Ana sayfa 74. Sayı 100 yaşındaki Nobel ödüllü nörolog Rita Levi Montalcini ile söyleşi ‘Beyin, yüz...

100 yaşındaki Nobel ödüllü nörolog Rita Levi Montalcini ile söyleşi ‘Beyin, yüz gibi kırışmaz’

330
PAYLAŞ

Söyleşi: Aslı Kayabal

“Beynimizde australopitekus’tan bu yana hiçbir değişim göstermeyen, aynı kalan arkaik bir bölge var. Bu, şiddeti barındıran bir alan. Bu bölge insanı, ağaçtan inmeyi başardığı zaman kurtardı. İnsana kendini savunabilmesini ve mücadele etmesini sağladı. Bugün ise yok oluşunun nedeni olabilir. Diktatörler, totaliter rejimler, köktendinciler arkaik beyinden yararlanıyor ve onu kendi çıkarları için kullanıyorlar. Oysa şimdi kumandayı modern korteks ile dil ve bilginin beyni almalı.”

Aslı Kayabal

 

“Beynin kırışıklıkları yok. Beynimiz sürekli çalışıyorsa pas tutmaz. Başka birçok organın tersine gençleşebilir de. Ben bir örneğim. 100 yaşımda yirmi yaşında sahip olduğumdan çok olanak var önümde.” diye anlatıyor 1986 Nobel Tıp ödülü sahibi bilim kadını Rita Levi Montalcini.

Bilim ve Gelecek dergisi için Roma’da söyleşi yaptığım Montalcini’nin bir de mesajı var okurlara: “Deha olabilmek beynin zinde ve aktif olması ile ilişkili. Alzheimer gibi bir hastalıkla karşılaşmazsak beynimiz yeni devreler yaratabilme yeteneğine sahip. Bu süreçte nöronların esnekliği çok önemli.”

Nisan 2009’da 100. yaşını kutlayan Rita Levi Montalcini, her sabah Roma’daki European Brain Research Institute’un laboratuarına gidiyor. Kısa bir süre önce “La Clessidra della Vita” adlı bir kitabı yayımlandı. Bu günlük uğraşlarının yanı sıra kurucusu olduğu ve Afrika’daki kadınların eğitimini gözeten projelere imza atan vakfın faaliyetlerini izliyor. Kırk yıldır Montalcini’nin sağ kolu olan Giuseppina Tripodi, 10 bin eğitim bursuna ulaşmayı hedeflediklerine vurgu yaparak bunun gerçekleşmesi durumunda Montalcini’nin çok mutlu olacağını anımsatıyor.

Montalcini genç bir öğrenciyken Torino Tıp Fakültesi’ne kayıt yaptırmaya karar verdiği zaman bir buz fabrikasının sahibi olan mühendis babası kızının bilimle uğraşmasını onaylamamış. Baba Montalcini kızlarının bilimci olmasına sıcak bakmasa da, “Ben engel olmam ama onaylamıyorum” demiş Rita Levi Montalcini’ye.

Ama genç Rita Levi seçimini yapmış ve Torino Tıp Fakültesi’ne yazılmış. Faşizmin iktidarda olduğu ve ırkçı yasaların Avrupa’da yaşayan Musevileri hedef aldığı dönemde fakülteden mezun olmuş. Anatomi Enstitüsü’nde göreve başlamasına karşın kısa bir süre sonra Naziler tarafından görevine son verilmiş. Bu karanlık dönemde umudunu yitirmemiş; evindeki yatak odasında Nazilerden saklanmaya devam ederken aynı mekânda nöro-embriyoloji laboratuarının temelini atmış. Bu laboratuarda incecik iğnelerle tavuk embriyolarını incelemiş. Yıllar sonra ABD’de keşfedeceği ve kendisine 1986’da Nobel Tıp Ödülü’nü getirecek olan NGF’in (Nerwe Grovth Factor) temelini yatak odasında kurduğu bu ilk laboratuarda atmış.

Rita Levi Montalcini ile yaptığımız söyleşiyi sunuyoruz.

 

Sizi nöronlar üzerinde araştırma yapmaya yönelten ne oldu?

Ev işlerime yardımcı olan bayan (ben kendisine çok bağlıydım) mide tümörü nedeniyle yaşamını yitirince sinir sistemi üzerinde büyük bir araştırmacı olan Giuseppe Levi’nin ders verdiği Torino Tıp Fakültesi’ne kayıt yaptırmaya karar verdim. Levi o yıllarda sinir sisteminin yapısı ve işlevi konusundaki gizlerin keşfedilmesi umudu veren yeni araştırma teknikleri geliştirmişti.

