Ana sayfa 73. Sayı Neoliberal özgücülüğün izinde bir taslak

Neoliberal özgücülüğün izinde bir taslak

Kapak Dosyası

174
PAYLAŞ

Barış Zeren

Özgücülük, bir ülkenin, diğerlerinden ayrı, müstesna, kendisine özgü sosyolojik ve tarihsel nitelikleri olduğunu kabul eden, dolayısıyla güncel siyasal sorunları bu “özgünlükler” üzerinden çözümleyen bir yaklaşım. Genellikle milliyetçilik ve devletçilikle anılan özgücülüğün liberal versiyonu da var. Bu liberal özgücülüğün bir örneğini ülkemizde liberal-muhafazakâr ittifakın yeni tarih tezinde görüyoruz. Bu kesim, 2002 yılındaki AKP iktidarını, akademik liberalizmin iki asırdır yolunu gözlediği, “demokrasi teleolojisi”ni gerçekleştirecek bir mesih sıfatında karşıladı.

Barış Zeren

Rusya’da muhafazakâr şair ve devlet adamı Tyutçev “Rusya akılla anlaşılmaz, büyüklüğü her aletle ölçülmez, onun özgün bir durumu vardır, Rusya’ya ancak inanılabilir” derken kime sesleniyordu, bilemiyoruz. Emin olduğumuz, bu dizeleri, devrimci düşüncelerin Rus entelektüel yaşamına bir kırbaç gibi indiği 1860’lı yıllarda kaleme aldığıdır. Çağdaşları olan Rus Batıcıları’yla yalnızca siyaseten değil, sanatsal tutumunda da mesafeli olup, örneğin bir Puşkin’den farklı olarak, belki de ona inat, heybetli arkaik Slav kalıplarını şiirine taşımaya özel önem gösteriyordu. Rusya’ya inan(dır)manın yolunu, Batı yolundan ayrılmakta bulmuştu.

Peki, bir sosyal bilim ve tarih yaklaşımı olarak, İngilizce’de “particularism” ya da “exceptionalism” olarak geçen, Türkçe’ye birebir çevirisiyle “istisnacılık” ya da “özgücülük” biçiminde aktarabileceğimiz tutum nedir ve nasıl tanımlanmalıdır? Belki de, en doğru biçimde, özgücülük, düşünce dünyasında sürekli bir “seferberlik” hali olarak tanımlanabilir. Olağan olanın dışında, bir anormal, atipik durumda, tüm keskin ve kökten kültürel, bu arada siyasal ayrımların örtbas edildiği bir entelektüel düzenden söz ediyoruz.

Bir ülkenin, diğerlerinden ayrı, müstesna, kendisine özgü sosyolojik ve tarihsel nitelikleri olduğunu kabul eden, dolayısıyla güncel siyasal arayışların bu “özgünlükler” üzerinden çözümlenmesi gerektiğini va’z eden bir yaklaşım olarak özgücülük, tüm düşün dünyasını kesen bir niteliğe bürünüyor. Kuşkusuz, her ülkenin kendine özgü belli nitelikleri var ama özgücülüğün işlevi, belli bir geçmiş kurgusu içinde, ülkeye özgü bir zamansallık kurması, bunları ülkenin tüm siyasal, kültürel gidişatını belirleyecek mutlaklıkta güncelle harmanlamasıdır. Ülkenin zamanı, güncel toplumsal yapısı, tarih de tanıklığa çağrılarak bir kez evrensel “zamandan” ayrıldığında, edebiyattan güzel sanatlara, iktisattan müziğe dek tüm bir kültür ve düşün yaşamının temeli, artık o “özgün niteliklerin” ağırlığıyla sabitlenmektedir.

Özgün nitelikleri mutlaklaştırmak, kuşkusuz ilk aşamada milliyetçiliği çağrıştıran bir tutumdur. Gerçekten de, 19. yüzyılın başlarından itibaren, parçalı iktidar yapılarının merkezileşmesi, belli bir coğrafyada ekonomik ve siyasal birliğin kurulması sürecinde, söz konusu coğrafyaya özgü kültürel ortaklıkların vurgulanması, büyütülmesi, hatta yok ise inşa edilmesi, kaçınılmaz biçimde, milliyetçi ideolojinin kuruluşuna yol vermişti.

Bunun en belirgin ve belki de ilk örneği Almanya’dır. Önce Alman romantizminde işlenen kültürel milliyetçilik, klasik Alman felsefesinin birikimini de yanına katarak, Alman siyasal birliğinin düşünsel öncüllerini yaratmıştı. Bu dönemde diriltilen Cermen geçmişi Bismarckizm’de ifadesini buluyor, Weimar Cumhuriyeti ile en son Üçüncü Reich, yani Nazi İmparatorluğu’na dek tüm Alman devletleri boyunca izlenebilen ve güçlenen bir gelişim sergiliyordu. Alman düşüncesinin bu özgücülüğü sonderweg, özgün yol, kavramıyla betimlemesi anlamlı ve öğreticidir. Çünkü aslında özgünlükler, yalnızca bir milletin değişmez niteliklerini vurgulamak üzere değil, dönemin ruhuna uygun olarak, tarihin ilerleyişinde, evrensel ve olağan olandan farklı bir yol izlemenin kaçınılmazlığını kanıtlamak üzere ortaya çıkarılıyordu. Bu kanıtlamada, Almanları “normal” ilerleme yolundan, kendi söylemlerinde, Anglo-Sakson liberalizminde ifadesini bulan modernleşme yolundan ayıracak her türlü tarihsel veri yaşamsal önem kazandığı için “tarih yazımı,” bu özgücü ideolojide başat yer tutmaktaydı. Başka deyişle, Almanya’nın devletçi modernleşme seferberliği, Alman tarihçi geleneğince Cermen tarihinin derinliklerinden emilen özgünlüklerle ideolojik besinini sağlıyordu.

Almanya’nın ilk şansölyesi (başbakan) Otto von Bismarck. Diriltilen Cermen geçmişi Bismarckizm’de ifadesini bulmuştu.
  1. yüzyıl Alman düşüncesindeki özgücülük, bu “geçmiş” kurgusunun üzerine, güncel ekonomik öğretiler inşa etmekte gecikmedi. Belki de en net ürünü, liberalizmi ve piyasanın görünmez elini “norm” sayan Batı ekonomi bilimine karşıt biçimde, devletçi ekonominin ilk teorik temellerini atan Friedrich List’dir. Fransız Devrimi’yle aynı yıl, 1789’da doğup Alman tarihsel ekonomi ekolünü kurarak 1846 yılında ölen bu Alman iktisatçı, ekonomi biliminin temeline homo economicus olarak bireyi değil, tarihle desteklenmiş haliyle “millet”i yerleştiriyor; “bırakınız yapsınlar”cı İngiliz öğretisinin ve ticaretin yerine, devlet güdümlü ve yalıtılmış, milliyetçi sanayileşme hamleleri öneriyordu.
  2. yüzyıl ile 20. yüzyılın ilk yarısı arasında egemen olan Sonderweg anlayışı aslında hiçbir bakımdan sonder, yani özel olmayıp başka ülkelerin modernleşme serüvenlerinde de izlenebilir. List’in, Marx’tan sonra, yapıtları diğer dillere en çok çevrilmiş Alman iktisatçı olmasını bunun göstergesi saymak durumundayız. Türkiye’de, devletçiliğin en kapsamlı savunucularından Kadro hareketine gelmeden; İttihat Terakki’nin 1913 yılından itibaren benimsediği, açıkça List’den etkilenen “Milli İktisat” siyasasından beri bu özgücülüğe tanık oluyorduk. Geleneklerini koruyarak modernleşme örneği biçiminde görüldüğünden Türk muhafazakârlığının fetişlerinden olan Japonya da, Alman özgücülüğünü yineleyerek, İkinci Dünya Savaşı arifesinde ayrı bir gelişme yolunu ideolojik olarak meşrulaştırma arayışlarına hız kazandırmıştı. Kyoto’da 1943’te bir sempozyumda toplanan Japon sosyal bilimci ve tarihçilerinin gündemi, günümüz tarihçisi Harootunian’ın kitabının başlığında belirttiği gibi “Overcoming Modernity” oluyordu: Modernliği Aşmak.
19. yüzyıldan İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna dek, Sonderweg anlayışı önce modernleştirici imparatorlukları, sonra da ilk milli devlet oluşumlarını belirleyen bir ideolojik motif halini almıştı.

