Ana sayfa 86. Sayı Dilde ve sanatın dilinde anlamın açınlanması

Dilde ve sanatın dilinde anlamın açınlanması

150
PAYLAŞ

Afşar Timuçin

Bilimde ve felsefede dili kullanmak sanat değil zanaattır. Ancak zanaatın iyisinin de sanat tadı verdiğini unutmamak gerekir. Sanatın alanına geldiğimizde iş değişir. Onda sözcükler asıl anlamlarının dışında kullanılırlar. Sanatta anlatım birimleri sözcükler değil sözcük demetleridir. Sanat gerçekliği yapay biçimlerle dışlaştırır. Doğalı yapayla anlatmaktır bu. Bu iş bilimde ve felsefede olduğu gibi basit anlamında bir gösterme değil düpedüz yaratmadır. Yaratma yapay bileşimlerde gerçekleşir. Her yapay bileşim bir simge değeri taşır.

Anlamlı bir yaşamımız var. Bir anlamlar dünyasında yaşıyoruz. Bazen biz bir nesneye anlam yüklüyoruz, bazen bir nesnede bir anlamı ya da bir anlamlar bütününü algılıyoruz. Bize anlamlı gelen nesne, anlam yüklediğimiz değil de anlam bulduğumuz nesne özellikle estetik nesnedir. Bu nesne elbette öncelikle insan elinden çıkma bir ürün olacaktır, bir sanat yapıtı olacaktır. Ya da bir insan yüzü, bir insan davranışı olacaktır. Maddesel nesnelerin anlamları kendilerinden değildir. Bir ırmak benim için ağlıyorsa bu benim bilincimin bir oyunudur. Doğada bulduğumuz anlamlar bizim doğal nesnelere yüklediğimiz anlamlardır. Genel çerçeveden baktığımızda bizim için her şey anlam yüklü ya da anlam yüklenmeye hazır görünür. Anlamsızlık bilinç için bir yokluk durumudur ve bir boğuntu nedenidir: anlamsız bir dünya aykırı bir dünyadır. Anlamsız şeyler yok mu? Anlamsız dediğimiz şeylerin bile en azından bir uyumsuzluk ya da karşıtlık çerçevesinde bir anlam yüklendiğini ya da taşıdığını biliyoruz. Anlamsız olan mantıkdışı olandır.

Anlamsızda uzun süre kalamayacağımız kesindir. Anlamlı değilse ona biz nasıl olsa şöyle ya da böyle bir anlam veririz gibilerden bir yatkınlığımız da var elbet. Siz anlamsız bir söz söyleyin, ben hemen ona bir anlam giydirmeye çalışırım. Anlamsızın anlamı diye düşünülen şey de elbet bundan kaynaklanıyor. Her zaman boşlukları kapamaya hazır olan insan zihni anlamsızda tedirgin olur da onu anlamlı kılmak isterse bu bir tür yalancılık olmaz mı? Olabilir. Yalancılık mantıksızlık kadar ters gelmez insana: gerçekte hepimiz değişik biçimlerde yalancıyız. Her ne olursa olsun zorlama yollardan giderek de olsa saçma olanda bile bir saçma olmayan bulabiliyoruz. En iyimser kişi şöyle bir görüş ortaya koyabilir: saçma dediğimiz şey en aykırı koşullarda anlamlı olduğu için, bir karşı-anlamlı olduğu için saçmadır, anlamdan yoksun olsaydı onu saçma diye belirlemeyecektik. Anlamdan yoksun olsaydı saçma olmayacaktı, bir hiç olacaktı. Saçma bir hiç değildir. Nasıl olsa boşuna söylenmemiştir gibilerden bir rahatlığımız da var. Anlamsızda kalmak askıda olmaktır.

