Ana sayfa 73. Sayı Yeni bir resmi tarihe doğru: ‘Liberal-Muhafazakâr Sentez’

Yeni bir resmi tarihe doğru: ‘Liberal-Muhafazakâr Sentez’

Kapak Dosyası

158
PAYLAŞ

Çağdaş Sümer

Liberal-Muhafazakâr Sentezin dayandığı ideolojik temeller iki kaynaktan besleniyor. İlkini, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana muhafazakâr ve İslamcı çevreler arasında revaçta olan karşı-devrimci tezler oluşturuyor. 1980 sonrasında üretilmeye başlayan ve bir yandan Dünya solunu etkisi altına alan liberal ve sivil toplumcu dalgadan, diğer yandansa Türkiye’deki kökleri cılız olan saf bir liberal demokrasi anlayışının Özal döneminde palazlanmasından beslenen liberal tezlerse, ikinci kaynak olarak görülebilir. İktidar olanaklarından beslenen tüm ataklarına karşın Türkiye’de “liberal-muhafazakâr sentez”in bir resmi ideoloji haline geldiği henüz söylenemez.

Çağdaş Sümer

 

Her düzenden düzene geçiş, ya da bir başka deyişle her rejim inşası süreci, ideolojiler alanında önemli mücadelelere sahne olur. Her yeni düzen, hem yerini aldığı düzenin meşruiyetini sorgulanır hale getirecek/ ortadan kaldıracak bir çaba içerisine girmeli, hem alternatif bir düzeni savunan siyasi/ideolojik girişimlere karşı bütünlüklü bir ideolojik yapıyla karşılık vermeli, hem de kendi meşruiyetini savunacak araçlar üretmelidir. Bu anlamda her yeni düzen, kendisini kuran egemen ideolojiyi resmi ideoloji olarak yeniden üretmek ve kurumsallaştırmak zorundadır.

Resmi ideolojinin kurulmasında tarihyazımı ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Çünkü, neden yeni bir düzenin gerektiği ya da bu yeni düzenin neden meşru olduğu sorusuna verilecek cevap, ancak ve ancak, eskisinin neden yetersiz, “kötü” ya da gayrı meşru olduğunun ortaya konulması ile mümkün olur. Bu nedenle her resmi ideolojinin başka unsurların etrafında kümelendiği çekirdeğini resmi tarih oluşturur.

Türkiye’de resmi ideoloji ve resmi tarih eleştirisi son 20 yıldır, hayli popüler bir akademik gündem haline geldi. Fakat resmi ideoloji olarak eleştiri konusu olan, Nutuk’un okunduğu günden bu yana neredeyse kesintisiz bir şekilde hiç değişmeden süregeldiği varsayılan Kemalizm ve onun temellerini oluşturan milliyetçilik ve laiklik anlayışları oldu. Oysa Cumhuriyet’in 87 yıllık tarihi, bize siyasi hayatta olduğu kadar ideolojiler alanında da çetin mücadelelerin var olageldiğini gösteriyor. Bu anlamda kesintisiz bir resmi ideoloji ve resmi tarihyazımının varlığından ziyade, Türkiye’nin iki yüzyılı aşkın bir süredir devam eden düzen arayışına ve bu arayışın sonucunda süreklileşmiş bir iç savaşa eşlik eden ideojiler alanındaki dönüşümlerden söz etmek gerekiyor.

Cumhuriyet dönemine odaklanacak ve kısaca özetleyecek olursak, 1908 ve 1923 arasında Türkiye’nin yaşadığı burjuva devriminin sonucunda, 1930’larla birlikte oturmaya başlayan ve bu anlamda kendi resmi ideolojisini üreten bir düzen olarak Cumhuriyet’ten başlanabilir. Bu resmi ideoloji, “Altı Ok”ta şekillenirken, tarih yazımı da bir yandan İmparatorluğun yıkılışı ve milli mücadeleyi konu alan Nutuk, diğer yandansa yeni kurulan devlete ve inşa edilmekte olan ulusa kimliğini kazandıracak “Türk Tarih Tezi”nde cisimleşti. Bir yandan Sovyetler Birliği’nden tüm dünyaya yayılan sosyalizm çağrılarının, diğer yandan ise kapitalist dünyada liberalizm ile faşizm arasında giderek kızışan mücadelenin ortasında genç Cumhuriyet, bu alternatifleri geçersizleştirmek adına “biz bize benzeriz” formülasyonuyla üretilebilecek bir tür özgücülük geliştirdi. Türk toplumunun sınıfsız ve sömürüsüz kaynaşmış bir kitle olmasından hareketle, kendine özgü bir yol çizmesi gerektiği belirtildi ve Cumhuriyet’in meşruiyeti bu özgün yolda arandı. Öte yandan çok uluslu bir İmparatorluğun ardından yeni bir devlet ve ulus kurma kavgası, son iki yüzyıldır sürekli yenilmiş ve kaybetmiş bir topluma güven aşılama ve ona kökleri Batılılarınkinden bile geçmişe uzanan bir kimlik kazandırma çabasıyla birleşti.

