Ana sayfa 85. Sayı Haçlı Seferleri’ni tarihsel sonuçları – 2 Seferler sonrası Doğu ve Doğulular

Haçlı Seferleri’ni tarihsel sonuçları – 2 Seferler sonrası Doğu ve Doğulular

143
PAYLAŞ

Haçlı Seferleri’nin İslam dünyası içindeki bir sonucu, Türklerin İslamın esas savunucusu ve tek temsilcisi haline gelmeleridir. Seferler sonucunda Avrupa’nın İtalyan ticaret kentleri tarafından daha büyük bir pazar haline getirilmesi, Doğu’dan gelen mallara açılması, Doğu’da büyük bir ekonomik hareketlenmeye yol açtı. Haçlı Seferleri Avrupalılara, Akdeniz ile Doğu kapısı ve yolunun kapandığını göstermişti. Bunun yol açtığı gelişme Doğu’ya gitmek için başka yollar aranması ve sonucunda coğrafi keşifler oldu.

HAÇLI SEFERLERİ’NİN ORTADOĞU’DA KALAN, BÖLGEYE YERLEŞEN AVRUPALILAR İÇİN SONUÇLARI

 

1095-1270 yıllarında arasında yapılan sekiz Haçlı Seferi’nde Avrupalılar, İsa’nın mezarının Hıristiyanlarda kalması, kutsal toprakların ele geçirilmesi şeklindeki dinsel “amaç”larına ulaşamadılar. Askeri bakımdan, kalıcı olmayan, belirleyici ve çok önemli olmayan kısmi başarılar elde ettilerse de hep yenilgilere uğradılar. Siyasi açıdan, kurdukları ve yaşatmaya çalıştıkları devletlerin yok olmasını önleyemediler. Avrupalıların Ortadoğu’ya getirdiği Avrupa’nın feodal idari sistemi ve feodal ilişkileri (1) varlığını sürdüremedi ve yerleşemedi.

 

Devletler, kuruluşlar

Haçlı Seferleri ile Doğu’ya yerleşen Avrupalıların bölgeye kültürel anlamda bir katkıları olmadı.

Haçlı Seferleri sırasında Akdeniz’in doğusunda kurulan Cermen ve Latin devletlerden ve prensliklerden hiçbiri yaşamadı. İlk sefer sırasında kurulan Cermen kolonilerinden de kalan olmadı ama sondaki seferlerde kurulan bazı ticaret kolonileri, liman kentlerindeki Avrupalı yerleşmeler -ki bunların hepsi İtalyan ticaret kentlerinin uzantısı oldular- ticaretin sürdürülmesini sağlayacak şekildeki bağlantı merkezleri ve ticaret kentlerinde bürolar yürüten temsilcilikler olarak kalıcı olacaklardı. Sömürgeleştirme ve koloniler kurma başarısız ve sonuçsuzdu, ama yürütülen ticaret mekanizmaları yüzyıllar boyu Avrupa’nın alışverişinin ve kültürel iletişiminin araçları işlevini görecekti.

Bölge devletçikleri, başta şeker fabrikaları (en büyüğü Akkâ’da olmak üzere bütün sahil kentlerinde şeker kamışından üretilen şeker fabrikaları kurulmuştu) ve büyük çaplı dokuma tezgâhları olmak üzere üretim alanına girdiler. 13. yüzyılda Avrupa’ya ithal edilen şekerin tamamı outremerden gelmekteydi. Bunlar ve başka tarım ürünleri (şifalı otlar, baharat, pelesenk denilen balsam vb.) ile kimyasal maddeler (boya malzemeleri vb.) sayesinde Haçlı devletçikler çok zengindi. Sorun, çatışmalar, istikrarsızlık ve hedefsizlik yüzünden zenginliklerin savrulup gitmesindeydi.

14. yüzyılın ilk çeyreğinden kalma ve Bağdat’ın 1258’de Moğollar tarafından istilasını ve düşüşünü betimleyen bir minyatür.

Kimilerinin uzun süre varlıklarını koruduğu Latin Doğu devletlerinde, düşünsel alanda hiçbir gelişme olmadığı gibi, kültürel alanda, “Batılı” Haçlı devletlerinden uygarlık dünyasına, Avrupa’ya ve Hıristiyanlığa herhangi bir katkı görülmedi. Bütün dönem boyunca, Yunan, Roma, Arap ve Doğu kültürlerinin ve antik dünyanın birikiminin Hıristiyanlıkla buluşma yeri outremer değil, Sicilya’ydı.

 

İnsanlar, toplumlar

Bölgeye yerleşen Avrupalılar Ortadoğu topraklarındaki yeni hayatlarında bölge insanlarının düzeyine tam olarak çıkamadılar. Bölgenin adetlerini tam olarak benimsemediler. Ortadoğu ülkelerinin kurumlarına güvenmemişler, yaşantısını yadsımışlardı. Çocuklarının eğitim görmesini isteyenler, onları iyi eğitim veren medreseler ve bölge kiliselerinin çok yönlü eğitim yapan manastırları yerine Avrupa’da okutmaya devam ettiler. (2) Avrupalı Haçlılar, Doğulu hekimlere güvenmiyorlar, tedavilerini Frank “doktorlara” yaptırmak istiyorlardı. Yabancısı oldukları tedavilerden kaçınmaları genel bir tutumdu. Başlarına gelenleri, karşılaştırma yapabildikleri için zaman içinde anlayacaklardı.

