Ana sayfa 73. Sayı Liberal-muhafazakâr aynada Türkiye

Liberal-muhafazakâr aynada Türkiye

Kapak Dosyası

159
PAYLAŞ

Fatih Yaşlı

Her yeni rejim yeni bir resmi ideolojiye ve yeni bir tarih yazımına ihtiyaç duyuyor. 1923 paradigmasının sona ermesi ve yerine liberalizmle muhafazakârlığın sentezinden müteşekkil bir yeni rejim, ikinci bir cumhuriyet kurulması sürecinde, yeni rejimin organik aydınları kendi teorik-tarihsel kökenlerini keşfediyor, kendi üst anlatılarını oluşturuyor ve yakın dönem tarihi tahrif ederek yeniden yazıyor. Eşit ve özgür bir dünya mücadelesi verenlerin, diktatoryal bir nitelik taşıyan liberal-muhafazakâr yeni rejimin ve onun meşruiyetini sağlayan organik aydınlar olan liberal-muhafazakâr entelijansiyanın karşısına, hem yeni bir rejim, yeni bir cumhuriyet fikriyle hem de yeni bir hegemonya projesiyle çıkmaları gerekiyor. 

Fatih Yaşlı

 

Hegemonik bir paradigma, hegemonik bir ittifak

Şerif Mardin merkez-çevre paradigmasının Türkiye siyasetini anlamak için anahtar bir kavram niteliği taşıdığını ilk kez 1972 yılında yazdığı bir makalede dile getirmişti (1). Buna göre, Osmanlı toplumsal yapısı, merkezde sarayın ve padişahın, çevrede ise yerel güçlerin, tarikatların ve köylülerin bulunduğu ve bu iki yapının sözcüğün her türlü anlamında birbirine yabancılaştığı bir görünüm arz etmekteydi. Osmanlı-Türk modernleşmesi de pozitivist, jakoben ve elitist bir grup tarafından, yani merkez tarafından gerçekleştirilmiş, eşraf, halk ve din adamlarından oluşan çevre ise bu modernleşme sürecinin karşı cephesini oluşturmuştu. Mardin’in amacı elbette ki modern Türkiye tarihini Amerikan sosyolojisinden devşirilmiş ve tarihsel materyalizme alternatif olabilecek bir yöntem aracılığı ile analiz edebilme isteğiydi. 

Türkiye tarihinin merkez-çevre karşıtlığı üzerinden okunması, derinlikli analizler söz konusu olmasa da, özellikle 12 Eylül darbesinin kendisini hâlâ hissettirdiği 80’lerin ikinci yarısından itibaren yükselen sivil toplumcu akımlara koşut olarak bir tür moda akım haline geldi ve 90’larda neredeyse hegemonik bir nitelik kazandı. Bu okumaya göre, merkez yıllarca çevreyi baskılamış, bu da batılı anlamda bir sivil toplumun Türkiye’de ortaya çıkmasını engellemişti. Darbelerin ve darbelere karşı güçlü bir toplumsal karşı koyuşun ortaya çıkmayışının da 1990’lar boyunca ortaya çıkan “istisna durumu”nda (2) devletin işkenceyi, gözaltında kaybetmeyi, faili meçhulleri ve bilcümle kontrgerilla faaliyetlerini uygulamaya koymasının sebebi de yine bu ceberut/güçlü devlet geleneğiydi. Bu yıllarda, özellikle Birikim dergisi etrafında toplanan entelijansiya 1960’larda yapılmış ATÜT, feodalizm vb. tartışmalara da kimi atıflarda bulunarak yaptıkları çalışmalarla bu güçlü devlet geleneğinin varlığını ispatlama çabalarına girişti. Buna göre; Türkiye, Batı’dan farklı ve “nevi şahsına münhasır” bir ülkedir. Osmanlı’nın patrimonyal devlet anlayışı ve bürokratik geleneği, cumhuriyet elitleri tarafından tevarüs edilmiş, bu nedenle de ülkede modern anlamda sınıflar ortaya çıkmamıştır. Ortaya çıktıklarında ise, burjuvazinin devlete göbekten bağımlı niteliği ve işçi sınıfının cılızlığı nedeniyle ülke bir türlü demokratikleşememiş, öz bilinç sahibi bir avuç bürokrat ülkeyi 80 küsur yıl boyunca her daim sınıflar üstü kalmayı becererek ve kendi çıkarları doğrultusunda yönetmiştir. Üstelik bürokrasinin dünya görüşü olan Kemalizm, resmi ideoloji olarak varlığını 1923’ten bugüne hiç değişmemiş bir şekilde devam ettirmiş ve diğer siyasal ideolojilerin gelişmesinin önüne de set çekmiştir. Kemalizm’in kuşatıcılığı ve devletin gücü nedeniyle sivil toplum gelişememiş, bu boşluk ise tarikat ve cemaatlerce doldurulmuş, halk muhalefeti kendisini ancak tarikat ve cemaatler aracılığıyla var edebilmiştir. Kemalist, batıcı, jakoben, vesayetçi ve ceberut nitelikleriyle temayüz eden devlet her dönemde muhafazakâr-mütedeyyin halk kitlelerine yönelik bir baskı uygulamış, en az solcular kadar sağcılar da öz bilinç sahibi Kemalist bürokratlar sınıfının sahibi olduğu devletin zulmüne maruz kalmışlardır.

İkinci Meşrutiyet de cumhuriyet de dünya-tarihsel olgulardır, bağlamından koparılarak doğru bir şekilde analiz edilemezler.

Siyasal İslam’ın yükselişine ve muhafazakâr entelijansiyanın gelişimine paralel bir şekilde merkez-çevre paradigması ve bu paradigma üzerinden yapılan Osmanlı/Türk modernleşmesi okumaları Türk sağının da referans noktalarından biri haline geldi. Böylece İttihatçılıktan Kemalizm’e uzanan halkına yabancılaşmış, onun değerleri ile bir türlü uzlaşamayan, pozitivist, din düşmanı bir devlet elitleri ile onun karşısında yer alan yerli ve halkın değerlerinin temsilcisi milliyetçi-muhafazakâr blok, Türkiye tarihinin iki karşı kutbu olarak belirlenmiş oldu. Gündelik siyasette ise paradigma kendisini, bir yanında statükonun güçlerinin öte yanında ise reformcu hatta “devrimci” güçlerin olduğu bir siyasal kutuplaşma tarifi ile var etmeye başladı. Buna göre AKP iktidarı, Türkiye’yi demokratikleştiren uygulamaları bir bir hayata geçirir ve sivilleşme yolunda emin adımlarla ilerlerken, başta ordu olmak üzere eski rejimin unsurları, yani devletin asli sahipleri, statükoyu korumak adına mücadele etmekte ve darbe de dâhil olmak üzere AKP’yi etkisiz hale getirmek için çeşitli planlar yapmaktaydılar.