İkinci Savaş sonrasında CHP’nin iktidardan uzaklaşmasına ve Türkiye’nin komünizmle mücadele temelinde uluslararası sistemle yeni bir eklemlenme ilişkisine girmesine koşut olarak, resmi ideolojinin muhafazakâr restorasyonu gündeme geldi. Osmanlı geçmişi ve İslam’la barışmanın rengini verdiği resmi ideolojinin restorasyonu bir yandan iktisadi olarak liberalizme ve uluslararası kapitalizme eklemlenme, diğer yandansa Soğuk Savaş’ta Cumhuriyet’e yeni misyonlar biçme süreciyle çakıştı. Bu anlamda liberalizmle muhafazakârlığın erken bir ittifak denemesi olarak nitelenebilecek Demokrat Parti’li yıllar, yeni bir düzene geçişle sonuçlanmasa da Türkiye’nin düşünsel hayatı üzerinde önemli izler bıraktı. Tarih yazımı açısından bakıldığındaysa, Osmanlı tarihinde yeni bir “altın çağ” bulma çabalarına, sınıfsız sömürüsüz bir toplum ve “kerim devlet” tahayyüllerinin Cumhuriyet’in yanı sıra Osmanlı’yı da kapsayacak şekilde genişletilmesi eşlik etti.

Cumhuriyet ideolojisinin muhafazakar restorasyonu, 27 Mayıs müdahalesi sonrasında Türkiye solunun 20 yıla damgasını vuracak yükselişi ile birlikte çok güçlü bir ideolojik meydan okuma ile karşılaştı. Bu 20 yılda bir siyasi güç olarak Türkiye sol hareketi ve işçi sınıfının giderek güçlenmesi, ideolojiler alanında da yansımasını buldu ve yeni bir düzen arayışına giren Türkiye belki de tarihinin en canlı tartışmalarına sahne oldu; en birikimli, yaratıcı ve cesur düşünürlerinin doğuşuna tanıklık etti. Türkiye’nin Düzeni, Azgelişmişlik Süreci’nde Türkiye, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Düzenin Yabancılaşması, Türkiye Üzerine Tezler gibi kalıcı ve etkili eserler bu yıllarda kaleme alındı. Üretim biçimi ve devrim stratejileri gibi tartışmalar, belki aşırı siyasallaşmış bir biçimde, fakat daha önce eşine rastlanmayan bir katılım ve kamusallıkla bu yıllarda yaşandı. 20 yıl süren bu düzen arayışının 12 Eylül darbesi ile sona ermesi, iktidarı alamayan sol açısından fiziki ve siyasi olduğu kadar ideolojik olarak da yenilgiye uğramak anlamına geliyordu.