Uzun süre hamam kullanma alışkanlığı kazanamadılar. Giysilerini değiştirme konusunda tutucuydular, sıcak iklimin uygun malzemesi olan ipekli ve pamuklulara kolayca geçemediler.

Bunlara rağmen Avrupalılar Doğulu görgü ve adetlere yavaş yavaş da olsa uydular. İklimin zorladığı yerel kıyafetleri uzun bir süre sonra benimsediler. Yemek düzenine, yemeklerde safran ve çeşitli baharatları, rayihalı otları kullanmaya, yemekten sonra meyveler ve tatlılar yemeye, çay içmeye, halılar ve divanlar üstünde oturmaya, dans gösterisi izlemeye, müzikle eğlenmeye zaman içinde alıştılar.

Tedavi yöntemlerinin gelişmişliği yüzünden Avrupalılar bir süre sonra Doğulu hekimleri tercih eder oldular. Doğulu hekimler tercih edildiği ölçüde, geleneksel Frank tabipleri hasta bulamaz oluyor, bu Avrupalı tabipler ancak Avrupa’dan yeni gelenlere bakabiliyorlar, ilkel tedavi uygulamalarını yalnız onlara yapabiliyorlardı.

Sonraki Haçlı Seferleri’yle gelenler, kendilerinden önce gelen Avrupalıların kendilerinden farklı yaşayışlarını, anlayışlarını, davranışlarını, özelliklerini, özetle “başka türlü bir hayata” başlamış olduklarını görüyorlardı. Bölgeye yerleşen Avrupalıların çoğu Suriyeli, Arap, Ermeni ve Bizanslı kadınlarla evleniyor, bu yüzden de hem kendileri hem de çocukları “başka türlü” oluyordu. Üstelik artık Toulouselu, Rheimslı, Mainzlı, Frankfurtlu değiller, Antakyalı, Surlu, Kudüslü, Filistinli idiler. İki üç kuşak geçince “Frank”, “Cermen”, “Romalı” olmaktan da çıkıyorlardı! Papalık ve yeni gelen Haçlılar, “din düşmanı kâfirler”in örf ve adetlerinin benimsenmemesi için bazen resmi uyarılar ve hatta zorlamalar yapıyor, Doğu’ya yerleşmiş Hıristiyanların Doğululara yönelmelerini, özenmelerini, benzemelerini önlemeye çalışıyorlardı. Domuz eti yememeye alışan yerleşmiş Avrupalılar, papalığın bir yazısıyla domuz eti yemedikleri için kınanmışlardı.

Ayrıca yerleşmiş Avrupalılar arasında Avrupa’da bile görülmeyen ölçülerde “bozulma” da mevcuttu. Kentler genelevlerle dolu, ahlaksızlık ve soygunculuk yaygındı. Yalnızca halktan insanlar değil papazlar ve rahipler bile evlerini genelev olarak kullanıyordu. Yeni gelen Avrupalılar yadırgadıkları bu duruma bir süre sonra kendileri de giriyordu. Salaheddin ele geçirdiği kentlerde genelevleri kapatmış, yönetici-işletmeci papazları hapse attırmış, fahişeleri şehir dışına sürmüştü.

Doğu Roma İmparatorluğu seferlerin sonunda artık göstermelik bir imparatorluk haline geldi.

Ancak yerleşen Avrupalılar, zaman içinde Araplar ve Türkler gibi giyinmelerine ve yaşamalarına rağmen yabancı topraklarda yabancı olmaktan da kurtulamıyorlardı. Hem onlardan olmayı kabul etmiyorlar, hem de kabul etseler bile başaramıyorlardı. Oraların “yerlisi” değillerdi. İşgalci oldukları ne unutulabilir, ne de değiştirilebilirdi. Vazgeçemeyecekleri rahat ve keyifli hayattan koparılacakları, gönüllü olarak bırakamayacakları bu yerlerden sürülerek gidecekleri günü bekliyor gibiydiler.

Gerçek yerlilerin bakışına göre ise Avrupalıların, kötülük getirme, zarar verme dışında oraya hiçbir “katkısı” yoktu. Ne bir eğitim kurumu açmışlar, ne de kendi kültürlerinden bir şey getirmişlerdi. Avrupalılarla “cennet toprakları”na “kan, ölüm ve acı” yağmıştı. (3)

Yine de en son gelenler “en kötüler” oluyordu. İlk gelenler, en son gelenlerden önce gelenler, hep daha “iyiydi”.