Sembolik olarak, AKP’nin 2002 yılında 3 Kasım seçimlerini kazanmasıyla birlikte başlatabileceğimiz Türkiye’nin 2000’li yıllarında, esas olarak sosyalist bir siyasal öznenin etkili bir aktör olamaması nedeniyle, siyasal kutuplaşma Türkiye’yi kapitalist/emperyalist sisteme daha derin bir şekilde eklemlemeyi amaçlayan liberal-muhafazakâr ittifakla, hiçbir şekilde anti-kapitalist ya da anti-emperyalist olmayan lakin eklemlenmeye dair yeni siyasetler geliştiremedikleri için artık tasfiye edilmeleri gereken ve giderek ulusalcı bir karaktere bürünen laik-batıcı kanat arasında gerçekleşti. Liberal-muhafazakâr ittifak, Avrupa Birliği üyelik sürecini kullanarak üstyapısal değişiklikleri ve IMF/Dünya Bankası ile yapılan stand by anlaşmaları aracılığıyla da altyapısal değişikleri gerçekleştirmeyi bir strateji olarak benimsedi; bir dış çıpa olmaksızın iç dengelerin bunları yapmalarına izin vermeyeceğini düşünüyorlardı çünkü. AB uyum sürecinin yavaşladığı ve AKP iktidarının yıpranmaya başladığı günlerde gelen Ergenekon Operasyonu ise liberal-muhafazakâr ittifakın pekiştirilmesinde ve hegemonik kılınmasında büyük rol oynadı.

Liberal-muhafazakar hegemonya, Osmanlı-Türkiye tarihini merkez-çevre paradigmasının “vulgar” bir okumasıyla analiz etmeyi seçti, ki hiç kuşkusuz politik bir okumaydı bu. Buna göre, Osmanlı’dan Türkiye’ye uzanan süreçte, devlet toplumu hep baskı altında tutmuş, sivil toplumun ve piyasa ilişkilerinin gelişmesini ve böylelikle bir burjuva sınıfının ortaya çıkışını engellemiş, pozitivist ve laikçi anlayış mütedeyyin kitleleri siyasal alandan dışlamış ve onların taleplerini dikkate almamış, anti-demokratik niteliğini yüzyıllar boyunca sürdürmüştü.

İdris Küçükömer

Bu analizin araçsal niteliği ortadadır. Liberaller söz konusu olduğunda bu, ceberut devletin dönüştürülmesi, Kemalizm’in etkisiz kılınması, sivil toplumun güçlendirilmesi ve piyasa ilişkilerinin hâkim kılınması gerekliliği anlamına gelmektedir. Muhafazakârlar ise buradan hareketle, cepheden bir türlü hesaplaşmaya giremedikleri Kemalizm ve resmi ideoloji ile dolayımlı bir şekilde de olsa hesaplaşabilmekte ve mütedeyyin halk kitlelerine yabancılaştığını düşündükleri devleti kendi doğrultularında dönüştürebileceklerini ummaktadırlar. Bu aynı zamanda, liberal-muhafazakâr entelijansiyanın toplumsal bilinci biçimlendirirken başvurduğu söylemin temelini oluşturmaktadır. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu durum, her türlü sınıfsal bakış açısından, üretim tarzından, emperyalizmle olan ilişkilerden vs. koparılarak, kolaylıkla devletin ceberut niteliği ve sivil toplumun güçsüzlüğüne indirgenebilmekte, böylelikle de soyut bir demokrasi nosyonu bütün sorunların çözümü gibi sunulabilmektedir.

Söz konusu paradigma, nasıl ki devleti sınıflar üstü bir pozisyona yerleştiriyorsa, meseleye uluslararası bağlamda da benzer bir yaklaşımla bakma eğilimindedir. Devletin ve Türkiye burjuvazisinin çeşitli dönemlerde geliştirdikleri uluslararası eklemlenme stratejilerinin, NATO üyeliğinin, uluslararası işbölümüne dâhil olma süreçleri ve birikim rejimlerinin, IMF ya da Dünya Bankası ile olan ilişkilerin analiz açısından herhangi bir önemi yoktur; Türkiye’de, her türlü uluslararası gelişmeden ve değişimden bağımsız, kuruluşundan beri hiç değişmeyen ve hep muktedir kalmayı başaran bir devlet aklı vardır. Söz konusu paradigma açıkça tarih dışı, idealist ve ideolojiktir. Tarih dışıdır; çünkü Türkiye’yi ve Türkiye’de yaşananları her türlü tarihsel süreçten arındırarak anlamaya çalışmaktadır. İdealisttir; çünkü meseleye ne Türkiye kapitalizmi açısından ne de emperyalizm açısından bakar. Ve son olarak ideolojiktir; çünkü mevcut iktidar ve tahakküm ilişkilerini yeniden üretmeye hizmet eder.

Oysa tarihsel materyalizmin perspektifinden bakıldığında manzara bambaşkadır; tarihsel materyalizm bize devletin hem sınıfsal niteliğini ve uluslararası sistem içerisindeki yerini hem de Türk sağı ile olan ilişkisini anlamak açısından muazzam bir ufuk açar. Burjuva demokrat devrimleri olan 1908 ve 1923, kuzeydeki komşunun tarihselliğinden ayrıştırılarak anlaşılamaz; 1905 ve 1917, 1908 ve 1923’ü önceler ve bu nedenle İkinci Meşrutiyet de cumhuriyet de dünya-tarihsel olgulardır, bağlamından koparılarak doğru bir şekilde analiz edilemezler. İzmir İktisat Kongresi burjuva devrimcilerinin kapitalist dünya sistemine entegre olacaklarını deklare ettikleri bir kongredir ama 1930’ların planlı ekonomisi ve devletçiliğinde de, halkevleri ve köy enstitüleri girişimlerinde de rol model ülke Sovyetler Birliği’dir. İkinci Dünya Savaşı’nda devletin uluslararası sistemdeki konumu Sovyetler Birliği ile Almanya arasındaki savaş ekseninde şekillenmiştir. Tarafsızmış gibi görünse de Türkiye egemen sınıfı Nazi Almanya’sını desteklemiş ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının kendi çıkarları açısından olumlu sonuçlar doğuracağını düşünmüştür. 2. Dünya Savaşı’nın ardından burjuvazi yüzünü Atlantik ötesine dönmüş ve hem NATO üyeliği ile hem de tarımsal kalkınma modeli ile sisteme eklemlenmeyi başarmıştır. 27 Mayıs ve sonrasındaki planlı ekonomi döneminde yine Sovyetler Birliği rol model ülke olacaktır ve ABD’nin de dünya ekonomisinin o günkü yapısal durumu nedeniyle buna bir itirazı yoktur; üstelik Türkiye hızla Soğuk Savaş’ın sıcak cephelerinden biri haline gelmek üzeredir. 60’ların sonları ve 70’ler Türkiye’de solun yükselişine mukabil devletin kendisini bir iç savaş devleti olarak tahkim etmesi dönemidir ve devlet bu süreçte paramiliter bir örgüt olarak MHP’yi de yanına alacaktır. 12 Eylül darbesinin hemen ardından Türkiye yönetici sınıfı neo-liberalizmle ve Türk-İslam senteziyle birlikte adeta kesintisiz karşı-devrim stratejisini devreye sokacaktır. Sovyetler Birliği’nin ve reel sosyalizmin çözüldüğü 90’larda “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” şiarı ile devreye sokulan yeni Osmanlıcı emperyal heveslerin somut bir karşılığı olmadığı özellikle siyasal İslam’ın ve Kürt hareketinin meydan okuyuşu ile birlikte anlaşılacak ve ülke bir interregnum/ fetret devri konjonktürüne girecektir. Reel sosyalizmin olmadığı bir dünyada, en önemli pazarlık konusu olarak jeo-politik konumunu görmeye alışmış olan Türkiye burjuvazisinin yalpalaması da kaçınılmaz olacak ve bu yıllar dış politika açısından da bir belirsizlik dönemi olarak kaydedilecektir. 90’ların sonuna doğru AB üyelik perspektifinin düzenin bütün unsurlarınca kabulünün arkasında bu belirsizliği bertaraf etme ve Türkiye’ye uluslararası bir limana demirleme çabası yatmaktadır; bulunan çıpa ise AB olmuştur. 2000’ler ise, siyasal İslam kökenli kadrolarla Türkiye burjuvazisi ve askeri/sivil bürokrasisinden müteşekkil bir iktidar bloğunun ortaya çıkışına şahitlik etmiştir. AKP iktidarı, Soğuk Savaş’la birlikte başlayan Türkiye’nin İslamizasyonu sürecinin varmış olduğu nokta olarak karşımızda durmaktadır.