12 Eylül rejimi, 20 yıllık iç savaş döneminin anti-komünist ideoloji üretimi açısından önemli araçlarından olan Aydınlar Ocağı’nın temellerini attığı Türk-İslam Sentezi ile birlikte, resmi ideolojiyi ve “Atatürkçülük”ün içeriğini yeniden tanımlamaya çalıştı. Bu çabanın ne ölçüde başarılı olduğu ve Türk-İslam Sentezi’nin ne ölçüde egemen ideoloji haline gelebildiği tartışmalı bir konu. Eğer 1980 sonrasında Türkiye solunun tedrici, fakat istikrarlı bir şekilde ideolojik alan üzerindeki etkisini kaybetmesini göz önünde bulundurur ve Türkiye’de söz konusu sentezin iki ayağını oluşturan Türkçü ve İslamcı akımların siyasi olarak elde ettikleri başarıları göz önüne alırsak bu sorulara olumlu yanıt verebiliriz. Fakat 1990’larla birlikte bir yandan Kürt hareketinin yükselmesi, diğer yandan Siyasal İslam’ın ve MHP çizgisindeki kontr-gerilla örgütlenmesinin aşırı derecede özerkleşmesi ve birinci örnekte iktidar, ikinci örnekte ise iktidardan daha fazla pay talep etmeleri, Türkiye kapitalizminin yapısal sorunları ile birleşerek yeni bir meşruiyet krizine yol açtı. Resmi ideolojinin bir kez daha sorgulanmasına tanıklık eden Türkiye’nin bu uzun on yılında, Türk Silahlı Kuvetleri’nin 28 Şubat süreci olarak adlandırılan müdahalesi ve rejimi restore etme çabası beraberinde ideolojik alanda da bir yenilenme çabasını gündeme getirdi. Restorasyon kemalizmi olarak tarif edilebilecek ve Batıcı bir çizgide, rejimin dayandığı Türkçü ve İslamcı temelleri yeniden üretilmiş bir kemalizm yorumuyla ikame etmeye çalışan bu girişim, kimilerinin tahmin ettiği gibi bin yıl sürmek yerine beş yıl kadar kısa bir süre içinde yerini AKP iktidarında somutlaşacak yeni bir düzen arayışına bıraktı.

 

Liberal-Muhafazakâr Sentezin kaynakları

İçinden geçtiğimiz süreçte halen devam eden ve kimileri tarafından “İkinci Cumhuriyet” olarak adlandırılan, bizim ise “liberal-muhafazakâr diktatorya” tanımlamasını tercih ettiğimiz yeni rejim inşasının dayandığı ideolojik temeller ise iki kaynaktan besleniyor. Bu kaynakların ilkini, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana muhafazakâr ve İslamcı çevreler arasında revaçta olan daha popüler karşı-devrimci tezler oluşturuyor. 1980 sonrasında üretilmeye başlayan ve bir yandan Dünya solunu etkisi altına alan liberal ve sivil toplumcu dalgadan, diğer yandansa Türkiye’deki kökleri cılız olan saf bir liberal demokrasi anlayışının Özal döneminde palazlanmasından beslenen liberal tezlerse, ikinci kaynak olarak görülebilir. Bu iki kaynağın, 28 Şubat sonrası özgün bir konjonktürde, büyük oranda ABD’nin Türkiye’deki aktörlere biçtiği misyonların da etkisiyle birleşmesi, ideolojiler alanında hem temelleri hem de kitlelerle kuruduğu bağ önemli sorunlarla malul olan “restorasyon kemalizmi”nin karşısına güçlü bir egemen ideoloji adayı çıkardı.

) Liberalizmle muhafazakârlığın erken bir ittifak denemesi olarak nitelenebilecek Demokrat Parti’li yıllar, yeni bir düzene geçişle sonuçlanmasa da Türkiye’nin düşünsel hayatı üzerinde önemli izler bıraktı.

Liberal-muhafazakâr sentez olarak adlandırmayı tercih ettiğimiz bu akım, Türkiye’de Siyasal İslam ile liberalizmin belirli fraksiyonları arasında kurulmuş siyasi bir ittifakın ve bu ittifakın Türkiye’yi dönüştürme yönündeki projesinin meşruiyet kaynağı olarak işlev görüyor. Bu anlamda, hem Türkiye’nin son on yılda tanıklık ettiği siyasi mücadelelere hem de iki yüz yıllık modernleşme sürecine dair “liberal-muhafazakâr sentez”in söylediği sözler ancak bu dönüşüm çerçevesinde anlaşılır hale gelebilir. Peki, nedir bu sözler? “Liberal-muhafazakâr sentez”in güncel olarak va’z ettiği şey Türkiye’de son on yılda yaşananların sancılı bir demokratikleşme sürecinin parçası olduğudur. Türkiye’de “askeri-bürokratik vesayet rejimi”nin tasfiyesi olarak tarif edilen bu süreç liberaller açısından “devlet”in bir bütün olarak toplum karşısında geriletilmesi ve sivil topluma daha fazla alan açılması anlamına gelmektedir. Söz konusu sivil toplum ise dünyadaki gelişmelere koşut olarak artık daha fazla etnik ya da dini cemaatlere referansla tanımlanır hale gelmiştir. Muhafazakârlar açısındansa olup biten, seksen küsür yıldır haksız yere iktidara el koymuş, halkın değerlerine yabancı, Batılılaşmış bir yönetici seçkinler zümresinin iktidarı “halk”ın kendisine ya da onun değerlerine sahip temsilcilerine devretmesinden ibarettir. Dolayısıyla bir bütün olarak “liberal-muhafazakâr sentez” Cumhuriyet’in temel kurum ve değerlerinin dönüştürülmesini, dönüştürülemiyorsa tasfiye edilmesini, bir demokratikleşme ya da halkın siyasete katılımının artması süreci olarak meşrulaştırmaya çalışır.