Kısacası, 19. yüzyıldan İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna dek, Sonderweg önce modernleştirici imparatorlukları, sonra da ilk milli devlet oluşumlarını belirleyen bir ideolojik motif halini almıştı. 19. yüzyılda İngiltere’nin dışarıdan bakınca göz kamaştıran serpilişi, diğer milletlerin entelektüel yaşamında İngiliz modelini taklit ile ayrı yol arama arasında bir gerilim oluşturuyordu; peki gerilimin “devletçi” ayrı yol lehine çözülmesi, arı bir entelektüel zafer miydi? Ülkenin kültürel, ekonomik ve siyasal yönetiminin devletçi yol lehine seferber edilmesinin nedeni ne olabilir? Kuşkusuz “millet” oluşumunu hızlı devletçi kalkınmayla harmanlayan ülkelerin somut başarıları rol oynamış olabilir, ama “başarı” neden değil sonuçtur. Geç modernleşmiş ülkelerde egemen entelektüellerin, İngiliz ve Fransız modernleşmesinde teşhis ettikleri bir içkin tehlikenin izlerini arıyoruz.

 

Liberal özgücülük

Yalnız, özgücülüğün öyküsü “devletçi” ve milliyetçilikle sınırlı değil. Bu dönemin hemen ardından, 20. yüzyıldaki ulusal kurtuluş hareketlerince, milliyetçi rejimlerce benimsenmiş olması, özgücü eğilimin “milliyetçi” ve “devletçi” tasarımları beslediğine ilişkin güçlü bir izlenim uyandırıyor. Oysa gene 19. yüzyılın ilk yarısından başlayarak, özgücülüğün bir başka biçimi, exceptionalism olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm bir düşün yaşamına damgasını vuruyordu.

Hem Amerikan özgücülüğü bu çalışma bağlamında önemli bir kılavuz olduğundan, hem -Küçük Amerika olmayı geçip daha küçük Amerika olmaya doğru gitmemize rağmen- ülkemizde Amerikan tarihi ve düşüncesi neredeyse hiç işlenmediğinden biraz açmak durumundayım: İç savaş sonrası Amerikan düşün dünyasını derinden etkileyen exceptionalism, Alman Sonderweg’le temelde aynı motiftir; ilk dayanaklarını ünlü Fransız siyaset düşünürü Tocqueville’de bulan bir eğilim olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin, dünyanın geri kalanından, elbette Avrupa’dan ayrı toplumsal, kültürel ve hatta coğrafi özellikleri bulunduğunu savunuyordu. Başat farklılık ise, Amerika’da feodalitenin olmadığı savıydı. Bir akılcı iktisadi açıklama geliştirilmişti: Topraklar bol ve verimli olduğundan, büyük toprak sahipleri olsa bile, bunlar uzun süreli serf çalıştıramamakta, serflerin kaçıp başka bir bölgede kendi topraklarını çitlemelerini önleyememekteydi. Daha önemlisi ise, Amerika, köhne Avrupa’dan kaçan göçmenlerin kurduğu, ancien regime sınıflarından azade olduğundan, hürriyetçi düşüncelerin ilk kez serpildiği bir ülke olarak Avrupa’nın sırtındaki “gelenek yükünden” de bağışık, sınırsızca gelişmeye hazırdı. Sanki ABD kültürel coğrafyası, kendini sıfırdan yaratan girişimci adam yetiştirmek üzere ilahi bir tasarım arz ediyordu.

Bu bağlamda, liberal exceptionalismde de dinsellik özel bir yer tutuyordu. Protestanlığın, olmayan geçmişin eksik bıraktığı “metafizik dava” boşluğunu doldurduğu düşünülebilir; ABD’lilik, eninde sonunda, bir uygarlık “misyonu” üstlenmiş, bu misyonu -bir tür “hıristiyan siyonizm” örneği olarak- vaat edilmiş topraklarda sınırsız toplumsal başarılarla sürekli ilerlemeyle gerçekleştirmeye dayalı bir kimlikti. Amerikan liberalizminin önemli adlarından Herbert Croly, tam da “bir demokrat evanjelistin, bir İsa modelinin ortaya çıkarak insanlığa bireysel ve toplumsal başarıları sağlayacak maneviyat yolunu göstereceğini” umuyordu. Seçilmiş ulus, 19. yüzyıl sonlarında, mesihini aramaktaydı.

Dolayısıyla, iki özgücülüğün “geçmiş” tasarımları ilk bakışta farklı görünmektedir: Avrupa’da özgücülük, etno-simgeci milliyetçilik teorilerini doğrular biçimde antik geçmişi öne çıkarırken, Amerikan özgücülüğü antik geçmiş ve kök yoksunluğunu “özgün üstünlük” olarak kaydediyor, tam da bu nedenle ABD’nin tüm uygarlık adına ilerleme sancağını kaldıracak yegâne ulus olduğunu öne sürüyordu. İki ayrı tarih demek, iki ayrı “yurttaş” demektir. Söz konusu dönem Avrupa özgücülüğünde, yurttaşlık ve birey hürriyeti, eninde sonunda tüm bir milletin yüksek çıkarları ve topluluk refahı ölçütüne bağımlıydı; ABD özgücülüğünün yurttaşı ise, Avrupalı kökleriyle bağını koparmışken, kendini yeni baştan ve sıfırdan inşa edebilecek, bir “self-made man” tipolojisiydi. Bu bakımdan “toplumsal refahın, her bireyin kendi çıkarı peşinde koşmasıyla artacağı” yolundaki basmakalıp liberal düşüncenin “vücut bulabileceği yegâne ülke” olarak işleniyordu.

Gene bununla bağlantılı iki farklı gelecek tasarımı söz konusudur; Avrupa özgücülüğü, Naziler’in Cermen geçmişe atıfla kullandıkları hakenkreuz, gamalı haç simgesinde görüldüğü gibi, antik geçmişin yeniden kurulduğu bir gelecek vaat ederken, 1880’lerle birlikte “progressive era”, ilerleme çağına girdiğini ilan eden Amerika Birleşik Devletleri’nde özgücülük, kendini sıfırdan yaratmış kapitalist bireylerin itkisiyle doğacak sonsuz bir potansiyele işaret etmekteydi. Avrupa özgücülüğü, milli bilinci, açık millenialist (bin yılcı) vurgularla döngüsel, skolastik bir zamansallığa yerleştirirken, ABD’de özgücülük çizgisel olarak ilerleyen bir zamansallık öngörüyordu.

Demek, özgücülük yalnızca milliyetçi ideoloji tarafından değil, liberalizmin kalesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nde de kurucu ideolojinin yapı taşıydı. Karşı karşıya olduğumuz, çoğunlukla milliyetçilikle bağdaştırılan özgücülük konusunda farklı bir bilgidir ve burada bizi özellikle ilgilendirmektedir.

Alman tarihsel ekonomi ekolünü kuran Alman iktisatçı Friedrich List, ekonomi biliminin temeline homo economicus olarak bireyi değil, tarihle desteklenmiş haliyle “millet”i yerleştiriyordu.

Faşizmden liberalizme özgücülük: Sınıfsızlık teorisi

Peki, bu farklılıklara rağmen, biri faşizmle sonuçlanmış, diğeri liberal ideoloji ile emperyal hevesleri desteklemiş iki farklı düşün dünyası özgücülükte ne buluyordu? Daha naif bir soruyla, neden, milletlerin uyanış çağında, çeşitli milli devletler, bu arada Türkiye, düşünce dünyalarında kendilerini bir “istisna” olarak kodlama gereği duyuyorlardı? Söz konusu özgücülüklerdeki ortaklıkların izini sürerek bu düşünsel refleksi anlamada bazı temeller keşfedebiliriz.

Birincisi ve görece önemsiz olanı, hepsinde -etnik ya da değil- bir milli kimlik ile dinsel kimlik birlikte örülmekteydi. Dinin yeniden yorumlanması da bu çabaların bir parçasıdır.

Ortaklıklardan ikincisi ve daha önemli olanı, tam da yazımızın girişinde “düşünsel seferberlik hali” olarak tarif ettiğimiz durumda yatmaktadır. Bu olağanüstü hal, söz konusu özgücülüklerin geçmiş ve gelecek tasarımlarından sonra “bugüne” ilişkin tasarımlarına, somut siyasal içeriklerine bakılarak anlaşılabilir. Tüm bu özgücülükler, sosyal bilim ve tarih yorumlarındaki “nesnellik” iddialarına, mesafeli ve soğukkanlı akademik retoriğe karşın, son derece acil güncel, siyasal korkuları ve seçimleri yansıtıyordu.

Ne korkusu olduğunu anlamada, gene özgücülüğün merkezi olan Almanya’ya dönmek verimli olur. Ünlü sosyalist düşünür Rosa Luxemburg’un Friedrich List hakkındaki sözlerinin önemli ipucu sağladığını düşünüyorum. Luxemburg, Alman entelektüel yaşamının niteliklerini sergilerken, Friedrich List’in Milli İktisat teorisini “trivial”, bayağı, olarak damgalıyor; Fichte ile List örneğinde Cermen “halkı ve prenslerinin” imgelemini ele geçirmiş olan tüm bu milli hareketi, yalnızca ve yalnızca Napolyon tarafından Alman topraklarına taşınan devrim tohumlarına karşı bir gericilik olarak nitelendiriyordu.

