Ana sayfa 74. Sayı Bolivarcı devrimin başkentinde: Caracas

Bolivarcı devrimin başkentinde: Caracas

Tersine Dünya

134
PAYLAŞ

Demircan Pusat

Birlikler tören alanında Başkanı bekliyordu. Chavez birliklerin arasından genelkurmay başkanıyla beraber geçti. Halkı ve tüm askerleri görebileceği bir noktaya yükseltilen platforma çıktı. Önce milli marş halkın içten katılımıyla okundu, sonra 4 Şubat şehitleri için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. General, Chavez’e askeri görevinin gereği olarak tekmilini verdi: “Alanda bulunan şu kadar subay ve alt rütbeliyle beraber 2500 ‘sosyalist, devrimci, bolivarcı, anti-emperyalist’ askerle emrinize hazırım.”

Demircan Pusat

 

Sanırım şu sıralar dünyanın en tanınmış Türk’ü Mehmet Ali Ağca’dır. Dünyanın tüm televizyonları onun hapisten çıkışını haber yaptı. Güney Amerika gibi bir Katolik coğrafyasında ise haber daha da ilgiyle karşılandı. Şahsın geçmişteki faşist-katliamcı kimliğinden habersiz olan buradaki halk içinde ona sempatiyle bakanlar bile var.

Üçüncü bin yılın sosyalizmi: Venezuela’da
Chavez, Ekvator’da Correa, Bolivya’da
Morales, Nikaragua’da Ortega ve
hepsinin öncülü Fidel.

Venezuela yolunda yanımdaki tüccar da Türk olduğumu öğrenince Ağca’dan konuyu açtı. Sohbetin bir yerinden sıyrılmak için “adam deli, baksana Mesih olduğunu iddia ediyor” dedim. Tüccar efendi lafı gediğine koyuverdi: “n’olacak ki Chavez de kendini Simon Bolivar zannediyor!”. Buralardaki bir sağcıdan beklenmeyecek kıvraklıktaki taşlamaya “iyi de o iyi bir örnek” diye karşı çıksam da gülmekten alamadım kendimi.

Gerçekten de Venezuela devlet başkanının tüm Güney Amerika’da yoğun tartışılan ve kutuplaşmalara hedef olan bir kişiliği var. Bunda kendi üslubunun payı olduğu kadar Latin sosyalistlerinin geleneksel ideolojik argümanlarıyla kurduğu yakınlığın da etkisi var. Bu yüzden Güneyin, Kuzeyle ve Avrupa’yla ilişkili sağcıları tarafında en çok saldırılan lideri Chavez’dir.

Geçen yıl bir televizyon programında konuşan Besim Tibuk kılıklı politikacı ve Buenos Aires’in sağcı valisi Macri de Chavez’in fotoğrafını gösterip “ne yani ben bu adamla mı birleşeceğim. Şunun tipine bak hiç bize benziyor mu” diyerek onun siyah ve yerli kökenini aşağılıyordu, Bolivar idealine karşı çıkarken…

Chavez gerçekten de ilginç bir karakter. Günde belki on saat onu televizyonda görebilirsiniz. Günlük olarak televizyonda konuşma süresinin bir dünya rekoru olduğu ve bu rekoru kimsenin geçemeyeceği söyleniyor. Ayrıca sık sık bakanlarını yanına alıp televizyonda bir nevi halka hesap veriyor. Önündeki gündemleri halkla paylaşıp bakanlıkların icraatlarıyla ilgili bilgi vermelerini istiyor. Fakat bu programlar hiç de siyasetin sıkıcı üslubu içinde geçmiyor. Sohbet biçiminde geçen konuşmaları sırasında Chavez bazen anılarını anlatıyor bazen de şarkı söylüyor. Kendi doğal üslubunu siyasete kabul ettirebilmiş bir lider. Hitap yeteneği çok güçlü. Kitleleri kavrayabilen bir dili var. Burjuva kesimlere karşı sert ve kavgacı bir duruşu var. Ama öfke kusmuyor. Hiç neşesini kaybetmiyor. Karakter olarak elindeki en küçük kuvvetin varlığını bile bir kazanç olarak gören ve etrafını daima olumlu biçimde motive eden pratik bir lider Chavez.

 

Caracas

Ülkenin, ayak bastığınız anda sizi sorunlarının içine çeken bir yapısı var. Bir yabancının en önemli sorunu para ve yatacak yerdir. Bu ikisi de ciddi problem Venezuela’da. Dolar devlet çapasına bağlanmış; 2,6’dan hesaplanıyor ama sokaktaki değeri 6 Bolivar civarında. Daha ülkeye girer girmez görevliler kulağınıza fısıldıyor: “dolar alırım”. Bu sokak piyasasına “Mercado Negro” deniyor. Ağırlıkla kapatılan banka sahiplerinin kurduğu, Kolombiya mafyasıyla çalışan bu şebeke Venezuela ekonomisinde ciddi bir güce sahip. Senelik 30 milyar doları döndüren bir karaborsa.

