Ana sayfa 85. Sayı Müzik sanatından yola çıkarak Kültürel yozlaşmanın sosyolojik alt yapısı üzerine

Müzik sanatından yola çıkarak Kültürel yozlaşmanın sosyolojik alt yapısı üzerine

186
PAYLAŞ

Ömer Tuncer

Kapitalist yapı ancak ”kâr ederek geçim sağlama” ve dolayısıyla “daha çok tüketme” ölçütleriyle devinebiliyor. İnsanın doğal gereksemesi olan sanat, “sunum-istem / arz-talep” çarkları arasına sıkışmış. Bu yapının oluşmasında, tüketiciyi kolayca üretilebilir olana yönlendirmek, gereksemeden çok daha fazlasını tüketmesini sağlamak gibi mekanizmalar etkili. Bunun ilk örneği Hitler’in propaganda bakanı Göbbels’in oluşturduğu “Büyük Yalan Kuramı”dır. Adı önce “reklamcılık” olmuş, şimdilerde “halkla ilişkiler” adı verilmiştir!

Sanatın doğal bir gerekseme sonucunda ortaya çıkmış olduğunu ve günümüze değin biyolojik (burada beyin) gelişmeye koşut olarak da çağlar içinde geliştiğini söyleyebiliriz.

Ancak kültürel değişiklikler ister istemez sanatın biçimini de etkilemiştir. Bize değin ulaşanlara bakarsak, kimi zaman şaman doktorun hastasını iyileştirmek için doğal güçlere ettiği duadaki içtenlikte, kimi zaman Afrika kabilesinde kurbanın (insan ya da hayvan) kurban edeni bağışlamasında, söyleme gücünün yeterli olmadığı ortamlarda, kimi zaman mağara duvarına, ama belki de yine ava gitmeden önce, doğal güçlere haber göndermek amacıyla, dans, müzik, ya da resim sanatları gelişmiştir. Bugün gördüğümüze göre yapılan danslar, çıkarılan sesler ya da çizilen ya da boyanan şekiller, hepsi insan beyninin ürünü olan soyutlama adını verdiğimiz etkinliktir. Belki insanın bir tanımını da “soyutlama yapabilen hayvandır” diye vermek yanlış olmaz…

İnsan beyni birçok soyutlama yapar. Bunların hepsi de “sanat” olmak zorunda değildir. Söz gelimi “dil” de soyutlamadır. Bilimlerin kullandığı kimi kavramlar da soyutlamalardır. Özellikle de matematik ve geometri, bütün işlemlerini soyutlamalar üzerinden yapar.

Ama “sanat” bütün bunlardan ayrı olarak “yaşam”ın paylaşılması için yapılan soyutlamadır. Ortaya çıkış biçiminde “coşku” vardır. Bilimsel soyutlamaları ise “akıl” var eder. Her iki soyutlama türü de bir “dil” oluşturmak için var olmuştur. Bunlardan biri duyunun, öteki duyarlığın dilidir. Duyusal dilin amacı bilgi aktarmak, duyarlığın amacı ise yaşamı paylaşmak, başka güçlere (insan, doğa, tanrı) paylaşmak istediklerini aktarmaktır. Ancak ne yapsa buna tam olarak gücü yetmemektedir. Çünkü duyarlık içseldir ve bunu dışsallaştırmak için mutlaka dış evrenin elemanlarına gerek vardır (Prof. Dr. Necdet Sumer, “Sanatsal Etkinliğin Doğası Üzerine”, Bilim ve Ütopya, Eylül 2003, Sayı:111) Sanatların işlenebilen yanı dışsal yanıdır. Aslına bakılırsa sanatları birbirinden ayıran da yalnızca bu yandır.

Yani hangi sanat ve hangi dönem olursa olsun, sanatın özü aynıdır ve “insan”dır. Hiç kuşkusuz, kültüründen etkilendiği biçimiyle insan, siyasal yapısıyla, beğenileriyle, nefretleriyle, isyanlarıyla, hoşlanmalarıyla, acılarıyla “insan yaşantıları”…

Doğaldır ki dışsal olan da kendi kültüründen etkilenecektir. Egemenlerin, halkın ya da sınıfların kültürü bu yanında kalacaktır. Ahmet Haşim’de var olan hüzün, her ne denli ona “ikinci serseri” adını takmış da olsa Nazım Hikmet’te, bir başka biçimde var olacaktır.

Dünyanın hiçbir yerinde, bu arada Osmanlı sarayında da, halk kökenli sanatlar ile saray kökenli sanatları birbirinden ayırmaya ve birinden yana tavır almaya ne hakkımız, ne de şansımız vardır. Divan şiirimiz de, saray müziğimiz de bizimdir, halk şiirimiz, halk müziğimiz de… En içten duygularını en bireysel duyarlıklarını paylaşan müzik de “biz”imdir, inandığı politik görüşe insanları çekmek için ajitasyon amacıyla yapılmış olanı da…

Sanatın kökeninde şamanın doğa üstü güçlere yakarışı da var.