Napolyon tarafından taşınan tohumlar, söylemeye gerek yok, Fransız Devrimi’ne aittir; Fransız Devrimi ise 1789’dan önce, Victor Hugo’nun romanının adında olduğu gibi, 1793 yılıdır: Devrimin köktenci kanadı Jakobenler; yoksullar, baldırıçıplaklar, donsuzlar adına iktidarı alıyor, kralı idam ile bir devrimci diktatörlük uyguluyordu. Açıkçası, kral idamına alışık Avrupalılar, giyotinden çok, “yoksulların iktidarı” kısmıyla şok yaşamaktaydı.

Bundan sonra, Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” metninde en açık örneğini görebileceğimiz üzere, Fransız Devrimi’yle çıkan hürriyet idealleri benimsenerek akılcılaştırılıyor, ama halkın devrimci eyleminin kendisi akıl dışına itiliyordu. Klasik Alman Felsefesi’ni kuşatan ciddi bir gerilimdir. Hegel’in Kant ve Fransız devrimci düşüncesi üzerine yazdığı gibi, “Fransızlar için ‘tepesi çabuk atar’ derler (…) Fikri, hemen ve doğrudan eyleme geçirirler. (…) Halkın elinde, hürriyet fanatizminin sonuçları korkunç olmuştur. Biz Almanların zihnini de bir sürü huzursuzluk işgal eder, ama Alman kafası şapkasını öne koyup sükûnetle düşünmeyi tercih eder.” İşte Alman özgünlüğü: devrim yapmak yerine düşünmek! Çok açık; klasik Alman idealistlerinden, List gibi “bayağı” iktisatçılara dek, her Alman düşünürünün “idesinde” 1848 yılında tüm Avrupa’yla birlikte başkaldıran Alman işçileri, Alman kabul edilemeyecek denli “evrensel” olmalıdır.

Devrim ve sınıf, 1848 yılından sonra, neredeyse eş anlamlıdır. Sanki Kapital’de numune olarak İngiltere’yi alan Marx, diğer ülkelerin işçilerine “anlatılan senin hikâyendir,” dedikçe, diğer ülkelerin egemen düşüncesi, burjuva düşüncesi de denebilir, “milletçe müstesnayız” yollu haykırıyordu. En açık ifadesi, iki büyük savaş arası İtalya’dan başlayarak faşist ve muhafazakâr Avrupa boyunca yayılan korporatist toplum modelinin, Türkiye’deki yansımasıyla “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış millet” sloganındadır. Özgücülüğün “bugün” tasarımı tüm toplumu sınıftan ve sınıf çatışmasından arındırarak, devletçi kalkınma seferberliğine sokmayı hedefliyordu.

Liberal özgücülük de bundan bağışık olmadığından Amerikan exceptionalisminde de faşist söylemle tamı tamına aynı vurguyu bulmak zor değildir. Exceptionalismin militarist perspektiften çıkıp liberalleri de kapsadığı dönemin tam da Progressive Era, İlerleme Çağı olmasını rastlantı sayamayız: 1865’te Amerikan İç Savaşı’nı, 1875’te de ilk küresel ekonomik bunalımı atlatmış olan Amerikan toplumunun, 1880’lerden 1920’lere dek, müthiş bir değişim hızı yakalamak üzere yeniden örgütlenmesini ifade etmektedir. En başta ekonomiden siyasal rejime, kültürden üniversitelere dek bir dizi alanda “reform” hareketi olarak karşımıza çıkıyordu. Kuşkusuz, esas itibariyle, krizin bıraktığı enkazı yağma ederek hızla büyümeyi öne koyan bir büyük sermaye seferberliğidir. Modern Amerika’nın doğuşunda son derece kritik olan bu dönemde sermaye birikim hızını göstermek açısından, en büyük ve ünlü Amerikan tekellerinin bu zaman dilimi içerisinde kurulduğunu belirtmek yeterli olmalıdır; bir şirketin uluslararası tekele dönüşmesi için 15 yıl yetiyordu. Bu reform döneminde, 1 Mayıs 1886 tarihinde Haymarket’le başlayan, büyük işçi olayları ve katliamları eksik olmuyordu.

İşçi eylemleriyle birlikte özgücü ideolojinin de patlama noktasıdır: Bir toplumsal ahenk düzeninin yollarını arayan ve “işçi sınıfını” uzmanlaşmaya dayalı toplumsal örgütlenmenin öğelerinden birine indirgeyen Croly’yi geçiyorum. Daha çarpıcı bulduğum bir başka örnek gene Amerika’da “progressive” çağ sosyal bilimlerinin önemli adı, Amerikan Sosyoloji Birliği’nin başkanı Charles Horton Cooley’dir. Cooley, Social Organization başlıklı devasa kitabında, Tocqueville’i temel alarak, Amerika’nın kendine “has” demokrasi kurumlarını koruyacağını, bu kurumların Avrupa’ya karşı Amerikan gerçekliğini temsil ettiğini belirtiyordu. Bir disiplin olarak Amerikan sosyolojisinin kuruluş adımlarını atarken örneğin, Amerika’nın özgün toplumsal kurumlarını inceleyip, Amerika’da “sınıfların” olmadığı görüşünü netlikle dile getirebiliyordu. Tüm bir bölüm “organik” toplum teorilerinin anlatılmasına ayrılmıştı. Kitabın yayım tarihi 1909’dur ve aynı tarihte ABD’yi sallayan kitlesel işçi grevlerinin ortasında, Amerika’da sınıfların “miras alınmış” olmadığını, yalnızca “ortak bir topluluk” içinde uzmanlaşmayı ifade ettiğini yazmaktadır. Yatay ve dikey toplumsal hareketliliğin en güçlü olduğu Amerika’da, bir insanın pek çok sınıf üyesi olabildiğini savunarak, sonuçta, ABD’de “sınıf savaşı” olamayacağını, yalnızca “wholesome” yararlı, geliştirici mücadelenin var olabileceğini vurgulamaktadır (1). Alt başlıkta belirtildiği gibi “a larger mind” incelemesidir; Amerikalılara “büyük düşünmelerini” öğütlüyordu.

Özgücülüğün, sınıf mücadelesini bilgi düzeyinden ve giderek de siyasetten silme, olmazsa örtbas etme özelliği, o yıllarda sosyalist aydınların özgücülüğe karşı mücadele verme gereğini duyumsamış olmasıyla da doğrulanmaktadır. Adanmış bir Amerikan sosyalisti olan Irving Howe, o dönem Amerikan exceptionalisminin ağır hakimiyetinden duyduğu kaygıyla söz konusu görüşün “Amerika’da Avrupa’nın taşıdığı tarihsel yüklerin bulunmadığı fikrine bağnazca kapılmış, bir efsane ve ideolojik bir biçim aldığını” dile getiriyordu (2). Rosa Luxemburg’un Alman kültürü eleştirisinden sonra, Howe da entelektüel planda sınıf mücadelesinin yitmesinden rahatsızdı.

Öyleyse, en azından 19. yüzyıl ortalarından iki dünya savaşı sonuna dek tüm dünyada yayılan “özgücülüklerin” a) tarihsel maddeciliğin, üretim tarzına dayalı ve antagonistik sınıf çatışması teorisinin reddi b) bu retle bağlantılı olarak, sınıfın bir kavram olarak güncel toplum bileşenleri arasından ya tümüyle atılması ya da “çatışmadan” arındırılarak, statü’ye denk bir toplumsal gruba indirgenmesi -Marksizm yerine Weberyen bir sınıf tanımı- c) güncelde de sınıfların ve işçi sınıfının ya hiç olmadığı ya da iktidar talep edemeyecek denli güdük olduğu böyle bir toplumun, destekleyici bir geçmiş ve gelecek kurgusu doğrultusunda büyük ekonomik seferberliklere eklenmesi üzerine kurulu olduğunu çıkarabiliyoruz (3).

 

Bürokratik vesayet teorisi: “Burjuvazinin saklandığı gölge”

Buraya kadar, 19. yüzyıl sonlarından Soğuk Savaş öncesi döneme dek özgücülüğün seyrini ele alarak bazı genellemeler yapmaya çalıştık. Bununla birlikte, Soğuk Savaş sonrasında, liberalizmin sosyalizmle birlikte İkinci Dünya Savaşı’nın muzaffer ideolojileri arasında yerini almasından sonraki gelişmeler, özgücülüğün yukarıda sıraladığımız özsel niteliklerinin anlaşılması açısından özel önem taşıyor.

Faşizm İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tarihe mi gömüldü, yoksa “kullanışlı” yönleri kapitalist sisteme mi yedirildi? Avrupa eleştirel düşüncesinde tartışılan önemli temalardan biri budur. Burada kesin olan, Almanya’da faşizmin yenilgisinden sonra, en azından sonderweg ideolojisinin liberal ideologlar tarafından çöpe atılmak bir yana, sosyal bilimlerde yeni biçimlerde sürdürüldüğüdür. Soğuk Savaş sonrası yapılanma içinde, Almanya’da faşizm deneyimine yol açtığı düşünülen tüm öğeleri toplum düşüncesinde mahkûm edilirken, Almanya’nın “özgünlüğü” fikrine dokunulmadığını izliyorduk.