Biz söz konusu paradigmayı, analizinin merkezine devlet-toplum ikiliğini koyması ve sınıflarla uluslararası sistem/emperyalizm faktörlerini dışarıda tutması nedeniyle liberal; Osmanlı-Türkiye modernleşmesini kendi muhafazakâr modernleşme projesi dâhilinde reddettiği için ise muhafazakâr olarak nitelendiriyoruz. Paradigmanın kendilerini liberal ya da muhafazakâr (bazen de ikisini sentezleyerek liberal-muhafazakâr) olarak adlandıran entelektüeller/akademisyenler tarafından üretiliyor olması, liberal-muhafazakâr ideolojik aygıtlar aracılığıyla gündelik söyleme tahvil edilmesi ve de en önemlisi liberal-muhafazakâr AKP iktidarını meşrulaştıran ve yeniden üreten bir nitelik taşıması nedeniyle, bir ittifaktan, liberal-muhafazakâr ittifaktan söz ediyoruz.

Bu noktada paradigmayı ve ittifakı daha iyi anlayabilmek için üç farklı isme ve bu isimlere ait üç farklı kitaba daha yakından bakmamız gerekiyor. Bunlardan ilki, İdris Küçükömer’in ilk baskısı 1969’da yapılan Düzenin Yabancılaşması, ikincisi “Hasan Bülent Kahraman’ın 2008 basımı Türk Siyasetinin Yapısal Analizi ve Üçüncüsü ise Mümtaz’er Türköne’nin yine 2008 basımı Darbe Peşinde Koşan Bir Nesil 68 Kuşağı isimli kitaplar (3). Neden özelikle bu kitapların seçilmiş olduğu sorusunu ise kitaplar üzerine söyleyeceklerimizin kendiliğinden yanıtlayacağını düşündüğümüz için ayrıca yanıtlamayacağız.

 

‘Düzenin Yabancılaşması’nın yeniden keşfi

İdris Küçükömer’in Düzenin Yabancılaşması adlı kitabının, yayınladığı tarihten 40 yıl sonra, yani 2009’da yeni basımını yapan Profil Yayınları, kapak yazısında Düzenin Yabancılaşması’nı şöyle tanıtıyordu: “Türkiye’de sağ sol, sol da sağdır. Türkiye’nin ‘solcuları’ gericidir. Türkiye’nin ilericileri ‘sağ’ cenahta görülen geniş İslamcı halk kitleleridir.” Sadece bu tanıtım yazısı bile, liberal-muhafazakâr entelijansiyanın Küçükömer’i neden iştiyakla sahiplendiğini anlamamıza yardımcı olabilir; Düzenin Yabancılaşması, klasik formülasyonu tersine çevirmekte ve birdenbire Türk sağını gerici pozisyondan çıkarıp ilerici bir unsur haline getirmektedir. Bu noktada, bu tersine çeviriş işlemine ve dolayısıyla da kitabın bütününe daha yakından bakmamız gerekiyor.

Hasan Bülent Kahraman

Kitabın politikliği ile başlayalım. İki nedenle politiktir Düzenin Yabancılaşması. İlk neden kitabın Türkiye siyaseti ve siyasal tarihi üzerine dile getirdiği ve “yeni” olan tezlerdir; ancak daha “aktüel” bir “mesele”si vardır yazarının: Küçükömer bu kitabıyla, genel olarak yükselen sol dalgadan nemalanmak ve özel olarak da Türkiye İşçi Partisi’nin önünü kesebilmek için kendisini “ortanın solu”nda ilan eden CHP’nin tarihsel olarak solda olmasının imkânsızlığını “kanıtlamayı” amaçlamaktadır.

Bu kanıtlama için Küçükömer politik bir soykütük çalışması yapar ve CHP’nin kökenlerini “batıcı-laik bürokratik gelenek” olarak adlandırdığı ve İttihat Terakki ile başlattığı geleneğin içerisinde bulur. Buna göre, batıcı-laik bürokratik gelenek İttihat Terakki’den ilk meclisteki Birinci Grup’a, oradan CHP’ye ve sonrasında da 27 Mayıs’ın Milli Birlik Komitesi’ne evrilmiştir; kitabın yazıldığı yıllarda ise CHP geleneğin takipçiliğini devam ettirmektedir. Düzenin Yabancılaşması’nı “özgün” kılan tez ise bunun hemen ardından gelir. Küçükömer’e göre bu gelenek Türkiye’de sağcılığı temsil etmektedir.

Peki sol nerededir? Sol, Küçükömer’e göre, “yeniçeri-esnaf-ulema birliğinden gelen doğucu-İslamcı halk cephesine dayanan” Prens Sabahattin, Hürriyet ve İtilaf Partisi, İlk meclisteki İkinci Grup, Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka, Demokrat Parti ve Adalet Partisi geleneği tarafından temsil edilmektedir.

Ortada bir “ters çevirme” olduğu muhakkaktır ama bu, Marx’ın Hegel diyalektiği bağlamında dile getirdiği “ayaklarını üzerine dikmek”ten ziyade bir tepetaklak etme işlemine benzemektedir. Küçükömer CHP’nin sağ bir parti olduğunu kanıtlamak adına Türk sağ geleneğini bir anda solda ilan ediverir. Küçükömer’e göre batıcı-laik bürokratik geleneğin ve takipçisi CHP’nin sağcı olmasının temel nedeni “üretim güçlerinin daha süratli gelişimini” engellemiş olmasıdır. Batıcı akım böylece, Küçükömer’in kendi cümleleriyle söyleyecek olursak; “hem doğucu-İslamcı, hatta halkçı diyebileceğimiz akım içinden gerçek bir sınıf hareketinin doğmasını” hem de “mevcut düzenin temelden reddine (negation) gidebilecek bir oluşumun gelişmesini devamlı olarak” engellemiştir.

Küçükömer’in batıcı-laik geleneği sağa yerleştirmesinin nedeni yukarıdaki satırlarından da anlaşılacağı gibi ne bir milli burjuvazi yaratma projesi ne de emperyalist merkezlerle kurduğu ilişkidir. Küçükömer’e göre batıcı-laik bürokrasi üretim güçlerinin gelişimini engellemiş, yani ülkenin hızlı bir şekilde kapitalistleşmesini sağlayamamış, bu nedenle de ortaya sınıf çelişkilerinin keskin bir şekilde görünür olduğu bir toplum ve dolayısıyla da bir sınıf hareketi çıkamamıştır. Bu tezden çıkarılacak doğal sonuç şu şekilde olacaktır: üretim ilişkilerinin önünü açacak, yani ülkede kapitalist üretim biçimini hâkim kılacak ve böylelikle sınıfsal çelişkileri derinleştirecek ve dolayısıyla da bir sınıf hareketini mümkün kılacak koşulları yaratan gelenek, ki bu Prens Sabahattin’den Adalet Partisi’ne uzanan çizgidir, solda yer almaktadır.