 

Tarihe Liberal-Muhafazakâr bakış

Bu tür bir meşrulaştırma eninde sonunda tarihin yeniden yazılmasını gerektirir. Zira tasfiye edilecek olan düzenin kökleri derinlerdedir. Tarihin liberal-muhafazakâr yeniden yazımı Türkiye’nin geçmişi ile bir hesaplaşmaya dönüşür. Hesaplaşmanın konusunu ise Türkiye’nin bir sermaye devleti olarak örgütlenmesi, emperyalizmle kurduğu ilişkinin biçimi, işçi sınıfına yönelik saldırılar değil, iki yüz yıl (kimilerine göre yedi yüz) boyunca “toplum”u bir vesayet rejimi altında yöneten “devlet” oluşturur. Bu formülasyonda hem toplum hem de devlet, sınıflar üstü birer yapı olarak tanımlanır. Toplum, içinde tüm sınıfların ortak çıkarlara sahiplermiş gibi, devlete karşı bir araya geldikleri “çevre”yi oluşturur. Devlet ise yine tüm sınıflardan bağımsız, kendi çıkarları olan bir “merkez”dir.

“Liberal-muhafazakâr sentez”in beslendiği tüm düşünsel kaynaklar, bu tür bir merkez-çevre algısıyla Türkiye tarihine ve toplumuna bakarlar. Merkez-çevre algısı üzerinden inşa edilen yeni tarih yazımı, iki temel motif üzerinden liberal-muhafazakâr ideolojiye bağlanır. Bu motiflerden ilki, partikülarizm ya da özgücülüktür. Bu kavram ile Türkiye tarihinin kendine özgü yapı ve süreçlerden müteşekkil olduğuna ve bu anlamda başka tarihsel coğrafyalarla karşılaştırılamayacağına dair inanç kastedilmektedir. İkinci motif ise bu özgünlüğün ürettiği yapıların hemen hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze dek devam ettiğini vurgulayan süreklilik algısıdır. Bu iki motif birlikte liberal-muhafazakâr söylemin omurgasını oluşturur.

Türkiye’deki kökleri cılız olan saf bir liberal demokrasi anlayışı Turgut Özal döneminde palazlandı.

Özgücülük Bilim ve Gelecek’in bu sayısında okuyabileceğiniz Barış Zeren’in yazısında da görüleceği üzere, yalnızca Türkiye’de rastlanılabilecek bir tarih algısı değildir. İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya başta olmak üzere farklı modernleşme pratiklerine sahip tüm ülkelerde, deneyimlerinin kendilerine özgü olduğunu savunan düşünürler çıkmıştır. Türkiye’de de ilk olarak Kemalizm’in “biz bize benzeriz”ciliğinde ifadesini bulan özgücü yaklaşım, 1950’lerdeki muhafazakar restorasyon ile, Osmanlı’nın da Batı ile karşılaştırılamaz ve Batı’nın aksine sınıf çatışması ve sömürüden azade bir toplum olduğu düşüncesine tahvil edilmiştir. Bu noktada Max Weber’in kapitalizmin neden Batı’da geliştiğini açıklamak için geliştirdiği kavramlarda kuramsal bir temel bulan bu tarih yazımı, “patrimonyalizm” kavramı etrafında Osmanlı siyasi ve toplumsal sistemini açıklamaya başlamıştır. Batı’daki zümrelerin hukuki özerkliğine dayanan feodal ilişkilerin aksine tüm mülkiyetin ve egemenliğin “sultan”da toplandığını ve tüm devlet görevlilerinin mutlak bir şekilde ona bağlı olduğunu ifade etmek için kullanılan bu kavram, aynı zamanda devletten ya da sultandan özerk bir sivil toplumun yokluğunda gelişme dinamiklerinin de mevcut bulunmadığını ima eder.