 

‘Simge ormanları’

Bu arada her şeye anlam yükleyemeye hazırız. Birinin herhangi bir bakışından anlamlar çıkardığımız çok olmuştur. Her yorum on ikiden vurur diye bir kolaylığımız yok. Nesnenin dışına düşen yorumlar vardır. Duygularımızı yansıttığımız nesnelerde anlamlar yakalamak gerçekte dönüp dolaşıp kendimize varmaktır. Bu işi o kadar ileriye götürürüz ki “Bu ırmaklar benim için ağlıyor” duygusallığına kadar ulaştığımız olur. Duyguculuğun dayanağı bu yansıtmada belirginleşir. Bile bile ırmakların benim için ağlamadığını böylesi bir yargıyı ortaya koymam bir tür kendimle hesaplaşmadır. O zaman ne demek istiyorum? Durumumun ne kadar acınası olduğunu belirtmek istiyorum. Bilinçli varlık için yani insan için her şey anlam edinmeye ya da anlam giyinmeye yatkındır, bir küçük taş parçası bile, bir kuru yaprak bile. Hele temele Tanrı’yı koyduysak her şey tıklım tıklım anlamla dolu olur. Bu çerçevede doğanın anlam yüklü simgeleri vardır. Baudelaire’in sözünü ettiği “simge ormanları” bizim için doğada kaçınılmaz gibi duranı duyurur. Ancak Baudelaire’de bu simgelerin doğrudan doğruya tanrısal kaynaklı olduğunu gösteren belirtiler yoktur. Doğal nesnelerde anlam bulan ya da yaratıcı gücün yansılarını bulan inançlı kişi bu anlamların kendi bilinç koşullarıyla ilgili olduğunu benimsemeyecektir.

Bilinç dindışı eğilimleri içinde de zaman zaman nesnelere anlamlar yükleme eğiliminde olabilir. Doğa bizim yaşam alanımızdır, onu anlamlarla donatmamız kötü bir şey değildir. Kaba gerçekçilik ya da katı doğruculuk insan için bir yücelik anlamı ortaya koymaz. Özne sanki varoluşunu gerçekleştirmek adına nesnelere bağlanır, onlara değişik anlamlar yükler. Bu bir tür diyalektik ilişkidir: öznenin kendini nesnede bulması ve nesnenin öznede açıklık kazanması diyebiliriz buna. Bu biraz da dünyayı kendimizin kılmak demektir. Uzaktan da uzak deniz ufkunda oluşan akşamın pembesi benim bir parçam gibi olduğu zaman bana hiç de uzak değildir, iki adım ötemde gibidir. Arkasında melekleri ya da perileri varsaymam da gerekmez. Ya da ben en uzaktaki nesnelerle bile özdeşleşebilirim, bir ressamın tablosuyla nasıl özdeşleşiyorsam.

 

İnançlı için anlam

Picasso’nun “Guernica” adlı tablosu.

Einfühlung estetikçilerinin diyalektikdışı saydığı özdeşleşmelerde bile diyalektik bir bağlantı bulabiliriz, her ne kadar özdeşleşme kavrayışıyla diyalektik dediğimiz şey birbiriyle uyuşmasa da. Hiçbir bilinç kendini duygusallıkta yüzde yüz eritemez. Nesne böylece her açıdan, bu arada estetik açıdan öznenin varoluş koşulu olur. Öznenin ortadan kalktığı yerde nesnelerin yalnız anlamları değil kendileri de ortadan kalkacaktır. Ben yoksam dünya da yoktur. Dünya benimle vardır, dünya ben varolduğum için vardır. Ben olmasam da bu dağlar, bu taşlar, bu ormanlar, bu sular varolacaktır görüşü çocukçadır. Ben ortadan kalktığımda onlar da ortadan kalkarlar. Tüm varlık, bilincin algılama koşullarında kendini ortaya koyar.