2.Dünya Savaşı döneminde Museviler Nazilerin hedefindeydi. Böylesine güç bir dönemde yaşamınızı bilime adamaya karar verdiniz. Bu arzu nereden geliyordu?

Bu seçimde ailem (babam başlangıçta karşı olsa da) önemli bir rol üstlendi. Geleceğimle ilgili aldığım kararda beni hep destekledi. Tercihlerime olumlu yaklaşımları, yaşamımla ilgili aldığım gelecek kararında belirleyici oldu ve bana çok yardımcı oldu. Özellikle de ırkçı yasaların gündemde olduğu ve benim üniversiteyi terk etmek zorunda kaldığım dönemde.

 

Son yıllarda nörolojik bilimlerde büyük bir atılım gerçekleşti. Alzheimer’e çare bulunacak mı?

Gece gündüz çalışıyorum. 1940 yılında keşfettiğim NGF, herhangi bir hücreyi bir nörona dönüştüren protein içeren bir molekül. Fareler üzerindeki denemeler Alzheimer’i durdurduğunu kanıtladı. Çok az sayıda insan deneği üzerinde yaptığımız araştırma da olumlu sonuç verdi. Ben Alzheimer için geliştirilen ilacın herkes tarafından kullanılmasının önünü açmak için kaynak arıyorum. Ne yazık ki ilaç endüstrisi bu konuda bir yatırım yapmaya yanaşmadı bugüne dek.

Nobel ödülünün bir katkısı olmadı mı?

Nobel ödülü sahibi olmak bana ekonomik bir yarar sağlamadı. 2001 yılında beni senatör ilan eden Cumhurbaşkanı Ciampi’ye teşekkür borçluyum. Emeklilik hakkım da olmadığı için ekonomik yönden güç koşullarda bulunuyordum.

 

Kadın ve erkek beyni yapısal ve işlevsel açıdan farklılık gösteriyor. Her iki cinsiyet açısından bakarsak bu bir avantaj mı dezavantaj mı?

İnsanlığın yüzde 50’si bilim dünyasına girmekten yoksun kılındı ve fizik güç adına uzaklaştırıldı. Oysa fizik güçle entelektüel beceriler arasından bir ilişki yok. Kadınlar, yaşıtları erkeklerle karşılaştırıldığında eşdeğer zihinsel yeteneklere sahip. Öte yandan kadınlar doğaları gereği en çetrefil ve çözümü güç görünen sorunların altından başarıyla geliyorlar. Kadınların erkeklerle eşitlenecekleri gün geldiği zaman, dünya geleceğe yeni bir umutla bakabilecek.

Kadın ve erkek beyni aynı. Vandana Shiva’yı tanıyor musunuz? Hintli bir teorik fizikçi Shiva. Öncü kadınları anlattığım kitabımın son bölümünü Shiva’ya adadım. Kadınlarda inanılmaz bir potansiyel mevcut.

 

Önünüzde yirmi yıl daha olsa ne türden bilimsel çalışmalara yönelirdiniz?

Önümde iki yıl da olsa elli yıl da pek fark etmiyor. Önemli olan beynin taze olması. Her birimizin içinde var olan evren önemli. Sanırım bir başka ilginç konu da bilincin nasıl işlev gördüğünü keşfetmek. İtalya’yı terk eden genç bilim insanlarının yeniden dönmelerini sağlamak. Onların enerjilerine yatırım yapabilmeyi başarmak önemli.

 

Beyin üzerindeki araştırmalar ortaklaşa davranışlarımızın şifresini çözmeye de yardımcı oluyor. Siz araştırmalarınız ışığında köktendincilik, terörizm ya da diktatörlükler konusunda bir yorumda bulunabilir misiniz?

Beyin her şeyi anlatıyor. Buradan hareket etmek gerek. Hareket etme biçimimiz tanımaktan çok duyusal. Beynimizde australopitekus’tan bu yana hiçbir değişim göstermeyen, aynı kalan arkaik bir bölge var. Bu, şiddeti barındıran bir alan. Bu bölge insanı, ağaçtan inmeyi başardığı zaman kurtardı. İnsana kendini savunabilmesini ve mücadele etmesini sağladı. Bugün ise yok oluşunun nedeni olabilir.

Beyin, bireysel bir organ. Hiç şüphesiz diktatörler, totaliter rejimler, köktendinciler insanın bu arkaik yönüne çağrıda bulundular. Kültürel evrim, modern korteksi besliyor. İşte bu nedenle totaliter düzenlerin tek ve gerçek panzehiri kültür. Köktendinciler arkaik beyinden yararlanıyor ve onu kendi çıkarları için kullanıyor. Oysa şimdi kumandayı modern korteks ile dil ve bilginin beyni almalı.

