Ana sayfa 73. Sayı Kaan Arslanoğlu ile devrimin evrimi üzerine…

Kaan Arslanoğlu ile devrimin evrimi üzerine…

Yayın Dünyası

127
PAYLAŞ

Söyleşi: Baha Okar

Kaan Arslanoğlu’nu özellikle psikoloji ile politikanın, ideolojinin kesiştiği alanlardaki fikirleriyle tanıyoruz. Arslanoğlu’nun İthaki Yayınları’ndan çıkmış olan yeni kitabı Evrim Açısından Devrim de bu alandan sosyalist solun tarihi ve geleceğinin yeni bir okumasını öneriyor. 150 bin yıllık tarihsel evrimiyle belirlenmiş insanın rolünün ön plana çıktığı böylesi bir okumada,  Hikmet Kıvılcımlı’dan Stalin’e, Marksizmin teorik sorunlarından sosyalist hareketin bugünkü açmazlarına kadar pek çok başlığı farklı bir gözle değerlendiriyorsunuz.

Kaan Arslanoğlu kitabıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Modern insanın yaklaşık 150 bin yıllık tarihi, son 7-8 bin yılı dışında ilkel topluluklar halinde sürdürülen bir yaşamla geçti. Bu tarihin, insanın genetik belleğine kazınmış izlerini ilkel komünal refleksler olarak adlandırıyorsunuz. Bu refleksleri biraz açar mısınız? Bir de, bunların insanın bugünkü davranışlarındaki etkisi ne düzeyde sizce?

Sosyobiyologların ve evrimci psikoloji akımından bilim insanlarının bu anlamda en çok sorguladığı ve incelediği refleks fedakarlık refleksi. Fedakarlık hayvanlarda da var ve kesinlikle hayatta kalma mücadelesi sonucu milyonlarca yılda ortaya çıkmış bir genetik özellik. (“Gen bencildir” esprisi budur ve hem bencilliğe hem fedakarlığa yol açar.) Pek çokları buna kültürel özellik der. Kültürel özelliklerin çoğu evrimsel reflekslere ikincildir. Kültürümüz, esasen evrimsel psikolojik refleksler temelinde gelişir, şekillenir. Başka biri toplu yaşama güdüsü. Başka bir sevme kapasitemiz. Bağlılık, vefa, dayanışma, adalet duygularımız. Bizde ve kültürümüzde iyi olan ne varsa evrimsel bir temeli de vardır. Kötü özelliklerimiz de öyledir ama ne yazık ki.

 

Bir yerde insanın doğasının ideal sosyalizme uygun olmadığını belirtiyorsunuz. İlerleyen sayfalarda da sınıflı topluma uygunluğunu sorguluyorsunuz. İnsanın insan olma tarihinden baktığınızda, insanın doğasını nasıl tanımlıyorsunuz?

İnsan toplumlarının nüfusu bu kadar artmasaydı, yine kabileler halinde yaşasaydık, yine ilkel komünal toplum düzeninde olurduk. Bunu çok önemsemeliyiz, ama fetişleştirmemeliyiz. Kapitalist ideologların “insan sosyalizme uymaz” şeklindeki cahilce önermelerini boşa çıkarmak için insanın gerçek tarihini ve evrimini akılda bulundurmak zorundayız. Bu tarih ortak atayı dikkate alırsak 3 milyon yıllık, sapiens sapiensi başlangıç alırsak en az 150 bin yıllıktır. Kapitalizmin ömrü şunun şurasında en çok 350 yıl. Ama insan tarımı geliştirdi ve kalabalıklaştı. Ne olduysa ondan sonra oldu. Sonra da teknolojiyi geliştirdi ve onun kölesi haline geldi. İnsan, teknoloji ürünü metaların denetiminde artık. İnsan teknolojiyi kendi yararına kullanamıyor. Aklı, karakteri buna uygun değil. Çünkü zekası ancak kabile toplumunu çekip çevirecek kadar gelişmiş. Ne oluyor bunun sonucu: Doğaya ve doğasına daha uygun olduğu halde sosyalizme geçemiyor, sosyalizmi yürütemiyor. Çelişik bir durum. Bundan sonra ne bekleyebiliriz? Ya kendini yok edecektir ya da sosyalizmi kurmayı başarabilecektir. İkinci ihtimal bu kafayla zor. Ama öte yandan yok olmanın zorunluluğu onu belki buna zorlayabilir. Benim önermemin sosyalistlere yarar getirecek pek çok pratik yönü var. Sadece bir tanesi şudur ki, ideal sosyalizm diye bir şey yoktur. Sosyalizmden komünizme geçmek yoktur. En gelişmiş diktatörlük olan proletarya diktatörlüğünü kabul edip şimdiye kadarkilerden daha iyi sosyalizmler kurmak zorundayız, mamafih kötüsü de şimdikinden iyidir. Görüldüğü gibi Marx’ın iyimser bir öngörüsü üstüne bir yığın gereksiz tartışmayı ortadan kaldırır bu görüş.