İkinci ciddi problem güvenlik. Ortada öyle polis asker görünmüyor. Zaten bir polis aramasına denk düşüp de cüzdanındaki parayı polise kaptırmayan yok gibi. Ortalıkta çok fazla işsiz insan dolaşıyor ki bu ortamda sosyal problemlerin çıkması doğal. Hava karardıktan sonra şehir merkezinde sokakta gezilemeyen, hafta sonları 70-80 kişinin öldürüldüğü bir kent burası.

Ancak Caracas’daki güvenlik probleminin kökeninde Kolombiyalı para-militer çeteler yatıyor. Sayılarının beş bini bulduğu tahmin edilen bu uyuşturucu çeteleri kenti eroin ve kokaine boğuyor. Dünyanın “en iyi” eroini Caracas’da yalnızca bir dolara satılıyor. Uyuşturucu sudan ucuz olunca kullanımı da kolay yaygınlaşıyor. Burada her şeyden önce kokain kullanmak adet haline gelmiş. İçki içmek için bile kokain alınıyor önce. Sokaklarda “tribe” giren bağımlılarla karşılaşmak gündelik bir olay.

Latin Amerikanın genel çehresini oluşturan “villa” ya da bazılarının dediği gibi “barrio”lar Caracas’ın yoksul kitlelerini barındırıyor. Buralara devlet girmiyor. Herkesin silahlı olduğu ve dışarıdan bir yabancının asla giremediği bu mahallelerde uyuşturucu kullanımı çok fazla. Ayrıca erken yaşta hamilelik ve cinsel hastalıkların en çok rastlandığı yerler de buralar.

Chavez öncesinde tamamen kaderine terk edilen bu mahalleler onun iktidarında aldıkları subvansiyonlarla uçurumu biraz olsun azaltmışlar. Yapılan gıda yardımlarının yanı sıra yoksulların düşük fiyatlarla ihtiyaçlarını karşılayabildikleri marketler de devlet tarafından kurulmuş. İyi kötü sağlık ve eğitim hizmeti almaya başlamışlar.

Bizim 19 Mayıs gençlik bayramının benzeri 12 Şubat’ta kutlanıyor.

Bunların en ünlüsü Caracas’a girerken içinden geçtiğimiz ikinci tünelin üstündeki 23 Ocak mahallesi. Mahalle bazı silahlı sol grupların denetiminde. 23 Ocak’ta güçlü olan “Alexis Vive” isimli sol yapı geçtiğimiz yıllarda sağcılara karşı eylemlerde öne çıkmıştı. Bir keresinde sermaye medyasını basıp stüdyolarını işgal etmişlerdi. Adını Chavez’in darbeciler tarafından kaçırıldığı gün katledilen Alexis Gonzales’den alan hareket uyuşturucuya karşı da mücadele ediyor. Son olarak Merida’daki sağcı öğrenci gruplarıyla çatışmaya giren Tupamaros grubu da bu mahallelerde güçlü. 23 Ocak mahallesine girenler motosikletli Tupamaros devriyeleriyle karşılaşıyor. Ülkenin her yerinde bulunan bunun gibi lokal sol yapılar Venezuela devriminin dinamik savunucuları.

Sağın saldırıları hep aynı: ilk sırada “demokrasi” var. Chavez’in bir diktatör olduğu propagandasını yapıyorlar. Nasıl bir diktatörse bu ülkede tüm sağcı örgütlenmeler rahatlıkla boy gösterebiliyor. Hatta sağcı gençlik örgütlerinin merkezi olan üniversitelerden çıkan gruplar ellerini kollarını sallayarak şehir merkezlerini basabiliyor, ana yolları kesebiliyorlar. Türkiye’de solcular üniversite kapısından giremezken, Venezuela’da bu sağcı çetelere yönelik bir istihbari ve kolluk yaptırımı bulunmuyor.

Üniversitelerdeki öğrenci “organizasyonları” USAİD’den (ABD’nin ülkeleri parçalamak için faaliyet yürüten teşkilatı. Irak işgali sırasında “Irak’ın yeniden yapılanması planını” hazırlamıştı) maddi ve politik destekler alıyor. Hatta bu organizasyonların modern tavırlı öğrenci liderleri Amerikan Başkanıyla bile yemek yiyebiliyor.

