmaksızın “inanan” kimseler durumuna düşürülmüşlerdir.

Bundan sonra ya da buna koşut olarak tanrıların dincilerce “konuşturulup” onlara, kulların (umutlarına ve korkularına seslenilerek) neyi yaparlarsa ödüllendirileceklerini, neyi yapmazlarsa cezalandırılacaklarını “söyletmeleri” anlaşılan güç olmamıştır. Böylece insanlığın ilk uygar toplumlarının kurulduğu Mezopotamya kent devletlerinde kentlerin koruyucu tanrıları inancından (kenttanrıcılıktan) başlanıp, birçok kenti (ve tanrılarını) içeren yerel, bölgesel devletlerde çoktanrıcı, baştanrıcı inançlardan geçilmiştir. Bu yolda, imparatorluklarda duyulan tektanrıcılık inancına dek varılmıştır. Böyle bir inancın (dinsel ideolojinin) altında, “bilinen dünyayı yöneten tek bir yasal imparator varsa, evreni (kaosa düşmediğine bakılırsa) yöneten tek bir tanrı bulunsa gerektir” gibi (tersinden de okunabilen) eşitsizlikçi “evrensel” toplum düzenini sürdürme yolunda duyulan bir düşünsel gereksinim yatmaktadır.

 

Dinin toplumsal-tarihsel işlevi

Elimizde MÖ 2. binyıldan gelen (ama geçmişi MÖ 3. binyıla dayanan) ilk dinsel yazılı belge olan (Türkçe’ye de çevrilip yayınlanmış bulunan) Enuma Eliş yaratılış mitosu bulunmaktadır. İçinde tanrıların insanları ayak işlerini görmeleri için kulları olarak yarattıkları inancı işlenmiştir. Bu inançla, uygulamada, uyrukların, tanrıların sözcüleri ya da vekilleri olduklarını öne sürülen dincilerin ve yöneticilerin buyruklarına boyun eğerek tapınaklar ve saraylar için üretmeleri ve çalışmaları sağlanmıştır. Böyle bir inanç, siyasal birimlerin kent devletlerinden imparatorluklara dek gelişmelerinin gereklerine ve gereksinimlerine uyarlanarak tektanrıcı dine kadar getirilebilmiştir. Bunun ipuçlarından biri, günümüzün tektanrıcı dinsel inançlarının temelinde de aynı tanrı-kul (eşitsizlikçi) ilişkisi anlayışının yatmasıdır.

Böyle bir dinsel ideoloji, bitkisel ve hayvansal besin üretiminin egemen olduğu dönemlerin koşullarının ve gereksinimlerinin ürünü ve bunlara uygun oluşan bir “dinsel düşünüş biçimi” temelleri üzerinde geliştirilmiştir. Bu düşünüş biçimiyle edinilen düşünceler ise, ötedünyacı değerler çevresinde döndürülen eşitsizlikçi (buyurucu-boyuneğici) insan ilişkilerinin yeniden üretildiği bir kültür ve ahlak yaratmıştır.

 

 

DİNSEL DÜŞÜNÜŞ BİÇİMİ İLE BİLİMSEL DÜŞÜNÜŞ BİÇİMİNİ KARŞILAŞTIRMA

Buraya kadar Tanrı inancı ve din kurumu hakkında verilen bilgiler bile, çağdışı yapısıyla din ile çağdaş anlamda bilim anlayışının (Miller’in umduğunun tersine) uzlaştırılamayacağını göstermiş olmalı. Peki ya dinde (Miller’in istediği bilimin alanından çekilmesi gibi) reformlarla ve belki bir de bilim alanında bilimcileri dine sırt çevirme tutumlarından vazgeçirecek anlayışlarla ikisinin ilerde uzlaştırılması olanağı var mı? Buna, geçmişte edinilen bilgilerin değerlendirilmesi kadar gelecekte bilgi edinme yolunda kullanılacak inanma ile düşünme eylemleri arasındaki farkların derecesine ve dinsel düşünüş ile bilimsel düşünüşün yapılarının karşılaştırılmasına bakılmadan doyurucu bir yanıt verilemez.