Solda olmanın alamet-i farikasının üretici güçlerin gelişimine yardımcı olmak olduğu yönündeki tezin sorunlu olduğu açıktır. Sol siyasetin görevi azgelişmiş ülkeler de dâhil, dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir zaman kapitalist üretim ilişkilerini derinleştirmek olmamıştır. Prens Sabahattin’den başlayan çizginin Türkiye’yi uluslararası kapitalizme ve emperyalizme eklemleyerek kapitalist üretim ilişkilerini derinleştirmeyi amaçladığı muhakkaktır, ancak tam da bu nedenle bu çizgi sağcı olarak nitelendirilmeyi hak etmektedir. Batıcı-laik kanadın da eklemlenmeci olduğunu tereddütsüz söyleyebiliriz; ancak bu kanadın stratejisi doğucu-İslamcı gelenekten farklı olarak “millici ve kalkınmacı” bir nitelik taşımaktadır.

Şimdi sorumuzu sorabiliriz: Nedir bu kitabı yeniden “popüler” hale getiren?

Bu sorunun yanıtı, günümüz Türkiye siyasetinin niteliği ile doğrudan ilgilidir ve dolayısıyla da bu popülerlik politik bir karakter taşımaktadır; Küçükömer’in 1969’da yapmaya çalıştığı aktüel müdahale anlamında ama niyeti ondan farklı olan bir politik karakter.

Düzenin Yabancılaşması’ndaki tezler günümüz Türkiye’sinde;

  1. a) Liberal sol olarak adlandırılan akımın teorik çerçevesini biçimlendirmek,
  2. b) Liberalizmle muhafazakârlık arasında kurulan ittifakın ideolojik hegemonyasını pekiştirmek için kullanılmaktadır.

Liberal solun, Türkiye’deki temel çelişkinin devletle onun gelişmesini engellediği sivil toplum arasında olduğu ve -Osmanlı’nın son dönemi de dahil olmak üzere- Türkiye tarihinin bu temel çelişki üzerinden okunması gerektiği tezi en güçlü teorik dayanaklarından birini, Düzenin Yabancılaşması’nda bulmaktadır. Düzenin Yabancılaşması, Türkiye’de devletin daha en baştan beri kendisini sınıflar üzeri bir pozisyonda konumlandırdığı ve böylelikle adeta “kendi için” bir niteliği haiz olduğu şeklindeki liberal sol tezin temel çıkış noktalarından biri niteliğindedir. Buna göre; Türkiye’de her daim bürokrasi iktidarda olmuş, kendisini devletin sahibi olarak görmüş ve bütün toplumsal muhalefet odaklarını bastırmıştır; Türkiye’deki demokrasi eksikliğinin temelinde de bu baskı yatmaktadır.

Bu tezin politik çıkarımlarını biliyoruz: Türkiye’de sol, devlete karşı burjuvaziyle, laikçi-batıcı bürokratik elite karşı da mütedeyyin halk kitleleriyle ve onların siyasal temsilcileriyle ittifak yapmalıdır. AKP’nin kapatılma davası esnasında gündeme gelen ve Ortak Akıl Hareketi girişiminin düzenlediği mitinglerde Düzenin Yabancılaşması’nın hayaletinin gezindiğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır bu nedenle.

15-16 Haziran 1970 tarihli işçi hareketinde görülebileceği gibi “çevre” dinsel/kültürel değerleri adına değil, sınıfsal çıkarları adına İstanbul’u iki günlüğüne de olsa ele geçirebilmektedir.

Küçükömer’in tezlerinin liberalizmle muhafazakarlık arasındaki ittifakın hegemonyasını pekiştirmek için kullanılması meselesine gelince; nasıl ki liberallerin sağda olanları devleti serbest piyasa ekonomisinin oluşmasını ve solda olanları da sivil toplumun ortaya çıkışını engellemekle suçluyorlarsa ve bu nedenle de “güçlü devlet”e karşı mücadele ediyorlarsa; muhafazakarlar da “jakoben-laik devletin din ve dindarlar üzerindeki baskısı”nın ortadan kalkması için mücadele ediyorlar. Düzenin Yabancılaşması bu nedenle, kendi halkına yabancılaşmış ve hatta “iç sömürgeci” bir nitelik kazanmış batıcı-pozitivist-laik Kemalist rejime dair en önemli teorik metinlerden birini oluşturmaktadır muhafazakârların gözünde; bir solcu tarafından yazılmış olması ise onu daha “değerli” kılmaktadır elbette.

Düzenin Yabancılaşması’nın “liberal-muhafazakâr edinimi”nin Küçükömer’i bir “günahkâr” kılmadığını belirterek bitirelim bu kısmı. Bilakis; yapmayı amaçladığı aktüel politik müdahalenin, yani CHP’nin solda olmadığını kanıtlama çabasının, bu çabanın gerçekleştirildiği dönem için çok anlamlı olduğu ortadadır. Üstelik sadece bu da değil; Küçükömer, “emperyalizm son defa solcularla halk tabanını bağdaşmaz kamplar olarak karşı karşıya getirerek, Türkiye’yi, istediği gibi politik, ekonomik, militer, eğitim modelleriyle koşullamaya devam etmekle, milletimiz üzerine istismarcı ambargosunu temelli bir biçimde koymak yolunu aramaktadır” diyerek Düzenin Yabancılaşması’nın aktüel politik meselelerinden birinin Türkiye solunu kitlelerle arasına konulacak mesafe hakkında uyarmak olduğunu göstermiştir. Yalnızca bu bile emperyalizm sözcüğünü ağızlarına almaktan kaçınan liberaller ve muhafazakârların Düzenin Yabancılaşması’nı ancak “eklektik” bir okuma ile sahiplenebileceğini göstermeye yetecektir.

 

‘Türk Siyasetinin Yapısal Analizi’ ya da paradigmayı kuramsallaştırma yolunda beyhude bir girişim

Bu kısımda Hasan Bülent Kahraman’ın 2008’de yayınlanan ve Osmanlı-Türkiye siyasi tarihini “ilk kez siyasi tarih değil, siyaset bilimi çerçevesinde analitik bir yaklaşımla” ele alma iddiasındaki Türk Siyasetinin Yapısal Analizi-I isimli kitabına daha yakından bakacağız. Kahraman’ın söz konusu kitabı merkez-çevre paradigmasının bütünlüklü bir şekilde cumhuriyet dönemi siyasi tarihine uyarlanması açısından önem taşıyor. Kitap ayrıca paradigmanın sınırlarını ve yetersizliklerini bir kez daha test etmemiz açısından da önemli bir malzeme niteliğinde.