İnançlı için nesneler anlamlarını bizden almazlar, yaratıcı tanrısallıktan alırlar. Biz kimiz ki onlara anlamlarını verelim diye düşünür inançlı kişi. Nesnelerde parıldayan anlamlar onun gözünde tanrısallığın simgeleridir. Önemli olan, her koşulda anlamları okuyabilmektir. Aşkın varlık yarattığı dünyada açınlanır ya da daha doğrusu kendini açınlar. Bir çiçeğin açılması gibi bir açılmadır bu. Bu açınlanmada nesnenin belki de hiç olmayan özü ya da derinlikleri görünür. Çıplak gözle ya da kaba bakışla görülemese de görünür. İnançlı soruna böyle bakacaktır. Her zaman tanrısallığa iki yoldan gidildi: Tanrı’ya içten ulaşmak olası olduğu gibi dıştan ulaşmak da olasıdır. O zaman fikirler de simge ormanları da bizi aşan kaynaklardan gelirler. İçimizde dışlaşan anlamlarla dışımızda görünen anlamlar özde birdir. Burada olsa olsa bir yöntem ya da bilgi kuramı ayrılığı vardır. Gerçekçi açıdan değerlendirdiğimizde anlamlar bilinç yansımalarından başka bir şey değildir. Nesneye baktığımda onda ya kaba bir nesnellik görürüm ya da kaba nesnellik yanında kendimden yansıttığım bir şeyleri de görürüm, nesnede biraz da görmek istediğimi görürüm. İnançlının bakışı doğayı kendine göre ve bir takım inanç ögelerine göre canlandırır.

 

Estetik nesne

Bansky’nin “Balloon-girl” adlı çalışması.

İnanç çizgisinden estetik çizgiye kaydığımızda durum değişir. Estetik nesne herhangi bir nesne değildir, insan eliyle oluşturulmuş ya da en azından bilinç koşullarında görülmüş nesnedir, özel olarak ve özel koşullarda görülmüş nesnedir, öznellikle donatılmış nesnedir, özü öznellik olan nesnedir. Estetik nesneden iki şeyi anlamamız gerekir: birincisi bir sanat yapıtının oluşturulması için özel olarak görülmüş nesne, ikincisi sanat yapıtının kendisi ya da yüksek düzeyde estetik nesne. Estetik bakış nesneyi etkin kılan bakıştır. Estetik nesne hem bir nesnedir hem bir kurgudur. Resimdeki ağaç benim bilinç koşullarımda görülmüş ağaçtır ya da benim beğenilerim çerçevesinde görülmüş ağaçtır. Yapıta bakış doğanın herhangi bir nesnesine bakıştan daha değişiktir. Estetik nesneyi kendimce görsem de onda olanı da görürüm. Estetik sözkonusu olduğu yerde nesne de neymiş, nesnedeki her şeyi ben belirlerim diyecek kadar ileriye gidemeyiz. Nesne bir tasarım olarak da olsa her zaman vardır. O bir ağaç da bir özlem de olabilir. Burada bir cansızı canlandırma değil, hele yapıt sözkonusu olduğunda yaşarlıklı bir nesneyle karşı karşıya gelme sözkonusudur. Hem kendime göre hem baktığım şeye göre görürüm. Öbür türlüsü ben’in kendine ya da nesneye kapatılması olurdu.