 

Beyin faaliyeti sona erdiği zaman yaşamın sürdüğüne umut bağlayanlar konusunda düşünceniz nedir? Biyolojik miras konusunda ne düşünüyorsunuz?

Beyinsel etkinlik sona erdiği zaman insan yaşamı da noktalanıyor. 17 yıl komada kaldıktan sonra babasının çok haklı olarak talep ettiği ötenazi ile yaşam ünitesinden çıkarılan Eluana Englaro, dingin bir biçimde ölme hakkına sahipti. Englaro, on yedi yıl önce yaşama veda etmişti.

Herkes Hıristiyan, Müslüman vs. istediği dini seçmekte özgür. Benim dinim laiklik. Beyne kilit vurmak mümkün değil. Çünkü insanları hayvanlardan ayrıştıran tek şey beyin. Biyolojik miras konusunda ise, her birimizin bu dünyayı dingin bir biçimde terk etmeye hakkı olduğunu düşünüyorum.

 

Bir bilimci olarak kadın olmaktan ötürü güçlüklerle karsılaştınız mı?

1930’lu yıllarda Tıp Fakültesi’nden mezun olan beş kız öğrenciydik. Akademik dünyaya bir kez adım attıktan sonra erkek meslektaşlarımla aramda hiçbir sorun çıkmadı.

 

İkiz bir kız kardeşiniz olması ne ifade ediyor? Kız kardeşiniz Paola sanatçı olmayı tercih etti. Nasıl bir ilişkiniz vardı kardeşinizle?

Kız kardeşim Paola, usta, zarif ve yaratıcılığını katarak ürettiğinin bilincinde büyük bir heykeltıraş ve ressamdı. Paola’nın büyülü ve göz alıcı diye tanımlayabileceğim sanatı ile benim bilimsel bir çerçevede yürüttüğüm faaliyet arasında bir benzerlik vardı. Her birey, ben ve ikiz kardeşim Paola gibi yetenekleri ve eğilimleri yönünde belirli bir konuya yatkındır. Bilimsel ya da başka türden bir yaratıcılık, Homo sapiens’in beynindeki kortikal devrelerin eşsiz dışavurumundan başka bir şey değil gerçekte.

 

Bugünün gençlerine ne öğütlemek istersiniz?

Gençlere yaşamın sunduğu değerlerden haz almayı, kendilerine güvenmeyi ve iyimser olmayı, hayatı dolu dolu ve keyfini çıkararak yaşamayı ve tüm yönleriyle değerlendirmelerini söylüyorum. Başkalarını, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde yardıma gereksinim duyanları düşünmelerini hatırlatıyorum.

 

100 yaşınızdan tüm geçmişinize baktığınız zaman pişmanlık duyduğunuz ya da yapmak isteyip de yapamadığınız şeyler oldu mu?

Olduğunu sanmıyorum. Duygusal anlamda da ne evlenmek istedim ne de anne olmayı. Bütünüyle tıp bilimine adamak istiyordum yaşamımı, bu nedenle bir aile yaşamı kurmak istemedim. Çünkü tıpta kariyer yapabilmem bağımsız olmamı gerektiriyordu, evlenseydim birçok özveride bulunmam gerekecekti. Ben buna dayanamazdım, bunu bildiğim için ne evlendim ne de çocuk sahibi oldum. Annem ressamdı ama evlendikten sonra ressamlık yapamadı.

 

Beyin, yüz gibi kırışmaz diyorsunuz…

Zekânın doğumla programlandığına inanmıyorum. Kısacası zekâ, genetik değil. Örneğin kadınlar ve erkekler eşdeğer, hatta kadınların beyni erkek beynine oranla daha esnek. Ne yazık ki tarih boyunca kadınlar eğitimden uzak tutuldu. Rus matematikçi kadınlar konusunda bir kitap çıktı. Rusya’da çok sayıda kadın matematikçi var ve birçoğu erkeklerden başarılı.

 

Uzun yaşamın bir sırrı var mı?

Belli bir olgunluk yaşına ulaşıldığı zaman çevresel koşullar izin veriyorsa kişi hayatı boyunca yapmaktan zevk aldığı her türden şeyi gerçekleştirebilir. Yaşlı bir kişi, tüm yaşamı boyunca beynini genç tutabildiyse, çok farklı alanlarda yaratıcı olabileceğini düşündüğü konularda üretmeye devam edebilir. Benim herkese önerim, emeklilik yaşına hazırlıksız gelmemeleri, emeklilik öncesi dönemde yaşlılık günlerinde keyif alabilecekleri konularda neler yapabileceklerini planlamaları, hatta bu konularda yavaş yavaş yol almaları.