 

 

HAÇLI SEFERLERİ’NİN DOĞU VE DOĞULULAR İÇİN SONUÇLARI

 

Seferler sonucunda Avrupa’nın İtalyan ticaret kentleri tarafından daha büyük bir pazar haline getirilmesi, (Uzakdoğu da dahil) Doğu’dan gelen mallara açılması, Doğu’da büyük bir ekonomik hareketlenmeye yol açtı. İhraç edilen mal miktarı arttığı gibi mallar daha da çeşitlendi. Sonuç olarak bu Doğu’da eskiye göre daha da zenginleşmeye yol açtı. (4)

 

Bölge olarak Ortadoğu

Haçlıların geçtiği ve belirli bir dönem hâkim olduğu yerler ekonomik, ekolojik, demografik, kültürel ve tarihsel bakımlardan büyük zarar gördü. Zanaat merkezleri, üretim yerleri yok edildi, yün, ipek ve keten dokuyucusu yüz binlerce emekçi, çeşitli alanlarda üretim yapan yüz binlerce zanaatkâr öldürüldü ya da işsiz kaldı. Bulundukları yerlerde üretici olan insanlar göç etmeye mecbur kaldılar. Kasaba ve kent kütüphaneleri yakıldı, kültürel değerler yok edildi. Geniş tarım alanlarında üretim uzun yıllar boyu ya durdu ya da topraklar gerektiği ve her zaman olduğu gibi değerlendirilemedi. Bölgenin yaşadığı bu felaket, -doğal afetler dışında- ne geçmişte yaşanmıştı, ne de gelecekte yaşanacaktı.

Bölgedeki göreli istikrar ve barış tam bir kesintiye uğradı. Çatışma ve savaş her şeyin önüne geçti. Yerleşik ilişkiler bozuldu. Huzur ve sükûnet için bir şans kalmadı. Avrupa’da kazançlı bir “iş” olan savaş, Doğu’da tam bir ticaret sektörüne dönüştürülmüş gibiydi. Şövalye grupları, Haçlı çeteleri ya da örgütlü birlikler, merkezi bir amaca hizmet etmeyen şekilde ve kafalarına estiğince yerleşim yerlerine saldırırlar, yağma yaparlar, kurtuluş parası için insanları esir alırlardı. Bazen bunlar planlı ve düzenli olarak yapılırdı.

Bölgedeki Yahudiler de Haçlı Seferleri’nden büyük zarar gördü.

Avrupalılar, kültür, sanat ve bilim alanlarında Ortadoğu’ya hiçbir şey getirmediler. Yalnız tek bir katkıları oldu: Seferlerde “şehit” olan Hıristiyanların, istekleri o yönde olduğunda, kendi yurtlarında gömülmesi için kemiklerinin gemilerle Avrupa’ya götürülmesi Doğu için beklenmedik bir olanağı ortaya çıkarmıştı. Cesetler, kemikleri açığa çıkana kadar kaynatılıyordu. İslamdaki teşrih yasağı (İslam hukuku, ölüye saygı gerekçesiyle şerhaya izin vermiyordu) yüzünden yapılamayan anatomi ile ilgili bilgilenmenin gereği olan diseksiyon ve otopsi, dünyada ilk defa geniş çaplı olarak bu sayede yapılabilmiş ve büyük bir ilerleme sağlanmıştı. (5)

Müslümanların da içinde olduğu bütün Doğulular, Avrupalılardan alınacak bir şey olmadığını anlamışlardı. Bunun en önemli kanıtı, Hıristiyan olsun olmasın Doğuluların Avrupa dillerini öğrenmek için hiç çaba sarf etmemeleridir. (Bu durumun istisnası, ticari mekanizmalarda rol olan Doğulular arasında, örneğin Kıptilerde Avrupa dillerinin belirli ölçüde öğrenilerek konuşulmuş olmasıdır.) Bu yüzden Araplar ve Türkler, Latince ve Fransızca gibi dilleri ve dil aracılığıyla bu kültürleri hiç bilmediler. (6)

Avrupalılar kurdukları devletlerde ve kurumlarda kendi feodal özelliklerini hâkim kılmışlardı. Doğu için farklı olan Avrupa feodalizminin özellikleri Ortadoğu’ya gelmiş oldu ama Doğu’ya nüfuz edemedi. Doğu feodalizmi biçimsel yapısını ve özelliklerini korudu. Haçlı devletlerinin yıkılmasıyla da Avrupa feodalizminin bütün özellikleri bölgeden silindi.

 