Bir çocuğun yüzünde yakaladığım anlam onun öznel dünyasıyla benim öznel dünyam arasında bir kavuşma noktası oluşturur. İkimiz birlikte ortak bir alan kurarız, bu alan bir anlam alanıdır. Benim için özellikle anlamın dolgun bir biçimde yoğunlaştığı yani yoğun bir biçimde dışlaştığı yüzler ya da görünümler önemlidir. Gözlerde kendini gösteren anlam bize bilincin bütün gizlerini yansıtmaya eğilimli gibidir. İnsanı gözünden de anlayamıyorsak nesinden anlayacağız. Elbet gözler anlamın dışlaştığı tek alan değildir. Bakış kadar duruş da önemlidir. Elimi kaldırdığımda parmaklarımın şöyle değil de böyle açılması bir hiç için değildir. Bakış elbet çok önemlidir: ben başkası’nın dünyasına özellikle onun bakışından girerim. Bakışı kadar başka davranışlarından da girerim. Gene de kaygan bir buluşmadır bu. Benim bir yapıt karşısındaki durumum bir kaygan buluşma durumdur: yapıtın anlamları ona salt benim yüklediğim anlamlar değildir, benim öznelliğimle o yapıtın yaratıcısının öznelliği burada bir yanıyla ayrılmaz bir yanıyla çatışkılı bir bütün oluşturur. Yapıt uzlaştığım ve kavga ettiğim şeydir. Şu karşımda duran resim ne yüzde yüz verilmiş olan şeydir ne de benim algımda yüzde yüz anlamlar yüklediğim şeydir. İzlerken yaratıcıyla birlikte yaratırız. İzleme edimi bir tür yaratma ya da yeniden yaratma edimidir. Yaratıcıyla izleyici arasındaki ilişki çatışkılı da olsa bir bütünleşme ilişkisidir. Çatışkı her zaman vardır ve olacaktır, çatışkı insan olmanın temel koşulu ve buna göre diyalektiğin varlık nedenidir. Bu ilişkide yaratıcı mı izleyici mi diye sormak, öncelikli olanı saptamaya çalışmak boşunadır. Ayrıca öncelikli olan hangisidir sorusunun hiç de önemli olmadığını düşünebiliriz.

Estetik nesne işte bu iki yönlü ilişkide kendini ortaya koyar. Ben bir nesneyi estetikleştirirken ona kendimden bir şeyler yüklerim, bu arada ondaki bazı nitelikleri dışlarım. Bu en kaba anlamında bir ekleme ve çıkarma işlemidir. Diyelim bir ressam olarak bana ilginç gelen bir vazoyu kendi görme koşullarım çerçevesinde dönüşüme uğratırım. O elbette kendi olmaktan çıkmaksızın benim bakışımda estetik nesneye dönüşür. Bunun bir bakıma doğasını yitirme durumu olduğunu düşünmek de yanlış olmaz. Doğasını, asıl doğasını kazanmak olamaz mı? Olabilir. Bu bir dönüştürme edimidir. Bu dönüştürme sonsuza kadar sürecek bir dönüştürme değildir. Soyutlamanın bir sınırı vardır. Bir yerde kalmak gerekir. Bir yerde durmadığım zaman nesne benim için yalnızca bir çıkış noktası olmuş ve sonra da yitip gitmiştir. Nesnenin ya da fikir’in yitip gittiği yerde ben ormanda yolunu kaybetmiş insana dönerim. Soyutlama ölçüsüz ilerledikçe nesne ya da fikir bulanmaya ve ufukta yitip gitmeye başlar. Aristoteles’çi bir dille söylersek raslantının bilimi olamayacağı gibi raslantının sanatı da olamaz.

 

Yaratma serüveni

Bu isterseniz bir vazo olmasın, benim bir özlemim olsun ya da daha başka bir şey olsun. Ben bu özlemimi en yetkin estetik nesneye ulaşmak için sürekli dönüştürmeye yöneldiğimde bir yer gelir özlemi karartmış olurum, onu olmayan bir şey adına ya da bir tasarım uğruna yok etmiş olurum. Pekiyi, benim amacım özlemimi anlatmak değil miydi, başka bir şey miydi? Özlemimi mi anlatmak istiyorum yoksa eşsizlik ya da benzersizlik adına bir girişimde mi bulunuyorum? Yaratma süreçleri sonsuza kadar uzayan süreçler değildir. Anlam belirdi mi her şey bir eksiklilik duygusu çerçevesinde de kendini gösterse yaratma edimi son bulmuştur. Gene de ressamın fırçasını elinden almayı düşünmezsiniz. Başarı bir gerekliliktir ama bir zorunlu sonuç değildir. Başarı olsa iyi olurdu. Ayrıca eksikli olma duygusu yetkinliğin bir koşulu gibidir: amaca tam olarak varamayız, zaten amaç tam olarak belirgin değildir. Buradaki çelişkili duygusallığı ne yapsam aşamam. Şu duygu hep olacaktır: daha iyi olmasını isterdim. Yapıt her durumda bitmiş ama bitmemiş bir yaratı izlenimi verir, bana da başkalarına da.