Analizlerini merkez-çevre paradigması üzerinden temellendiren Kahraman’a göre, Osmanlı-Türk modernleşmesinin temel unsuru devlet-toplum çatışmasıdır. Kahraman, devlet ya da aynı anlama gelmek üzere merkezin Gramsci’den mülhem bir kavramla bir “tarihsel blok”tan müteşekkil olduğunu iddia eder: “Tarihsel blok, Türkiye’de Osmanlı modernleşmesinin son dönemi olan 1889’dan başlayarak ordu-aydınlar-ve bürokrasiden oluşmuştur. Bu, daha geniş ve tarihsel bir kesitte bakıldığında (…) Şerif Mardin tarafından ‘merkez’ diye nitelendirilen olgudur. Karşısında, büyük halk yığınlarından ve özellikle taşra burjuvazisinden oluşan ve gene Mardin’in çevre diye tanımladığı olgu vardır.” (4)

Kahraman, yakın dönem Türkiye tarihinin bu iki kutbun iktidar mücadelesi olarak algılanabileceğini söyler ve şöyle bir tarihsel dönemlendirmeye gider: 1908–1930 Kurucu Dönem’dir ve merkezin egemenliği söz konusudur, 1930-1950 konsolidasyon dönemidir ve yine merkez egemenliği söz konusudur, 1950-1960 dönemi ilk kırılma dönemidir ve egemenlik çevreye geçmiştir. 1960-61 yılları arası restorasyon dönemidir ve egemenlik merkeze döner 1961-65 dönemi geçiş dönemidir ve merkez kontrolüdür söz konusu olan, 1965-71 yılları arası dönem demokratik tepki dönemidir ve egemenlik yine çevrededir, 1971-1973 dönemi yeni bir restorasyon dönemidir, merkez egemenliği ve modernite muhafazakarlığı söz konusudur, 1973-1980 yılları arası geçiş dönemidir ve bu dönemde çevrenin kalkışması ve ideolojik kayma görülür. 1980-83 yılları arasında tekrar bir restorasyon dönemine girilir, söz konusu olan merkez egemenliği, modernite muhafazakarlığı ve retrospektif modernleşme çabasıdır, 1983-87 yılları arasında demokratik tepki ortaya çıkar, çevre egemendir ve bu dönemde çevrede bir dönüşüm söz konusudur, 87-91 yılları arasında demokratik tepki devam eder, çevre yine egemendir ve merkezde bir dönüşüm görülmektedir, 91-95 yılları arasında merkezde bir çözülme ve çevrede bir kırılma gerçekleşir, 95-99 yılları arasında çevrenin arayışlarına ve radikalleşmesine şahit olunur, 1997-2002 arasında yeni bir restorasyon dönemi ile karşılaşırız, bu dönemde çevrede bir yenilenme söz konusu olur, 2002-2007 yılları arasında yeni bir demokratik tepki görülür, bu dönem bir çevre radikalizmi ve merkezdeki muhafazakar konsolidasyon şeklinde tezahür eder, 2007’de ise demokratik tepki devam eder ve merkezdeki çevre ile çevredeki merkezin koalisyonu kurulur (5).

16 Şubat 1969’da gericiler ve polis, 6. Filo’yu protesto eden işçi ve öğrencilere saldırmışlardı. 68 kuşağına karşı sokaklarda emperyalizmin vurucu gücü işlevini üstlenen bir gelenekten gelen ve bugün de o geleneğin devamı niteliğindeki bir partinin ideologluğuna soyunan Türköne’nin günümüzde demokratlık maskesi altında Türkiye’nin bütün ilerici birikimini tasfiye etmeyi amaçlayan yeni bir rejim inşasına katkı yapıyor oluşu bir tesadüften ibaret olabilir mi?

Kahraman, merkez-çevre analizini dinamik bir veçheye kavuşturarak o şekilde kullandığını iddia etse de, merkezi ve çevreyi oluşturan güçleri tarih-üstü ve aşkın bir karakterle ele almakta, kültürel kod ve değerleri neredeyse hiç dönüşmeyip sabit kalan yapılar olarak görmekte ve bu kültürel değerlerin kimi kısmi dönüşümlere rağmen birbiriyle çatışmasının halen devam ettiğini iddia etmektedir. Neredeyse yüz yıldır merkez ve çevrenin sırasıyla iktidar olduğu iddia edilen yukarıdaki tabloya rağmen merkez iktidardayken de iktidarda değilken de yine de merkez olma niteliğini devam ettirmekte, çevre de iktidarda olsun ya da olmasın çevrede kalmaya devam etmektedir. Üstelik merkez, 1960 darbesini yaptığında da 1980 darbesini yaptığında da özsel niteliklerinden neredeyse hiçbir şey kaybetmeyen bir görünüm arz etmektedir. Kahraman muhtemelen bunun yarattığı çıkmazın farkında olduğundan merkezdeki çevre, çevredeki merkez, pasif modernleşme, aktif modernleşme gibi kavramlar türetme yoluna gitmektedir.

Kahraman’ın tarihsel blok kavramı ile başlayalım. Buna göre, aydınlar-bürokrasi ve ordudan müteşekkil bir tarihsel blok Türkiye’de merkezi oluşturuyor ve modernleşmenin de taşıyıcılığını üstleniyor. Osmanlı ve erken dönem cumhuriyet için bunun böyle olduğuna şüphe yok sahiden de. Yukarıdan modernleşmenin söz konusu olduğu bütün toplumlarda modernleşme sürecinin öznesi olarak bu güçler karşımıza çıkıyor. Ancak burada problemli olan, Kahraman’ın söz konusu bloğunun yüz yıldan beridir pozitivist-jakoben-ilerlemeci bir ideolojinin taşıyıcılığını yaptığı ve monolitik bir görünüm arz ettiği iddiası. Tamam, Kahraman zaman zaman bloğun unsurları arasında kırılmalar ve mücadeleler olduğunu kabul ediyor ama bunlar pek de önem arz etmiyor, merkez merkezliğini korumaya devam ediyor.

  1. Meşrutiyeti gerçekleştiren kadroların ve cumhuriyeti kuranların kendi iç mücadelelerini bir yana bırakalım, 1930’larda, örneğin Kadrocularla karşımıza çıkan, Kemalist inkılâbın derinleştirilmesi yanlılarıyla buna karşı çıkanlar arasındaki mücadeleleri bir yana bırakalım, CHP kadrolarının 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından dinsel politikaları yeniden uygulamaya koymaları ve “çevre ile uzlaşma” çabalarını bir yana bırakalım, 1950 nasıl bir anlam ifade etmektedir, bunu düşünelim. Daha Soğuk Savaş’ın hemen başında, komünizmi en büyük tehdit olarak ilan ettikten sonra, emperyalist sisteme eklemlenmek adına “merkez”in “çevre”yi sokağa çağırması, Tan Matbaası ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesi baskınlarını tertiplemesi nasıl bir anlam ifade etmektedir acaba? Bu soruyu aklımızda tutarak, CHP’nin “kansız bir şekilde” iktidarı Demokrat Parti’ye devretmiş olması ile Soğuk Savaş arasında bir bağlantı olup olmadığını da soralım kendimize. Bu sorular bize Kahraman’ın tarihsel bloğu ve Mardin’in merkezi üzerine daha derin analizler yapma imkânı verecek çünkü.