Hıristiyan Doğu Roma İmparatorluğu

Haçlı Seferleri sayesinde ayakta kalmayı umduğu, varlığını bu “yardım”la sürdürebileceğini düşündüğü için Avrupalıları, Avrupalı Hıristiyanlığı davet eden ve seferlerin başlamasına yol açan Doğu Roma İmparatorluğu, ilk seferlerde doğu yönünde kaybettiği alanların bir kısmına tekrar kavuştu. Selçukluları ilerlediği yerlerden geriye püskürttü. Bu sayede ekonomik durumu ilk dönemlerde oldukça düzeldi, ancak Avrupa ile Doğu arasında yürüttüğü ticarette oynadığı birincil rolü, İstanbul üzerinden yürüyen ticaretin yol değiştirerek İstanbul’un devreden çıkması (7) ve Venedikli tüccarlara imparatorlukta sağlamak zorunda kaldığı imtiyazlar yüzünden yeniden elde edemedi (8). Seferler sırasında donanma ve donanım üstünlüğü de tam olarak Venedik’e geçmiş, Bizans’ın bu üstünlüğe direnme şansı kalmamıştı. Norman Haçlıların (“Sicilyalı” Ruggero) Bizans topraklarına saldırısı karşısında çok zorlandı. Korfu Adasını da beklenmedik bir baskınla ele geçirmişlerdi. 4. seferde ise Bizans’ın Haçlıların açık saldırısına uğraması ve Konstantinopolis’in Haçlılarca fethedilmesi, Doğu Roma ve bölge tarihinde çok önemli bir rol oynadı. Avrupa ve Ortadoğu’da güç dengeleri değişti. Zamanında Hıristiyan dünyanın en zengin devleti olan Doğu Roma bir daha iflah olmadı. Helas adını alan imparatorluk iki yüzyıl sonra tarih sahnesinden silindi (1453) ama tarih sahnesinden esas “çekilmesi”, Haçlılar tarafından, Haçlılar yüzünden ve Haçlı Seferleri sırasında başlamıştı. Avrupalılar, Türklerin ve İslamiyetin yaptığından ve yapacağından çok daha fazlasıyla Doğu Roma’yı “bitirmişlerdi”. Tarih sahnesindeki rolünü sona erdirmişler, sonunu hazırlamışlardı. Doğu Roma İmparatorluğu seferlerin sonunda artık göstermelik bir imparatorluktu.

Haçlı Seferleri, Bizans’ın şahsında Hıristiyanlığın Doğu’daki savunma mevzisini yıktığı için Müslümanların-Türklerin Boğazlardan Avrupa’ya geçişlerini kolaylaştırmıştı. Bunun sonucu olarak Türkler sürekli ilerlediler, Avrupa’da yeni topraklar kazandılar.

  1. yüzyılda Akdeniz ticaretinde Doğu Roma İmparatorluğunun neredeyse hiçbir payı kalmadı. Dengedeki ağırlık Doğu’dan Batı’ya kaymış, bütün güç İtalyan ticaret kentlerine geçmişti. İtalyan kentleri, bağlantıları, ilişkileri, savaş ve ticaret filoları, kolonileri ve bütün mekanizmalarıyla ticareti ve ulaşımı tekeline almıştı. Bizans, etkisi altına girdiği denizci tüccar kentlerin nüfuzunu bir daha hiç kıramadı.

İstanbul’un fethinin ve yağmalanmasının esas sorumlusu olan bu ticaret kentleri, Bizans tarafından geri alınmasından sonra Konstantinopolis’teki kolonilerini tekrar kurmak, varlıklarını Bizans hâkimiyet alanlarında tekrar sürdürebilmek için çok uğraşacaklar ve bu uğurda zaman da kaybedeceklerdi. (9)

Seferler sonrası Türkler, İslam dünyasının hem askeri ve hem de siyasi önderleri oldular.

Doğu Roma’nın seferler yüzünden Avrupa kültürüyle de bağlarının zayıflaması birçok konuda önemli sonuçlara yol açtı. İmparatorluk Latince ve Grekçe’yi birlikte kullanıyordu. Seferlerden sonra Doğu Roma İmparatorluğunda Latince geçerli olmaktan çıktı. Daha sonra Latince bütün Doğu Hıristiyanlığından silinecek, doğudaki bütün Hıristiyan cemaatler Latince’yi reddedecekler, terk edecekler ve kendi dillerini kullanacaklardı. (10)

Haçlı Seferleri, Doğu Roma ile Müslüman dünya arasındaki ilişkileri bozdu. İslam, Araplar, Türkler ve Hıristiyan Doğu, Bizans’la çatışma içinde de olsa rekabet ve gerilim, seferlerin sonucu olan düşmanlık gibi değildi. Hatta Doğu Hıristiyanlığı Bizans’la kültürel birliğini koruyordu, “her iki devlet (Bizans ve Hilafet devleti) içinde bilginler ve teknik kimseler, her iki tarafın yararına, birinden diğerine gidip gelmekteydiler”. (11)

 

Doğu’nun Hıristiyan halkları, devletleri, beylikleri

Haçlılara destek olan Doğulu bazı Hıristiyanlar onlara dayanarak beyliklerini geliştirdiler, prenslikler, krallıklar kurdular. Örneğin, 1. Haçlı Seferi’nde Avrupalılara yardımcı olan Ermenilerin (12), Haçlıların desteğiyle Kilikya’da bir devleti ortaya çıktı. Bu krallık ancak yüzyıllar sonra (1375’te) Memlûklar tarafından ortadan kaldırılacaktır. Haçlıların Anadolu’daki tek ittifak gücü Ermeniler, gene Haçlıların desteğiyle Anadolu’daki birçok beyliğe hanedan oldular.

Friedrich Barbarossa’ya silah ve yiyecek yardımı sunan Ermeni Kralı Leon (1185-1219), imparatorun boğulup ölmesi ve ordusunun dağılması sonucu çok zor günler geçirecekti.