“Bizim olmayan sanat var mıdır?” sorusunun yanıtı bu durumda zor değildir: Bizim olmayan sanat, aynı zamanda sanat olmayandır. “Biz”im sanatımıza benzer dışsal ögelerle ve yalnızca “dışsal ögelerle” oluşturulan “meta”lar bize sanat gibi gösterilmek istenmektedir. “Arabesk”i değerlendirmemizde de ölçütümüz bu olmalıdır. Burada “egemenler” tam olarak devrededir. Bugünün egemeni olan burjuva kültürü, kendi ekonomik yapısına uygun olarak, “insan olan”ın kültürünü geliştirmemesi için önünü kesmeye çalışmakta, sanatın içeriğini yok ederek yalnızca “biçim”den, yani kendi istediği dışsal ögelerden oluşan yapay bir sanat görüntüsü oluşturmaya çalışmaktadır.

Kültürlere bakarak yapılan Batı-Doğu ayırımları olsun, ulusal sınırlar olsun, ulusal kültür ayırımları olsun, biraz geri çekilip bakınca “yapay” ayırımlardır. Bu bağlamda, artık dünyanın üzerinde hangi kaynaktan gelmiş olursa olsun, müziği doğduğu kaynaklara göre birbirinden ayırmak, geleceği değil, geçmişi ölçüt alarak değerlendirmek anlamına gelir. Egemenlerin ekmeğine yağ süren ve kurtulmamız gereken “tuzak” budur. Bu bağlamda Sibirya Yakut’larının boğaz çalmasıyla Afrika tam tamlarını, ya da Amerikan zencilerinin pamuk tarlalarında söyledikleri şarkıları, blues’u ya da onlardan gelişmiş olan klasik cazı nasıl birbirinin devamı olarak görebiliyorsak, Barok dönemi yaşamış olan evrensel müziği de emperyalistlerin müziği diye dışta tutamayız. Onun içinde yaşanmış olan gelişmişlik elbette dünyanın bu yöresinde yaşamakta olan insanların müziğini de içine alacak ve geleceğe doğru götürecektir.

Yani dışsal, biçimsel yanı üzerinde yapay olarak yürütülen bu tartışmaları uzatmadan dünyanın bizim yaşadığımız yöresinde gelişmiş olan halk ya da saray müziği de içinde olmak üzere “içsel” yapısının hangi dışsal ögelerle geliştirilebileceği üzerinde çalışmak gerekir. Günümüzde bunu yapabilen de kökeni ne olursa olsun, evrensel müziktir. Ticari olmaktan arınmış, para kazanmak için yapılmayan, ama gene de yapılma savaşımı sürdürülen evrensel müzik. Artık bu, ne batı ne doğu, ne İtalyan, ne Japon, ne Türk ne Afrikalı; ama hem doğu, hem batı, hem İtalyan, hem Japon, hem Türk, hem Afrika müziğidir. Hem de bunlardan kaynaklanan her türlü müziktir. Geleceğin dünyasında hepimiz “bir”iz.

İşte “sol” bu dünyayı yaratmanın, geleceği kurmanın kavgasıdır. Bu tutum dışında kalan her türlü geçmişe bağlı düşünsel yapı, “sağ”da kalır. İstesek de istemesek de… Şu “egemen”den geliyor, şu “halk”tan gibi ayırımlarla özellikle sanata bakamayız. Buradaki ana ayırım ürettiğimiz sanatın, o egemenin sosyal dünyasında nasıl bir yerde oturduğudur. Bunun en uç örneği, Hitler’in belgeselcisi Leni Riefenstahl’ın yaptığı belgesellerdir. Onu, Hitler’in propaganda belgeselcisi diye hiçbir belgeselci yok saymaz, sayamaz. Vardır ve tarihte bir yerdedir. Bugünün belgeselinin oluşmasında onun da önemli bir payı vardır.

Tam bu noktada sevgili Can Yücel’in kendi sesinden kaydedilmiş, Ezra Pound üzerine bir konuşmasını ekleyeyim:

“Pound; Ezra (1885-1972). Kendisi Amerikalı. Ama daha ziyade tarihe, şiir tarihine sahip çıkan soylu bir Avrupalı. Pound’un Çin geleneği içinden umulmadık parodiler yaratmasına da engel değildir elbet. İmgeci diye adlandırılan bir okulun elebaşı mevkisi. Gene de Eluard düzeyinde bir büyük şairin arkadaşı, yürek destekleyicisidir. Pound’un İkinci Dünya Harbi’nde Roma Radyosu’nda Faşizm adına yaptığı sözcülük, bu büyük şairin gözümüzden silinmesine yol açmış olsa bile, Pound’u bu naneye sürükleyen şey, Burjuvaziye, Kapitalizme, tefeci Yahudiliğe karşı duyduğu öfkedir. Bunun da kefaretini, uzun süre, bir Amerikan akıl hastahanesinde yatarak çekmiştir, bir kafes içinde. Cantos adlı uzun şiiri, sanırım azgın Amerikalıların ya da Faşistlerin değil, Dünya’da sömürüye karşı çıkanların baş üstünde tutacağı kitaplardan biridir.”