Salvador Dali’den bir tablo.

Yaratma serüveni bir fikrin açınlanması uğruna girişilen bir serüvendir, bir fikirden ya da herhangi bir nesneden kalkıp nereye denk düşerse oraya gitmek serüveni değildir. Sanatçı serseri de olsa sanatsal yaratma serserilik değildir. Gelişigüzel yaratılan şey bir yapıt olamaz. Yaratma çabasında kendimizi denetlenmemiş bir akışa bırakmak sonu olmayan bir yola girmek demektir. Doğaçlama da yakından bakınca apaçık görüleceği gibi kendini denetleyen birinin yöntemidir. Yaratma özünde doğaçlamadır, sonradan doğaçlamayla yaratılmış olanın üzerinde işleye işleye onu daha tutarlı bir yapıya kavuşturmaya çalışırız. Ustalık ya da alışkanlık dediğimiz şey boş bir şey değildir. Göz üst düzeyde görmeye alıştığı zaman kaba bir bakışla algılanamayanı da görecektir. Görü deneylerle elde dilmiş yatkınlıktır. Sanatçı benim göremediklerimi de görür ve bana gösterir düşüncesi ölçülü anlamak koşuluyla hiç de yanlış değildir. Sanatçı işi gücü görmek ve göstermek olan kişidir. Sanatçının dili daha keskin bir dildir, sanatçı her zaman daha etkili konuşur.

 

Dilin kaynağı: halkın ortak bilinci

En yaygın dil elbette gündelik dildir yani sözlü dil’dir. Gerçek ya da özgün sözlü dil halkın dilidir. Sokaktaki, evdeki, çarşıdaki dildir. Dilin üreticisi, sürdürücüsü, dönüştürücüsü halktır ya da bütün bir toplumdur. Dil öncelikle zorunlu ilişkiler çerçevesinde gerçekleşir ya da bir başka deyişle gereksinimlerin belirleyiciliğinde gerçekleşir. Böyle olmakla o bir düşünselliğin ürünüdür, daha belirgin bir anlamda bilincin bir ürünüdür. Dil bir iletici olmakla bilinci sürekli olarak etkilese de bilinç dili önceler. Bilinci oluşturan dil değildir, dili oluşturan bilinçtir. Önce düşünce vardır, sonra dil vardır. Düşünce olduğu için dil vardır. Jacques Maritain pek haklı olarak şöyle der: “Kavramları yapan dil değildir, dili yapan kavramlardır. Kavramları açıklayan dil onları her zaman az ya da çok çarpıtır.” Bilinçte oluşmuş ve elbette kavramlarla oluşmuş olan bir fikrin taşınmasında yani dile indirgenmesinde ortaya çıkan güçlük kolay kolay aşılabilen bir güçlük değildir. Kavramlar ne kadar sağlam kurulmuş olurlarsa olsunlar, kavram içerikleri gerçekliğin koşullarına ne kadar uygun olurlarsa olsunlar, dil bir fikri hiçbir güçlüğe uğramadan olduğu gibi taşıyacak güçte değildir. Dilin anlam taşımakta sayısız yetersizliği vardır. Bu yetersizliği sanat özel anlatım bileşimleri yani simgeler kurarak aşmaya çalışır.