Haçlılarla işbirliği yapan Filistin’deki bazı küçük Hıristiyan gruplar beyliklere kavuştular. Ancak gelecekleri olmadı. Haçlılara hizmet etmek isteyen bu özellikteki Hıristiyanlar, Haçlılarla bütünleşemeyen ve onlara karşı olan Doğuluların güç kaybına uğramasına yol açtılar.

 

Doğu Hıristiyanlığı ve Doğu Hıristiyanları

Haçlı Seferleri’nin sonunda Doğu Hıristiyanlığı güç kaybetti. Doğudaki yerli Hıristiyan krallıklar, prenslikler ve beylikler en büyük zarara uğrayanlardı. Doğu ile bağları olan, ticari ilişkiler sürdüren bölge Hıristiyanları (Nesturiler, Yakubiler, Kıptiler), ticaretlerini, Hindistan, Türkistan, hatta Çin’e yönelmiş kendi misyonerlik faaliyetlerini yapamaz oldular. İlişkinin kesintiye uğraması, hem ekonomik bakımdan zayıflamalarına, hem de kendilerine güvenlerini kaybetmelerine yol açtı.

Yerli Hıristiyan nüfus azaldı. Bunun nedeni, Haçlıların Doğulu Hıristiyanlara karşı da savaş yürütmesiydi. Haçlılar Doğulu Hıristiyanları, zaman zaman kitlesel olarak öldürmüşlerdi. Doğulu Hıristiyanların Müslüman komşuları ile ilişkileri bozuldu, hayatlarını sürdürebildiler ama bu ilişkiler hiçbir zaman eskisi gibi olamayacaktı.

Avrupalılardan büyük baskı ve zulüm gören yerli Hıristiyanlar, akınları sırasında Moğollara kurtarıcı gibi baktılar. Moğollara sarılmaları ve onlara destek vermelerinin karşılığı, Müslümanların öfkesini çekmek oldu. Yalnız kendileri değil, “oturdukları topraklar bile cezalandırıldı”. (13)

Kurumsal olarak Doğu Hıristiyanlığının örgütlenmesi zayıfladı. Dinsel itkilerle harekete geçmiş olan Haçlılar, ele geçirdikleri yerlerde dinin kendi örgütlenmesini büyütme, geliştirme, sağlamlaştırma yolunu tutmadılar. Hıristiyanlığı yaymaktan vazgeçilmediği halde din görevlileri yetersizleşti. Piskoposluk sayısı azaldı; örneğin, ele geçirildikten sonra Kudüs’te bile yarıya indi. Papalığa bağlı olsun veya olmasın din örgütlenmeleri küçüldü. Birçok kilise, sorumlusu, çalışanı olmadığından kullanılmaz oldu. Buna karşılık askeri, sosyal, sağlıksal amaçlı tarikatlar ve “özel örgütler” ortaya çıkarıldı, bunlar yaygınlaştırıldı. Dinsel temelde ve söylemde yapılmakla birlikte bu tür din kurumları, din örgütlenmesi olmuyor, dinsel görünüşlü çıkar birliklerini oluşuyorlardı. Her yeni kurum kendi kurallarını koyuyor, özerk uygulamalar yaygınlaşıyor, Hıristiyanlığın dinsel parçalanma süreci derinleşiyordu. Bu gelişmeye papalık da razı olduğundan merkezi otorite de zaafa uğradı, kopukluklar, başına buyrukluklar, keyfilikler olağanlaştı. Eğitim yok edildi. Kurumsal yapılaşma yerine boş inançlara dayalı Hıristiyanlık gelişti, dinsel bilgilenmenin yerini hurafeler aldı, yazılı kaynaklar yerini sözel dayatmalara bıraktı. İhtiyaca göre yapılan uydurmacılık, zaten güvenilmez özellikteki Hıristiyanlık teolojisini iyice zıvanadan çıkardı.

Haçlılar Doğu Hıristiyanlığına yeni hukuk anlayışları getirdiler. Bölgede icat edilen bu hukuk anlayışları uygulamalardan kaynaklanmıştı (içtihatlar şeklindeydi), Kudüs’tekiler kayıtlı olduğu için “Kudüs Mahkeme Yasaları” anlamında Asise de Jerusalem adıyla bilinmişti. (14) İtalyan ticaret burjuvazisinin çıkarları temelinde, Roma hukukunun inceliklerinden uzak, şövalyelere keyfilikler sunan bu kaba hukuk dinsel söylemlerle harmanlanmıştı.