 

Siz Afrikalı kadınların sorunlarına eğilen bir vakfın yöneticiliğini yürütüyorsunuz. Neden Afrika ve genç kadınlar?

Çünkü Afrika’yı geçmişte sömürgeleştiren İtalya ve başka ülkelerin bu konuda ödemeleri gereken büyük bir borç olduğu düşüncesindeyim, Afrika’yı hep kullandık ve şiddet uyguladık. Korkunç bir trajedi. Onların zenginliklerini aldık ve kendi zayıf noktalarımız için tükettik. Afrikalılara ödemek zorunda olduğumuz büyük bir borç var.

Afrika’nın sorunları konusunda düşünürken en büyük düğümün eğitim konusunda odaklandığına tanık oldum. Özellikle de Afrikalı kadınların eğitimden yoksun bırakıldıklarını gözledim. Genç Afrikalı kadınların eğitim gibi bir haktan yoksun bırakılmalarının, gerek aile ortamında gerekse sosyal bir çerçevede sürdürdükleri olumsuz yaşam koşullarının birincil nedeni olduğunu gördüm. Vakıf, ilkokuldan üniversite ve üniversite sonrası eğitime kadar uzanan bir zaman sürecinde Afrikalı kadınlara eğitim desteği veriyor. Çeşitli Afrika ülkelerinde 10 bini aşkın kız çocuğu, genç kız ve kadınlar çeşitli eğitim programlarından yararlandı bugüne kadar.

Kadınlar bir toplumun omurgası. Bizim Batı’ya bakalım. Gençlere yönelik bir kitap yazdım; bu kitap gençlere yönelik yayın yapan bir yayınevinden çıktı. Gurur duyuyorum. Kitabın adını “Senin Ataların” koyduk. Öncü kadınlardan söz ediyor kitap. Önyargılar ve maço erkeklere karsı mücadele ederek laboratuarlara girmeyi başaran kadınların öyküsü. Siz modern cebiri yaratan Emily Noether’in ismini duydunuz mu? 1933 yılında Musevi olduğu gerekçesi ile Nazi yönetimince üniversitedeki görevine son verildi. Bilimsel çalışmalarına ABD’de devam etmek zorunda kaldı.

 

Siz de genç kızken evde saklanmak zorunda kaldınız. Ingrid Betancourt’la söyleşinizde okumuştum evde gizlendiğiniz o günleri…

Evet, ama çok farklı. Ingrid Betancourt çok acı çekti. Ben ise evde gizlenirken bile Musevileri hedef alan ırkçılığa kayıtsız kalmayı başardım. Faşizm döneminde günlerce odamda kapalı kaldım. Her şeye karşın vahşi bir orman değil bir odaydı. Bu tutsaklık günlerimde bazı faşistler ziyaretime de geldi. Beni bilimsel araştırmaya iten ilk tohumlar bu odada atıldı, Irkların olmadığını, insanların beyninin aynı olduğunu öğrendim. Ancak ırkçılar var. Irkçıları bir tek bilginin silahı ile yenmek mümkün.

 

Tüm dünyayı etkileyen ekonomik kriz konusunda ne düşünüyorsunuz? 1929’daki ekonomik krizle bir karşılaştırma yapmanız mümkün mü?

2009’da patlak veren krizle 1929’da yaşanan ekonomik kriz arasındaki farkların ne olduğunu kesinlikle söyleyemem. 1929’da 20 yaşındaydım. O ana kadar sorunsuz işleyen bir mekanizma aniden kopmuş gibi bir hisse kapılındı. Her türden mekanizma artık işlemiyordu. O dönemde “Ekonominin yasaları gerçekten bilimsel yasalar gibi olabilir mi?” diye sormuştum kendime. Eğer bu yasalar gözleme dayanarak yazıldı ise toplumların değişimleri dikkat alınmadan mı tekrar edildi?

 

Zamanınızın büyük bir bölümünü halen kitaplarınız arasında ve laboratuarda geçiriyorsunuz. Her zaman bakımlı ve şıksınız…

Kendimi değiştiremediğim için giysilerimi değiştiriyorum. Her gün görüştüğüm kişilere karşı saygıyı ifade eden bir jest diye algılayın. Uykuya büyük bir ihtiyaç duymuyorum, benim yaşımda az uyku ile de idare etmek mümkün. 100 yıl benim açımdan yirmi ya da kırk yılla karşılaştırıldığında daha küçük ölçekte bir zaman dilimi. Aynı zamanda uzun ve daha değerli bir zaman da olabilir. Örneğin Afrika’daki kız öğrenciler için vakfın ayırdığı araştırma burslarının sayısının 6700’e ulaşmış olması ve 10 bin burs hedefimiz, gelecek sene için yeni umutlar veriyor bana.