 

Sizin de dikkat çektiğiniz, insanın ilkel toplum yaşantısında edindiği reflekslerinin tarihte oynadığı devindirici rol Hikmet Kıvılcımlı’nın tarih tezlerinde önemli bir yer tutuyor. Kitabınızda önemli bir bölüm de Kıvılcımlı’ya ayrılmış. Kıvılcımlı için “Türkiye sosyalist hareketinin en sağlam ve Marksizmi en iyi bilen önderlerinden biri; aynı zamanda ciddiye alınabilir, yeni fikirler üretmiş en özgün kuramcısı” diyorsunuz. Hayıflandığınız şey de, onu bu yönleriyle geç tanımış olmak. Bu pek çok sosyalist için geçerli. Merak ettiğim şey şu. Sosyalist hareketin böylesine önemli bir değerinin geç keşfedilmesini, hatta yeni kuşak sosyalistlerce hâlâ keşfedilmemiş olmasını neye bağlıyorsunuz?

Maddeleri sıralayayım, yine de bitmez. Az okuyoruz. Değerleri bu yüzden tanımıyoruz. Sözde bir özgürlük var, ama dünyada ve ülkede sol adına, felsefe ve edebiyat adına bir yığın süprüntü kafalarımızı meşgul ediyor. İyiler ambargo yiyor. Bunu yenebilecek zekâ düzeyinde değiliz. Kıvılcımlı sadece kuram yazarlığında kalsaydı yine sansürlenirdi son otuz yılın liberal faşizmince. Ama bu derece sansürlenemezdi. Kıvılcımlı siyasi bir liderdi aynı zamanda ve sağlam karakterine karşın orada çok hata yaptı. Bu hatalar onu giderek bilimsel duruşundan uzaklaştırdı, kuramsal yanlışlara da sevk etti. Sonunda arada iki kuşaklık bir uçurum açıldı. Yine de hiçbir şey için geç değil. Tarihte birkaç bin yıl sonra da keşfedilen büyük düşünürler var.

 

Kıvılcımlı’nın politika tarzının önemli bir özgünlüğü dine yaklaşım. Siz de “insan doğası yönünden halka yaklaşım rehberi” başlığı taşıyan bölümde bu konuya özel bir önem veriyorsunuz. Sosyalist solun dine yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin bu noktadaki fikirleriniz ne? Kıvılcımlı’dan nasıl esinlenmek lazım?

Bir noktaya dek tüm sosyalistler, solcular aynı şeyi söylüyor. Sınıf mücadelesi ayrı, dinsel inanç ayrı. Bunu birbirinden ayırmalıyız, ayırdığımız ölçüde başarılı olabiliriz. İnsanların büyük bölümü dine bir gereksinim sonucu sarılıyor. O gereksinimi daha iyi doyuracak maddi ve manevi bir karşı seçenek sunmalıyız. Buraya kadar anlaşıyor gibi görünüyoruz. Problem ondan sonra başlıyor. Karşı seçenek sunacağız da biz Allah mıyız? Sunacağımız hiçbir seçenek Tanrı’nın vaat ettiğinden güçlü değil. Burada ayrılıyoruz işte. Niye hayali vaatlerle yarışalım ki, kaybedeceğimiz yarışa niye giriyoruz? Laiklik birçok dinin özünde bulunan ilerici özellikleri korumak açısından bile şart. Onu savunalım sonuna dek, dinsel özgürlük için de laikliği savunalım. Ama ateist bile olsak (ki şu anda çoğumuz öyleyiz) dindeki bütün olumlulukları bizim temsil ettiğimizi de açık açık söylemekten çekinmeyelim. Düzeni değiştirebilecek kadar kalabalıklaştığımızda göreceğiz ki, dava arkadaşlarımızın çoğu dindar. Varsın öyle olsun. Bunun olumsuzluklarıyla mücadele eder, olumluluklarından da faydalanmaya devam ederiz. İslam veya Hıristiyanlık olarak değil ama, şansa, uğura, nazara, kısmete vs. inanmak bakımından dinsel duygular genetiğimize işlemiş durumda ve ona siyaseten karşı durmak sadece bizi zayıflatır. Felsefe ayrı şey, siyaset farklı şey. Siyasette esnek olmalıyız.