Kolaylıkla cazı da, bütün öteki yerel müzikleri de içerecek müzikler bestelenebilir. Fazıl Say’ın “İstanbul Senfonisi”ni bu yapıya kolaylıkla örnek gösterebiliriz (http://vimeo.com/18362962). Koca bir orkestranın içinde Osmanlı saray müziğinin çalgıları son derece “iyi” yerleştirilmiş ve yama gibi de kalmamıştır. Kaldı ki, cazın da bu tür bir kapsayıcılığı vardır. Bütün bunlar yapılmadan önce, 1950’li yılların başında Dave Bruebeck’in İzmir’de kısa süreli bir bulunuşu sırasında duyduğu 9/8’lik aksak ritmle hemen bir küçük beste yaptığını ve “Blue Rondo a la Turk” adını verdiğini de anımsamak gerekir. Oldukça çok örnek bulunmakla birlikte bir de Üzeyir Hacıbeyov’un Fuzuli’nin ünlü şiirinden besteleyip 1908 yılında Bakü’de sahnelediği “Leyla ve Mecnun” adlı operasının bütün aryalarının tar eşliğinde ve bildiğimiz türkü sesiyle okunmakta olduğunu ve inanılmaz güzellikte bir beste olduğunu örnekleyebiliriz.

Beethoven’ın 3. Senfonisi, “Eroika”, Fransız Devrimi’ni kutlamak için yazılmış ve dönemin burjuva önderi olduğunu düşündüğü Napoleon Bonaparte’a adanmıştı. Napoleon kendini imparator ilan edince Beethoven pişman oldu.

Akademik müziğe takılan “seçkinlerin müziği” nitelemesini anlamak için “seçkin” kavramı üzerinde durmak gerekiyor. Böyle bir sosyolojik kavram yoktur. Aristokratların egemen olduğu dönemde seçkinler onlardır, burjuvaların egemen olduğu dönemde de onlar… Bu durumda, “akış” içinde hangi sınıftan gelmiş olan müziğe “seçkinlerin müziği” diyebileceğiz? Kızılbaş nefeslerinin en yaygınlıkla kullanılanları hâlâ, Hatayî, yani Şah İsmail’indir. Ve kendi döneminde açık-seçik bir “seçkin”dir. Beethoven’ın, söz gelimi 3. Senfonisi, “Eroika”, döneminin “seçkin”lerine karşı yapılmış olan Fransız Devrimi’nde aristokratlara karşı burjuvaların egemen olmasını kutlamak için yazılmış ve dönemin burjuva önderi olduğunu düşündüğü Napoleon Bonaparte’a adanmıştı. Ama Napoleon’un bir “sonradan görme/burjuva” olarak kendini imparator ilan edeceği anlaşılınca adamasını geri çekmişti. Tek operası olan “Fidelio”nun da bütünüyle gününün “seçkin”leri olan aristokratlara karşı verilmekte olan savaşımı anlattığını söylemek gerekir. Şimdi bunlara nasıl kolayca “seçkinlerin müziği” adını verebileceğiz? Koca Sovyet besteci Shostakovich’in neredeyse bütünüyle devrimi anlatan müziklerini hiç saymıyorum. Özellikle 5 ve 11 numaralı senfonilerinin mutlaka dinlenmesi gerekir.

“Klasik Batı Müziği” diye geleneksel bir ad taktığımız müzik, bütün yerel müzikleri de içeren, Barok dönemi yaşamışlığının gelişkinliğini de taşıyan ve her kanaldan gelen müzikçinin kullandığı özelliklerin katılabildiği, daha önemlisi üzerine daha da araştırma ve katkı yapılabilecek nitelikte geliştirilmiş olan akademik müziktir. Yalnızca “onu mu sevsem, bunu mu sevsem”e verilecek bir yanıtla ortaya çıkan bir seçme değildir. Söz konusu olan, “eşit” anlayışlar arasındaki farklar değildir, işlenmişliktir. Hekimlikte geleneksel kırık-çıkıkçılarla (ki onlar da çok başarılıydı) ortopedist hekimler arasında nasıl bir ayırım varsa onun gibi…

Müzik, bütün sanatlar gibi bir araçtır. İnsanın kendisini paylaşmak için kullandığı bir araç. Döneminin seçkinleri ya da halkı, kendilerini her türlü müzikle paylaşmaya çalışabilirler. Tek başına “müzik”e “sosyalist” ya da sosyalist karşıtı denemez. Kim kullanırsa onundur. Şiire sosyalisttir denilemediği gibi. Ahmet Haşim ya da Nazım Hikmet arasına şiir değeri bakımından nasıl ayırım koyabileceğiz?