1960’larla birlikte Marksist çevreler arasında Osmanlı üretim biçimi üzerine tartışmaların alevlenmesi ve Asya tipi üretim tarzı savının popülerleşmesi ile birlikte, özgücülüğe soldan da bir katkı gelmiş olur. Zira ATÜT’çüler de Osmanlı’da feodal ilişkilerin yokluğundan yola çıkarak, toprakta devlet mülkiyeti üzerinden patrimonyalizm savunucuları ile benzer sonuçlara varırlar. Kemal Tahir gibi kimi ATÜT savunucuları buradan sömürüsüz “kerim devlet” anlayışına ulaşırken, diğerleri Mehmet Ali Aybar gibi “ceberrut devlet”ten söz ederler.

Aslında her iki yaklaşımın da çok benzer tezleri vardır. Bu tezlerin başında Osmanlı’nın, tarihçiler tarafından “klasik” olarak adlandırılan döneminde en gelişkin biçimine ulaşmış iki sisteminin, onu Batı’dan farklılaştırdığı savunulur. Bunlar topraktaki mülkiyet rejimini düzenleyen “tımar sistemi” ile devlet görevlilerinin yeniden üretilmesini sağlayan “kul sistemi”dir. Ömer Lütfü Barkan ve Halil İnalcık gibi Osmanlı tarihçiliğinin kurucu isimlerinin bu konudaki tezleri üzerine inşa edilen patrimonyalizm ve ATÜT kavramsallaştırmaları, söz konusu kurumların dünya-tarihsel mahiyetlerini ve süreç içinde geçirdikleri dönüşümleri gözden kaçırırlar. Örneğin tımar sisteminin yalnızca çıplak mülkiyet hakkını sultana bıraktığını ve uygulamada Osmanlı egemen sınıfı tarafından toprakların Batı’dakine benzer biçimde sömürüldüğünü, verili mülkiyet rejimi içinde özel mülkiyetin yolunu açan vakıf uygulamalarının nasıl genişlediğini, iltizam ve malikâne uygulamalarının tımar sistemi aleyhine genişlemesi ile egemen sınıfın nasıl sömürü stratejilerini değiştirdiğini, kul sisteminin giderek bir devlet görevlisi devşirme usulü olmaktan çıktığını ve “kapıhalkları” vasıtasıyla intisabın nasıl bu başlıktaki temel yöntem haline geldiğini gözden kaçırırlar. Her iki yaklaşımın da doğal sonucu Osmanlı tarihini sınıf mücadeleleri çerçevesinde değil, toplumsal zümrelerin karşılıklı konumlanışları içerisinde anlama çabasıdır.

Bu gözden kaçırmanın birincil sebebi, Osmanlı tarihi üzerine yapılan çalışmaların yetersizliği ve özellikle tarihsel materyalist bir kuramsal çerçevenin Osmanlı örneğine uygulanmasında yeterince yol katedilememiş olmasıdır. En az bunun kadar önemli olan bir değer nedense, Osmanlı’nın tüm Doğu toplumları gibi gelenekçi bir ideolojiye sahip olduğuna dair inançtır. Bu nokta, ilk motif olan özgücülüğün ikinci motife, yani sürekliliği temel alan bir bakışa dönüştüğü yerdir. Osmanlı’nın bir başka özgünlüğü olduğuna inanılan gelenekçilik, tüm diğer özgün yapı ve süreçlerin yüzyıllar boyunca sürmesini ve nihayet Cumhuriyet dönemine aktarılmasını sağlar.

Süreklilik teziyle birlikte, Osmanlı’da patrimonyalizm ya da ATÜT’den kaynaklanan devlet-toplum ya da merkez-çevre karşıtlığı modern Türkiye’ye taşınır. Devşirme kökenli Osmanlı devlet ricalinin yerini, Batılılaşmış askeri-sivil bürokrasi; reayanın yerini ise İslami duyarlılıkları gelişkin doğucu halk yığınları alır.

Liberal-muhafazakâr resmi tarihe göre, Osmanlı’da tüm mülkiyet ve egemenlik “sultan”da toplanmış ve tüm devlet görevlileri mutlak bir şekilde ona bağlı olmuştur. Osmanlı tarihi sınıf mücadeleleri çerçevesinde değil, toplumsal zümrelerin karşılıklı konumlanışları içerisinde anlamaya çalışılır.