Faşizm İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tarihe mi gömüldü, yoksa “kullanışlı” yönleri kapitalist sisteme mi yedirildi?

Burada, özellikle Geoff Eley ile David Blackbourn’ün Alman tarihinin özgünlüklerini ele alan The Peculiarities of German History kitabından söz etmenin yeridir (4). Söz konusu kitabın İngilizce baskısı 1984 tarihli olup, Alman tarihçiliğine çok önemli bir müdahalede bulunduğunu biliyoruz. Eley ile Blackbourn, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Alman devletinin müstesna yüceliğini meşrulaştırmak için kullanılmış olan sonderweg ideolojisinin, Soğuk Savaş’tan sonra, bu kez liberallerce devralındığına dikkat çekiyor; bu kez, aynı ideolojinin “the failed bourgeois revolution”, başarısız burjuva devriminin nedenlerini, Almanya’nın Batı tarzı bir liberal demokrasiye ulaşamamış olmasının nedenlerini açıklamakta kullanıldığını belirtiyordu.

Alman liberalleri, geçmişleriyle hesaplaşmalarına “Almanya neden İngiltere olmadı?” sorusuyla başlıyorlardı. Önde gelen liberaller ve kitabın yazarlarına göre Alman akademisi ya da toplumunda en çok ilgi gören yanıt, Prusya ordusunun ve Alman zihniyetinin oynadığı “habis” rolde yatıyordu. Almanya’nın güçlü arkaik ve kalıcı devlet aygıtı, ekonomik gelişmeye toplumsal ve siyasal gelişmenin eşlik etmesini engellemişti. Burjuvazi, bir devrime gerek duymamıştı, çünkü istediklerini “devlet aracılığıyla” ve “yukarıdan” sağlamıştı. Özgüveninin ve enerjisinin gelişmesi, her zaman hâlihazırda var olan devlet mekanizmasının iktidar ve saygınlığıyla kösteklenmişti. Dolayısıyla, kendi değerlerini dayatmak yerine, eski elitle  -askerler, Junkerler ve bürokratlarla- uzlaşmayı seçmiş, bu da liberal demokrasi açısından büyük bir yıkımla sonuçlanmıştı. Burjuvazi, bu anakronik tabakaların vesayetinden ancak Nazi İmparatorluğu’nun kesin yenilgisiyle kurtulmuştu (5). Tarihi hesaplaşmasını bitiren Almanya, sonderweg geçmişini eleştirerek ABD’nin bir uzantısı olarak exceptionalist özellikleri benimsemeye hazırdı.

Sonderweg’in bu liberal çeşitlemesinde, artık geçmiş, Amerika’daki exceptionalismle örtüşen biçimde sıfırlanıyordu. Bu bakımdan 1945, tam da yazarların belirttiği gibi bir stunde null, sıfır noktası kabul ediliyor; Burjuva devrimi kavramı idealize edilip Batı ve parlamenter burjuvazi birer “norm” olarak yeniden kodlanıyordu. Ama Alman tarihinin özgünlüğü, Sonderweg, tahtından indirilmiyor, bir meşruti monarşi kralı gibi, rolü önüne getirilen “bugünü” onaylamaktan ibaret bir ideolojik figür olarak varlığını sürdürüyordu. Kısacası, Alman sosyal bilimlerine, faşizmin yıkılmasından sonra da “sınıf mücadelesi” girememişti. Bir sınıf vardıysa da, bu yalnızca gelişmesi devasa devlet aygıtınca kösteklendiği için uzlaşmak zorunda kalan, dolayısıyla 1945’e kadarki gelişmelerden sorumlu tutulamayacak, vesayet altındaki burjuvaziydi ve haydutların elinden henüz kurtarılmış bir rehine titizliğiyle muamele görmeliydi.

Eley ile Blackbourn’ün söz konusu kitabı, Alman burjuvazisini, aklama arayışı içinde -kendi ifadeleriyle, “apolojist”- olan bu liberal sonderweg anlayışına karşı net bir eleştiridir. Bu aklayıcı teorilere karşılık, Alman burjuvazisinin aslında 19. yüzyılla başlayan tüm bir dönem boyunca, gerek kültürde gerek siyasette bir “sessiz devrimle” egemenliğini pekiştirdiğini ileri sürüyordu. Çözümlemelerinde tarihsel maddeci ya da Marksist olmaları gerekmiyor; Eley ile Blackbourn, William Carr’ın da belirttiği gibi, her şeye rağmen burjuvaziyi 19. yüzyıl boyunca saklandığı gölgeden çıkarmayı başarıyordu.

Amerika Birleşik Devletleri’nde özgücülük, kendini sıfırdan yaratmış kapitalist bireylerin itkisiyle doğacak sonsuz bir potansiyele işaret etmekteydi.

Yeni resmi tarihe doğru: Türkiye’de liberal özgücülük

Alman liberallerinin sonderweg argümanlarının Türkiye için oldukça tanıdık olduğu açıktır. Demokrasi ile devletçilik arasındaki mesafeyi öne çıkaran ve tarihsel maddeci anlamda “sınıf” çatışmasını bilgi düzleminden kovan bir özgücülük arayışını, Türkiye sosyal bilimlerinin doğuşunda görmek için özel bir çaba gerekeceğini sanmıyorum. Bununla birlikte, Türkiye’deki uzantıları hemen teşhis edilebilecek bir tartışmanın, henüz tüm boyutlarıyla taşınmamış olması düşündürücüdür.

Özgücülüğü doğrudan konu alan ender çalışmalardan, Prof. Dr. Suavi Aydın’ın 1998 yılında yayımlanan makalesi, Türkiye solu ile milliyetçi eğilimlerin kesişme noktaları üzerine olup “özgücülük” meselesinin henüz ve hâlâ salt “devletçi” ve “milliyetçi” ideolojilerle bağlantılı olarak düşünüldüğüne işarettir (6). Yalnızca solu hedeflemesi nedeniyle son derece dar kalmış bir ilk adım olarak önem taşımaktadır.

Türkiye’de özgücülük tartışmasını görmezden gelmenin ve yalnızca “milliyetçilikle” sınırlamanın son derece güncel gerekçeleri olduğunu düşünüyorum. Sosyal bilimciler, içinden geçtiğimiz siyasal bunalım döneminde, Kemalist tarih görüşünün, yerini liberal bir tarih sentezine terk ettiğini görüyor ya da duyumsuyorlar. Kemalist tarih görüşü en azından teorik üretkenliğini tümden yitirmişken, büyük tekellerin özel üniversitelerinde istihdam edilen, basında, popüler dergilerde köşe başlarını tutan yeni bir sosyal bilimci ve tarihçi kuşağı, Türkiye’de demokrasinin neden sakat geliştiğine ya da Batı normlarından uzak kaldığına ilişkin bir argüman yığınıyla kamu kanaatini belirlemeye çabalıyor.

Devam etmeden yönteme ilişkin bir parantez açmak isterim. Bundan sonraki kısımda, Türkiye’de özgücülüğün (neo)liberal çeşitlemesini sunmaya çalışacağım. Kuşkusuz böyle bir taslağı çizmekte belli zorluklar bulunuyor. Birincisi, liberali teşhisin, daha açıkçası, muhafazakârlık ile liberallik arasındaki ayrımın, “neoliberal” dönemde silikleşmesidir. Bununla birlikte, aslında ayrımın, önceki dönemlerden daha muğlâk olduğunu sanmıyorum. En azından eskiden de sınıf çatışması söz konusu olduğunda, konu kültür ve düşünce dünyası olsa bile, bir liberal ile muhafazakâr arasındaki farklar silikleşiyordu. Neoliberal dönemi, bu olağanüstü ittifakın kalıcılaşması olarak görebiliriz. İkincisi, neoliberal dönemde özgücülük tartışmasının henüz yeterince gelişmediği koşullarda, önceki özgücülüklerde olduğu gibi ayrıntılı geçmiş ve gelecek kurgularını aktarmayacağım. Tüm bu kurguların, güncel siyasal konumdan hareketle kurulduğunu düşünenlerdenim ve başlangıç olarak, tarihsel kurgularla güncel siyasal önerilerin örtüşme noktalarına değinmekle yetineceğim. Üçüncü ve son olarak; Türkiye’de liberal özgücülüğü, kapağında “sosyalist” ibaresi bulunan Birikim dergisine, bunun da önde gelen yazarlarına odaklanarak irdelemeyi seçtim. Bunun, özgücülük tarihine bakarak son derece meşru ve öğretici olduğu söylenebilir. Ne de olsa, tarihte de özgücülüğün teorize ettiği toplumsal seferberliklerin soldan meşrulaştırılmasına gereksinme oluyor, bunların mutlaka sol çeşitlemeleri ve görünümleri bulunuyordu. Almanya’da devletçi ya da liberal dönemde sosyal demokrasinin bir kısmı ile ABD’de progressivist sol, bu seferberliklerde “radikal” ya da “Marksist” yorumlardan koparak yeni kurulan “merkeze” dahil ediliyorlardı; bu siyasetlerinde denk bir ideolojik dönüşüm geçirmeleri de anlaşılabilir.