Müzik de, hangi kökenden kaynaklanırsa kaynaklansın, “gelişkinliği” üzerinden değerlendirilmelidir. Hangi müziği kullandığımız önemli değildir. Müzik de, kökeni ne olursa olsun, bütün sanatlarda olduğu gibi, sosyal sınıfların kültürlerine göre biçimlenir.

Müzikle ilgilenen sosyalistlerin Akademik Müzik dinliyor olmakla aristokratlaşması olanaklı değildir. Dahası, belki de insanın insanlaşmasına, her türlü müziği yapıyor ya da dinliyor olması katkıda bulunabilir. Yeter ki burjuva yozlaşmasının içinde olmasın, müzik-“miş gibi” görünen ve insanların gelişmesine engel olan yapılar karşımıza çıkmasın. Günümüzde bunları ayırmanın en önemli yolu, burjuva ekonomik yapısının çarkları arasında, “meta” olarak üretilmiş olmaları ile belirlenir. Ticari yozlaşmaya izin vermeyen bir yapının temel alınmasının yolu, bunu doğru ayırt etmekten geçmektedir. Yozlaşmış bir müzikten yararlanarak halka ulaşmaya çalışmak, halkı (yani yönetilenleri) gerçekten terk edilmişlikleri içinde bırakmış olmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. Bunun en belirgin örneği de bir tür arabesk olan Gırgır dergisi ve ardıllarının ortaya çıkardığı ve adlarına karikatür dediği çizimlerdir.

“Aşağılamak” gibi bir niyetim yok. Tam tersine çok ciddiye almak ve karşısına geçip savaşım vermek gerekir. İlerlemenin, geleceğin sanat-“mış gibi” görünen engellerini ortadan kaldırmak gerekir. Geleceğe doğru ilerlemenin yolu budur.

Kendi zamanımızın “seçkinler(!)”ini yaratma savaşımı vermenin zamanı gelmedi mi: “seçkin” olmayan kimsenin kalmadığı bir zaman?

 

“Ucube”nin asıl adreslerinden biri: “Arabesk”!..

Batı ya da doğu diye iki ayrı kültür olmadığı gibi, iki ayrı müzik türü de yoktur. Değişim ve gelişim çizgisinin ayrı noktalarına ulaşmış kültürlerin müzikleri vardır.

Dünyanın her yerinde müzik aynı gereksemeden doğar, aynı kanaldan gelir, toplumların yaşam biçimlerine göre biçimlenir. Toplumları ve yaşam biçimlerini birbirinden ayıran ölçüt dönemin kültürüyle belirlenir. Bu kültürel ölçüt, sosyolojinin verilerine göre, aristokrat ümmet toplumlarında “din” ve “kul”, günümüz burjuva toplumlarında “millet/ulus” ve “birey”dir. Yan yana yaşayan toplumlar birbirinin kültürünü etkiler, yeni sentezler oluşturur.

Avrupa’da gelişen müzik, Renaissance sonrası 16-18. yüzyıllar arasında “Barok” dönemden geçerek Ortaçağ dinsel aristokrat yapısını geride bırakmıştır. Bu dönemde müzik bireyin dünyasına girmiş, aristokrat kültürden burjuva kültürüne geçmiştir. Müzik araştırmaları bulunan Prof. Dr. Necdet Sumer’e göre Avrupa’da gelişen müziğin niteliksel ayrılığının kökeninde “Barok dönemi yaşamış olması”, vardır. Sevgili Sumer’in düşüncesine ek olarak “Renaissance sonrası burjuva kültürüne koşut olarak müzik de nitelik değiştirmiş ve döneminin gereksemesini karşılamak üzere ‘birey’ dünyasına dönmüş olmasındandır” denilebilir. Geçiş döneminin sosyolojik, kültürel ve bireysel özellikleri bütün incelikleriyle Alain Corneau’nun 1991 yapımı “Tous les Matins du Monde / Dünyanın Bütün Sabahları” adlı filminde 17. yüzyıl bestecisi Sainte Colombe’un yaşamı özelinde büyük bir ustalıkla anlatılır http://www.imdb.com/title/tt0103110/. Aynı dönemi bütünüyle sosyolojik açıdan ele alan büyük yönetmen Luchino Visconti’nin 1963 yapımı “Il gattopardo/Leopar”ını da unutmamak gerekir http://www.imdb.com/title/tt0057091/ .

Anadolu’da aristokrat “kul kültürü”nün sonlanması ve burjuva “birey kültürü”ne geçiş sürecinde müzik, karşımıza iki biçimde çıkar. Biri, hızını aristokrat kültürden alan, onun üzerine oturan burjuva müziği, öteki burjuva ticari yapısının etkisiyle ortaya çıkan “satılabilir” ya da “satışa gelebilir” bir “meta” olarak müzik. Yozlaşma yoğunlukla, ikinci yolun üzerinde, “yeterli kültürel alt yapıya sahip olmayan ve yalnızca satılmak için yapılan müzik” alanında görülür.