William Blake’in Tanrı adlı tablosu.

 

Din ile bilim arasında sınıfsal kan uyuşmazlığı vardır

Tarımsal üretimin ve aristokratik toplumun ürünü olduğu söylenebilecek dinsel düşünüş ve onun birikimi olan dinsel kültür, endüstri devriminin ve burjuva toplumunun bilimsel düşünüşü, budünyacı değerleri ve insancı (hümanist) birikimi ile kolay kolay uzlaştırılabilir görünmüyor. Bu izlenim, iki düşünüş biçiminin yapıları ve işleyişleri karşılaştırıldığında daha da güçlenir.

  1. a) Dinde tümdengelim bilimde daha çok tümevarım mantığı kullanılır: Her iki düşünüş biçimi her üç mantığı da kullanmakla birlikte aralarında kullanılan mantıklara verilen ağırlıklar bakımından fark vardır. Dinsel düşünüşte, daha çok inançlardan başlanarak tümdenvarım mantığıyla bilgi üretilir. Örneğin “Tanrı yetkin yaratıcıdır” inancı, düşünceyi neredeyse zorunlu olarak, tümdengelimci akıl yürütmeleriyle, Tanrı’nın yaptığı, yarattığı her şeyin kusursuz olacağı sonucuna ulaştırır. İnsan anlayamasa, o şey insanlara acı verse, zararına olsa da “vardır her şeyde bir hayır”!
  2. b) Din ereksellikçi bilim nedensellikçi açıklamalara yönlendirir: Dinsel inançlara göre Tanrı’nın yarattığı (ondan insanın çamurunu karacağı yerin tozu gibi) en küçük cansız varlıktan, en büyükleri görülen (kitapta birini geceyi, birini gündüzü aydınlatması için göklere yerleştirildiği yazılı olan Ay ve Güneş gibi) gök cisimlerine dek her şeyin bir görevi vardır. Her bir şey belli bir erek (amaç) için yaratılmıştır. Varlıklar Tanrı’nın o amaçlarını gerçekleştirme yolunda devinirler. Bu mantık, amaçlı davranışlara yöneltecek bir düşünme organı olmayan bitkiler ve hayvanlar kadar (yağmurların ödüllendirmek, sellerin cezalandırılmak için gönderildiği inancında görüleceği gibi) cansız varlıklar dünyası için de geçerli görülür.

    William Blake’in Newton adlı tablosu.

Bu bakımdan Miller, bilimin boş bıraktığı varlığa anlam ve amaç yükleme işini dine vermişken, dincilerin, kendisinin bilimin nedensellikçi açıklamalarına ayırdığı cansız doğa olaylarını ereksellikçi anlam ve amaçlar yükleme alışkanlığını sürdürmelerinden hoşnut olmayacaktır. Din ile bilimin birbirini bütünleyeceğini, birbiriyle uzlaşabileceğini söylerken bu tür sorunların nasıl çözüleceğini düşünmemiş görünüyor.

Böyle bir dinsel mantıktan çıkarsamalarla ulaşılacak etik davranış (insan Tanrı’nın nesnelere, olaylara, canlılara yüklediği amaçları -yazgılarını- değiştiremeyeceğine göre) insanların olanlara, olacaklara katlanıp boyun eğmeleri öğüdüne varabilecektir. Bunun, dinsel düşünüşü benimseyen kimseleri (bilimin nedenlerini kavradığı olayları, onların istemediği sonuçlarını engellemede, onlardan istediği sonuçları almada, söz konusu nedenleri etkileyip yönlendirmesiyle, insanı doğaya, öteki canlılara egemen olmaya özendirmenin tam tersi olan) edilgin bir tutuma sokabileceği besbellidir.

