Ana sayfa 73. Sayı Tekel işçisinin anımsattıkları

Tekel işçisinin anımsattıkları

Parantez

114
PAYLAŞ

Ender Helvacıoğlu

Tekel işçisi bir toplum projesi, bir gelecek projesi sundu. Unutturulmaya çalışılan bir değerler sistemini yeniden gündeme soktu. Boyun eğmemenin, yanındakine güvenin, paylaşmanın, dayanışmanın mutluluğunu tüm topluma anımsattı. Emeğin en yüce değer olduğu, hak için mücadelenin saygı gördüğü, insanların etnik kökenlerine ve inançlarına göre bölünmediği, aynı kaderi paylaşan emekçilerin birbirine düşman olmadığı, var olanın eşit biçimde paylaşıldığı bir toplumda yaşamak istemez misiniz? Tekel işçisi böyle bir toplumun yaratılabileceğini, bu ütopyayı gerçeğe dönüştürecek bir maddi gücün var olduğunu gösterdi.

Ender Helvacıoğlu

 

İnsan nasıl Marksist olur? Marksist olduğunu ne zaman hisseder? Marx’ın, Engels’in ve diğer önde gelen sosyalist kuramcıların yazdıklarını okuyup anlamaya başladığı zaman mı? Sosyalizmi hedefleyen bir partide örgütlü mücadeleye başladığı zaman mı? Bunların hepsi gerekli tabii, ama yeterli mi?

“Benim en önemli buluşum” demişti Marx, “Tarihin itici gücünün sınıf mücadelesi olduğunu söylemem değildir; bunu benden önce başta büyük Fransız düşünürleri olmak üzere burjuva devrimcileri de keşfetmişti zaten.” Yine Marx ve Engels, aristokrasiyi tasfiye eden büyük devrimlerle kurulan kapitalist sistemin kadim insanlık idealleri olan eşitlik, özgürlük ve kardeşlik hedefine ulaşamadığını, sömürüyü ortadan kaldıramadığını, hatta yeni bir sömürücü sistem kurduğunu, bu düzenin değişmesi, tüm sınıfların ortadan kalkması ve sosyalizme ulaşılması gerektiğini söylemenin patentinin de kendilerinde olmadığını belirtmişlerdi. Müthiş bir öngörüyle J. J. Rousseau, ardından Fransız Devriminin sol kanadı Babeuf ve arkadaşları ve sonrasında 19. yüzyılın ilk yarısında ütopik sosyalistler üç aşağı beş yukarı dikkat çekmişlerdi bu olgulara ve farklı bir toplum modeli düşlemişlerdi. “Benim en önemli buluşum” der Marx, “Hedeflediğimiz topluma ulaşmak için gerekli öncü maddi gücü göstermemdir: proletarya”. Marx, işçi sınıfının, tarihin önceki bütün ezilen ve sömürülen sınıflarından farklı olarak, kendisiyle birlikte tüm sınıfları ortadan kaldırma ve sömürüsüz bir toplum yaratma gizilgücüne sahip olduğunu keşfetmişti.

İşte bu, Marx’ın Marksist olduğu noktadır! Marx bu keşfi kitap okuyarak yapmadı; zaten hiçbir büyük keşif okuyarak yapılmaz, iyi okuma ve düşünmeler o keşfe giden yolu döşer ancak. Pratiğin sıcaklığı ve eylem gereklidir keşif için. Marx, bütün Avrupa’yı sarsan 1848 devrimlerinin arifesinde yaptı bu büyük keşfini ve yazmaya koyuldu: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor…” 1848 devrimleriyle, sömürülen bir sınıf, ilk kez, başkalarının kuyruğu olarak değil, kendisi için tarih sahnesine çıkmıştı; Marx’a da bu olguyu keşfetmek kalmıştı. Tıpkı Archimedes’in banyo küvetindeyken beyninde şimşek çakması ve “Evreka!” diye sokağa fırlaması gibi. Daha sonra Paris Komünü, perçinleyecektir bu keşfi.