Kemalist dönemin kültür üzerine, dolayısıyla müzik üzerine etkisini, bugünden bakarak ve bugünün değer yargılarıyla ölçerek, “Türk müziği yasaklanmıştır” diye yüzeysel değerlendirmeler yapmak doğru olmaz. Osmanlı aristokrasisinden gelen bürokrasi kültürü üstüne oturmuş ve işlerlik geleneğini zorunlu olarak Osmanlı “kul kültürü”nden almış olan Kemalist bürokrasinin çalkantılı geçiş döneminde yanlışlar yapılmış olması doğaldır. Her devrimden sonra, devrimi yerli yerine oturmak için bir süre gerekmiştir. 20. yüzyıl Anadolu Devrimi, dünyadaki son burjuva devrimidir. Bu dönemde insanlığın burjuva devrimlerinin deneyimine sahip olması, Kemalist Burjuva Devrimi’nin kısa geçiş süreci yaşamasına olanak vermiştir. Neler yaşandığını elbette tarihçiler açıkça araştırmalıdır. Ama bu, Kemalist Burjuva Devrimi’nin akış içindeki doğru yeri gözetilmeden, mahkûm edilmesi gerektiği ön yargısıyla yapılmamalıdır.

Osmanlı’nın kuruluşunda, özünü oluşturan, ama sonradan aristokrat karşı devrimle önü kesilen, oluşum aşamasındaki burjuva kültürü (http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html), sosyolojik bakımdan, ama dar bir bakışla ”batıcı” yanılsamasıyla adlandırılan hareketlerin ilkinden, Lâle Devri’nden sonra gelişir. Klasik Türk Müziğinin içinde oluşan “şarkı formu” ile ortaya çıkmakta ve dönemden etkilenen yaşama biçimine koşut yeni bir tür, “eğlence müziği” oluşmaktadır. Bu formda, Dede Efendi gibi Klasik Türk Müziğinin değerli bestecileri bile, öteki bestelerinin ağırlığında olmayan, oldukça hafif, şarkı formunda eğlence müzikleri besteleyeceklerdir. 20. yüzyıla yaklaştıkça, burjuva “bireysel” yaşam biçiminin daha da egemen olmasına koşut, bu tür, kendini yavaş yavaş “Klasik Türk Müziği” adını verebileceğimiz aristokrat kültürden gelen müzikten ayıracak, yeni yaşam biçimine koşut olarak bir yandan “Longa”lar, “Sirto”lar gibi eğlence müzikleri ile de birleşecektir (“Fasıl” denilen ve disipline edilmemiş şarkı formu yorumlarının da bu dönemde yaygınlaşmış olduğuna dikkat çekmek gerekir). Rum ve Türk eğlence müziklerinin ve dillerinin karmaşasından oluşan Rembetiko (ya da Rebetiko) bu dönemde ortaya çıkar. Aynı dönem, İslam ilahilerinin arasında bir tür serbest okuma sayılabilecek Gazellerin, ustası olan hafızlar tarafından, “bülbül sesli” gibi eğlenceyi çağrıştırır nitelemelerle bir tür eğlence müziğine dönüştüğü dönemdir.

  1. yüzyıl ortalarına doğru, öteki kültür alanları -söz gelimi Edebiyatta Yahya Kemal- ile koşutluk içinde Münir Nurettin gibi, şarkı formunun klasikleri yetişecek (söz-beste ortaklıkları bu durumun özel bir kanıtı gibidir), daha sonra bunlara, klasik ile popüler arasındaki sınıfsal kültür ayırımı göz ardı edilerek, “neo-klasik” adı verilebilecektir.

1950’li yıllarda gazinoların gelişmesi ile eğlence müziği para getirmeye -rant sağlamaya- başlar. 1960’dan sonra 45’lik plakların çıkması, taksilere takılan 45’lik plakçalarların “avazeleri” ile gazinodan gelen Zeki Müren’in yanına Halk Müziğinin gazino kanadından gelen Muzaffer Akgün’ün katılmasıyla, rant ve yozlaşma, doruklarına ulaşır.

Cazı da, bütün öteki yerel müzikleri de içerecek müzikler bestelenebilir. Fazıl Say’ın “İstanbul Senfonisi”ni örnek gösterebiliriz. Koca bir orkestranın içinde Osmanlı saray müziğinin çalgıları son derece “iyi” yerleştirilmiş ve yama gibi de kalmamıştır.

Arabesk denilen ve son günlerin moda deyimiyle “ucube(!)” müzik bu dönemde iç yozlaşmanın doruklara tırmanması ile ortaya çıkacaktır. Artık bu ucubede, halk müziğinin “yanık”lığı (Anadolu türküsü bestelenmez, “yakılır”), “ezik”liğe dönüşecek Arap müziğine yönelen tecimsel (ticarî) “talep/istem”e uyularak Arap tınılarına yaklaşılacak ve Arabesk adını alacaktır.