Bu ilişki bir belirtilen ve belirten ilişkisidir. Belirten’in belirtilen’e tam anlamında denk düştüğü ya da tıpatıp uyduğu durumlar varsa da çok azdır. En uyumlu anlatımlar en çok gündelik kaba ilişkilerle ilgili olanlardır. “Veli dün geldi” yargısı dün’ün kayganlığına karşın oldukça açık bir yargıdır. Benim özlemim bu kadar kolay anlatılabilir bir şey değildir. Çok zaman çok daha incelikli olmak durumunda kalırız. İncelikli bir dil doğal olarak incelikli bir bilincin ürünüdür. Condillac “Dillerin onları konuşan insanların bilincindeki incelikler kadar incelikleri vardır” der. Her kişi evrensel bir düzeyde kendi halkının ya da toplumunun diliyle konuşurken kendi özel dil koşullarını da oluşturur. Belli bir dili anadil olarak konuşan kişiler ona kendilerinden bir takım özellikler ya da renkler katarlar. Dilin bu renkleri gerçekte bilincin öznel özelliklerinin renkleridir. Anadilin koşullarından yola çıkarak her kişi neredeyse kendi özel dilini kurar. Bu da tüm yanlış kullanımlara karşın dilin zenginleşmesi açısından çok önemli bir çeşitlilikler kaynağıdır. En üst düzeyde fikir üretimine ve düşünce alışverişine anadilin olanakları çerçevesinde ulaşılır. Condillac bu konuda şöyle der: “Bilimleri kolayca öğrenmek mi istiyorsunuz? Kendi dilinizi öğrenmekle işe başlayın.”

Demek ki dilin kaynağı halkın ortak bilincidir. İnsan yaşamındaki her şey gibi dil de sürekli olarak dönüşüme uğrar. Dönüşümün koşulları öncelikle bilinç etkinliğindedir. Değişim bilinçte tasarlanır ve bilinçte yansır, bilinçte algılanır, yaşamda etkin kılınır. Yaşam mı düşünce mi öncelikle etkindir sorusu boş bir sorudur. Yaşam insandaki dünyayla ve dünyadaki insanla vardır. Yaşamın dönüşümü hızlanınca dilin dönüşümü de hızlanır. Yaşam çeşitlendikçe ve karmaşıklaştıkça dil de çeşitlenir ve karmaşıklaşır. Yaşam kargaşık bir görünüm aldığında bilinçte ya da daha doğrusu bilinçlerde kargaşık görünümler kendini gösterir, bunlar çok zaman kolayca yanıtlanamayan sorular biçiminde ya da çözülemeyen sorunlar biçiminde düğüm düğüm görünürler. Zaman zaman dilin bozulmasından yakınanlar olur, bu yakınmacılar genelde dili çok etkin ya da çok doğru kullanan kimseler değildir. Onlar elbet dilde oluşan tutarsızlıkları bilinç bulanıklıklarına bağlamayı da düşünmezler. Dil insanın bilinçten ayrı bir etkinliği gibi düşünülür çok zaman. Bu noktada dil yüceltmecileri ya da dil tapıncakçıları çıkar karşımıza. Evet, bilinç bozulmadıkça dil bozulmaz, bozuk dil bozuk bilincin ürünüdür. “Bildiğini anlatamıyor” sözü saçmadır. İnsan ancak bildiğini anlatabilir, insan bilmediğini anlatamaz ve az bildiğini kötü anlatır. Anlatamıyorsam bilmiyorum demektir.