 

Kitabınız ikinci bölümü Stalin üzerine. Stalin tarihte oynadığı rolle, sosyalist hareketin belki de en çok tartışılan figürü. Bu tartışmalar genellikle sizin de andığınız, komünistlerin tasfiyesi, Nazilerle saldırmazlık anlaşması gibi olaylar üzerinden yürütülüyor. Böyle olduğunda Stalin’i anlamak çabası, Stalin’i aklamak-haklamak şeklinde bir gerilimden kurtulamıyor. Sizce Stalin’in nesnel bir değerlendirmesini yapmak ne kadar mümkün? Stalin’in öznel bir değerlendirmesi için sosyalistlerin ölçüsü ne olmalı?

Benim kitapta ileri sürdüğüm tezin özeti şu: Stalinizm eğer bir olumsuzluk olarak ele alınacaksa (ki bu figürün bendeki olumsuz tarafı baskındır), bu olumsuzluk insan doğasına ve bu insanın siyaset yapmasına içkin bir olgudur. Stalin öleli 57 yıl oldu, pek çok solcu, sosyalist Stalin’i şiddetle mahkum ediyor dünya ölçeğinde. Ama Stalin’de eleştirdikleri pek çok özellik şimdinin egemen solcularında aynen devam ediyor. Nedir bunlar: Kuramsal-akılsal kısıtlılık, farklı görüşlere tahammülsüzlük, ayrıcalıklı bir grup yaratma, bu ayrıcalıklı grubun özel bir dile sahip olması, dokunulmazlık ve eleştirilmezlik geliştirmesi, sansür, kapitalizme boyun eğme, giderek kapitalizm ve emperyalizmle işbirliği yapma, sol içi ve sol dışı yaygın ve kanlı şiddet gösterme… Dünyada genel siyasette ve solda on yıllardır anti-Stalinciler çok daha tehlikeli. Öncelikle bu sahteciliği deşifre etmeliyiz.

 

Kitabınızın en geniş  bölümü Marksizmin sorunlarını tartıştığınız bölüm. Burada Karatani’nin tezlerini bu tartışmanın vesilesi olarak kullanıyorsunuz. Karatani’nin Marksizme anarşizmin etiğini kattığını söylerler. Siz bu değerlendirmeye katılıyor musunuz? Marksizmin bu bakımdan nasıl bir eksiği var sizce?

Anarşizmin etiğini katıyor, bu doğru ve desteklediğim bir şey. Ama anarşizmin “iktidar”a karşı tiksinti duyan tavrını da katıyor. Bu insan doğası açısından gerçekçi değil. İlkel komünal toplumda bile bir hiyerarşi ve iktidar var. İktidarı ondan iğrenerek insanlık gündeminden silemezsiniz. İnsanı az buçuk düzeltebilecek şey “yanlış” iktidara, yani açık sınıflı iktidara karşı sınıf ayrımcılığına karşı mücadele eden iktidarı (proletarya diktatörlüğünü) geçirmektir. Öyle düşünüyorum. Acı ama gerçek. Çirkin bir gerçeği (iktidarın zorunluluğunu) tiksinti duyduğunuz için kabul etmemek, o gerçeği zayıflatmaz, aksine kuvvetlendirir; dahası sizi de o çirkinin daha çirkinine (emperyalizmin iktidarına) yaklaştırır.

 

Vakit ayırdığınız için teşekkürler.