Üniversitelerin ve “sivil toplum kuruluşlarının” bu tavrı bize de pek yabancı olmasa gerek. Bu STK’lar bazı desteklerden mahrum kalmama adına liberalizmi demokrasi kılıfıyla savunurlar. Atanmış öğrenci liderleri batılı programlarda pişer bize düşer. Her şey bir Amerikan rüyasının parçasıdır. Sonra kamucu olan diktatör, sermaye örgütleri “demokrat” oluverir…

Caracas’ta tanıdığım bir sağcı kadın günün 24 saati Chavez aleyhine konuşabilme yeteneğine sahipti. Arada haklı eleştirileri de olan bu yarı deli (Chavezfobia!) kadıncağız ne olsa suçlunun Chavez olduğunu söyler dururdu. İnternet ya da sular kesikse kesin Chavez yapmıştır. Markette aradığı bir malı bulamazsa da Chavez’i suçlardı. Onun bu tavrı aklıma daha önce aynı evi paylaştığım bir Küba göçmenini getiriyordu. O da Küba’yla ilgili ne sorsam “Fidel” diye cevap verirdi. Küba’daki Eğitim ve sağlık sistemini över, sonra da nedenini açıklamak zorunda kalmamak için “Fidel öyle istiyor” deyip giderdi. Bir seferinde Küba’da sokakta hiç köpek olmadığını söylediğinde nedenini sormuştum da yine kızıp “çünkü Fidel hepsini öldürdü” cevabını vermişti.

Nedense iktidardayken “gayet realist” olan sağcılar iktidardan düştüklerinde “Fidelin Yüzünden” filmindeki çocuğa dönüşüveriyorlar.

 

“Darbe”yi kutluyoruz

Santa Monica semti sabahın erken saatlerinden itibaren kızıl tişörtler giyen Chavez taraftarlarıyla dolmuştu. Yüzde 80’ini genç Venezuelalıların oluşturduğu kitle PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) görevlileriyle koordinasyon halindeydi. Kışla tören alanına kadar uzanan birkaç km’lik geniş bulvarın kenarına yüzlerce seyyar tuvaletin kurulmasından yol boyunda yerleştirilen ses sistemlerine, sahne düzenlerine kadar her şeyle bu görevliler ilgileniyordu. Sanki bir mitinge değil de bir festivale tanıklık ediyorduk. Herkes bayraklarıyla, pankartlarıyla, kimi gruplar ses araçlarından yaptıkları müzik yayınlarıyla bu şenliğe katkı sağlıyordu.

27 Şubat 1989’da, Caracas ayaklanmasında binlerce sivil öldürülmüştü. Ayaklanmanın nedeni dönemin hükümetinin neo-liberal politikaları sonucu halkın aç kalmasıydı. Caracazo olaylarının temelinde IMF’nin yapısal uyum politikaları vardı. Bu çerçevede ortaya çıkan tabloda ise enflasyon yüzde 80’lere ulaşmış, işsizlik patlamış ve halkın yüzde 90’ı açlık sınırında yaşamaya başlamıştı. İktidardaki Calos Andrés Perez’in politikalarına tepki için sokaklara dökülen halktan en az üç bin kişi öldürülmüştü. Bunun üzerine 4 Şubat 1992’de Chavez’e bağlı askeri birlikler neo-liberal hükümete karşı geniş bir Bolivarcı ayaklanma gerçekleştirdiler. Fakat eylemleri sonuca ulaşmamış, Chavez teslim olmadan önce yaptığı konuşmayla tarihe geçmişti: “Şimdi biz kazanıyoruz ve daima biz kazanacağız”. İktidara geldikten sonra da bugünü “ulusal haysiyet günü” ilan etmiş. Venezuela devrimi askerlerin öncülüğünde gelişmiş. Belki de bundan en büyük dersi Amerika çıkarmıştır. Çünkü devrimci bir ordu halkın desteğini alarak ülkeyi hızla inşa edebilme potansiyeli taşır.

Üniversitelerde ABD destekli sağcı örgütlenmeler provokatif eylemler yapıyor.

Kışlaya giden geniş tören bulvarında her elli metreye bir kurulan sahnelerde sanatçılar Latin Amerika’nın en güzel müziklerini sunuyordu. Gördüğüm bir sahne çok ilgimi çekti. Bir Afro-Amerikan R&B sanatçısı arkasında danslar yapan grubuyla gençleri müthiş eğlendiriyordu. Bu tarz bir müzik hiç de “devrim”in ciddiyetine uymuyordu hani! Sanatçının giyimi ABD’deki rapçilerle tıpatıp aynı abartıdaydı. Kocaman bir güneş gözlüğü vardı; üstelik altın gibi parlak. Fakat dedim ya müziği gerçekten çok eğlendiriciydi. Şarkısını oradaki gençlerle beraber söylüyordu. Önce “hadi plaja gidelim, denize girelim, güneşlenelim” falan derken araya da şöyle bir sloganı sığdırıveriyordu: “Devrimi yükseltelim!” Sonra bu dizeyi gençlere söyletiyordu. O hareketli parçanın bir yerinde aniden sustu ve eliyle gösterip bağırarak “başkan geliyor” demesiyle herkes Chavez’in bulunduğu kamyonete doğru hücum etti. Chavez bir kamyonetin üstünde etrafında korumalar olmaksızın gençleri selamlıyordu. Üzerinde askeri üniforması vardı. Başında kırmızı komando beresi duruyordu. Kitle onunla beraber koşuyor; sloganlar, çığlıklar birbirine karışıyordu. Sanki bir siyasi lider değil de Michael Jackson geçiyordu. Chavez’i yakından gördüğüm ilk an buydu. O anki izlenimim TV’de olduğundan daha etkileyici, içten ve hatta babacan göründüğüydü.