Dil biri olumsuz biri olumlu iki koldan dönüşüme uğrar. Üst bir dille konuşmak isteyen ancak bilinç yetmezliğinden ötürü bunu başaramayan meslek adamlarının elinde dil bozulur. Halkın dilini geliştirenler gerçek kültür insanlarıdır yani gerçek felsefe, bilim ve sanat adamlarıdır. Onlar halktan aldıkları dil gerecini özenle işlerler, ona üst düzeyde bir anlatım gücü kazandırırlar. Lavoisier diyordu ki: “Fikirleri içeren ve ileten sözcüklerdir, buna göre bilimi yetkinleştirmeden dili yetkinleştiremeyiz ve dili yetkinleştirmeden bilimi yetkinleştiremeyiz.” Dili yetkinleştirmek dediğimiz şey öncelikle bilinç koşullarımızı geliştirmek ve onu sağlıklı ve güçlü bir dile yatkın duruma getirmektir. Öte yandan dili yetkinleştirmek dediğimiz şey anadilin gelişimine katkıda bulunmaktır, bu da yeni anlatım olanakları yaratmakla gerçekleşir. Başka dillerin ya da yabancı dillerin dil gelişimimizde ve bilinç gelişimimizde ne kadar önemli olduğunu biliyoruz, öyle ki kendi dilimizin yetkin bilincine bir başka dilin ya da başka dillerin penceresinden bakmayı bildiğimiz zaman ulaşabiliriz. Condillac diyordu ki: “Beğenimizi geliştirmek için ölü dilleri incelemek yetmez, bizim için doğal olan dili de araştırmak gerekir, çünkü biz o dilde düşünüyoruz.”

 

Bir dilde düşünmek

Picasso’nun “Sahilde koşan iki kadın” adlı çalışması.

Bir dilde düşünmek düşüncesi yabana atılmaması gereken bir düşüncedir. Çünkü herhangi bir dilde düşünmek olacak iş değildir. Neden derseniz, bilincin oluşmasıyla birlikte dilin oluşumu başlar. Bilinçle dilin ayrılmaz bir bütün ortaya koyduğunu görürüz. Bu iki nesne bir gerçekliğin iki yüzü gibidir. Bir yabancı dilde düşünmek bizden dil-düşünce yapımıza uymayan bir tasarımcı yönelimi bekler. Yapay bir uygulama sözkonusudur burada. Doğal dille yapay dil arasında bazen çok belirgin bazen de kestirilmesi güç bir uzaklık vardır. Bir yabancı dili öğrendikçe onu yavaş yavaş doğallaştırmaya başlarız. Ama bu doğallık iğreti bir doğallıktır. İki anadil ancak toplum koşulları ona uygun olduğu zaman olasıdır. Yoksa bir yabancı dili doğallaştırmanın sınırı pek de geniş olmayacaktır. Evet, bazı çok özel toplumsal yaşam koşulları gereği ikidillilik diye bir gerçeğin varolduğunu unutmamalıyız. Örneğin Kanada’nın Québec eyaletinde yaşayanlar ingilizceyi de fransızca kadar doğal konuşurlar. Gene de bu iki dilden ikisinin de anadil olduğunu söylemek oldukça güçtür.

 

Bilimde ve felsefede dili kullanmak sanat değil zanaattır

Bilimde ve felsefede dili yetkinleştirmek öncelikle kavramların nesnel içeriklerinin doğru kullanımıyla olasıdır. Kavramların nesnel içerikleri gerçeğe ya da daha doğrusu gerçekliğe uygun olmadıkları zaman, kavramlar yalan yanlış bilgilerle oluşturuldukları zaman sağlıklı düşünebilmek olası değildir. İyi bilinç eşittir iyi dil formülü giderilemez ve indirgenemez bir formüldür. Bilimde ve felsefede yetkin anlatıma ulaşmak adına dili alabildiğine zorlayamayız, böyle bir zorlama aydınlıklar değil karanlıklar getirir. Bilimde ve felsefede kavramların nesnel içerikleri kadar birbirleriyle ilişkileri de bizi bağlar. Bilimde ve felsefede düşünürken ancak nesnelliğin sınırları içinde özgürüz. Bilim de felsefe de yaratma alanları değillerdir, onlar yalnızca ve yalnızca gösterme alanları olabilirler. Bilimde ve felsefede amaç açık ve anlaşılır olmaktır. Demek ki bilimde ve felsefede dilin özgün kullanımları sözkonusu olamaz. Bilimde ve felsefede dili kullanmak sanat değil zanaattır. Ancak zanaatın iyisinin de sanat tadı verdiğini unutmamak gerekir. Zanaatın kolay bir iş olduğunu düşünmemek gerekir. Filozoflar çok zaman doğru anlatmak adına çok kötü anlatırlar ve bir yer gelir o yerde anlaşılmaz olurlar.