Demokrat Parti’nin, “yeter söz milletindir” sloganıyla iktidara gelmiş olması partiyi kuran unsurların CHP içerisinden çıkmış ve hepsinin de toprak ağaları olmaları gerçeğini unutturmamalıdır bize. “Çevrenin temsilcisi” DP’nin, CHP’nin rejimi konsolidasyon adına bir toprak reformuna girişmesi ve toprak ağası CHP’lilerin buna karşı çıkışı ile birlikte hayata geçirilen bir parti niteliği taşıması elbette ki ironiktir; başka bir ironi ise çevrenin temsilcisi olan bu partinin emperyalist merkezlere eklemlenmekte gösterdiği kararlılıktır. Çevrenin temsilcileri NATO’ya girebilmek adına çevrenin çocuklarının emperyalizm adına Kore’ye savaşa gönderilmelerinin baş müsebbibi olabilmişlerdir. Dolayısıyla, 1950-60 arasını çevrenin kültürel değerlerine (esas olarak İslam’a) sahip çıkan ve CHP döneminin aşırılıklarını törpüleyen bir dönem olması nedeniyle çevre egemenliği olarak değerlendirmek daha baştan sorunludur, çünkü merkez ve çevre kavramsallaştırmaları daha baştan sorunlu bir görünüm arz etmektedir. Tek parti yıllarında CHP’nin taşradaki temsilcilerinin eşraf ve tüccarlar olduğu düşünüldüğünde bu durum daha da iyi anlaşılabilir. Kültürel kodlardan ziyade sınıfsal pozisyonlardır merkezdekileri ve çevredekileri esas olarak belirleyen ve taşrada yer alan eşraf, tüccar, toprak ağası vs. de açıkça merkezin birer parçası niteliğindedirler.

Aydınlar-bürokrasi ve ordudan müteşekkil bloğun tek tip bir ideolojiye sahip, homojen ve monolitik bir blok olmadığını anlamak için 1950’ler Türkiye’sinde anti-komünizmin yarattığı etkiye bakmak da yeterli olacaktır. Her şeyden önce bu dönemde Nurettin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa gibi entelektüeller devletle zaman zaman sorunlar yaşasalar da, muhafazakâr entelijansiyanın ve elbette ki “çevre”nin temsilcileri olarak kamusal alandaki yerlerini almışlar, Kemalist inkılâpla cepheden olmasa da bir hesaplaşma içerisine girmişlerdir. Sadece bu da değil, aynı dönemde, devlet içerisinde, özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde muhafazakâr bir bürokrasinin güçlenmeye başlandığını da görmekteyiz. Kemalist ideolojinin en güçlü bir şekilde varlığını devam ettirdiği orduda ise ABD ile ve NATO ile olan ilişkiler doğrultusunda anti-komünistliğin ön planda olduğu yeni bir subay profili ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla aydınlar-bürokrasi-ordu ittifakı Kahraman’ın iddia ettiği dönemden, yani 70’lerden çok daha önce, bir kırılmaya uğramış durumdadır ve bu kırılma merkez-çevre çatışması ya da devlet-toplum çatışmasına indirgenemeyecek kadar karmaşık bir görünüme sahiptir.

Türk-İslam Sentezi, Türkiye’yi merkez-çevre çatışması üzerinden okuyup, aydınlar-bürokrasi-ordu ittifakını homojen bir modernleştirici özne olarak gören yaklaşımların en fazla bir “sapma” olarak değerlendirebileceği bir olgudur. Oysa bu sentez, Türkiye’nin 60’lı yıllarının sonundan itibaren anti-komünizmin etkisiyle hızla muhafazakârlaşan bürokrasi ve ordu ile muhafazakâr entelijansiyanın yaptığı zımni bir sözleşme niteliğindedir. Bürokratların ve subayların bir bölümü Yön-Devrim çizgisinde Doğan Avcıoğlu’nun bağımsızlıkçı-kalkınmacı görüşlerinin etkisi altında hızla solculaşırken, diğer bir bölümü ise başını Aydınlar Ocağı’nın çektiği muhafazakâr entelijansiyanın öncülüğünde hızla milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin yörüngesine girmektedirler. Aynı şekilde “çevre” olarak adlandırılan halk da bu dönemde hızla sağ ve sol ideolojiler etrafında kamplaşmaktadır ve örneğin 15-16 Haziran Olayları’nda görülebileceği gibi “çevre” dinsel/kültürel değerleri adına değil, sınıfsal çıkarları adına İstanbul’u iki günlüğüne de olsa ele geçirebilmektedir. Bunda elbette ki yaklaşık on senedir sürmekte olan örgütlenme/sendikalaşma sürecinin ve öğrenci gençliğin mücadelesinin büyük etkisi vardır; öğrenci ve işçi mücadelesi bu dönemde birbirleri üzerinde bir tür sinerji yaratmış ve birbirlerini güçlendirmişlerdir. 1970’li yıllar boyunca “çevre”nin CHP’ye ve sosyalist sola büyük bir teveccüh göstermiş olması, hakça bir düzen arayışının içerisinde yer alması, büyük burjuvazinin temsilcisi TÜSİAD’ın sola karşı, çevrenin temsilcisi olduğu iddia edilen Türk sağı ile işbirliği yapabilmesi ve faşist hareketin 1970’ler boyunca sürdürdüğü terör de merkez-çevre paradigması üzerinden değil, dünya ve Türkiye ölçeğindeki sınıf mücadelesi ekseni üzerinden anlaşılabilir ancak.

Merkez-çevre analizinin başka bir problemi, burjuvaziyi analize dâhil edilebilecek önemli bir özne olarak hiç görmemesidir. Bunun iki nedeni vardır. Nedenlerden ilki, analizin uluslararası meseleleri neredeyse hiç dert edinmemesidir. Mardin’in analizinde de Osmanlı-Türk modernleşmesi, Osmanlı’nın emperyalizm çağında yaşadıkları ile hiç ilişkilendirilmez, imparatorluğu yönetenlerin emperyalizm karşısında uyguladığı iç ve dış stratejiler hiç değerlendirilmez ve elbette ki yakın dönem Türkiye tarihi söz konusu olduğunda da dünya sistemi ile/emperyalizmle olan ilişkiler hiç dikkate alınmaz; örneğin Hasan Bülent Kahraman’ın çalışmasında emperyalizm sözcüğü tek bir kez bile kullanılmamıştır. Oysa Osmanlı-Türk modernleşmesi, dünya sistemi ile olan ilişkiler ve dolayısıyla sermaye birikim süreçleri dikkate alınmadan anlaşılamaz. Aksi takdirde, 1960 darbesi de, 1980 darbesi de merkezin yitirdiği gücü geri alma ve restorasyon çabası olarak görülecektir. Oysa 1960 darbesi ile birlikte ithal ikameci sanayileşme modeli ve planlama ile uluslararası sisteme eklemlenen Türkiye egemen sınıfı, 1980 darbesinin ardından neoliberal iktisat politikaları ve ihracata dayalı büyüme modeli ile sisteme eklemlenmeyi tercih etmiştir; her iki durumda da esas olan Türkiye burjuvazisinin sermaye birikimine ilişkin konjonktürel tercihi ve uluslararası burjuvazi ile olan ilişkileridir. Nedenlerden ikincisi ise, Türkiye’de klasik-batılı anlamıyla bir burjuva sınıfının gözlemlenemiyor oluşundan kaynaklanmaktadır. Osmanlı-Türkiye tarihine baktığında, Weberci bir ideal tip olarak, demokrat, özgürlükçü, liberal bir karakter taşıyan ve bu karakterden kaynaklanan taleplerini devlete dikte eden bir burjuva sınıfının gözlemlenemiyor oluşu, burjuvazinin “devlet babanın uslu çocuğu” (6) olarak görülmesi ve sınıf ilişkilerinin mevcut olmaması gibi algılanmakta ve öyle sunulmaktadır. Oysa İttihatçılar tarafından temelleri atılan ve Cumhuriyet döneminde de palazlandırılan bir burjuva sınıfı inkâr edilemeyecek bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır ve bu sınıf yukarıda da belirttiğimiz üzere, gücünü artırdıkça siyasete müdahale gücünü de artırmıştır.