Birlikler tören alanında Başkanı bekliyordu. Chavez birliklerin arasından genelkurmay başkanıyla beraber geçti. Halkı ve tüm askerleri görebileceği bir noktaya yükseltilen platforma çıktı. Önce milli marş halkın içten katılımıyla okundu sonra 4 Şubat şehitleri için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Bazı askerlere başarı ve çalışmalarından ötürü hazırlanan nişanları verdikten sonra general, Chavez’e askeri görevinin gereği olarak tekmilini verdi: “Alanda bulunan şu kadar subay ve alt rütbeliyle beraber 2500 ‘sosyalist, devrimci, bolivarcı, anti-emperyalist’ askerle emrinize hazırım.”

Chavez törenin bu kısmında, ardında tüm alay sancaklarıyla bekleyen genelkurmay başkanı generale bir sandıkta getirilen Simon Bolivar’ın kılıcını tutarak sordu: “Orduyu bir Bolivar devrimcisi bir sosyalist olarak yöneteceğine Bolivar’ın kılıcı üzerine yemin eder misin?” O da aynı kelimelerle görevini yerine getireceğine yemin etti. Bu esnada yan taraftaki protokol tribününden “el pueblo unido jamas era vencido” (“Örgütlü halk yenilmez” – Allende’nin sloganıydı bu) sloganı yükseldi. Chavez tekrar kürsüye gelip “İşçiler, köylüler, sosyalistler, devrimci askerler” dediğinde her grup ona gür bir sesle cevap veriyordu. Fakat sanırım en çok ses “kadınlar” dediğinde çıkmıştır.

İki mesajı çok güçlüydü: Dedi ki, otuz yıl önce MBR200’ü kurduk (bu Bolivarist askerlerin gizli teşkilatı. Bolivarcı devrimin 200. yılını hedefliyordu ve 200. yılda iktidarda). Bugün Bolivarcı bir iktidarız. Bir de şunu ekledi: bir daha bu ülkede asla bir sağ darbe olmayacaktır.

 

Chavez’e aşık olmak ya da ondan nefret etmek

Geçen ay Venezuela Yayın Kurulu tarafından bazı kanalların sözleşmeleri yenilenmedi ya da iptal edildi. Bu kanalların içinde sermayenin en azgın yayımcısı RCTV bulunuyor. Daha önce de bu kanalın lisansının iptali gündeme geldiğinde sağcı çeteler sokaklarda provokatif eylemler yapmıştı. Ne zaman bu kanalın kapanması gündeme gelse Batılı emperyalist ülkeler basın özgürlüğü diye ortalığı ayağa kaldırıyor.

Oysa hatırlayın, 2002’deki sokak eylemlerinde polis göstericilere ateş etmiş gibi düzmece görüntüler yayınlayarak Chavez’e darbe kampanyası başlatmıştı bu televizyon. Sonuçta bu yayın kuruluşunun içinde olduğu sermaye örgütleri orduya darbeyi yaptırıp bir de hükümet ilan etmişlerdi. Sonra da devrimciler bir milyon kişiyle başkanlık sarayını kuşatınca hepsi kaçmıştı.

Yazılan ve konuşulanlara bakarsak Chavez’e ya aşık olmamız lazım ya da ondan nefret etmeliyiz. Oysa ikisi de gerçeği yansıtmıyor. Birincisi sol açısından bir kahramana ihtiyaç yoktur. Sosyalist mücadele tarihinin yarattığı sayısız kahraman var ve dünyanın her yanında fedakârca mücadele eden sayısız devrimci mevcut. Fakat cesaretle halk yararına yapılmış işleri de savunmaktan geri durmayacaktır sosyalistler.

1998’deki ilk seçim zaferinin akabinde Chavez.

Chavez’den nefret etmek ise tuhaf hastalıklı bir durum. Çünkü ona duyulan nefret tamamen sermaye kaynaklı. Bir üniversite öğrencisiyle konuşuyordum. Ülkedeki “diktatörlüğü” bana açıklarken “sovyetik sistem” tabirini kullandı. Güldüm. Sovyetizmin ne olduğunu bile bilmiyordu. Hayatında Sovyetler Birliği üzerine okuduğu tek bir kitap yoktu. Ömrü Türkiye’deki gibi Sovyet tartışmalarıyla geçmiş bir sosyaliste buradaki sistemin “sovyetik” olduğunu yutturabilecek kapasitede değildi. Fakat sermayenin ideolojik saldırısının bir açıklaması olarak deyim yerindeydi.