Amerikan sosyolojisinin kuruluş adımları atılırken, Amerika’nın özgün toplumsal kurumları incelenip, Amerika’da “sınıfların” olmadığı görüşü dile getirebiliyordu.

Devamla; Kemalist tarih görüşünü ana hatlarıyla betimlemede, liberal tarihçilerin referanslarını da izleyip Kadro dergisini numune olarak alacak olursak işimiz kolaylaşıyor. Kadro dergisinin önemli adlarından Şevket Süreyya’nın Kadro ve İnkılap adlı ünlü çalışmasına, “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir millet” ülküsünün sözcüsü olmaya çalıştığını belirterek başlaması yeterince açıklayıcı olmalıdır. Bu vurguları, gelişmiş “metropol” ülkelerini temel alan tarihsel maddecilikle hesaplaşmanın izlemesi, “milli kurtuluş hareketleri” ile “sınıf kavgasını” öne koyan Marksizm arasında önemli teorik farklar bulunduğunu, “milli sermayenin vücut bulmadığı yarı feodal bir Asya nizamı altında idare edilenlerin, iktisaden esir oldukları memlekette ise batı manasıyla Sınıflardan ve Sermaye hareketlerinden” (7) söz edilemeyeceğini ileri sürmesi gene tipik özgücü varsayımlar olarak önümüze çıkıyor.

Türkiye’de sınıflar yeterince gelişmediğinden, Batı tipi bir liberal demokratik sistemle ülkeyi yönetmenin mümkün olmadığı, bu nedenle sınıflardan azade bir bürokrat kesimin, yani Kemalistlerin önderliğinde, devletçi siyasayla bir “millet” olarak kalkınmak gerektiği, Kemalist özgücülüğün başat öğeleri oluyordu. Kemalist kadronun egemenliği, sınıfların gelişmemiş olmasıyla meşrulaştırılıyordu.

Peki, liberal tarihçilik ve sosyoloji, Türkiye çözümlemesinde yer yer “faşizm” olarak damgalayacak denli ileri gittikleri Kemalizm’den ne ölçüde ayrılmaktadır? Başlangıç olarak şu söylenebilir: İkisinde de Cumhuriyet kadroları, sınıflardan, Batı tipi sınıflardan bağışıktır.

Eski Marksist ve şimdi liberal tarihçilerin önde gelenlerinden, Sabancı Üniversitesi tarihçisi Halil Berktay, bir gazete yazısında, Yalta Konferansı’nda Türkiye’nin “sosyalist blok”a da “hür dünya”ya da alınmamış olmasını, Türkiye’nin “örneği başka hiçbir yerde kalmamış, egzotik veya grotesk toplumsal olayları inceleme laboratuarı olarak” bırakmak istemelerine bağlıyordu. Daha ilginç biçimde, eskiden, “tarihin evrensel yasalarına inandığı” zamanlarda Türkiye’nin özgünlüğüne ilişkin bu öyküyü anlatan babasına dudak büktüğünü, şimdi ise bunu daha çok düşünmeye başladığını ifade ediyordu. Bir ufak anekdotta, Marksizm’den liberalizme kaydıkça Türkiye’nin özgünlüğüne daha fazla inanmaya başladığını dile getirmesi, liberallerin devletçi geçmişle paylaştıkları önemli zemini özlü biçimde betimlemektedir. Liberal dünya görüşüne geçişle, Türkiye’nin kuraldan sapmış özelliklerini keşif kol kola ilerliyor.

Bugün büyük yaygınlıkla işlenen liberal özgücülüğün bir geçmişi var: Belki de ilk çarpıcı temsilcisi, İdris Küçükömer’dir. Türkiye’de solun hem yaygın toplumsal destek kazandığı, hem iktidar mücadelesinde önemli aşamalar kaydettiği bir dönemde, 1969 yılında Küçükömer, solun bütün hattını sorunsallaştıran tezler ortaya atıyordu; tezler, Türkiye sol hareketini muhafazakârlıkla bağdaştırmada son derece çekincesiz olmaları bakımından çarpıcıydı.

Küçükömer, Osmanlı’nın, özgün yapısı nedeniyle kapitalizmin evrimine izin vermediğini, kapitalizmin Osmanlı’daki çıkarlarını, Tanzimat’tan itibaren yönetimi ele geçiren aracı Batıcı bürokratik eliyle sağladığını ileri sürüyordu. Cumhuriyet’te ise temel eğilim sürmekle birlikte, devlet bir ilkel birikim, zorla sermaye aktarma yoluyla belli bir burjuvazinin gelişmesini sağlamış, Cumhuriyet bürokrasisi “politik iç ve dış ilişkilerini yerli özel sermaye ve büyük toprak sahibi çevrelerinin aracılığı” ile kurmuştu. Demokrat Parti ve Adalet Partisi’nde gördüğümüz sağ, İslamcı-Doğucu potansiyel, bu ittifakın ürünüydü, ama aynı zamanda solun gerçekten ittifak etmesi -hatta özdeşleşmesi- gereken “halkı” temsil ediyordu (8). Türkiye’de asıl sol gelenek, Prens Sabahattin’den Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na, Demokrat Parti’den Adalet Partisi’ne uzanan “doğucu-İslamcı” akımdı. Sol, aslında “sağ” olmalıydı.

Büyük bir skolastik olduğuna kuşku yok. Çok kısa bir süre sonra, 15-16 Haziran Olayları’nda işçi kitlelerinin büyük bir gövde gösterisiyle, Türkiye’nin en büyük iki kentine fiilen el koyması ya da 70’li yıllarda işçi sınıfının nicel ve siyasal olarak güçlenmesi Küçükömer’in tezlerini ve 60’lı yıllarda Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) gibi iktisat tarihi tartışmalarındaki “sınıfsızlık” ve “özgücülük” arayışını baltalamadı. Ne de olsa, tartışma büyük ölçüde “geçmişte” kalmıştı.

Peki, İdris Küçükömer’in yeniden kurduğu bu özgün geçmiş, nasıl “bugüne” taşınıyordu, bu tarihin güncel siyasal uzantıları neydi? Küçükömer, bir sosyoloji önermekten öteye gidebildi mi, tartışılır. Ama en azından retorikte bir “sol iktidar” tasarımıyla hareket ediyor, yoksul halkı ve emperyalizmi çözümlemelerinde vektör olarak alıyordu. Bu haliyle, sınıf mücadelesinin teorik ya da güncel keskinliğini yumuşatma arayışındaki Amerikan progressivist entelektüelleri anımsatmaktadır. Gene de siyasal alanda yalnız kaldı ve liberal bir sol anlayışın örülmesini gerçekleştiremedi.

İdrisizm’in güncel siyasette ilk uzantılarının ortaya çıkması için, mevcut sol kadroların kırıldığı ve siyasal şiddetin büyük bir entelektüel boşluk meydana getirdiği 1980 darbesi zorunludur. Asıl olarak 1980 sonrasında, Küçükömer’le birlikte Yeni Gündem gazetesinde, “solcu” olma iddiasını yitirmemiş olsa da pratik sol mücadeleden kopmuş, genel olarak Birikim dergisinden gelen bir yazar ekibi, liberal ideolojiyi işlemeye devam etti: Güncel hedef, şu ya da bu yolla bir sol iktidar programı geliştirmekten çok, tarihsel nedenlerle eksik kalmış demokrasiyi sağlamak oluyordu.

Kadro dergisinin önemli adlarından Şevket Süreyya Aydemir.
Prens Sabahattin.

Böyle bir tarihsel eksikliğin, nasıl bir güncel siyasayla doldurulabileceği, derginin bir kapağında yeterince açık biçimde ifade edilmişti: “Prens Sabahattin’den Turgut Özal’a.” Derginin açık Özal savunusu yaptığını söylemek gerçekçi olmaz; zaten “sol” ve “eleştirel” retoriğin böyle bir açık savunuyu kaldırması beklenemez. Bunun yerine, savunu tarihe ve sosyolojiye bırakılmıştır; nitekim bu yazıda yararlandığım, Yeni Gündem dergisi üzerine bir yüksek lisans tezinin yazarı, darbenin hemen ertesi dönemde, derginin en büyük ağırlığı Turgut Özal ve Demirel gibi siyasetçilere vermesine duyduğu şaşkınlığı gizleyememektedir; aktardığına göre, Ahmet İnsel, dergide liberal sağ çizginin bu ölçüde işlenmesinin “demokrasinin gidişatı açısından önemli” olduğunu ileri sürüyordu (9). Acaba bu çevre için liberal-sağ tezler ne zaman öncelik taşımadı? Özgücü yaklaşımla sınıf çatışmasının örtbas edildiği bir entelektüel kurguda, bu önceliğin hiç eksilmediğini görüyoruz.