İnsan böyle Marksist olur. Daha önce yüz kere okuyup bin kere söylediği şeyi yaşaması ve hissetmesi gerekir. Kitaplardan okuduklarımızla işçiler, köylüler, yoksullar hakkında ahkâm keseriz ama kafamızın bir köşesinde bu “cahil cühela takımı”nın nasıl olup da devrimin ve sosyalizmin kuruluşunun öncüsü olacağına dair güçlü şüpheler de vardır. Gerçekten de tek tek bakıldığında, işçiler de toplumun çoğu bireyi gibi, beyinleri bin bir türlü gerici ideolojiyle iğdiş edilmiş, cahil bıraktırılmış, medya tarafından maymuna çevrilmiş sıradan insanlardır. Bunlar mı yapacaktır devrimi? Bunlar mı sosyalizmin kuruluşunun kaldıracı olacaklardır? Tek bir işçi bir hiçtir; tek kaldığımızda hepimizin olduğu gibi. İşçiler bir araya geldiklerinde, ayağa kalktıklarında, talepleri uğruna mücadeleye başladıklarında ve giderek siyasileştiklerinde, toplumun diğer kesimlerinde bulunmayan, üretimdeki konumlarından kaynaklanan onlara özgü gizilgüçleri de ortaya çıkar. Ve biz de -eğer arzu ediyorsak, eğer onlardan yanaysak- keşfederiz bu gücü, kitaplardan okuduklarımızın vücut bulmaya başladığını hissederiz ve Marksist oluruz!

Sınıf bizi Marksist yapar veya Marksist olduğumuzu anımsatır yeniden…

“Anımsama” sözcüğünü özellikle yazdım. Çünkü sosyalist düşünce bir kör inanç, bir dogma değil; dolayısıyla -şekli değil belki ama- özü unutulabilir. Değme Marksistler bile bu unutkanlık hastalığına yakalanabilir. Kimimiz, işçilerin, emekçilerin hareketsizliğine, uyutulmuşluğuna bakıp onlardan umudu keserek başka yollara sapabilir. Düzen içi ufak tefek değişimlerden medet umabilir (Oysa bilinmez mi ki, bu değişimler düzeni değiştirmek için değil, tersine sağlamlaştırmak içindir). Kimi “evrensel” olanlarımız kurtuluşu ileri ülkelerin (emperyalistin kibarcası) müdahalelerinde, kimi “ulusal” olanlarımız ise ordunun müdahalelerinde arayabilir. Kimimiz milliyetçiliğe, kimimiz dinciliğe meylederek güç kazanacağını sanabilir. Kimimiz bir etnik kökene veya bir mezhebe sarılarak oradan devrim çıkarabileceğini umabilir. Kimimiz aydınlara, öğrencilere, orta sınıflara, işsiz yoksullara olmadık işlevler yükleyerek devrimciliğini devam ettireceği hayaline kapılabilir. Hepsinin sonu ya düzendir ya da hüsran…

Gözden ırak olan gönülden de ırak oluyor, ne yazık ki… Sınıfın da kendisini zaman zaman anımsatması gerekir. Öncülük de bu değil midir zaten? Sınıf zaman zaman aydınlarına balans ayarı yapmalıdır. Tekel işçileri işte bunu yaptı. Hâlâ özünü kaybetmeyenlere Marksist olduklarını anımsattı. Ama bu, tekel işçilerinin yaptıklarının çok küçük bir kısmı. Asıl önemlisi, bu hareketin bütün topluma, dosta-düşmana gösterdikleri ve anımsattıklarıdır.

 

***

 

Tekel işçisi, bu toplumda başka bir güç odağının da var olduğunu anımsattı.

Hani hükümetin icraatlarından, toplumu ağ gibi saran tarikat ve cemaatlerden, laik yaşam biçimlerinin tehdit edilmesinden, işsizlikten, yoksulluktan, bağımsızlığın yitirilişinden, toplumsal değerlerin alt üst oluşundan, kısacası gidişattan şikâyetçi olan; hani üç yıl önceki cumhuriyet mitinglerinde büyük bir umutla milyonlar halinde sokağa dökülüp, sonra sahte öncüleri tarafından ortada bırakılan; hani yıllardır peşine takıldıkları partiler tarafından her defasında umutları kırılan geniş kitleler; hani bütün umutlarını genelkurmayın müdahalesine bağlayıp sürekli hayal kırıklığına uğrayan, morali bozulup ülkeyi terk etme sinyalleri veren kentli orta sınıf aydınları var ya, işte tekel işçisi onlara bu sorunlarının çözümü için dayanacakları, umut bağlayabilecekleri başka (ve gerçek) bir güç odağının var olduğunu gösterdi.