Venezuela özgülünde yürütülen sınırları belirsiz bir propaganda savaşı var. 11 yılı geride bırakan Bolivarcı iktidar ilk yıllarında olduğu gibi bazı desteklerden yoksun değil. Özellikle medya alanında üstünlüğü ele geçirmiş görünüyor. Karşılıklı verilen rakamların ve açıklamaların tümüyle doğru olduğunu düşünmek biraz saflık olur. Ama tüm bu propagandaların ötesinde Birleşmiş Milletler ve ABD tarafından kabul edilen bazı gerçekler mevcut.

Kazandığı on iki seçimde oy ortalaması yüzde 60 olan Chavez’in bugün hâlâ iktidarda olmasının dayanakları tümüyle ekonomik. Chavez’in sırrı Venezuela’nın çarpık sınıfsal yapısını yoksullar lehine düzeltmesinde gizli. Ondan önce Venezuela’da insanlar ya açlıktan yaşayamaz durumdaydı ya da Güney Amerika’nın en zengin elitine mensuptu. Asgari ücret 36 dolardı. Eğitim ve sağlık hizmeti diye bir şey yoktu. Öncelikle insanların açlık sorununu çözen bazı uygulamalar başlatıldı. Bu kampanyaya “Barrio Adentro” dendi. “Misyon Mercal” politikasıyla halkın ucuza alışveriş yapabileceği marketler açıldı. “Operacion Milagro” ile görme sorunu olan halkın ücretsiz ameliyatlarla sağlığına kavuşması sağlandı. Sağlık yatırımları ve hizmetlerinde Küba’dan edinilen personel desteğinin payı yüksekti. Hızlı eğitim programlarıyla halkın okuma yazma öğrenmesi sağlandı. Kimlik sahibi bile olmayan milyonlarca kişi nüfusa kaydedildi. Korumasız kadınlara, sakatlara ve yaşlılara maaş bağlanması gibi destekler de söz konusu.

En önemlisi tarım alanında ciddi destekler sağlandı. Ekilebilir toprakların neredeyse yüzde 30’nu kamulaştıran devlet bunların yarısını halka dağıttı. Tarımda kamulaştırmanın devlete maliyetinin 2 milyar dolar olduğu söyleniyor. Ayrıca tarım kesiminde sosyalist organların yaratılmasına önem veriliyor. Komünler ve kooperatifler altında köylülük toplumsal bir sınıf kimliği kazandı. Büyük toprak sahiplerinin Kolombiyalı paramiliter çetelere katlettirdiği köylüler silahlandırılarak orduya bağlı bir milis teşkilatı kuruldu.

Caracas’ta bir sokak

Bunların dışında bazı endüstriler, telekomünikasyon ve elektrik sektörleriyle, banka ve finans kesimi büyük oranda devletleştirildi. Geçen hafta açıklanan rakamlara bakarsak ekonominin yüzde 80’inin devlet kontrolüne geçtiğini söyleyebiliriz.

Tabi tüm bu sübvansiyonların kaynağı büyük petrol kaynakları. Chavez iktidarının ayakta kalması ve politikalarını sürdürebilmesi kamulaştırılan petrol kaynaklarından gelen gelirlere bağlı. Chavez tüm bu kaynakları yöneten Venezuela devlet petrol şirketinin yönetimi sermayenin tüm direnişine rağmen ele geçirdi. Petrol işçilerinin büyük grevini örgütleyen sermaye 2003’de yaptığı sabotajlarla 10 milyar dolara yakın zarar vermesine rağmen bu stratejik gelir kaynağı Bolivarcı hükümetin elinde.

Ayrıca belirtmek gerekir ki Chavez hükümetinin Latin Amerika ülkelerine yaptığı yardım, bağış ve desteklerin toplamı yirmi milyar doları geçmekte. Chavez’in Latin Amerika’daki sol eğilimli iktidarları ayakta tutma çabası bu kıta için emsalsiz. Böyle bir liderin varlığı kıta için çok büyük bir fırsat. Arjantin bile 2001 krizinde yakasını IMF’den kurtarabilmek için Venezuela’dan aldığı düşük faizli kredilerden faydalanmıştı. Kıtada ilk kez bir hükümet Latin Amerika’nın ortak siyasal ve ekonomik organlarının yaratılması için varını yoğunu ortaya koymakta.

 

Kapitalist ağacın meyvesi yenir mi?