Merkez-çevre paradigmasının bir başka zayıflığı 1950’den bugüne çok kısa aralıklar dışında hep iktidarda olan Türk sağ geleneğini devlet elitleri karşısında boynu bükük, ezilmiş ve üstelik muhalif gösterebilmesidir; darbe dönemlerinde elitler gelip ülkeyi restorasyon sürecine sokmakta, hemen ardından gelen demokratik tepki ile de merkez sağ yeniden iktidar olmaktadır. İlginç olan, devlet elitleri ile merkez arasında kurulan ve esas olarak kültürel değerlerden kaynaklanan bir antagonistik ilişkinin varlığı iddiasıdır. Bu iki taraf, sermaye birikim süreçlerinde, sola karşı mücadelede, toplumsal muhalefetin bastırılmasında ve hegemonya projelerinin hayata geçirilmesinde müttefiklik ilişkisi içerisinde olan iki özne olarak değil de, birbirleriye sürekli olarak mücadele eden ve birbirini tasfiye etmeye çalışan iki zihniyet olarak kavramsallaştırılmaktadırlar (7). Bunu mümkün kılan ise emperyalist sistemin ve sınıf mücadelesinin analizin içerisinde yer almamasıdır daha önce de belirttiğimiz gibi. Oysa son olarak AKP iktidarı döneminde gördüğümüz üzere, “merkez”in temsilcileri ile “çevre”nin temsilcileri, -bu bütün çatışmalardan münezzeh oldukları anlamına gelmemekle birlikte- Türkiye burjuvazisinin ve dünya sisteminin talepleri doğrultusunda kolaylıkla uzlaşabilmekte, neo-liberal iktisat politikalarını devreye sokabilmekte ve Türkiye’nin emperyalist projelere uygun bir şekilde dönüştürülmesi ve bağımlılığının derinleştirilmesi sürecini yönetebilmektedirler. Üstelik artık bu süreci meşrulaştıracak güçlü bir liberal-muhafazakâr entelijansiya, devleti ele geçirmiş ve bir tarikatın içerisinde çok güçlü şekilde temsil edildiği bir bürokrasi ve bunlara hiçbir şekilde itirazı olmayan bir ordu da mevcuttur.

O halde söyleyebiliriz ki, Osmanlı-Türk modernleşmesi Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini emperyalist bir dünyada parçalanmak üzereyken görmesinden ve devleti kurtarma misyonunu üstlenen modernleştirici kadroların emperyalizme bakışlarından/emperyalizmle ilişkilerinden, Cumhuriyet dönemi ise, Cumhuriyet’i kuran kadroların bir paylaşım savaşından çıkmış ve bir imparatorluğu yitirmiş olmalarının etkisi ve elbette ki hemen yanı başlarında dünyanın ilk işçi devletinin kurulmuş olmasından, yeni cumhuriyetin uluslararası sisteme nasıl eklemleneceğinden, 2. Dünya Savaşı sonrasında başlayan Soğuk Savaş’ta alınan pozisyondan ve anti-komünizmden, sermaye birikim modellerinden, 60’lardan itibaren yükselen sola karşı yürütülen iç savaştan, Türk sağının emperyalizmle olan ilişkilerinden ve ılımlı İslam’ın bir proje olarak sahneye konuşundan bağımsız olarak ele alınamaz. Tüm bu parametreleri dikkate almaksızın, Türkiye siyasetini kültürel kodları birbiriyle çatışan devlet elitleri ile halk kitleleri arasındaki mücadelenin gerçekleştiği bir sahne olarak görmek bilimsel açıdan sorunlu olduğu gibi, politik açıdan da gerici bir tutuma işaret etmekte ve liberal-muhafazakâr hegemonyanın varlığını sürdürmesine hizmet etmektedir.

 

68 kuşağı ya da tarihin liberal-muhafazakâr tahrifine bir örnek

“…bugün siyaset bilimcilerin çoğunluğu düzenin nasıl korunacağına dair sayısal problemleri çözmeye çalışan sıradan teknisyenlere indirgenmiştir. Geri kalanlarsa, üniversitelerin koridorlarından iktidarın saraylarına gidip, hükümdarların kulağına sokulup tavsiyeler fısıldamaktadır. Bu siyaset bilimcileri en iyi temsil edecek figür, hükümdarın gizli danışmanı Geheimrat figürüdür.” Hardt ve Negri Çokluk isimli çalışmalarında Samuel Huntington’ı tarif etmek için kullanıyorlar Geheimrat figürünü. Huntington’ın şeytani zekâsıyla kıyaslanamayacak olsa da benzer şekilde bizde de üniversite koridorlarından saraylara sokulmaya çalışan Geheimrat’lara rastlanıyor. Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne, bu figürün mümtaz bir temsilcisi olarak karşımızda duruyor. Türköne, liberal-muhafazakâr ittifakın en mümtaz kalemşorlarından biri olarak, yakın tarihi yeniden yazıyor; bir Geheimrat’a yakışır biçimde yeniden yazıyor.

Mümtazer Türköne

Türköne’nin kitabının adı ile başlamak gerekiyor: “Darbe Peşinde Koşan Bir Nesil 68 Kuşağı” En önemli figürleri 12 Mart 1971 askeri darbesi ile darağaçlarında can vermiş ya da çatışmalarda öldürülmüş, geriye kalanları Ziverbey Köşkü’nde kontrgerilla tarafından işkenceye maruz bırakılmış, cezaevine tıkılmış, sürgüne gitmek zorunda bırakılmış bir kuşağın darbecilikle itham edilmesi üzerine düşünülmesi gerekiyor. 1980 öncesi Türkiye solunun aslında Kemalizm’den hiç kopamadığı, otoriteyi ve iktidar ilişkilerini kendi içerisinde yeniden ürettiği, kadın erkek eşitliğine önem vermediği, âşık olmayı ve cinselliği bilmediği üzerine 12 Eylül 1980 sabahından beri binlerce sayfa yazıldı çizildi. Bu külliyata Sovyetler Birliği’nin ve reel sosyalizmin çözülüşünden sonra bir de Marksizm’in yanlışlarına ve sosyalizmin kötülüklerine dair binlerce sayfalık külliyat eklendi. Ancak Türkiye solunun, bütün bir Türkiye tarihinin ideolojik bir okumaya maruz tutulması neticesinde, darbecilikle, jakobenizmle, militarizmle suçlanması ve derin devlet tarafından yönlendirilen, karanlık güçlerin hizmetindeki bir siyasal akım olarak kodlanmasını yeni bir olgu, Türkiye’nin 2000’li yıllarına dair bir olgu olarak kaydetmek gerekiyor.