  1. c) Din inanca bilim düşünmeye dayanır: Bilimsel düşünüş sürecine (doğruluklarından kuşku duyulmaması istenen inançlarla değil) gözlemle, nesnelerin, olayların, öznelerin gözlemiyle başlanır. Düşünüş, onların devinimlerinin nedenleri ve sonuçları hakkında edinilen bilgilere dayanılarak, neden-sonuç ilişkileri hakkındaki varsayımlarla sürdürülür. Bu varsayımlara, mantığın, laboratuvarın, üretimin sınavından geçirilmelerine dek (gerçekliği yansıtma dereceleri üzerinde beslenen) kuşkuyla bakılır.

Dinde ise, Tanrı, peygamberler, ermişler, din büyükleri gibi aşkın öznelerin ya da aşkın özneleştirilmiş kişilerin, onların sözcülerinin, gözcülerinin görüşlerine ve mutlak doğru sanılan (kuşkulanılmayan, aklın mantığın eleştirisinden geçirilmeyen, gerçekliğe uygunluğu pratikle sınanmayan) buyruklarına inanılır.

İnançların doğruluklarından kuşkulanmak, irdelemek, sınamak inançsızlık (günah işlemek) sayılır. Bu bakımdan inanmak özgür düşünmenin zıddı bir tutumdur. Dolayısıyla, inanmanın bir hak olduğu kabul edilebilir; ama onun bir özgürlük olduğu söylenemez. Gerçekten, inanmanın, inandırılmanın, kişinin düşünme özgürlüğünden vazgeçmesi, bu özgürlüğünü inandığı öznelere teslim etmesi anlamında bir “gönüllü düşünsel kulluk” olduğu söylenebilir.

Dinde düşünce üretimi alanında, mal ve hizmet üretimi alanındaki duruma benzerlik söz konusudur. Düşünce üretim olanakları ve araçları belli kimselerin tekelindedir. Düşünsel emek dökenler (efendisi için mal üreten köleler gibi) onlardan yana, onların çıkarına düşünce üretir. Düşünmekten, düşünsel emek etkinliğinden yoksun edinenler, başkalarınca üretilen düşüncelerin doğruluğuna inanan tüketiciler konumundadır.

  1. d) Din ötedünyacı değerlere inanılmasını bilim bu dünyacı amaçlar için bilgi üretilmesi yolunda düşünülmesini destekler: Dinsel ahlakta, bu dünyanın geçici bir sınav yeri gibi görülerek, inananlardan, sonsuz ve gerçek olduğu söylenen öte dünyaya hazırlanmaları, ona göre davranmaları beklenir. Buna uygun olarak, bu dünyanın bitmeyen acıları öte dünyada bitecek, bu dünyada sorulamayan hesaplar öte dünyada sorulacak, bu dünyada verilmeyen cezalar, ödüller öte dünyada verilecektir. Dolayısıyla (Müslümanlık kadar, hatta ondan çok Hıristiyan ahlakında) bu dünyanın maddesel nimetlerine ve hazlarına önem verilmeyip bedenin değil ruhun gereksinimlerine önem verilmesi beklenir.
  2. e) Bilimde “bilen özne” insandır dinde “aşkın özneler”dir: Dinde kullara, Allah’a, peygamberlerine, din bilginlerine, kutsal kitaplarda yazılanlara inanma görevi yüklenerek insan “bilen özne” olma konumundan çıkarılmıştır. Gerçeği bilenler ya aşkın öznelerdir ya da bilen özne ile bilinen nesne arasına “aşkın özneleştirilen” bu kaynaklar konmuştur. Olsa olsa insana gerçeğin (gaybın) ancak küçük bir bilgisi “verilmiştir”. Böylece, örneğin cansız doğada insanın gözlemleyebileceği neden-sonuç ilişkilerine, söz konusu aşkın öznelerin sansüründen geçirilirken (gerçeklik ters yüz edilme derecesine dek çarpıtılıp) ereksellikçi bir görünüm kazandırılır.
  3. f) Bilgibilim anlayışları farklıdır: Dinsel düşünüş geleneğinde benimsenen bilgibilimsel (epistemolojik) tutumların daha çok “sezgici” (entüvistyonist) olduğu söylenebilir. Peygamberlerin (kutsal kitaplara tanrı ile konuşmalar biçiminde geçirilen) düşünce üretme yöntemleri olan “vahiy” bir tür sezgidir. İslam’da din büyüklerinin (örneğin mezhep kurucularının) “gerçeğe” gözlem, deney gibi yollarla değil “kesf” yani gerçeğin ışığının kafalarında parlayıvermesiyle ulaştıkları ileri sürülür. Bilimsel düşünüşte ise gerçekliğin bilgisi görgül (ampirik) yöntemlerle edinilmeye çalışılır. Bilimciler arasında “sezgi” yoluyla edinilmiş bilgiler güvenilmeyen, hiç değilse ampirik denetimden geçirilmesi gereken varsayımlar (hipotezler) olarak görülür.