Venezuela’da büyüme oranları (Economia de Venezuela – http://es.wikipedia.org/wiki/Economyüzde C3yüzde ADa_de_Venezuela)

2001-2’de yüzde 3,4 ve  2002-3’de yüzde 7,7 olarak gerçekleşti. 2004’de bu rakam yüzde 17,9’la dünyanın en yüksek düzeyini yakaladı. Aynı yıl halkın yüzde 40’ının yaşam kalitesinin yükseldi. 2005’teki yüzde 9,4 büyümeyle beraber rezervleri ilk kez otuz milyar doları aştı. 2006’da GSMH’nın yüzde 10,3’lük büyümesine ek olarak petrol sektörü yüzde 11,4, finans ve sigorta kurumları yüzde 37, inşaat yüzde 29,5, iletişim yüzde 23,5 oranında gelişme gösterdi. Venezuela ekonomisi petrol gelirlerinde düşmenin başladığı 2007’de yüzde 8,4, 2008’de ise yüzde 4,8 oranında gelişti. Fakat tüketim oranlarındaki artışın etkisiyle bu yıllar ülke ekonomisinde enflasyonun önlenemez yükselişine tanıklık etti. 2008 enflasyonu yüzde 30’u buldu.

Bolivarcı hükümet ekonomisini petrole bağımlılıktan kurtarmak, öncelikle kendine yeter bir endüstriyel gelişmeyi sağlamak zorunluluğunun farkında. Ancak sorunun Venezuela özgülündeki yapısal kaynakları da göz önüne alınmalı. Venezuela oligarşisinin ülke kaynaklarını peşkeş çekme üzerine kurduğu ekonomik yapı, yıllar boyunca ülkede çalışmadan üretmeden yaşamayı, rüşvet ve yağmacılığı yalnızca devletin işleyişinin değil toplumsal kültürün de bir parçası haline getirmiş. Chavez’i iktidara taşıyan süreç gelişen bir sınıf ya da Küba benzeri bir devrimci kadro hareketi değil. 4 Şubat 1992 ayaklanmasından itibaren Chavez örgütsüz, dışlanmış yoksul kitlelerin iradesini temsil eden lider konumunda. Bolivar’ın ideallerine yürekten bağlılığı ve bu noktadan hareketle bağımsız bir Venezuela’nın yaratılması için yürüttüğü mücadeleyle süreci devrimcileştirmiş. Yoksul kitlelerin yaşam seviyesini yükseltirken refah toplumunun ancak sosyalizm temelinde mümkün olduğunu ülkenin yasalarına işlemiş.

Ancak devlet organları içinde var olan burjuva kalıntılarını tasfiye edememiş. Ayrıca 2007’de kurulan PSUV’un yapısı da sistem içindeki hastalıkları taşımakta. Peronizm örneğinde olduğu gibi onun kadar olmasa da içinde ciddi oranda sağ unsuru taşıyan partiyle devlet mekanizması iç içe geçmiş durumda. Bu durum partiyi başından itibaren aşırı bürokratik bir kimliğe kavuşturmuş, devlet olanaklarından yararlanarak zengin olan birçok şahsiyetin de buralarda yuvalanmasına imkân tanımış. Halka yönelik tüm sübvansiyonların önemli bir kısmının bu bürokratlar tarafından iç edildiği bilinmekte. Özellikle petrol ve bankacılık sektörlerinde mevki kazanmış kişilerin ve onların akrabalarının aşırı derecede zenginleştiği de gözlemlenmekte. Chavez’ci hareketin içine sızan bu unsurların etkisiyle 2007 Anayasa Referandumu kaybedilmiş. Rakamlar üç milyon Chavez taraftarının sandığa gitmediğini gösteriyor.

Chavez Venezuela oligarşisine öldürücü darbeler vururken cephe gerisindeki hastalıklarla o derece sert bir mücadele geliştirmiyor. Onun politikalarında pragmatist bir yan olduğu da kuşku götürmez. Ancak bu onun cesaretini ve devrimci dinamikleri harekete geçirmedeki ustalığını ortadan kaldırmaz.

Chavez kurucu rolünü büyük bir enerjiyle sürdürüyor. Halk kesimleri onun öncülüğünde yaratılan kurumlarda kendi kimliğini kazanıyor. Fakat Venezuela toplumunun kültürel birliğinin zayıflığı, tarihsel dayanaklardan yoksunluğu gibi nedenleri de göz önüne alırsak belki de kendi gerçek karakterini yaratması daha uzun zaman alacak.

 

Kolombiya-Honduras çizgisi

Bugünkü Kolombiya, ABD-Kanada ve İngiltere ittifakının Güney Amerika’da yaratmış olduğu yeni bir İsrail’dir. Uzunca süredir Kolombiya’da devam eden kontrgerilla faaliyetleri yalnızca bu ülkeye zarar vermemiş, uyuşturucu trafiğini bu ülkeden tüm Güney Amerika’ya yaymıştır. Bugün Latin Amerika’nın neresine giderseniz gidin bu faaliyetin uzantılarıyla karşılaşırsınız.