 

Yahudiler ve diğer inançların mensupları

Yahudiler, bölgenin büyük Hıristiyan devleti Roma’nın baskısı ve zulmü altındaydılar. Hıristiyanlardan hep çekmişlerdi. Gördükleri zulme tepkilerini, Bizans’ın düşmanı İranlılarla birlik olarak, İslamiyet ortaya çıktığında ise Müslümanlardan yana olarak göstermişlerdi. Seferlerin başından itibaren de Haçlılara karşı hep Müslümanların yanında yer aldılar. Bu yüzden bütün seferler boyunca, Avrupa’da büyütülmüş ve beslenmiş Yahudi düşmanlığının da eklenmesiyle, Haçlılar tarafından bulundukları ve yakalandıkları her yerde kırıldılar, katledildiler. Haçlıların hedefi olan ve ele geçirilen bütün bölgelerde Yahudi nüfusu azaldı. Haçlı Seferleri başlarken yalnız Irak’taki Yahudi nüfusu 600 binden fazlaydı. Haham Benjamin 1165’te yaptığı seyahat ve araştırmasının sonucunda, Mağrip dışta tutulmak üzere, “İslam imparatorluğunun hudutları içinde 300 bin Yahudi” kaldığını belirlemişti. Seferler sonunda, Kudüs’te ve yakın büyüklükteki önemli kentlerde tek haneli sayıda Yahudi bulunduğuna (ek olarak Bailo Marsilius Georgius’un raporu, 1243), hatta bazı kentlerde hiç Yahudi olmadığına çeşitli kaynaklarda rastlanmıştır. (15)

Ortadoğu’daki diğer dinlerin ve inançların mensupları Haçlı saldırılarından çok büyük zararlar gördüler. Onların da nüfuslarında çok büyük bir azalma görüldü. Çoğunluk olarak yaşadıkları birçok yerde, kitleler halinde öldürüldükleri veya kaçmak zorunda kaldıklarından, ya hiç kalmadılar ya da sayıca önemsizleşecek kadar azaldılar.

                       

Ortadoğu ve Doğu güçleri, Türkler, Araplar ve İslamiyet

Haçlı Seferleri, Türklerin Avrupa’ya doğru yönelimini geciktirici bir rol oynadı. Ancak biraz uzun bir dönem ele alındığında durum değişiktir. Birincisi, seferler parçalanmış Ortadoğu dünyasında bir birlik ihtiyacı doğurduğundan birkaç yüzyıl içinde Türkler önderliğinde önemli bir İslam gücü oluştu. Gene Haçlılar sayesinde bu güç merkezileşti. İkincisi, 13. yüzyılın başında Bizans’ın Haçlılar tarafından çökertilmesi, Türklere ve İslama karşı olan en önemli engelin ortadan kalkması ya da en azından o engelin son derece zayıflamış olması, Türklerin gelişmesini ve batıya doğru yayılmasını kolaylaştırdı. Osmanlı devletinin ortaya çıkması ve güçlenmesinde, Bizans’ın Haçlı Seferleri yüzünden gücünün tükenmesinin ve seferlerin yenilgisinin büyük zorluklar içine soktuğu Avrupa ülkelerinin yetersizleşmesinin önemli bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Osmanlılar, seferlerin Hıristiyan dünyayı yorması ve parçalaması yüzünden kolayca Trakya’ya ve Balkanlara geçtiler, seferlerin Doğu ve Batı Hıristiyanlığını birbirinden iyice ayırması yüzünden İstanbul’u alabildiler, Haçlıların Avrupa’daki tahribatı yüzünden “Viyana surları önünde ordugâh” kurabildiler. (16)

Seferler dönemindeki Moğol istilası, Haçlıların Ortadoğu güçlerini meşgul etmesi ve zaafa uğratması yüzünden kolaylaşmıştı. Haçlılar, Moğolların çok büyük direniş görmeden büyük tahribat yapabilmelerine yol açtı. “Haçlı Seferleri olmasaydı Araplar Moğol saldırılarına karşı daha iyi dayanmak imkânını bulabilirlerdi.” (17)

Ticarette İtalyanların belirleyici varlığına rağmen Akdeniz birkaç yüzyıl içinde tekrar İslamın hâkimiyetine geçti ve tamamen “Türk gölü” haline geldi.

Doğu’nun Akdeniz hâkimiyeti çok yüksek bir düzeye çıktı ama bunun yüzyıllar içinde olumsuz bir sonucu da oldu. Akdeniz hâkimiyeti, okyanus yollarını aramanın ve “başka” yollardaki gizilgücün (potansiyelin) peşine düşmenin gereksiz hale gelmesi yüzünden, dünyaya açılmanın engeline dönüştü. Akdeniz’le yetinen “Doğu” (yani İslam), Akdeniz dışını Avrupalılara bırakmış, adeta hediye etmiş oldu. İlk ekonomik, siyasal ve kültürel küreselleşmenin sahibinin Avrupa olması, İslamın küreselleşme ihtiyacı duymamasıyla ilgiliydi.

Seferlerin baskısı sonucu İslamiyet zor dönemler geçirdi. Büyük bir güç ve birikim kaybına sonraki yüzyıllarda dinsel gerileme ve gericileşme eşlik edecekti. İslam dünyasındaki sarsıntı, Avrupalılardakinin benzeri bir fanatizme ve hoşgörüsüzlüğe yol açtı. Bundan, bölgeye gelenler yanında, bölgede bulunan (Hıristiyan, Müslüman) herkes payını aldı.