Öte yandan, günümüzde, burjuva kapitalist yapının ancak ”kâr ederek geçim sağlama” ve dolayısıyla “daha çok tüketme” ölçütleriyle devinebiliyor olduğunu göz önünde tutarak, insanın doğal gereksemesi olan sanatın, “sunum-istem / arz-talep” çarkları arasına sıkışmış olduğunu kolaylıkla görebiliriz. Kuşkusuz bu yapının oluşmasında, “istem/talep”in önemli bir payı vardır (“halk böyle istiyor” kolaycılığı). Ancak bunun özgür bir istem olduğu söylenemez. Oluşmasında, tüketiciyi kolayca üretilebilir olana yönlendirmek, gereksemedan çok daha fazlasını tüketmesini sağlamak ve tüketimi olabildiğince uzun süre diri tutmak üzere çeşitli burjuva/kapitalist mekanizmaların geliştirilmekte ve işletilmekte olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bu mekanizmaların ilk organize kaynağının, Hitler’in propaganda bakanı Göbbels’in oluşturduğu “Büyük Yalan Kuramı” olduğu unutulmamalıdır (adı önce “reklamcılık” olmuş, şimdilerde “halkla ilişkiler” adı verilmiştir). Bu adın oluşmasında bile “büyük yalan kuramı”nın önemli payı olduğu açıktır. Yani kapitalist yapı bu iş için para dökmekte, başarılı da olmaktadır. Yöneldiği kitle ise örgütlenmemesi ve durumun ayırdına varamaması için özel önlemler alınan “tüketici”dir, “biz”iz!.. Üstelik dökülen para, maliyetlere yansıyan, bizim paramız, yani emeğimizdir!..

Dolayısıyla yalnızca bu ürünlere bakarak, toplumun “doğal kültürel yapısı”nı açıklamaya çalışmak bizi yanlış yollara yönlendirecektir.

Gazino kültürü de, Arabesk de, Karagöz’ün, orta oyununun, kuklanın, gezici tiyatro truplarının, doğal süreç içinde gerçek gereksemeden oluşmuş “gerçek eğlence kültürü”nden gelmez. Ve doğaldır ki, kökeninde, Aşık Veysel’in gerçek gereksemelere oturmuş olan nefesleri de bulunmaz. Bunların kendi aktıkları yol üzerinde gelişebilecekleri ve gelişkin bir kültürün oluşabileceği tehlikesi, önünün kesilmesi gereğini doğurmuş, burjuva kapitalist yapı, kendi devindiricisi olan “kâr” mekanizması doğrultusunda “halkla ilişkiler” kuramını da alabildiğine kullanarak önünü kesme (ya da hiç değilse denetim altına alma) operasyonu gereğince, uygulamalarını yapıtların içine yerleştirmeye başlamıştır. Hal Ashby’nin “Being There / Merhaba Dünya”sı gibi dirençli birkaç olumlu örnek dışında bugünün komedisinin, artık Shakespeare’in komedyalarıyla da Charlie Chaplin’in komedisiyle de, hiçbir niteliksel ilgisi yoktur. Bugünün komedisi çok büyük oranda, gerçek gereksemenin değil, burjuva kapitalist dizgenin kendi oluşturduğu “yapay istem/talep”in ürünüdür. Belirli yaş üstündekilerin hâlâ anımsayabildiği Dümbüllü İsmail komedisi ile bugünkü Cem Yılmaz stand-up’ı arasındaki nitelik farkı açıklıkla ortadadır…

Arabesk, pek çok kültür dalını kullanan ticari “sunum/arz” alanlarında olduğu gibi, bu yapının sonucu, gerçek kültürü yozlaştırması sonucu ortaya çıkmıştır. Ne “yanık”lığın insanca başkaldırısını ne de cazdaki, biraz da karikatürle kardeş, başkaldırıyı taşır. Arabeskin özündeki “eziklik”, içinde, bu ezikliğin kabullenilmişliğini barındırır. Karikatür sanatının ardına sığınarak ”satılabilir” ve “kâr getirebilir” kılınan Gırgır ve salkım saçak ardılları ile aynı popüler çizgide, aynı durağanlıkta, aynı yozlaşma sürecinin ulaştığı noktadadır. Konularındaki toplumsal başkaldırı ögeleri, satışı artırma mekanizmasının yarattığından öte bir değer taşımaz.

Arabesk, pek çok kültür dalını kullanan ticari “sunum/arz” alanlarında olduğu gibi, bu yapının sonucu, gerçek kültürü yozlaştırması sonucu ortaya çıkmıştır. Fotoğrafta Turgut Özal ve İbrahim Tatlıses.