Bilindiği üzere, demokrasi sosyal bilimlerde, felsefede, günlük gazetelerde en çok tartışılan kavramlardan biridir; modernist ana akım yorumlardan, postmodern, postyapısalcı yaklaşımlara, Marksist-Leninist yorumlara dek pek çok açıklaması bulunuyor. Ülkemizdeki liberal yazarların muhafazakâr-sağ siyasetle bağlarını her zaman gerekçelendiren bu “demokrasi”  kavramının içeriği ise 1970’li yılların sonlarında yayımlanmaya başlayan ve belli bir dönem radikal sol çevrelerin de göz ucuyla okudukları Birikim dergisinde doldurulmuştur. Demokrasi, söz konusu çevrenin önde gelen adlarından, liberal yazar Murat Belge’nin Türkiye gündemine soktuğu bir kavram olarak “sivil toplum”un bir türeviydi. Buna göre, Türkiye’nin Osmanlı’dan beri gelen katı devlet yapısı, sınıflar üzerinde uyguladığı vesayetle, Türkiye’de “devleti sınırlayacak” bir sivil toplumun gelişmesini önlemişti ve bundan çıkacak güncel mücadele, milliyetçi bürokrasiyi gerileterek burjuvazinin önünü açacak olan demokrasi mücadelesiydi. Türkiye’de sosyolojinin tanınmış adlarından Prof. Dr. Çağlar Keyder’in Türkiye’de Devlet ve Sınıflar çalışmasını da buraya eklemeden geçemeyiz; kitap, özgün tezleri bir yana, omurga olarak İttihat Terakki ve Cumhuriyet kadrolarınca ket vurulmuş burjuvazi ve bu nedenle güdük kalmış sivil toplum savlarına dayalı liberal tezleri benimsiyordu (10). Çalışmanın, geleneksel tarihçilikten farklı yol arayan sosyal bilimcileri uzun süre etkilediği söylenebilir.

Ket vurulmuş bir burjuvazi ve Kemalist vesayet zincirlerinden kurtulabilse, bizim tarihimiz de demokrasi ve sivil toplum istikametindeki “olağan” ve “evrensel” akışa uyabilecek, Türkiye’nin Batılılaşamama serüveni kimi liberal sosyolog ve tarihçilerin açıkça övdüğü ve Birikim dergisinin de “demokrasi imkânlarını” tanıttığı Avrupa Birliği tasarımında mutlu sona erecekti. Söz konusu olan ütopik bir kurgu değildi ve Türkiye burjuvazisinin zincirlerinden kurtulması, AKP iktidarında gerçekleşiyordu.

 

Mesih umudu: AKP iktidarı

Gerçekten de, 2002 yılındaki AKP iktidarı, akademik liberalizmin iki asırdır yolunu gözlediği, “demokrasi teleolojisi”ni gerçekleştirecek bir mesih sıfatında karşılanıyordu. Birikim çevresi, bu iktidarda, yıllar boyu savunduğu tarih akışının bir nihayetini görüyordu ve belki de bu nedenle, her zamanki eleştirel mesafesini ve profesyonelist söylemini korumakla birlikte, açıkça bu yeni gelişmenin destekçisi ve hızlandırıcısı konumunu aldı.

Ayrıca, liberal sosyal bilimlerin asıl baskın ve egemen düşünce kanalı olarak ortaya çıkabilmesini de aynı güncel dönüşümlerle doğrudan ilişkilendirebiliyoruz; 2002 AKP iktidarının burada pek çok bakımdan eğilimleri daha sarih biçimde ortaya çıkardığına tanık oluyorduk. Cumhuriyet yapısı ve ideolojisini mahkûm etmenin geçer akçe olduğu, açık basında yer yer tarih ve mantık dışı eleştirilerin bile rahatlıkla kamu kanaatine sunulabildiği bir dönemde bu tarih yazımının güncel siyasetteki sonuçlarını takip etmek ve özgücülüğün yeni biçimde işleyişini anlamak çok daha kolaydır.

AKP iktidarı, akademik liberalizmin iki asırdır yolunu gözlediği, “demokrasi teleolojisi”ni gerçekleştirecek bir mesih sıfatında karşılanıyordu.

Birikim dergisinde, AKP’nin 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelmesi, “Muhafazakâr, Demokrat İnkılap” olarak niteleniyordu; alt başlık ise gözetilen tarihsel sürekliliği dışa vurmaktadır: “1946-1983 ve sonunda 3 Kasım”. Soğuk Savaş düzeniyle Türkiye’yi bütünleştiren Demokrat Parti ve keskin büyük sermaye siyasasının bir uzantısı olan 24 Ocak kararlarının uygulayıcısı ANAP’ın ardından, net neoliberal çizgisiyle AKP iktidarı, bir inkılabın uğrakları ilan ediliyordu.

Bu inkılabın aktörlerine gelince; Birikim dergisinin genel yayın yönetmeni Ömer Laçiner, “3 Kasım, en baştan da ifade edildiği gibi, örneğin AKP’nin 15 yıldır görülmemiş yükseklikteki bir oy oranıyla seçimi kazanmış olmasına indirgenemeyecek bir ‘devrim’ -bu abartılı geliyorsa- yeni bir durumdur” derken, artık karakteristiği haline gelmiş fazla “esnek” söylemiyle Türkiye’nin “otantik” burjuvazisinin yükselişine işaret etmekteydi.

Otantik, asıl ve özgün anlamlarını bir arada karşılar; Laçiner’e göre otantik burjuvazi, daha önde Erbakancılık çizgisinde ifade edilen ortodoks İslamcı hareketten kopan “yeni unsurlardan” oluşuyordu. Bunlar, “ endüstriyel üretimden pazarlamaya, bankacılıktan medyaya kadar ekonominin bütün alanlarında modern rakiplerinden kalite ve performans olarak hiç de aşağı kalmayan işadamları, üst düzey uzman, teknisyenlerden, bu konum ve işlevlere aday üniversite öğrencilerinden oluşan, büyük çoğunluğu genç bir orta sınıf kesimi” (11) olarak, Türkiye’de eksik kalan “burjuva demokratik” dönüşümün adımlarını atıyordu. Bu yeni otantik ve aynı anlama gelmek üzere “İslami” burjuvazi, sırf ekonomik çıkarlarını gözetiyor olması nedeniyle, “ekonomi dışı-üstü (…) fonksiyonlarıyla hükmeden pre-modern kalıntı iktidar sahiplerini”, bu şifreleri çözecek olursak, Cumhuriyetçi bürokrasiyi “ya gerilemeye ya da tabi olmaya zorlayabileceğini” (12) görüyordu. Ahmet İnsel’e göre de “bu muhafazakâr modernleşmeci… yeni orta sınıfın en büyük özelliği, geleneksel cumhuriyet elitlerinin hegemonyasına tabi olmaması” idi. Başka deyişle, AKP iktidarı sanki Amerikan liberal özgücülüğünce üretilmiş bir “self-made man” tipolojisinin kendiliğinden zaferini temsil ediyordu (13). Sırf ekonomik çıkarlarının verdiği hırsla, ekonomik çıkarlarını gerçekleştirme yolunda ilerledikçe, Türkiye’yi otoriter rejimden “liberal demokrasiye” taşıyacak siyasal adımları atacaktı.

Yeni gelişen “İslami burjuvazi” kendi yaşam tarzını da yaratıyordu.

AKP’nin sosyolojik ve tarihsel tarifi bununla sınırlı kalmamaktadır ve Ahmet İnsel’in analojileri de burada pekiştiricidir; İnsel’e göre kurulu düzene karşı tepkinin ifadesi olan bu yeni burjuvazinin partisi, bir bakıma ABD’deki Cumhuriyetçi partiyi anımsatıyordu. İnsel’in, “bütün Batı toplumları içinde en fazla dindar olanlar Amerikalılardır” saptamasını, Birikim liberalizmiyle Amerikan exceptionalismi arasında kurduğum köprünün onaylanması olarak alıyorum. Partide “pragmatizm, girişimcilik, icraatçılık, iktisadi liberalizm” gibi saiklerin bulunduğunu, bu “pragmatizmin hoşgörü olarak da tezahür etmesini” sağlayabileceğini dile getirmektedir (14). İslami otantik burjuvazi, gene exceptionalismin kahraman protestan ve tarihsiz burjuvazisi gibi, jingoist ya da liberal olma seçenekleriyle karşı karşıyaydı.

Bu noktada, kapağında “sosyalist” sözcüğünü taşıyan bir dergi için ilginç ve öğretici bir ayrıntıyla karşı karşıyayız. Aynı kadronun, çok kısa bir süre önce ilk adımlarını attıkları bir sol parti girişimi vesilesiyle kamu kanaatine sol programda “sınıf temelli söylemlerin bırakılması gerektiğini” va’z ettiği düşünülünce, “özgücülükle” damgalanmış bir düşünsel serüvenin ağır liberal motifleri daha net görünmektedir. Burada, İslami burjuvazinin yükselişi ile örneğin yeni solun siyasal rotası hakkındaki fikirlerini karşılaştırdığımızda şu tablo ortaya çıkmaktadır: Burjuvazi, bürokratik vesayeti kabul etmez ve ekonomik çıkarları doğrultusunda siyasal yapıyı zorlayabilirse “inkılap yapar” yani kalıpları altüst eder; buna karşılık, işçi sınıfı ekonomik çıkarlarını temel alan bir siyaset izlememelidir. Başka deyişle, işçi sınıfına yasak olan “sınıf indirgemeciliği”, burjuvaziye serbest görülüyordu.