 

Roman okur musunuz? Tanıdığınız çağdaş yazarlar kimler?

Benim dönemimin en önemli İtalyan edebiyatçısı Primo Levi’ydi. Bana Levi’nin kitabını 1947 yılında bir arkadaş toplantısında tanıştığım kız kardeşi Anna Maria hediye etti. Elbette severek okuduğum birçok başka yazar da var.

2008’de Roma’daki Fransız Akademisi tarafından verilen Legion D’Honnour Ödülü’nü alırken.

Gençlik döneminizden bir bilimci seçecek olsanız kimi tercih ederdiniz?

Hiç şüphesiz Albert Einstein. “Yaratıcılığın gizi merak duygusunda, çocuk kalan akılda saklı” derdi Einstein. Büyük bir öğreti. Çocuk kalabilmek. Öte yandan Einstein da benim gibi “aşağı ırka” ait.

 

Bach ve Schubert’e tutkun olduğunuzu okudum. Bu tutku halen sürüyor mu?
Genç kızken sabah 05.00’te uyanır, Bach ve Schubert’in yapıtlarını dinlerdim. Komşularımız “Bari kapıya günün programını yaz da bilelim” diye takılırlardı. Bugün? Artık zaman bulamıyorum
Sizce bu yüzyılın en büyük keşfi nedir?

Bence internet. Şüphem yok. Enformatik. Dijital çağın yeni Macellanlar’ı. Küresel iletişim. Bu soruyu neden bana sordunuz ki? Siz Internet’te gezmiyor musunuz?

Uçak da, yüzyılın en önemli keşiflerinden biri. Ama en temel keşiflerden biri değil. Çünkü uçağın keşfinden önce de seyahat ediliyordu. Zamanı kısalttığı için yararlı bir keşifti. 1940’ta ABD’ye gemiyle gittim. Çok güzel bir seyahatti. Günlerce gece yarılarına kadar gemideki dostlarla sohbet ettik. Böyle bir uzun sohbet uçakta mümkün olamazdı, en çok gevezelik yapardık, gideceğimiz noktaya varmış olurduk zaten.

 

Size teşekkür etmeden önce son bir soru: Dünyanın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Bugün dünyayı tehdit eden yoksulluk, salgın hastalıklar, okuma-yazma noksanlığı ve gastro-intestinal hastalıklara yol açan nedenleri ortadan kaldırmak ve bu sorunları göğüslemek gerekiyor. Mükemmel bir dünyanın, etik açıdan, toplumların büyük bir çoğunluğunun yoksulluk içinde can çekişir ve yaşama mücadelesi verirken küçük bir azınlığın sefahat sürmesinin mümkün olmadığının ayırdına varıldığında gerçekleşebileceği inancındayım.

 

 

KUTU

Rita Levi Montalcini’nin bir asırlık yaşamı

Geleneklere bağlı bir Yahudi ailesinde, İtalya’nın Turin kentinde, 1909’da dünyaya gelen Rita Levi Montalcini, kariyerini daha baştan “savaşarak” oluşturmaya başladı. Babası “iyi” bir kız çocuğunun kariyerini sadece aile içinde eş ve anne olarak oluşturabileceğini düşünüyordu. Bunu aşıp tıp fakültesine girdikten ve doktor olduktan sonra da Mussolini’nin ırkçı kanunları mesleğini yapmasının önündeki yeni bir engel teşkil etti. Oysa 1936’da tıp fakültesinden üstün başarı derecesiyle mezun olduktan sonra 1940’a kadar nöroloji ve psikiyatri okuyup uzmanlık almıştı. Ancak kendisi de henüz aktif hekimlik mi yoksa nöroloji konusunda araştırmalar mı yapması gerektiğine karar verememişti ki o yıl İtalya 2. Dünya Savaşına girdi. Baskılar daha da artınca o da Turin’deki evlerinin yatak odasında kendine bir laboratuar kurup tavuk embriyoları üzerinde nörolojik incelemeler yapmaya başladı. Kendisine tıp fakültesinden arkadaşı nörohistolojist Levi Guiseppe eşlik ediyordu. Rita ondan “usta” diye söz eder. Kendisini bilimin tutkusuyla heyecanıyla ilk tanıştıran kişidir o.

Yıllar sonra bu heyecan, Kaliforniya Stanford Üniversitesi’nden nörolog Bill Mobley’in deyişiyle; hücrelerin birbirleriyle nasıl konuştuklarını ve dinlediklerini anlamamızı sağlayan kocaman bir alan yaratmıştır. Bugün Montalcini’nin açtığı yoldan giderek bulunan yüzlerce büyüme faktörü, biyolojinin tüm alanlarındaki buluşları etkilemektedir.