Kuşkusuz burada, Türkiye tarihini özgücülük ya da süreklilik üzerinden okuyan herkesin liberal-muhafazakâr hegemonyanın kurulmasında bilinçli bir rol oynadıkları iddia edilmiyor. Yalnızca günümüzde bu hegemonyanın ne tür düşünsel kaynaklardan beslendiğine dair kimi temel çıkarsamalar yapılıyor. Her iki motifin kaynaklarını nerelerden aldıkları ve liberal-muhafazakâr sentezin oluşumunda nasıl kullanıldıkları dosyada yer alacak üç yazıyla açıklanmaya çalışılacak.

 

Yeni bir resmi ideoloji mi?

Liberal-muhafazakâr sentez üzerine söyleyebileceğimiz son şey geleceği üzerine olacak. Bu sentezin, 8 yıllık AKP iktidarı boyunca gün geçtikçe güç kazandığı ve bir yandan üniversiteler, diğer yandansa matbuat yoluyla geniş kitleleri etkileme becerisini geliştirdiği açık. Artık, bu dosyanın diğer yazılarında ayrıntıları ile takip etme şansı bulacağınız tezler, önemli yayılma kanalları elde etmiş; hatta büyük oranda bu işlevi yerine getiren günlük gazeteler ve televizyon programları sayesinde toplumun hemen her kesiminde taraftarlar bulmaya başlamış durumda. Fakat yine de Türkiye’de “liberal-muhafazakâr sentez”in bir resmi ideoloji haline geldiğini söylemekten uzağız. Bunun en büyük nedeni, Türkiye’de yeni bir düzene geçiş sürecinin büyük bir dirençle karşılaşıyor olmasıdır. Bu satırlar kaleme alındığı sırada bir yandan AKP’nin tüm hegemonik söyleminde önemli bir yara açan ve AKP’nin “liberal-demokrat” destekçilerinin bir süreliğine de olsa susmasını sağlayan Tekel işçileri Ankara’da büyük bir buluşmaya hazırlanıyor, öte yandan Yüksek Yargı bir bütün olarak AKP’nin yargıyı da teslim alma projesinin karşısına dikiliyordu. Bu iki örnek bile, yeni bir düzene geçişin AKP’nin arzu ettiği ölçüde hızlı ve başarılı ilerlemediğini gösteriyor. Bir süredir egemen ideoloji olarak toplumun yeni bir düzenin inşasına hazırlanmasında önemli işlevler gören “liberal-muhafazakâr sentez”in resmi ideoloji konumuna yükselmesi için, yaşanmakta olan şiddetli iç savaşın liberal-muhafazakâr diktatorya lehine sona ermesi gerekiyor. Zira ideolojiler ancak alternatif akımlar ve onların taşıyıcılığını yapan kadrolar bu tür mücadelelerin sonucunda tasfiye edildiğinde ve tüm ideolojik aygıtlar sıkı bir şekilde yeni düzenin kontrolüne geçtiğinde bu konuma yükselebiliyorlar.

“Liberal-muhafazakâr sentez”in resmi ideoloji haline gelip gelemeyeceğini, zaman ve ideolojiler ve siyaset alanlarındaki mücadelelerin sonuçları belirleyecek. Yukarıda Tekel işçilerinin direnişinden bir görüntü.

“Liberal-muhafazakâr sentez”in resmi ideoloji haline gelip gelemeyeceğini, zaman ve ideolojiler ve siyaset alanlarındaki mücadelelerin sonuçları belirleyecek. Fakat her halükarda liberal-muhafazakâr hegemonyanın geriletilmesi, onun toplum ve tarihe dönük algısının bütünlüklü bir perspektiften eleştirilmesi ile mümkün gözüküyor. Bilim ve Gelecek’in bu sayısında bu tür bir eleştiriye giriş mahiyetinde değerlendirilebilecek analizler yer alıyor. Bu eleştirinin genişletilmesi ise ancak, ayakları sağlam bir kuramsal zemin olarak tarihsel materyalizme basan, en az liberal-muhafazakâr saldırı kadar bütünlüklü ve kolektif bir düşünsel mücadele ve entelektüel şiddet ile mümkün. Umarız, bu giriş kimi tartışmaların açılmasına ve eleştirinin kolektifleştirilmesine vesile olur.