Ana sayfa 85. Sayı Haksızlığa karşı öfke

Haksızlığa karşı öfke

Parantez

134
PAYLAŞ

Suzan Yılmaz

İsmim Suzan Yılmaz Okar. Baha’nın eşiyim. Doğrudan siyaset yapmayan bir insanın tutuklanmasının ardından yakınları olarak ilk elden düşündüğümüz adı geçen örgüt dahil hiçbir örgütle bağı olmayan Baha’nın neden böyle bir sürece dahil edilmeye çalışıldığıydı. Yaşadıklarımızla ilgili pek çok kez yazı yazmayı denedim, ancak her defasında beklemeyi yeğledim. Çünkü yığınla saçmalığın üzerine söz söylemeye çalışmak, deniz içerisinde plankton gibi yaşayan ben gibi insanlar için oldukça zor. Elbette varlığımı küçümsemiyorum. Sadece kapitalizmin ne menem şey olduğunu biliyorum.  Yasalara ve adalete mi seslenecektim? Ya da aslında suçlu hissetmenin manevi unsurlarından olan vicdanı mı harekete geçirecektim? Hissettiğim daha çok yapılan haksızlığa karşı öfke. Ben de haksızlığa karşı tutumla yazmaya karar verdim. Çünkü sadece Baha değil, içinde bulunduğumuz dönem içerisinde yığınla insan benzer şekilde tutuklanarak cezaevine gönderiliyor. Ancak bu insanlarla fiziksel olarak yakınlaştığınızda anlatılanlar üzerinden yakın şeyler yaşadığınızı anlayabiliyorsunuz. Elbette pek çoğumuz böyle bir şeyi deneyimlemeden de olup biteni anlayabiliyor artık. Adli merci değilim, o nedenle kimin gerçekten ‘suçlu’ olup olmadığını bilemem. Ancak birileri “ben yapmadım!..” diyorsa bu sesi duymak zorunda olduğumuzu biliyorum. Baha’nın yer aldığı dosyanın iddianamesine baktığımızda bir yandan iddialara gülüyoruz, öte taraftan bunca uydurma iddiayı ciddiye alıp yanıt vermek zorunda kaldığımız için yıpranıyoruz.

Baha’nın örgüt evinde kimlik fotokopileri üzerinde parmak izi çıktığı iddia ediliyor, bununla da yetinilmemiş 2005 yılında Kuzey Irak’ta eğitim aldığına dair bir de itirafçı teşhisi iddia olarak eklenmiş dosyaya. Günlük koşuşturmanın (iş, özel yaşam) içerisinde yapılan telefon görüşmelerinde konuştukları da örgütsel ilişki içerisinde olduğuna dair dayanaklar sayılarak dosyaya yerleştirilmiş. Bunların her birini tek tek açıp üzerine bir şeyler söylemek mümkün. Ancak Türkiye’de Ankara’dan öteyi görmeyen Baha’nın Kuzey Irak’ta eğitim gördüğü vb. iddialar/uydurmalar ile ilgili ne söylenebilir ki…  Bahsederken dahi yoruluyorum. İnsan kendi hayatında olan şeylerle ilgili konuşmaya istekli oluyor, söz söylemeye… Olmayan şeylerle ilgili bir şeyler söylemeye çalışmak uzamdaki yerinizi yitirmenize bile neden olabiliyor. Örneğin cismani ağırlığınızı her anlamda kaybetmeye başlıyorsunuz. Sonra birden işin ucunda bir insanın/insanların olduğu gerçeği gülle gibi iniyor üzerinize ve kendinizi yeniden hissetmeye başlıyorsunuz.

12 Eylül’ü ve getirdiklerini büyüklerin kâbusu olarak düşmüştüm hafızama. Kâbustu çünkü sürekli telaş ve koşuşturmaca vardı. O dönemin çocukları olan bizler annelerimizin eteklerinin ardına gizlenerek seyrettik olup bitenleri. Askeri yönetimin yeniden sivillere devredilmesi 12 Eylül ve sonrasında yaşananları belleklerden silemediği gibi, şiddeti de türlü örtüler altında hayatımızda yer etmeye devam etti. AKP hükümetinin eski anayasasının revize edilmesini hedefleyen yeni anayasasını öncelikle o dönemlerde canı yanan, işkenceye, mahpusluğa maruz kalanlar olumladı. Çünkü 12 Eylül’ün uygulayıcılarıyla hesaplaşma da dahi edilmişti pakete. Ne anayasadan haber var, ne de vaat edildiği gibi 12 Eylül’ün özneleri cezalandırıldı.

Eskiden insanlar gözaltına alındıklarında kimliklerinden soyulmaya çalışılırdı. Şimdilerde ise çeşitli nedenlerle gözaltına alınıp, kendilerine kimlik armağan edilerek kapatılmaya uğruyorlar. Polis baskınına uğradığımızda ilk sorulan şey şiddete maruz kalıp kalmadığımızdı. Büyük şiddete maruz kaldık. Tarihin en tanıdık işkencelerini yaşadık ve yaşıyoruz. Kapatılma ve yaşamdan koparılmadan daha büyük ve her gün yeniden öldüren bir işkence daha var mı? Ki, bu kapatılma ve hayattan koparılma sadece içeriye kapatılanın yaşadığı bir hal değil. Ailesi, tüm yakınları ve tanıdıkları aynı süreci benzer eziyetlerle hayatlarına almak zorunda kalıyorlar.

O ya da bu şekilde hakikaten yasaların dışında bir şeyler yapıp devletle karşı karşıya gelenlerin uğraşı daha çok cezalarını hafifletmeye dönük oluyor ya da özellikle siyasi davalarda pek çok insan politik kimliğiyle yaptığının arkasında durarak yaşadığı şeyi sahiplenmeyi yeğliyor. Peki ya Baha ve aynı durumda olanlar?.. İdeolojik, politik anlamda kendisine yakın görmediği ve üyesi yapılmaya çalışıldığı örgütü mü sahiplenecek? Yoksa yaşadıklarımızı yazgıdan sayıp boyun eğip bekleyecek mi(yiz)? Elbette ikisi de değil.

Gücü bir şekilde elinde bulunduranların yasalar ve uygulayıcı kurumları aracılığıyla gerçekliği diledikleri gibi çarpıtarak kendi çıkarlarına uydurmaları rastlanmadık bir şey değil. Ancak demokrasi kılıfı altında da olsa uygulamalarını yığınlar nezdinde inandırıcılığını görmek istiyorlarsa ayakta kalırlıklarını ciddi anlamda bağladıkları adalet-yargı sığınağının harcını da sağlam tutmak zorundalar. Ki, inandırıcı olsunlar.