Ana sayfa 73. Sayı Devletin doğuşu

Devletin doğuşu

Forum

301
PAYLAŞ

Onur Avcı

“Devlet” olarak adlandırdığımız bugüne kadar birçok farklı şekilde tanımlanmış aygıtın serüveni; insanlığın doğada toplumsal üretim ilişkileri içerisinde bulunduğu süreçle eş zamanlı şekillenmiştir. En baştan başlayalım:

İlkel-komünal toplulukların, tahminen iki milyon yıl boyunca avcılık ve toplayıcılık yaparak hayatta kaldıkları bilinir. Bu ilk topluluklar “herkese ihtiyacına göre” ilkesinin ilkel uygulayıcılarıydılar. Bu toplulukların demokratik de bir işleyişleri vardı. Klanların oluşturduğu konseyler, kararları topluluktaki diğer insanlarla birlikte alıyorlardı. Bu süreç savaşçılık ile çözülmeye başladı. Savaş durumu en basit açıklamayla; düzensiz çoban topluluklarının, düzenli çiftçi topluluklarının ürettiklerini yağmalaması idi. Yerleşik olarak yaşayan çiftçi toplulukları ilk dönemde ürettikleri “toplumsal artı”yı doğal afetler gibi durumlara karşı yedeklemek için üretiyorlardı. Fakat yağmacı topluluklar bu artıya el koyunca toplumsal düzen de değişmeye başladı. Daha büyük ekonomik girişimlerin örgütlenilmesi, bu ele geçirme sayesinde sağlanmıştı. Bununla birlikte zaman geçtikçe toplumsal artıyı kontrol edecek mekanizma da şekillenecektir.

Köy sulaklarının yerine tapınakların kurulması ile, toplumsal üretimin ana kaynağı olan suyun kontrolü, yani “artık-ürün”ün kontrolü tekelleşmiştir. Bu durum salt baskı kullanılarak değil, dini bir motif de kazanarak ikna yöntemiyle oluşmuştur. Tapınağın sahibi fethedendi ve toplumsal artının da sahibiydi. Kısacası ileri süreçte “devlet”e kadar varacak yağma-fetih-sınıflaşma olguları, toplumsal çıkar ve sınıfsal çıkarın iç içe olduğu bir süreçte gerçekleşecektir.

Ekonomik kazanç, toplumsal artının tapınaklarda işlenmesi sonucu, tapınak ve diğer tanrısal işlerle ilgilenen dini kurumlarca paylaşılıyorken, bu durum din adamları sınıfının doğmasını sağlamıştır. Diğer paylaşım türleri ise tarım dışı toplumsal üretime katkı sağlayan zanaatkârlar sınıfının doğmasını sağlamıştır. Yani ekonomik birikim, artı ürün sayesinde hem bir toplumsal hem de bir kültürel dönüşüm yaratmıştır. Bu bağlamda ekonomik, kültürel ve toplumsal işler din adamlarının yürüttükleri işler olmuş böylece gerçekleşen kentleşme, din adamlarının yolunu çizdiği bir şekle bürünmüştür.

Uygarlaşmanın temellerinin atıldığı bu dönemde, savaşlar da fazlalaşmaya başlayacaktır. Uygarlığın çekiciliği akıncıları da çekiyor, var olan düzene yapılan yağmalar, saldırılar ya da çöreklenmeler daha şehvetli bir hale geliyordu. Artık kenti savunmak asıl marifet olarak anlam kazanmıştı. Bu anlamda din adamlarından sonra bir kurum daha tarih sahnesinde ortaya çıkmıştır: Askerler. Ekonomik güvenceyi savunma ve saldırı savaşlarıyla sağlayan askerler, daha sonrasında ekonomik bir temsiliyetin beraberinde getirdiği siyasal temsiliyetin de tahtına oturacaktır. Askerler, din adamlarıyla uyuşmayı, aynı eksende buluşmayı tercih etmişlerdir çünkü toplumsal artının yeniden üretiminde dini kurumsallığın hala büyük bir etkisi söz konusudur.

Geniş topraklardan büyük miktarlarda elde edilen toplumsal kazanç, sarayların ve tapınakların depolarında biriktikçe, su kanallarının ve su kaynaklarının çoğaltılması kolaylaşmış ve tarım dışı üretimin kemik kadroları zanaatkârlar da varolan toplumsal üretime katkıda bulundukça, nihayet ekonomik olarak çok güçlü, sayıca çok kalabalık kent devletleri oluşmuştur. Bundan sonraki tarihsellik ise kent devletlerinin savunmasından ve varlığından sorumlu komutanların, diğer kent devletleriyle olan savaşları sonucu biçim alacaktır.

Savaşların artık düzenli topluluklar için siyasi bir yöntem haline geldiği bu dönemde, din adamları, savunma ve kaynakların yeniden toplumsal üretimin içine aktarılması konularında yaşanan sıkıntıları telafi edemez olmuş, böylece siyasal erk tamamen askerlerin eline geçmiştir. İşte krallıkların da temelleri böyle atılmıştır.  Örneğin Sümerlerin bütün kentlerini işgal ederek toprak bütünlüğünü sağlayan dönem komutanı Lugalzagissi, başardığı bu iş ile “ulusal” devlet dönemini başlatmıştır.  Din adamları ise yönetimde söz sahibi olmaya değil tanrı adına yöneticileri onaylamak zorunda kalan kurumsallığa razı olmak zorunda kalmıştır.

Ulusal devletten imparatorluklara geçişin motorunu ise hukuk sisteminin oluşması sağlayacaktır. Bunun pratikteki öncüsü ise, Babil kralı Hammurabi idi. Tek tek kentlerin yerel yasaları yerine, tüm ülkelerle yasa birliğini sağlamanın ilk adımı bu dönemde atılmıştır.

Yukarıdaki satırlarda din kurumu ile asker kurumunun tarihsel ilişkilerini, ortaya nasıl ve ne zamanlarda çıktıklarını ve süreçlere göre hangi farklı formlara büründüklerini anlatmaya çalıştım. Devleti bu anlamıyla bir organizma olarak düşünürsek, onun içersindeki hukuk-asker-din gibi iktidar kurumlarının üretim araçlarına ve artık ürüne olan hakimiyetinin ileri zamanlarda sınıfsal bir kimlik kazanarak tam anlamıyla bir baskı aygıtı haline dönüşeceğini ve bu zamanın içinde yaşadığımız dönem olduğunu hatırlatabilirim.