Levi-Montacinin’nin bağımsız araştırmaları Mussolini’nin yoğun faşist baskıları altında gerçekleşti. Kendi odasında laboratuar kurma fikrinin ilhamı, İspanyol nörolog Santiago Ramon Cajal’a aittir. Cajal’dan aynı zamanda, sinir hücrelerinin mikroskop altında mükemmel netlikte görüntülenmesi yöntemini de almıştı.

Kendi kurduğu laboratuarda tavuk embriyosu, inkübatör, mikroskop, diseksiyon için kullandığı örgü şişleri ve ufak uçlu bıçaklarla sinir liflerinin spinal kord boyunca nasıl büyüyüp kendi yollarını bularak sonunda dokuyu uyardıklarını izlemişti. Ama arada bu geçişleri sağlayan çoğaltan bir şeyler vardı. Bunu seziyor ancak ispatı için yeterli deneysel ekipmanının olmadığını biliyordu. Bu konuda yayınları olan Washington Üniversitesi’nden Viktor Hamburger’in fikirlerini de heyecan verici buluyordu. 1942’nin sonunda bombalar etkisini arttırınca aile şehir dışında bir kır evine taşındı. Bu süreçte de çalışmalarını sürdürdü. Hatta Guiseppe Levi ile bunu yayımlama şansı da buldular. Montalcini çalışmalarına sadece 1943’de Almanlar Kuzey İtalya’yı istila edince ara vermek zorunda kaldı.

Savaştan sonra artık oda-laboratuarından daha fazlasına ihtiyacı olduğunu biliyordu. İmdadına yayımladıkları yazıyı gören Hamburger’in onu St. Louis’e daveti yetişti. Davet bir dönemlikti, deneylerini daha gelişmiş bir ortamda tekrarlayıp genişletebilecekti. Çıktığı yolculuk 26 yıl sürdü.

O günden sonrası 1959’a kadar süren sürekli deneyler sürecidir. Binlerce çalışma saati, Rio de Janeiro’da yeni teknikler edinme, tekrar Amerika, Stanley Cohen’le çalışmaya başlama ve Nobel Ödülü getiren NGF’nin (Nerve Growth Factor = Sinir Büyüme Faktörü) tam olarak tanımlanması… Bu dönemde meslektaşları, yayımladıkları hiçbir belgede Rita’nın sadece kendi adını kullanmayacak kadar onurlu ve paylaşımcı olduğunu özellikle vurguluyorlardı.

Levi-Montalcini ABD’de ki atmosferi seviyordu ama memleket hasreti onu 60’ların başında tekrar İtalya’ya getirdi. Vaktini iki ülke arasında paylaştırmıştı. Onun çalışma şeklini katı, çok çaba gerektiren ve tutkulu olarak tanımlayan öğrencileri kendilerini sabah saat 7’den önce merkezde hazır isteyip geç saatlere kadar deney sonuçlarını tartışan bu muhteşem kadından çok şey öğrendiler. Meslektaşlarından biri, “ne kadar motive olursak olalım onunki kadar adanmış bir hayat görme şansımız yoktur sanırım” diyor hayranlıkla. Kendisinin de bu konuda önerileri var: “Bilimsel araştırmada kişisel tatmin ve başarının anahtarı zekâ düzeyinde ya da verilen görevi eksiksiz yerine getirebilme kapasitesinde değildir. Hepsinden önemlisi kendini işine adamak ve zorluklar karşısında gözlerini kapayabilmektir: bunu yapabilenler, keskin zekâlı ve eleştirel olanlara göre sorunlarla başa çıkmakta çok daha başarılı olurlar.”

Rita’nın buluşu, NGF’nin, dendrit denen sinir uçlarının gelişmesine etki ettiğine dairdir. Vücuttaki kimyasal mesajların bir nörondan (vücuttaki elektrik sinyallerini uzun mesafelerden alan ve aktaran sinir hücresi) diğerine veya bir kasa geçmesine olanak veren temas alanı olan sinapslar, dendritlerin arasında oluşurlar. Sinapslar ne kadar gelişirse, sinir sistemi vücutta o kadar yayılır ve o kadar faal olur. Sonuçta, insan yaşlandıkça yaratıcı kapasitesi artar ve
yaratıcılar ile zihinsel çalışma yapanlar daha uzun süre genç kalırlar. Bu bulgular aslında bulunandan daha fazlasına işaret etmektedir. Örneğin yaşlandıkça beynin kötüye gideceği, çalışmayacağı, elden ayaktan düşüp bakıma muhtaç hale gelineceği gibi temel kabulleri sarsabilecektir. Rita aynı zamanda NGF’nin bağışıklık sistemi üzerinde de güçlü etkileri olduğunu göstererek biyolojide beklenmedik gelişmelere zemin hazırlamıştır. Yani Levi-Montalcini, kullandığımız sürece beynimizin yaşlanmayacağını, kaç yaşında olursak olalım yeni şeyler öğrenmekten korkmamamızı, beynimizin öğrenme kapasitesinin her zaman var olduğunu söylüyor.