Geleceğin dünyasını oluşturmak için bu yapının mutlaka ve hızla ayırdına varılması gerekir. Kapitalizmin güdümlü “sunum-istem” yapısının ardındaki “güdüm”ü görünür kılmak ve herkesin önünde ipliğini pazara çıkarmanın zamanı hızla geçmektedir. Yok edilmeye çalışılan ve gerçek gereksemelerle oluşmuş, sanat, bilim, felsefe gibi her türlü yaratı kanalının açık tutulması için verilmesi gereken savaşım, günümüz aydınının görevidir.

 

Tarihsel akış içinde “sanat”a bakarsak

Sanat, adı ne zaman konulmuş olursa olsun, bize değin ulaştığı kadarıyla, mağara çağında, mağara resimlerindeki stilizasyonlarla başlamıştır.

Aristokrat sınıfın bütünüyle egemen olmasından hemen önce, Renaissance sonrası “birey”sel sanatın öncüleri denebilecek yapıtlar ortaya konulmuştur. En önemli örnekleri şiirde Homeros, Sappho vb; düzyazıda Herodotos, felsefede Sokrates öncesi Anadolulu düşünürler (“felsefe” adı daha sonra Helenler tarafından konulacaktır); öteki sanatlarda resimde Girit ve Pompei duvar resimlerinde görülmektedir. Yontuda ise Helen okulu, Aphrodisias okulu gibi kimi akımlar bile gelişmiştir.

Aristokrasinin oturması ile “birey” olan, olabilenin yalnızca “tanrı” olduğu, geri kalan herkesin kendini “kul” olarak benimsediği bir kültürel yapıda, yaratıların bütünü tanrı tarafından vahyedilmiş olandı. Şiir yalnızca kutsal kitaplardı (ünlü örneği: Kur’an’ın şairleri lanetlemesidir), o da tanrı tarafından yazılır ve vahyedilirdi. Anadolu’da 13. yüzyıla, Yunus Emre’ye değin sanat ya da felsefe, yaratıların hiçbiri imzalanmazdı. Tanrının yapıtına imza koymak “günah”tı. Renaissance’da yeniden doğan “birey”dir

Aristokrat kültür döneminde “deha”lar elbette hayatlarını soyluların dizi dibinde geçireceklerdi. Başka türlü yaşama şansı yoktu. Toplumun kültürü onları “kul” olmaya zorluyordu. Hiç değilse teknik olarak!.. Bugün de sanatçıların yapıtlarını satarak geçinmek zorunda olmalarının nedeni aynıdır. Günümüzde “birey”i, burjuva-kapitalist sosyal yapının, yapıtlarının geliriyle yaşamaya zorlaması doğaldır. Sanatçının buna karşı kendi savaşımını vermesi gerekir.

Sanat yapıtlarında “isyan”ın görülmesi için “birey” kültürünün başlamış olması gerekmiştir. Örnek olarak: Beethoven’in tek Operası “Fidelio”nun öyküsüne bakmak yeterli olacaktır. Osmanlı’da isyan şiirleri yüzünden kellesinden olmuş Divan şairi az değildir. Kanuni’nin oğlu Şehzade Mustafa’yı öldürtmesi üzerine onu önder sayan bir kadın şairin Kanuni’ye isyanı, Sultan’ın gözdesi Hurrem’e “Rus Cadısı” diyecek denli kişiseldir, ama başkaldırıdır…

Zulmedip ol nev civana eyledin cevr-i feza

Boynuna taktın kemendi canına kıldın eza

Merhametsiz şah-ı alem, n’etti sultan Mustafa

Bir Rus cadısının sözün kulağına koyup

Nekr ü ale alunuben ol acuzeye uyup

Şevkat imandır bilurken kılmadın havf ü Hüda

Anadolu geleneksel Halk müziğinde, Osmanlı’nın kuruluşunu gerçekleştirmiş olan 13. yüzyıl kültürünün aristokrat karşı devrime direnişi söz konusudur. Ayrıca bunu yapabilmek için bir başka “egemen”in kulluğunu kabul etmek zorunda oldukları da gözden kaçmamalıdır. Pir Sultan’ın şiirlerindeki “şah”ın Şah İsmail olduğunu unutmamak gerekir. Bunu Pir Sultan’ı aşağılamak için söylemiyorum. Hem bir başka türlü davranmayı bilecekleri yeni bir kültür henüz gelişmemiştir, hem de “şah”da bulmayı umdukları şey 13. yüzyıl Anadolu kültürüdür ki doğmakta olan “birey” kültüründen çok güçlü ögeler içermektedir (bkz: yukarıda sözü geçen yazı).

Özetlersek: değerlendirmelerimizi yaparken, “insanlık” olarak “akış”ı temel almayı henüz öğrenmediğimiz görülmektedir. Bu da doğaldır. Yaşadığımız dönemde Marksist kurama karşın, “akış”ı temel alan geleceğin kültürünü henüz oluşturamadığımızı görmek zor değildir. En önemli görevin “akış”ı temel alan, “akış”ın üstüne kurulacak olan kültürü oluşturmak olduğunu düşünmek gerekir.