Ergenekon Operasyonu ile birlikte egemen güçlerin ve onun güdümündeki faşist ve dinci hareketin son 50 yıldaki bütün katliamlarının hayali bir örgüte yıkılması ve bunun neticesinde Türk sağının kanlı geçmişinden arındırılması Türkiye’nin dönüştürülmesi operasyonunun bir parçası haline geldi. Liberal-muhafazakâr entelijansiyaya mensup isimler, Türkiye tarihini yeniden yazarken solun tarihini de yeniden yazmayı ihmal etmediler ve solun Ergenekon Operasyonu’na destek vermemesinin “tarihsel” nedenlerini açıklamaya giriştiler.

Türköne’ye göre bu tarihsel nedenlerin başında 68 kuşağının kendisine batıdaki 68’lilerden farklı bir rota çizmesi gelmektedir. Türkiye’deki gençler “Avrupa’daki akranlarından çok farklı bir yöne doğru ilerlemişlerdir. Bu yönü belirleyen ise, ordu içindeki cuntalar ve bu cuntaların operasyonlarıdır. Avrupa’da gençlik özgürlük peşinde koşarken bizdekiler darbe şartlarını olgunlaştırmak için sokağa dökülmüşlerdir.” (s.12) Türköne için mesele budur, 68 kuşağı egemenler arası bir güç savaşının sıradan piyonları ve kurbanlarıdırlar, kullanılmış ve sonra da bir kenara atılmışlardır. Türköne, Ergenekon tutuklularından emekli Albay Fikret Karadağ’ın “ben arıyorum şimdi 5 tane Mahir Çayan, 10 tane Yusuf İnanoğlu. Nerede o şekilde vatana bu kadar samimi olarak hizmet için hareket etmiş insanlar nerede” şeklindeki sözlerini aktararak “68’den tam 40 yıl sonra darbe planlayan bu emekli albayın aklına darbe yapmak için bu isimlerin gelmesi bir tesadüf olmamalı” der; çünkü Türköne’ye göre işler 40 yıl önce böyle yürümektedir. THKP-C ve THKO’nun ordu içerisindeki mensuplarına ve Doğan Avcıoğlu’nun ordu içerisindeki ekibine atıfla 68 kuşağının darbecilikle itham edilmesi ideolojik bir mistifikasyondan başka bir şey değildir. Türköne, 60’lar boyunca askeri ve sivil bürokrasi içerisindeki sola ve sosyalizme hızla artan yönelimi çarpıtarak buradan kolaylıkla darbecilik suçlamasına geçebilmektedir; oysa ortada bir hegemonya, bir iktidar savaşı vardır ve devlet de ordu da bu savaşın dışında değildir, kutuplaşma buralara da yansımış durumdadır.

Türköne’ye göre 68 kuşağı aslında 27 Mayıs’ı yeniden yapmak isteyen bir avuç BAAS’çı asker ve sivilden ibarettir. 27 Mayıs ise halka karşı yapılmış ve halk egemenliği ideali, 27 Mayıs cuntasının postalları altında ezilmiştir (s.130). “9 Mart Cuntası’nın kışkırttığı gençleri ve 68’de başlayan olayları belki de başarısız bir 27 Mayıs denemesi olarak kayda geçirmek gerekir. (…) 68’i ve peşinden gelen kanlı çalkantıları 27 Mayıs’ın mantıki sonucu olarak görmek en doğru bakış açısı olacaktır (s.134-135).

Liberal-muhafazakâr entelijansiyanın Türkiye tarihini yeniden yazma sürecinde Türköne’nin kitabı önemli bir numune olarak karşımızda durmaktadır. Kitabın arka kapağındaki şu ifadeler bu yeniden yazım sürecinin esas işlevini ortaya koyar niteliktedir:

“Bu kitapta 40 yıldır dillendirilen gerçekler veya efsaneler arasındaki derin uçurumu göreceksiniz. Bir yanda iktidar peşinde koşan, iktidar şehvetine ideolojik kılıflar arayan cuntacılarla; vatanı kurtarmak, yoksulluğa son vermek gibi büyük ideallerin peşine düşen gençlerin başrol oynadığı bir senaryoya şahit olacaksınız. Kendi aralarında hesaplaşan cuntacılarla, bu hesabın kendilerine kesilerek sokağa sürülen gençleri bulacaksınız. Ve halen kutsanan şiddeti… İçinde her türlüsü bulunan şiddeti… En başta da Ergenekon’un kırk yıl önceki operasyonlarını…”

68 kuşağına karşı sokaklarda emperyalizmin vurucu gücü işlevini üstlenen bir gelenekten gelen ve bugün de o geleneğin devamı niteliğindeki bir partinin ideologluğuna soyunan Türköne’nin günümüzde demokratlık maskesi altında Türkiye’nin bütün ilerici birikimini tasfiye etmeyi amaçlayan yeni bir rejim inşasına katkı yapıyor oluşu bir tesadüften ibaret olabilir mi?

 

Sonuç

Her yeni rejim yeni bir resmi ideolojiye ve yeni bir tarih yazımına ihtiyaç duyuyor. 1923 paradigmasının sona ermesi ve yerine liberalizmle muhafazakârlığın sentezinden müteşekkil bir yeni rejim, ikinci bir cumhuriyet kurulması sürecinde, yeni rejimin organik aydınları kendi teorik-tarihsel kökenlerini keşfediyor, kendi üst anlatılarını oluşturuyor ve yakın dönem tarihi, yeni rejimin ideolojik tahkimatını sağlamak adına tahrif ederek yeniden yazıyor. Eşit ve özgür bir dünya mücadelesi verenlerin, diktatoryal bir nitelik taşıyan liberal-muhafazakâr yeni rejimin ve onun meşruiyetini sağlayan organik aydınlar olan liberal-muhafazakâr entelijansiyanın karşısına, hem yeni bir rejim, yeni bir cumhuriyet fikriyle hem de yeni bir hegemonya projesiyle çıkmaları gerekiyor.

 

DİPNOTLAR

1) Şerif Mardin, “Türk Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar: Merkez-Çevre İlişkileri”, Türkiye’de Toplum ve Siyaset Makaleler 1 içinde, İletişim Yayınları, 2003.

2) İstisna durumu, Carl Schmitt tarafından devletin bekasının tehlikede olduğu ve bu nedenle hukukun askıya alındığı bir momente işaret etmek için kullanılmıştır. Schmitt’e göre, egemen, istisna durumuna karar verendir.

3) İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması Batılılaşma, Alan Yayıncılık, 1989 (İkinci Baskı); Hasan Bülent Kahraman, Türk Siyasetinin Yapısal Analizi-I Kavramlar Kuramlar Kurumlar, Agora Yayınları, 2008; Mümtaz’er Türköne, Darbe Peşinde Koşan Bir Nesil 68 Kuşağı, Nesil Yayınları, 2008 (Beşinci Baskı).

4) Kahraman, s.123.

5) A.g.e, s.182.

6) Demet Dinler, “Türkiye’de Güçlü Devlet Geleneği Tezinin Eleştirisi”, Praksis, Sayı 9, s.33.

7) Hegemonya projeleri ile ilgili olarak bkz. Galip Yalman, “Tarihsel Bir Perspektiften Türkiye’de Devlet ve Burjuvazi: Rölâtivist Bir Paradigma mı Hegemonya Stratejisi mi?”, Praksis, Sayı: 5.