Sonuç: Din ile bilim uzlaştırılamaz; din ahlak alanını tek başına dolduramaz; dinin felsefe alanında bir şansı olamaz: Dinsel düşünüşün toplumda gerçekliği tepetaklak edebilen bir ideoloji işlevi görmesi, yukarıda açıklanan yapısıyla ve işleyişiyle gerçekleşir. Bu bakımdan onu “dinsel ideoloji” olarak nitelemem yersiz değildir. Böyle bir inanç ve düşünüş (Miller’in istediğinin ve ileri sürdüğünün tersine) ne bilimle uzlaştırılabilir ne de bilimle bütünleştirilebilir.

Botanikçi Meyerowitz’in araştırmalarının
gösterdiği gibi, bir bitkinin çiçek açıp tohum
saçması, Tanrının ereksel bir yaratış işlemi
olmayıp, doğa yasalarının genlerle ve
biyokimyasal tepkimelerle açıklanabilen bir
sonucudur.

Burada Miller’in dine bilimin alanı dışında kalan “varlığa anlam ve amaç yükleme” (felsefe ve ahlak) görevini yüklemesi de eleştirilebilir. Her şeyden önce çağdışı kalmış din dışında çağdaş ahlak ve felsefe dizgelerinin (örneğin hümanizmin, varoluşçuluğun) bilimle daha iyi bütünleşeceği söylenebilir. Bu konuda çocukluğumdan, mahallemizde kadınların bebeklerini sevdikten sonra, kendilerini toparlayıp, “ben seni değil seni yaratan Rabbimi seviyorum” deyişlerini anımsıyorum. Doğrudan insanı sevmenin Allah sevgisine karşı işlenmiş bir “hata” sayıldığını sonra öğrendim. Bugünlerde “yöneticilerimizden” sık sık duymaya başladığımız “biz insanı (bazen “bütün insanları”) yaradanından ötürü severiz” sözü bu bağlamda daha bir “anlam” kazanıyor: Ötedünya sevgisini budünya sevgisi önüne alan, insan sevgisini Allah sevgisi gerisine koyan bir anlayış, seçilebilecek tek ahlak değildir. Farklı dinlere göre farklı içerikler kazanabilen bu (eşitsizlikçi) ahlak anlayışı karşısında, insanlara ve doğaya karşı “dolaysız” sevgi ilişkileri geliştirilmesi olanaklarının yaratılmaya çalışıldığı en azından bir ahlak anlayışı daha (bilimsel dünya, tarih ve toplum anlayışına dayandırılan dayanışmacı, bölüşmeci, evrensel emek ahlakı) vardır.

Son olarak dinlerin (kendilerini çıkışlarından neden sonra eleştiriler karşısında akılla, felsefeyle destekleme gereksinimi duyulmuş olsa da) bir inanç ve inançlara dayandırılan akıl yürütme dizgesi olup, rasyonel düşünüş doğrultusunda bir spekülasyon etkinliği oluşturulan felsefe alanında fazla bir şansının bulunmadığı söylenebilir.