Bu öngörüler elbette mevcut toplumsal ve dinsel öğretilerin getirdiğinden farklı yerlere götürüyor bizi. Papa ve kiliseyle zaman zaman karşı karşıya gelse de Levi-Montalcini gerek senatodaki 2001 yılından beri süren siyasi, gerekse EBRI’daki bilimsel çalışmalarını inançlı bir sosyalist olarak, şüphecilikten ödün vermeyerek sürdürüyor. Dini sorulduğunda “free thinker” olarak tanımlıyor kendisini ve Yahudi halkını da çektiği sıkıntılardan sonra dahi ayakta kalmayı başarması dışında asla diğer insanlardan farklı görmüyor.

Prodi döneminde desteğini sürekli gösterirken eğitim bakanı Letizia Moratti’nin ilk ve orta öğretimde evrim kuramının okutulmasının engellenmesine şiddetle karşı çıkmış. Bu amaçla İtalya’da evrim kuramını anlatan pek çok konferans düzenlenmesine katkıda bulunmuş. Kararın geri çekilmesini sağlamış.

O aynı zamanda sosyal araştırmalara kaynak bulamada da son derece istekli ve başarılı. The Rita Levi Montalcini Foundation (Montalcini Vakfı) 6000’den fazla Afrikalı kadının eğitimini destekliyor. Şanslarını bilim alanında kullanmalarını istiyor. Genç bir kitapkurdu olarak favorisi Emily Bronte. Tıp fakültesi zamanında bir kez nişanlanmakla birlikte hiçbir zaman uzun süreli bir ilişkisi olmamış. Taptığı annesinin de baskın bir kadın olduğunu gördükten sonra “hiç evlenmemeye karar vermiştim, sözümü de tuttum” diyor. 1988’de Omni Magazine’e verdiği bir röportajda, “iki muhteşem insan bile bir araya gelip evlense biri acı çeken, diğeri daha başarılı olacaktır” diyor.

Şu anda en büyük derdi EBRI için yeterli maddi desteği bulabilmek. İktidarda olan Silvio Berlusconi’nin partisi enstitüye pek ilgi göstermiyor. Hesaplarına göre her yıl 3 milyon euro gerekiyor çalışmaları sürdürmek için. “Ben iflah olmaz bir iyimserim, mutlaka bir yolunu bulacağız” diyor.

Levi-Montalcini şu aralar biraz görme ve işitme sorunları yaşıyor ama zihni çok keskin. EBRI’de HGF’nin evrimsel sürecini araştıran bir projeyle ilgileniyor. Başlangıçta bu faktör var mıydı, rolü neydi sorularına yanıt bulmaya çalışıyorlar. Her gün Enstitüde olması genç meslektaşları için çok ilham verici oluyor. Yüksek topuklu ayakkabıları, kuaförlü saçı, kıyafetleri ve yürüyüşüyle bir moda dergisinden çıkmış gibi göz alıcı bu bilim kadını mutluluğun sırrını da bulmuş: Kendini düşünmeyi bırakabilirsin ama düşünmeyi asla…

Derleyen: Ebru Oktay

 

1986 yılı Nobel Fizyoloji-Tıp Ödülü

Hücre ve organ gelişimini düzenleyen mekanizmaların anlaşılmasını sağlayan buluşları nedeniyle, Dr. Rita Levi-Montacini ile biyokimyacı Stanley Cohen ikilisi ödüle layık görülmüştür. Hücre gelim modeli o zamana kadar bilinmekle birlikte ikilinin NGF (Nevre Growth Factor = Sinir Büyüme Faktörü) ve EPF (Epidermal Growth Factor = Epidermal Büyüme Faktörü) proteinlerini keşfi ile bu modelin nasıl işlediği ve hücre farklılaşmasının nasıl kontrol edildiği açığa çıkmış oldu. NGF ve EGF, büyümeyi düzenleyen pek çok işaretleyici maddeden tam anlamıyla tanımlanan ilk maddeler oldular.