 

“Emperyalizm ve müzik” sorunu

Yaşadığımız dönemde, “emperyalizm”in artık uluslar arasında değil sınıflar arasında olduğunu baştan saptamakta yarar var. Bu bağlamda “biz”i sömürmekte olan düşmanımız artık “Amerika” ya da “Avrupa Birliği”nin ulusları ya da ülkeleri değil, Türkiye burjuvazisinin de içinde olduğu sermaye sınıfı, yani dünya burjuvazisidir.

Sömürülmekte olan “biz” ise yalnızca Türkiye’de yaşayan “üretime emeğiyle katılanlar” ya da “emeğiyle geçinenler” değil, Amerika ve Avrupa dahil bütün dünyada yaşamakta olan “emeğiyle geçinenler”, sömürü bağlamında ele alırsak “tüketiciler”iz.

Emperyalizmi hâlâ “uluslar arasında yaşanan sömürü” olarak gösterme politikasının başarılması için avuç dolusu para döken, çünkü “tüketiciler”i olabildiğince uzun süre sömürmeye devam etmek isteyen emperyalist yapıda sömürücü olan, “halkla ilişkiler” bilimi(!)nin kullandığı “Büyük Yalan” kuramının sanmamızı istediği gibi “ülkeler” ya da “uluslar” değil, sermayenin ta kendisidir. Biraz daha ileri gidersek bunun sermaye sahibi insanlar bile değil, sermaye düzeninin mekanik yapısından geldiğini, yaşamak için buna zorunlu gereksemesi olduğunu görmemiz olasıdır (bu konu daha ayrıntılı araştırılmaya gerek duyuyor; şimdilik konumuz değil).

 

Sonuç olarak…

Arabeskte, Aşık Veysel’in gerçek gereksemelere oturmuş nefesleri de bulunmaz.

Klasik Batı Müziği adını verdiğimiz müzik, bugün artık “bilim” gibi akademik bir yapıdır. Avrupa kilise müziğinden yola çıkmış, aristokrat kültürün egemen olduğu dönemde saraylarda dolanmış olsa da, Barok dönemin getirdiği yapısal değişiklikle bugün artık Halk müzikleri de içinde olmak üzere bütün dünya müziklerini kapsayan evrensel bir müziğe dönüşmüştür.

Bunu, dünyanın her yanındaki bilimin, iletişimin gelişmesi sonucunda bir araya gelmesine benzetebiliriz. Evrensel müzik artık dinsel müzikleri de, saray müziklerini de, halk müziklerini (örn: Sarasate’nin “Zigeunerweisen” ya da “Gipsy Airs”i) de kapsayan ve onların üzerinde yer alan gelişkin, evrensel bir sanat türüdür. Buna “Klasik” demek yerine Evrensel ya da Akademik müzik demek daha doğrudur. Artık Ruhi Su’nun bütün türkülerinde, Fazıl Say’ın “Kara Toprak”ında Anadolu halk müziğini, Fazıl Say’ın İstanbul Senfonisinde saray müziğini de halk müziğini de bulabiliyoruz.

İnsanı “insan” yapacak olan, sınıflar arasındaki sömürü düzeni olarak emperyalizmin tıkamaya çalıştığı yol budur. Kendini evrenselleştirerek (global sermaye), durmadan büyümek zorunda olması nedeniyle sınırları kendisi için ortadan kaldırmaya çalışan sermaye, “insan”ların evrenselleşmesini (klasik anlamda Marksist enternasyonalizm) olabildiğince durdurmaya çalışmaktadır. Bunu da “ulusal” sınırları olabildiğince uzun süre, sağlamlaştırıp ayakta tutarak, dahası henüz oluşmamış sınırları oluşturmaya çalışarak, bunun için özel politikalar geliştirerek yapma çabasındadır. Bunun için en yaygın uygulanan politika ise ulusların birbirine düşürülmesidir. Böylece, öte yandan silah tüketimini de olabildiğince uzun süre ayakta tutarak bir taşla birden fazla kuş vurmaktadır.

“İnsanlık” olarak içine düşürüldüğümüz, ama hızla kurtulmamız gereken tuzak budur!..

Söz konusu yozlaşma, dünya burjuva kültürünün yarattığı ticari müziğin yozlaşma süreci (popüler müzik) ile de önemli koşutluklar içermektedir ve bu açıdan da ele alınmalı ve incelenmelidir.

Burjuva devrimleriyle aristokrasiyi alaşağı ederek düzenini oluşturmuş olan yapı, kendi çöküş sürecini yavaşlatmak için, yine kendi oluşturduğu “birey” dünyasının zayıflıklarını kullanarak yeni ve yapay bir “kul düzeni” oluşturmuştur. Olabildiğince uzun yaşamak için de elinden geleni yapmaktadır.

Kültürel ya da siyasal, her alanda geliştireceğimiz politikaların, yozlaştırmaya karşı savaşım politikaları olması gerekiyor.