ABD uzun süredir örtülü biçimde yürüttüğü bu kirli savaşı Bush hükümetiyle aleni-yasal bir boyuta taşıdı ve adını da “Plan Kolombiya” koydu. Batılı Petrol ve madencilik şirketlerinin; BP, Oxidental gibi çokuluslu tekellerinin lobi faaliyetlerine dayanan plan çerçevesinde Kolombiya devletine on milyar dolar verildi. Ayrıca bu ülkedeki kontgerilla ordusu Amerikan ve İngiliz birlikleri tarafından eğitildi. Bu dönemden itibaren paramiliter çeteler gerillaların denetiminde olan kırsal bölgelerde yaşayan halka yönelik katliamlarının yanı sıra Barrancabermeja gibi büyük işçi kentlerine de yöneldi. Birçok kentin denetimi kontgerilla çetelerinin eline geçti. Sola sempati duyan sıradan halktan insanlar köprülerin altında yakılmaya başlandı. Antioquia valisi ve Kolombiya’daki kontgerillanın temeli sayılan “convivir”in kurucusu, uyuşturucu kartellerinin adamı Uribe devlet başkanı yapıldı. Uribe hükümeti savaşın şiddetini artırdı. Güneydeki topraklara glisofat denilen bir tür zehirli gazla saldırdı. Uçaklardan dökülen bu zehir tüm ekinleri yaktığı gibi insanları da kör ediyordu. Plan Kolombiya’nın bir parçası olan bu saldırılar Obama hükümetinin gelişiyle yeni bir evreye ulaştı. Obama selefinin bile yapmadığını yaparak Kolombiya topraklarında var olan Amerikan üslerine ek yedi yeni büyük üs açma anlaşması imzaladı. Obama’nın yeni planı çerçevesinde Afganistan’daki işgal harekâtını yürüten askerler de artık Kolombiya’daki bu üslerde eğitilmeye başlandı. Yani Kolombiya’yı yalnız Güney Amerika’ya değil dünyaya savaş ihraç eden bir askeri üs haline getirdi.

Honduras’ta darbeye karşı direniş devam ediyor.

Daha sonra ortaya çıkan Mayıs 2009 tarihli Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri belgesine göre, anlaşmanın altında yatan asıl niyet, “güvenlik ve istikrarın uyuşturucu kaçakçılığıyla desteklenen terör isyanları ve ABD karşıtı hükümetler yüzünden sürekli tehdit altında olduğu yarıkürenin bu kritik bölgesinde ABD’nin tam kapsamlı askeri operasyonlar yapmasını mümkün kılmak” (1) biçiminde tanımlandı. Bahsi geçen ABD karşıtı hükümetlerin Kolombiya’nın komşusu olan Venezuela, Ekvator ve Bolivya olduğu kesindir.

Merkez Amerika denilen, yani kıtanın güney ve kuzey parçalarını bağlayan ara bölgede yer alan Honduras’la Kolombiya arasında üç ülke vardır: Panama, Kosta Rika ve Nikaragua. Panama ve Kosta Rica utanç verici bir biçimde ABD sömürgesidir. Nikaragua’da ise Sandinist devrimin birikimleri halen tazedir ve Fidel Castro’dan sonra bölgede iktidarını en uzun süre devam ettiren Daniel Ortega halen başkandır.

Obama’nın başkanlığı sırasında Honduras’daki ABD taraftarları (28 Haziran 2009) sol eğilimli devlet başkanı Manuel Zelaya’yı darbeyle yerinden etti. Onu, bakanlarını hatta Küba ve Nikaragua elçilerini kaçırarak uçaklarla sınırdışı etti. Bu darbenin benzerini son olarak Venezuela’da görmüştük fakat halkın hızla organize olması ve Chavez’in asker kökenli bir lider olarak orduyu ikna etme kapasitesi darbeyi başarısız kılmıştı. Ancak Honduras’da sürecin böyle işlemeyeceği başından anlaşıldı. İzlenen taktik sürecin mümkün olduğunca yumuşak biçimde yürütülmesi ve soğutulması üzerine kuruluydu. Zelaya birkaç denemeden sonra ülkeye girmeyi başardı ve bölgenin hakim ülkelerinden Brezilya’nın Honduras’taki elçilik binasından direnişine devam etti. Her şeye rağmen ülkeye girişi süreci zorlayan bir etkendi. Fakat önemli bir hata yaptı; pazarlığa açık bir tavır geliştirdi. Bazı ilkelerden tavır vermese bile sadece masaya oturması bile direnişin radikalleşmesini olumsuz etkilediği kanaatindeyim. Brezilya’nın ağabeyliği bir yere kadar sürdü. ABD’den gelen heyetin yürütücülüğündeki pazarlıklar bir seçim maskaralığıyla sonuçlandı. Halkın yarısından fazlasının katılmadığı bir seçim sonucunda darbeciler “aklandı” ve yeni bir hükümet ortaya çıktı. Zelaya da şapkasını alıp gitmek zorunda kaldı.