Erişkin bir insan vücudu milyarlarca hücreden oluşur. Bununla birlikte, tüm bireysel farklılığı ve özelliği kopyalayan genetik materyal, ilk tek hücrede bulunur. İlk hücre bölünmeye başlar. Hücreler bir süre sonra birbirlerinden biraz farklı karakterler sergilemeye başlarlar. Bu biricik uzmanlaşma, son farklılaşmadır. Büyüme ve farklılaşmanın nasıl olduğu epey önceleri keşfedilmişken gelişimin nasıl düzenlendiği hâlâ bir sırdı. 20-30 yıl önce büyüme faktörlerinin keşfi ile kapı aralanmaya başladı.

Önceleri hücreler arası iletişimin hormon ve hormon benzeri sinyal maddelerce sağlandığı, bunlarınsa sadece hipofiz gibi özel bezlerden salgılandığı düşünülüyordu. Şimdi ise pek çok değişik hücre tipinin bu maddeleri salgılayarak hem kendilerini hem de komşu hücreleri etkileyip gelişimlerinde rol oynadıkları biliniyor.

Düzenli bir büyüme-gelişme dizgesinin işleyişi bilinmekle birlikte bunda etkili olan aktif madde henüz tanımlanamamıştı. Sadece kanser araştırmalarında görülen düzensiz büyüme-gelişmenin nedeni az da olsa incelenmişti.

1950’lerin başında NGF’nin keşfi, sinir sistemi hücrelerindeki büyüme-gelişmenin nasıl düzenlendiğiyle ilgili usta bir gözlem olanağı yarattı. Rita Levi-Montalcini, 1950’de İtalya’da kendi laboratuarında başlattığı çalışmalarını 1952’nin sonuna kadar ABD St.Louis’de Viktor Hamburger’in laboratuarında sürdürdü. Burada farelerin tümör dokusu, tavuk embriyosuna nakledildiğinde, embriyoların duyusal ve sempatik sinir sistem hücrelerinde büyümenin tetiklendiği gözlendi. Bu fazladan büyüme, tümörle tavuk embriyosu arasında doğrudan bir iletişime ihtiyaç göstermiyordu. Montalcini, tümörden, belli tip hücreler üzerinde etki gösteren bir sinir büyüme tetikleyici faktör salgılandığını fark etti.

Bundan sonra çeşitli dokularda NGF’nin aktivitesini ölçmek için daha hassas hücre kültürleri üzerinde çalışıldı. NGF’nin son derece etkili biyolojik bir madde olduğu kesinleşti. NGF eklenmesinden birkaç dakika sonra sinir lifleri ganglionun dışına doğru hızla büyümeye başlayarak 24 saatin sonunda güneşin etrafını çevreleyen ışık huzmeleri gibi diziliyorlardı (Bkz. şekil = Halo effect). Bu biyolojik deneme, keşfin ikinci adımı olan NGF’nin kimliğinin tanımlanması sonucunu getirdi.

1953 yılında gruba katılan Stanley Cohen, fare tümör dokusundan, hem nükleik asit hem de protein barındıran NGF’yi izole etti. Buna, içinde yüksek oranda nükleik asit kırıcı madde bulunan yılan zehirini ekledi. Şaşırtıcı şekilde bu karışım, tümörde olduğundan daha fazla miktarda NGF aktivitesi gösterdi. Zehir kuluçka ortamına tek başına eklendiğinde de sempatik sinir sistemi liflerinde inanılmaz bir büyüme oldu.

1953’de erkek farelerin çenealtı tükrük bezlerinin de yüksek oranda NGF içerdiği anlaşılınca iz sürme kolaylaştı ve saflaştırma sonucu, 44.000 dalton ağırlığında 118 aminoasit içeren protein tanımlanmış oldu. Bu şekilde bol miktarda elde edilebildiği ve saf halde enjekte edildiğinde önemli bir toksik etkisi olmadığından NGF’nin memelilerdeki biyolojik aktivitesi artık rahatlıkla incelenebilecekti.

NGF, memeliler, kuşlar, sürüngenler, amfibiler ve balıklarda izole edildi. Pek çok hücre tipi gelişim esnasında bu proteini salgılıyor, bu salgı sinir liflerinin büyüme gelişmesini tetikleyip bir sinir hücresini diğerine ulaştırıyor ve aradaki bağlantı kurulup iletim sağlanıyordu. Tüm bu bulgular, bugün beyin hasarlanması ile giden pek çok hastalığın (senile demans, Alzheimer, kas distrofileri vb) tedavisinde kullanılabilme umudu olmuş ve Nobel Ödülüne layık bulunmuştur.

(Kaynak: www.nobelprize.org)

Derleyen: Ebru Oktay