Haçlı Seferleri’nin İslam dünyası içindeki bir sonucu, Türklerin İslamın esas savunucusu ve tek temsilcisi haline gelmeleridir. Seferler en fazla Türklerin devletleri, askeri örgütlenmeleri tarafından ve İslam ülkelerinin yönetiminde olmalarıyla püskürtüldü. Seferler sonrası Türkler, İslam dünyasının artık hem askeri ve hem de siyasi önderleri oldular. Nitekim seferlerden birkaç yüzyıl geçtikten sonra hilafetin Türklere geçmesiyle ve bunun genel kabul görmesiyle İslam dünyasını temsil yetkisi de Türklere geçmiştir. 16. yüzyıldan sonra -20. yüzyıla, hatta bugüne kadar- İslamiyetle ilgili olarak muhatap Türklerdir. (18)

 

 

HAÇLI SEFERLERİ’NİN DÜNYA TARİHİ VE İNSANLIK DEĞERLERİ AÇISINDAN SONUÇLARI

 

Haçlı Seferleri Avrupalılara, Akdeniz ile Doğu kapısı ve yolunun kapandığını, bu konuda artık bir şanslarının kalmadığını göstermişti. Bunun yol açtığı gelişme ise başka yollar aranması ve Doğu’ya başka yollardan gidilmek istenmesiydi.

Keşiflerin yapılması ve okyanus yollarının devreye girmesiyle, Akdeniz ve Avrupa imparatorluklarına, dünya tarihinde sömürge imparatorlukları olarak ortaya çıkan küresel imparatorluklar eklenecek, yeni bir dönem başlayacaktı. Bu bakımdan Haçlı Seferleri, tarihteki ilk “küreselleşme”nin nedeni, temeli ve itici gücü olmuştur. Bu küreselleşme, birincisi “Avrupalıların küreselleşmesi”, ikincisi “Hıristiyanlığın küreselleşmesi”dir.

Avrupalıların bu küreselleşmesine İslamiyetin elindeki Akdeniz’in katılması ise, 18. yüzyıldan sonra Avrupalıların buhar gücü sayesinde olacaktır. Avrupalılar buhar gücünü kullanabildiği için, o günlerde bütün dünyada olduğu gibi, Akdeniz’de de üstün hale gelmiş, yüzyıllar boyu dışında kaldığı bu alanda da hâkimiyet kurmuştu. Teknik üstünlük güç dengelerini ve sonuçta tarihin seyrini değiştirecekti. Tarihte her zaman olduğu gibi yeniçağda da atları olanlar ata binmeyenleri, topları olanlar topu tanımayanları dize getiriyordu.

Haçlı Seferleri, savaş için birlik hedeflemişti. Hıristiyanlığın ideolojik baskısı ve kendi merkezileşmesi ile sağladığı bu “kutsal savaş birliği”, Avrupa siyasal ve kültürel birliğinden çok Avrupalı kitlelerin insan gücü olarak bir araya getirilmesi şeklindeydi. Avrupa Hıristiyanlığının dinsel bir merkez etrafında bu ortak hareket projesi, yüzyıllar boyu sönmeyen heveslere ve yersiz girişimlere kaynaklık etti. Dönem dönem de Avrupa’nın siyasal ve ekonomik birliği planlarının esini ve temeli oldu. Bu yüzden Avrupa’nın gelecek projeleri, savaş veya din (ya da “savaş ve din”) temeli üzerinde yükseldi. 20. yüzyılın Avrupa Birliği projesi de, diğer Avrupa “birliği” projeleri gibi, bir “Hıristiyan birliği” olarak önemli ölçüde Haçlı ruhunun mirasıdır. Ancak bu kez Haçlı birlik, Avrupa’nın siyasal ve ekonomik birliği olmanın ötesinde, Avrupa’nın Cermen kolunun (Almanya ve Fransa’nın) bir öncülüğü ve girişimi olarak Avrupa’nın bir dünya gücü ve “çok kutuplu dünya”nın kutuplarından biri olma amacına dönüktür.

Haçlı Seferleri, “din savaşları”nın, aslında din savaşı olmadığını -daha o zamandan- gösterdi. Çatışanlar uygarlıklar değil, ekonomik çıkarlar için mücadele eden siyasal örgütlenmelerdi.

Haçlı Seferleri insanlık tarihine, hem coğrafi genişlik bakımından, hem katılan kadın ve erkek sayısı bakımından, hem görülmemiş ve daha sonra da görülmeyecek ölçekteki büyüklüğü bakımından, hem de inanılmaz ve kabul edilemez ölçüdeki vahşeti bakımından benzersiz bir saldırı, savaş ve utanç örneği hediye etti.

Filistin’e varmak için gidilen yollarda Hıristiyanlıkla ve kullanılan söylemlerle hiçbir ilgisi olmayan, hatta bunlara tamamen ters olan bu korkunç uygulamalar, yağmalar, talanlar, gereksiz kıyımlar Avrupalı Haçlılara kötü bir ün kazandırmış, bu ürpertici ün Kudüs’e kendilerinden önce varmıştı. Daha önemlisi, bu kötü ün, yüzyıllar sonraya bile taşınmış ve kurtulamayacakları bir şekilde üzerlerine yapışmıştı. (19)

Haçlı Seferleri’nin sonucu Avrupalıları Doğu’ya gitmek için başka yollar aramaya sevketti. Coğrafi keşiflerin itici güçlerinden biri buydu.