Durumun bir de sosyal bilimlerle ilgili bir boyutu var: Burjuvazinin ekonomik çıkarlarını tutarlı biçimde izlediğinde “derinden devrimler” yaptığına ilişkin bu alt metin, son yirmi yıl içinde, örneğini yukarıda Alman tarihçiliğiyle ilgili verdiğimiz örnek de dahil, pek çok önemli yapıt tarafından sorunsallaştırılan, 19. yüzyıl liberallerinde ya da Soğuk Savaş Amerikan ideolojisinde az rastlanır türden bir burjuvazi övgüsüdür (15). Bu giriş niteliğindeki çalışmada ayrıntılı tartışma niyetinde değilim; ama akademik tarihçilikte bile “burjuva devrimi” ve “burjuvazinin getirdiği demokrasi” kavramı, burjuvazinin tarihin herhangi bir anında “ilerici” rol oynadığı, radikal biçimde sorgulanmaktadır. Ömer Laçiner özelinde Birikim dergisi, “burjuvazinin” açık iktidarı olarak gördüğü bir hükümeti değerlendirirken, bu tartışmaları toptan görmezden gelmektedir.

Normal buluyorum; bir seçme ve eleme işlemidir. Bu eleme işlemine, söz konusu yeni teorik tartışmaların yanı sıra, büyük sermayenin AKP iktidarıyla kurduğu bağlar da kurban gitmişti; AKP’nin seçimi kazanması üzerine büyük sermayenin sıra dışı övgüleri, iktidarın en kritik dönemlerinde, 27 Nisan Muhtırası, Cumhurbaşkanlığı Seçimi, Kapatma Davası gibi evrelerde hiç de yeni ve İslami olmayan, yerleşik büyük sermayenin verdiği kritik destek Birikim çözümlemelerinde sorunsallaştırılmıyordu (16). Böyle bir burjuvazi yükselişini “spektaküler” ve “devrimsel” kılmak için, kuşkusuz burjuvazinin ceberrut ve arkaik bir yapı nedeniyle daha önce yüksel(e)mediğini göstermek için, senaryoda yerleşik sermayenin rolünü geri plana itmenin zorunlu olduğunu kabul ediyorum.

Derginin bu çözümlemelerinin, seçme muhafazakâr ideologlarca alkışlanıyor olması şaşırtıcı değildir. Siyasal devrim düşüncesine ve jakobenizme muhalefetini her fırsatta dile getiren, tanınmış liberal-muhafazakâr Taha Akyol, 9 Aralık 2002 tarihli Milliyet’teki yazısında Birikim’in bu sayısını gazete köşesinde övmekten geri kalmıyor, AKP’nin gelişmesini “derinden bir devrim” olarak saptayan yaklaşımını öne çıkarıyordu (17). Hem ulusalcılık lehine hem neoliberal hükümet yanlısı açıklamalar yapabilen siyaset sosyologu Prof. Dr. Nur Vergin, “Türkiye bir burjuvazi devrimi yaşıyor” derken Birikim dergisinin paylaştığı düşün dünyasını işaret ediyordu.

AKP iktidarıyla Türkiye’de yeniden kurulan merkezin ideolojik hazırlığında, özgücülüğün belirgin rolünü görebiliyoruz. Ömer Laçiner’in, 28 Şubat vesilesiyle tarih ve toplumumuz üzerine notları, bu konuda tipik bir örnek arz ediyordu. Laçiner, yazısına Batı ile Doğu toplumları arasında kategorik bir fark çizerek başlamaktadır. Bu fark o denli özseldir ki, Doğu’da görülen modernleşme hamlelerini, modern kurumları bile derinde belirlemektedir: “Kağıt üzerinde ve dış görünüşleri hayli modern, ‘Batılı’ olan bu yapılar, adeta içeriklerine nüfuz etmiş o topluma özgü bir ‘şey’den ötürü (…) Batı’daki ‘asıl’ları gibi işlememekte, orada oynadıkları rolleri oynayamamaktadırlar.” Bu yapılardaki değişime rağmen kendini koruyabilen, Doğu’ya özgü ‘şey’i bilemiyor ya da anlayamıyorum, anladığım, sözün nereye getirileceğidir: “Dolayısıyla modern çağ Batı toplumlarının tarihini, bu tarihin önemli bir kesitindeki olayların niteliğini, seyrini ve mantığını başta burjuvazi ve işçiler olmak üzere sınıfların açık tutum ve eylemlerinin karşılıklı ilişki ve mücadelelerinin sonuçları üzerinden anlatmak pekâlâ (…) yeterli olabilirken; Doğu toplumlarının modernleşme tarihini benzer bir model içinde açıklamak mümkün değildir.” (18) Birikim adlı “sosyalist” derginin genel yayın yönetmeni, özgün koşullarımızda sınıf mücadelesinin toplumsal bir karşılığı olmadığını belirtmektedir.

Ortada sınıflar ve sınıf mücadelesi yoksa, “sınıf” ve “sınıf mücadelesi” sözcüklerini ne yapacağız? Neyse ki “Doğu toplumsal formasyonları için sınıf ve sınıf mücadelesi kavramlarının ‘yerini tutabilecek’ kavramlar üretmek”, olmazsa “bu kavramlara buralardaki özgüllüğü karşılayacak bir içerik” kazandırmak gibi ulvi bir görevi Laçiner bizim için üstleniyor; bu kez Marksizm’e doğru esneyen bir söylemle, “sınıflardan söz edebilmek için sürekli, kalıcı bir sınıf mücadelesinin ön şart olduğu belirtilmelidir. Bunun anlamı (…) bir mücadele süreklilik kazanmaya başladığı anda (…) sınıfların da teşekkül etmeye başlamasıdır” dedikten sonra, bir yana doğru çok esnemiş olacak ki, hızla öbür yana savruluyor: “O halde bir toplumsal formasyonda içeriği, konuları görece aynı kalan sürekli bir mücadele varsa, bunun tarafları -kendi aralarındaki ayrımlar bir yana- birer ‘sınıf’ olarak ele alınabilirler.” (19) Başka deyişle, Batı’da (kuşkusuz tarihsel maddecilikte) belirlendiği üzere, “sınıf mücadelesi”, sınıfların, üretim tarzındaki konumlarından kaynaklanan nesnel ve antagonistik varlığını ifade etmiyor; onun yerine, ülkemizde “sürekli” mücadele eden bir takım taraflar -herhalde İslamcılar ile Cumhuriyet seçkinleri- var ve bunlara “sınıf” dersek, “sınıf mücadelesini” de teşhis etmiş oluyoruz.

Liberaller sınıf kavramını terk ettiler, ama bakalım tekel işçileri ne diyor?

Anladığım şudur; teorik olarak, Laçiner’in sınıf mücadelesi demek için sınıfa, işçilere, sermayedarlara, bunların siyasal uzantılarının hareketlerini incelemeye gereksinmesi yok, yalnızca herhangi bir mücadeleye gereksinme var; ona “sınıf” sıfatını hemen takabiliyor, aynı keyfilikle, yeni bir siyasal gündemde çıkarabiliyorsunuz, portatiftir. Anlamadığım ise, Ömer Laçiner’in Marksizm’le ve Batı’yla hiçbir ilgisi kalmamış bu kendi keşfi olan toplumsal “tarafları” neden sözgelimi “takım” olarak nitelemeyip hâlâ sınıf ve sınıf mücadelesi kavramlarıyla karşılamakta ısrar ettiği, söylediklerinin Marksizm’le karıştırılması “tehlikesini” göze aldığıdır. Acaba neden tam da bu mu? Marksizm’le -hatta derginin kapağındaki “sosyalizm” ibaresiyle hiç ilgisi olmayan söylemlerinin- yüzeysellikle malul sol tartışma ortamlarında Marksizm’le karıştırılmasını istiyor olabilir mi?  Burada gerçekten de Şark’a özgü bir zekâ sezmemek olanaksız.

Her ne kadar “sınıflar”dan söz edilse de, neoliberal dönüşümle sermayenin çıkarları doğrultusunda siyasal aygıtın yeniden düzenlendiği bir dönemde, bu özgücü tezler aracılığıyla olmadığına ikna edilmeye çalışılan sınıfın burjuvazi değil, emekçiler olduğunu söylemem haksızlık sayılmamalıdır. TÜSİAD çekirdeğinden tüm bir siyasal yaşama uzanmış, devasa bir sermaye birikimiyle, tekeller düzeyinde kurumlarını işleten örgütlü Türkiye sermayedarlarına, bu özgücü teorilerin “enteresan” gelmekten başka bir etki göstereceğini sanmıyorum. Ancak, Turgut Özal “demokrasisinden” beri nesnel olarak dağılan, her türlü toplumsal güvenceden, siyasal örgütlülükten yoksun bırakılan, aydınları, kadroları büyük siyasal baskıyla tasfiye edilen işçi sınıfı ve sosyalist hareket üzerinde etki göstermesi muhtemeldir.