Hani yaşamlarından ve topraklarından kopup büyük kentlerin varoşlarını dolduran, oralarda en rezil yoksulluğun kuyusuna, tarikatların ve mafyanın pençesine düşen, dilencileştirilen, kırmızı başlıklı kız misali en büyük düşmanını kurtarıcısı sanan; hani devlet baskısının en koyusunu yaşayıp adsız, kimliksiz kalan; hani birbirine düşman edilen, birbirine kırdırılan geniş kitleler; hani demokrasi özlemleri, demokrasi kılıfıyla dünya diktatörlerine bağlanan, gözleri dağlanmış, beyinleri iğdiş edilmiş gençler, aydınlar var ya, işte tekel işçileri onlara bu yoksulluktan ve uyutulmuşluktan kurtulmaları için dayanabilecekleri, sahte değil gerçekten kendilerinden bir güç odağının var olduğunu gösterdi.

İlginçtir, bugüne dek sahne alan başka hiçbir güç odağının yapamadığını yaptı; birbirine düşman edilen bu iki kesime birden umut verdi. Kardeşleri yine kardeş yaptı tekel işçisi. İttifakın da nasıl ve hangi noktada yapılması gerektiğini gösterdi. Yıkılması gerekenin nasıl yıkılacağını, korunması gerekenin nasıl korunacağını, kurtarılması gerekenin nasıl kurtarılacağını, kurulması gerekenin nasıl kurulacağını gösterdi.

Tekel işçisi, toplum olarak yıllardır uğraştığımız ve bir türlü çözemediğimiz sorunlarımızı bir çırpıda çözüverdi. Ne Türk vardı tekel direnişinde ne de Kürt; ne Alevi ne de Sünni, ne türbanlı ne türbansız… Sınıf vardı, kardeşlik vardı, emek vardı, emekçi vardı, sınıf ve halk düşmanlarına ve onların iktidarlarına karşı ortak bir mücadele vardı.

Tekel işçisi bir toplum projesi, bir gelecek projesi sundu. Unutturulmaya çalışılan bir değerler sistemini yeniden gündeme soktu. Boyun eğmemenin, direnmenin, eğilip bükülmemenin, yanındakine güvenin, paylaşmanın, dayanışmanın mutluluğunu tüm topluma anımsattı. Bu değerlerin hakim olduğu, emeğin en yüce değer olduğu, hak için mücadelenin saygı gördüğü, insanların etnik kökenlerine ve inançlarına göre bölünmediği, aynı kaderi paylaşan emekçilerin birbirine düşman olmadığı, var olanın eşit biçimde paylaşıldığı bir toplumda yaşamak istemez misiniz? Tekel işçisi böyle bir toplumun yaratılabileceğini, böyle bir seçeneğin de bulunduğunu ve bu ütopyayı gerçeğe dönüştürecek bir maddi gücün var olduğunu gösterdi.

İşçiler, bir araya geldikleri, mücadele ettikleri, sınıf (proletarya) oldukları zaman, yepyeni bir gelecek projesinin temsilcisi olabilirler. Sadece yıkmazlar, yapıcı da olabilirler. Toplumun bütün kesimlerine -bazılarının yüreğine umut vererek, bazılarının yüreğine ise korku salarak- balans ayarı yapabilirler. Toplumun geleceğini yaratmanın öncüsü olabilirler. Tekel işçileri, Marx’ın büyük buluşunu, bambaşka bir laboratuarda yeniden kanıtladılar.

Anlık sonuç ne olursa olsun yapması gerekeni yapmıştır tekel işçileri. Görevini başarmıştır. Tekel direnişi buzdağının görünen ucudur. Ucu bile yetti bu iğrenç düzeni sarsmaya. Sarsması o kadar önemli değil. Tekel direnişinin esas işlevi, o altta yatan buzdağını dosta düşmana hissettirmesidir.

Ey gelecek kurgucuları, ey politika yapanlar, bu toplumun geleceğini ipotek altına almaya çalışanlar, bu ucu görülen buzdağını hesaba katmazsanız, kendiniz bilirsiniz. O hesaba katmadıklarınız, gün gelir hesabınızı kesiverir.

Tekel direnişi bir toplumsal uyarıdır. Bir muhtıradır; öyle internet sitelerinden falan değil; kanla canla… Korka korka değil, dobra dobra… Bu toplumun geleceğinin filizidir tekel direnişi.