Haçlı Seferleri’yle Avrupalılar tarihe büyük bir insanlık suçu eklemiş oldular. Haçlı Seferleri Hıristiyanlığın “kutsal ittifakları”nın gereği ve ürünü olarak yüzyıllar boyu devam etti. Avrupalılar 18. yüzyıla kadar da Haçlı Seferleri’ne sahip çıktılar, seferleri hep savundular, hatta kutsadılar. O dönemden sonra bundan vazgeçilmişti. Zamanında meşru olduğu genel kabul gördüğü için üzerinde durulmayan, düşünülmeyen, bu yüzden de anlaşılmayan, ancak zaman geçtikçe görünürleşen bu saldırganlığın Hıristiyan Avrupalılar üstündeki ağırlığı, onları 19. yüzyıldan sonra iyice ezmeye başlamıştı. 20. yüzyıla kadar Batılılar Doğu’ya saldırılarına “Haçlı Seferi” demediler. Ve seferlerin suçu/suçları, en son, 2000 yılında bizzat “Batı Kilisesi”nin merkezi tarafından, Haçlı Seferleri’nin sorumlusu ve sahibi olan Katolisizm tarafından kabullenildi ve sergilendi. Papa II. John, kutsal topraklara ziyaretine çıkmadan önce, Roma Kilisesi’nin dine sığınarak işlediği günahları itiraf etti ve bu günahlar için Hıristiyanlık adına bölge halkından özür niteliğinde olan açıklamalar yaptı.

 

DİPNOTLAR

1) Haçlılar tarafından ele geçirilen bölgelerde iktidarı kapan soylu, kırlık alanları malikânelere ayırarak şövalyelere ve soylulara bağlılık ve hizmet karşılığında zeamet statüsünde verirdi. Bu uygulama, Avrupa feodalizminin bölgede ortaya çıkarılan, oluşturulan devletlere geçirilmeye çalışılmasıydı. Bölgenin gelenek ve alışkanlıklarına uygun değildi.

2) Joshua Prower; akt. Ortaylı, s.43.

3) Reston, s.26-29.

4) Bu görüş Cahen tarafından kuşkuyla değerlendirilmektedir (2010, s.305).

5) Bu işlemin fazla yapılır olması birkaç yüzyıl sonra Papa VIII. Aleksander’in (1610-1691) bir emirnameyle bunu yasaklamasına yol açacaktı (Tez, s.114).

6) Cahen, HS, s.311.

7) Venedik Suriye limanlarına yerleşmiş ve bu limanları öne çıkarmıştı. İstanbul Boğazı üzerinden hiçbir İtalyan ticareti yapılmaz, gerçekleştirilmez olmuştu. Seferlerin başlamasını izleyen ilk elli yılda “İstanbul ticaretinin yarısı değilse bile üçte birinin azaldığı sanılmaktadır” (Levçenko, s.213). İmparatorluğun en önemli gelir kaynağı (ticari vergiler, geçiş harçları ve gümrük resimleri) azaldığından, devlet hazinesi böylece çöküşe geçmişti.

8) Üstelik aynı ölçülerde olmasa bile İmparator Aleksios’un Pisalılara da benzer imtiyazlar tanıması üzerine Bizans’ın durumu daha da vahimleşti. Ekonomik durum kötüleştiği oranda bağımlılık da katmerleşti.

9) Erkan Ildız, “Bizans Dönemi’nde İstanbul’da Yerleşik Venedik Ticaret Kolonisi”, Bilim ve Ütopya, sayı 187, Ocak 2010, s.83-85.

10) Ermeni Kilisesi’nin Latince’den uzaklaşması, 11. yüzyıl başında Selçukluların bölgeye gelmesi ve bu sayede Roma Kilisesi’nden bağımsızlaşmaları ile olmuştu.

11) Runciman, cilt III, s.400.

12) Aslında Ermeniler Türkleri, başta, kendilerini Bizans’a karşı koruyacak bir güç olarak değerlendirdiler. Ermeni prensleri ve beyleri Selçuklulara bunun için heyetler bile göndermişti. Ancak Kars’ta bulunan bir Ermeni krallığı Malazgirt’ten hemen önce Alparslan tarafından ortadan kaldırılınca tereddütler oluştu. Ermenilerin Türklere karşı Avrupalıları ittifak gücü olarak görmelerinde ve genel Doğulu tutumdan bu şekilde ayrılmalarında bunun da önemli bir etkisi vardır.

Ermeniler Avrupalılarla yaptıkları ittifak yüzünden zarara uğradıkları için sonraları çok pişman oldular. Ama bundan önce, Avrupalıların kendilerini aşağı görmesi, hatta bizzat onlardan baskı ve zulümle karşılaşmaları Ermenileri uyandırmış olmalıdır (geniş bilgi için bkz. Runciman, cilt I, 161-163.

13) Runciman, cilt III, s.400.

14) Altınay, s.67.

15) Mez, s.50.

16) Maalouf, s.335.

17) Runciman, cilt III, s.398-99.

18) Lewis, s.230.

19) Ruelland, s.73.