Nitekim Laçiner’in yukarıdaki satırları yazdığı tarihte “olmayan” ya da “vesayet altında” olan sınıflardan biri, burjuvazi, bir yıl sonra, Ömer Laçiner’e göre sırf ekonomik çıkarlarını kovalayarak, bir aktör rolünde burjuva demokratik dönüşüm için siyasal adımları atıyordu. Bundan sonra geriye, sınıfın asıl uzlaşmaz mücadele zeminini örtüp gerekirse başka bir mücadeleye “sınıf” sıfatını da koyarak, AKP iktidarıyla Türkiye’de kurulan yeni merkeze doğru solu yönlendirme işi kalmaktadır.

Ömer Laçiner, “burjuva demokratik dönüşüm” yolundaki muhafazakâr inkılaptan bir yıl önce ülkedeki “mücadelenin aktörleri Batı’daki türden sınıflar değil, onların çoğu kez bölünerek bir parçası oldukları taraf kombinezonlarıdır” (20) demişti. Gerek “otantik” gerek “geleneksel” burjuvazi, 2002 yılından beri çıkıp sınıf çıkarlarını siyaset sahnesinde göstere göstere ilerletti. Birikim’in otantik kumaştan diktiği bu “taraf kombinezonlarını” işçi sınıfı ile genç sosyal bilimcilerin giyip giymeyeceğini ise, sınıf siyasetinin daha da keskinleşeceği önümüzdeki dönem gösterecektir.

 

DİPNOTLAR

1) Charles Horton Cooley, Social Organization: A Study of the Larger Mind, 3. baskı (New Jersey: Transaction Publishers, 2003).

2) Michael Kammen, “The Problem of American Exceptionalism: A Reconsideration”, American Quarterly, Cilt. 45, sayı 1 (Mart, 1993), s.1-43: 12.

3) Bir parantezle belirtelim: Özgücülüklerin bu “evrensel” özelliğine bakarak, tarih, sosyoloji ve iktisat başta olmak üzere, tüm sosyal bilimleri sorunsallaştırmamak olanaksızdır. Exceptionalism konusunda son derece çarpıcı kitabın yazarı Dorothy Ross, “sınıfı” kategorik olarak dışlayan marjinalist iktisadın tam da söz ettiğimiz dönemde ortaya çıktığına işaret ederek, böyle kökten bir sorunsallaştırmanın çok da yanlış olmayacağını gösteriyor. Acaba sosyal bilimler en başından beri “sınıf” özürlü mü? Son dönemde modern görüşler ne denli sorgulansa, Marksizm çeşitli biçimlerde katılsa bile, acaba sosyal bilimler bu doğuştan özrü hâlâ taşıyor olabilir mi? Bu soruların yanıtlarını başka bir çalışmada ele almayı umuyorum. Exceptionalism üzerine ayrıntılı bir inceleme için Dorothy Ross, The Origins of American Social Science, Cambridge: Cambridge University Press, 1991.

4) David Blackboun ve Geoff Eley, The Peculiarities of German History: Bourgeois Society and Politics in Nineteenth-Century Germany, (Oxford: Oxford University Press, 1984).

5) ibid, 5-8.

6) Suavi Aydın, “ ‘Milli Demokratik Devrim’den ‘Ulusal Sol’a Türk Solunda Özgücü Eğilim,” Toplum ve Bilim, 78 Güz 1998.

7) Şevket Süreyya Aydemir, İnkılap ve Kadro, 2. baskı (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1968) 53, 110.

8) İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması, 5. baskı (İstanbul: Bağlam Yayınları, 2007) 137-138.

9) “Fakat burada esas sorun içerik konusundan önce derginin bu yönde eğilme ihtiyacı hissetmesidir. 12 Eylül olmuştur. Demokrasi ayaklar altındadır. Ve ondan sonra mikrofon tutulan kişiler içinde sağcılar fazlalıktadır.” Bu sözlerin yazarı Selçuk Oktay, söz konusu durumu Ahmet İnsel’e sorduğunda aldığı yanıt şudur: “O dönem Yeni Gündem dergisinde Prens Sabahattin’den Turgut Özal’a liberal sağ çizginin vurgulanması ve bunun Türkiye’deki demokrasi hareketinin gidişatı acısından öneminin hatırlatılması, vurgulanması önemli idi.” Selçuk Oktay, “12 Eylül Sonrası Solun Teorik Kurgusu İçerisinde Yeni Gündem Dergisinin Yeri,” Yıldız Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009: 80.

10) Çağlar Keyder’in görüşlerinin kapsamlı bir derlemesi ve eleştirisi için, “özgücülük” yaklaşımını da derslerinde tanıma ve tartışma olanağı bulduğum Doç Dr. Nadir Özbek’in şu makalesine başvurulabilir: “Alternatif Tarih Tahayyülleri: Siyaset, İdeoloji ve Osmanlı-Türkiye Tarihi”, Toplum ve Bilim, no. 98 (2003): 234-54.

11) Ömer Laçiner, “DP, ANAP ve sonunda AKP”, Birikim, sayı 163-164 (Kasım-Aralık 2002) s.10-20: 12-13.

12) ibid, 19.

13) Bu “self-made man” figürü, kuşkusuz Tayyip Erdoğan’dır. Ahmet İnsel’in şu sözlerinde okuyoruz: “Erdoğan ise ‘halk’tı. Halk olduğunu ayrıca ifade etmesine de gerek yoktu. Beden dilinden diğer tüm özelliklerine kadar, doğal olarak böyleydi. Türkiye Cumhuriyet tarihinde sivrilmiş siyasal önderler arasında en fazla, otantik biçimde ‘halk’ olan kişiydi. Halktan gelmiş olsalar da, devlet tornasından geçmiş, “ehlileşmiş” diğer cumhuriyet elitlerinin önüne bileğinin hakkıyla geçmiş bir yeni orta sınıf eliti Erdoğan. Daha kabadayı, daha otoriter ifadeli, nobran delikanlı muhafazakarlığıyla bezenmiş bir pragmatizm ve icraatçılık bu. Her şeyden daha önemlisi sahici ve mütevazı, ya da böyle algılanmaya çok müsait bir duruş, Erdoğan ve yakın çevresine damgasını vuruyor.” İyimser bakıyorum, bu sözleri, Ahmet İnsel’in, Erdoğan’a oy veren orta sınıfın düşüncelerini sergileme çabasıyla kendi fikirlerini harmanlaması olarak görmüyorum; herhalde yazar “otantik” burjuvazinin görüşünü ayrıntılı betimleme hevesiyle, aşırı özdeşleşme sendromuna kurban gitmiş olmalıdır. Medyanın ve halkla ilişkiler ofislerinin Tayyip Erdoğan’a ilişkin imaj çalışmalarına kendini fazla inandırmış görünüyor. Ahmet İnsel, “Olağanlaşan Demokrasi Ve Modern Muhafazakarlık”, Birikim, sayı 163-164 (Kasım-Aralık 2002) s. 21-28: 22.

14) ibid, 24.

15) Burada, burjuvaziye ekonomik çıkarlarıyla doğru orantılı gerçekleşen bir siyasal ilericilik atfeden anlayış, kuşkusuz gerekçesini Marx’ın ve Komünist Manifesto’nun son derece yüzeysel okumalarında bulabilir. Yalnız, bunun hangi Marksist çeşitlemelere denk düştüğü bir yana, bunlara gönderme yapanların Marksizm konusundaki tutarlılığını kanıtlamıyor. Nitekim Marx’ın aynı pro-burjuva vurguları, çoğu zaman Mehmet Altan gibi müfrit liberallerin de kendilerini Marksist ilan etmelerini mümkün kılabilmektedir. Bu manzara, Marksizm içinde, bu tür vurguların son derece acımasız bir teorik bakışla yeniden değerlendirilmesi gereğini gösteriyor.

16) Büyük sermayenin AKP krizlerindeki tutumuna ilişkin kısa bir tabloyu şurada sunmuştum: Barış Zeren “Büyük Sermaye AKP’yi Destekliyor Mu?” www.odatv.com, 21.06.2009, çevrimiçi.

17) Taha Akyol, “Muhafazakâr Demokrat İnkılap,” Milliyet, 9 Aralık 2002.

18) Ömer Laçiner, “ ’28 Şubat Süreci’ Vesilesiyle Tarih Ve Toplumumuza Dair Notlar”, Birikim, sayı 131 (Mart 2001) s.15-22: 15.

19) ibid, 16.

20) ibid, 15-16.