Aslında Zelaya hem darbeye giden süreçte hem de sonrasında kendi siyasal kimliğini de aşan biçimde davrandı. Darbeye neden olan en önemli etkenlerden biri Chavez’le geliştirdiği ilişki ve reformları uygulama noktasında Venezuela’daki sürece benzer bir yola girmiş olması. Ancak ne yazık ki Latin Amerika solu bu süreçte hiç de iyi bir sınav vermedi. Evet söylemde herkes bulunduğu yerden darbeye karşı çıktı ama 79’da Sandinist’ler başkenti ele geçirdiğinde akın akın tüm Güney ülkelerinden savaşmak için oraya koşan o devrimci kuşaktan eser yoktu. İşte asıl öğretici olan budur ve nedense fotoğrafın bu kısmı hiç tartışılmamaktadır.

Uzunca süredir kıtadaki yerel akımlarla fazlaca meşgul olan sol hareketler giderek daha fazla yerel kültürlerin kendini üretmesi gibi alanlarda var olmaya başladı. Bu hareketlerin yerli mücadeleleri içinde kendini ifade etmesinde bir tuhaflık yoktu. Garip olan şey içlerine girdikleri ya da yarattıkları bu örgütlenmelerin geçmişte olduğu gibi bir iktidar hedefi olmamasıydı. Bu sosyal hareketleri daha üst formlarda yeniden üretmek gibi politik sorumluluklar taşımıyor olmaları şaşırtıcıydı. Söz konusu hareketler kıtanın her yerinde sol görünümlü neo-liberal iktidarlara enerji-destek ve güç sağladılar. Bir şekilde onların politikalarına kanalize oldular. Elde ettikleri sosyo-ekonomik haklar belki de sistem için gerekli dengeyi sağladı. Sol, ideolojik açıdan büyük erozyona uğradı. İddiasını refah ve sosyo-kültürel hakların kazanımıyla sınırladı. Darbeler döneminin kapandığını zannettiler. Ne de olsa bir süredir sol görünümlü partiler ve liderler iktidara gelebiliyordu. Bu yüzden Honduras’taki darbeyi bir cephe iradesiyle karşılayamadılar. Hatta darbeciler seçim oyununa girdiğinde boykota yönelen Zelaya taraftarlarının görece başarısını “zafer” olarak nitelendirdiler. Oysa bu tür ülkelerde halkın seçime katılması değil katılmaması esastır. Kolombiya seçimlerinde hangi tarihte halkın yarısından çoğu sandığa gidip oy vermiştir? Eğer bu zaferse Kolombiya’da elli senede elli tane devrim olurdu.

“Sosyal Forum” çizgisinin egemenliğinde yeni bir devrimci akımın çıkmayacağı görüldü. Latin solunun ideolojik silikleşmesinde bu çizginin katkısı tartışılmaz. Asıl önemlisi ortaya çıkmış çok büyük kitle hareketleri ve örgütlenmeleri bile bu anlayış yüzünden kendi kendini lokalize etmiş durumda. Dayandıkları kitle gücüne rağmen ülkelerindeki siyasal belirleyicilikleri zayıf. Garip bir biçimde Marksizm ve onun yarattığı tarihsel deneyimlerle aralarına mesafe koymayı marifet sayan bir anlayış bu akımla yerleşmiş. Sonuçta solun ideolojik tahribatına ve devrimci reflekslerini yitirmesine katkı sağlamış.

Chavez Honduras darbesini “emperyalizmin kontr-atağı” olarak tanımladı. Bu karşı saldırı emperyalizmin aracısız şiddetiyle gelişmiştir. Honduras’ta Amerikancı darbenin başarısı engellenemedi. Uribe döneminde devrimci kuvvetlerin fiziki olarak gerilemesinin sağlandığı Kolombiya’da açılmakta olan yeni ABD askeri üsleri savaşın daha da geniş bir alana yayılacağının işareti. Son seçim göstergeleri de yumuşak dönemin sona erdiğinin bir kanıtı. Sol liberal hükümetler birer birer çözülüyor. Sağ iktidarı yeniden almaya hazırlanıyor. İktidarın yitirilmesinden daha kötüsü sol hızla devrimci mevzisine çekilmezse fiziki olarak da tasfiyesi kaçınılmaz.

DİPNOT

1) ABD Hava Kuvvetleri’ne ait olan resmi belge ABD-Kolombiya Askeri Anlaşmasının gerçek niyetini gözler önüne serdi – Eva Golinger (Venezuelanalysis’deki İngilizce orijinalinden Yağmur Dönmez tarafından Latinbilgi -Sendika.Org- için çevrilmiştir) http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=3187