 

Sanatın alanında dil ve simgeler

Sanatın alanına geldiğimizde iş değişir. Sanatın alanında dil bir gereçtir. Onda sözcükler asıl anlamlarının dışında kullanılırlar. Sanatta anlatım birimleri sözcükler değil sözcük demetleridir. Bu da her sözcüğün alışılmış anlamının dışında kullanıldığını gösterir. O zaman genel dilden özel bir dil yaratmak durumunda oluruz. Bu yüzden her sanatçının kendi dili vardır. Örneğin şiirde tek bir sözcüğün hiçbir anlamı yoktur. Şair “ilkyaz” diyorsa siz onu hiç tartışma gereği duymadan bildiğimiz ilkyaz anlamında alırsanız yanılırsınız. Şiir bir bütündür ve simgesel bütünlüklerden oluşmuştur. Şiirde simgeler sözcük kümeleriyle oluşturulur. Bir kümedeki sözcükler gündelik mantık çerçevesinde çok zaman birbiriyle uyuşmaz görünen sözcüklerdir. Şiirde özlemi anlatmak için öncelikle “özlem”den kaçmak gerekir. Özlemi anlatmakta “baca” sözcüğü “özlem” sözcüğünden daha uygun olabilir. “Sılada bir evin bacası olsam” dizesi buna örnek gösterilebilir.

“Seni çok özlüyorum” bir belirlemedir ama onun şiirle ilgisi yoktur, çünkü özlemin kendisini değil bir özleme durumunu bildirmektedir. Simgeler şiirin gereçleridir, buna karşılık sözcükler de şiirsel simgelerin gereçleridir. Demek ki şiirde sözcük kümeleri anlamı örerler. Şiirde bir sözcük kümesi sözcüklerden oluşmuş bir sözcük gibi iş görürken bir simge oluşturur. Simgecilik yalnız sözle yapılan sanatlar için değil bütün sanatlar için geçerlidir. Sanatta sesler, renkler, biçimler, sözcükler doğallıklarını yitirirler ve özgün bir anlatım için hazır duruma geçerler. Şiirde sözcüklerle anlattığınız “özlem”i resimde renklerle ve biçimlerle, renksel ve biçimsel simgelerle anlatırsınız. Sanat yapaydır ya da sanatın dili yapaydır derken bu gerçeği ortaya koymak isteriz. Sanat gerçekliği yapay biçimlerle dışlaştırır. Doğalı yapayla anlatmaktır bu. Bu iş bilimde ve felsefede olduğu gibi basit anlamında bir gösterme değil düpedüz yaratmadır. Yaratma yapay bileşimlerde gerçekleşir. Her yapay bileşim bir simge değeri taşır. Bu arada simgeciliğin belirgin bir anlatım yöntemi olduğu gibi bir duyguya kapılmamak gerekir. Baudelaire’le başlayan, Verlaine ve Rimbaud’yla süren simgecilik örneğin Apollinaire’de daha değişik bir anlam kazanmıştır. Ne kadar simgeci varsa o kadar simgecilik vardır.

Simgeler çok zaman içiçe geçerek bir yapıtın anlam dizgesini oluştururlar. Ayrıca sanatta simgecilik en etkin yöntem de olsa tek etkin yöntem değildir. Gerçekçiliğe karşı oluşturulmuş görünen ama evrensel bilincin dönüşümleri içinde daha güçlü bir anlatım olanağı olarak ortaya çıkmış olan simgecilik bir şeyleri bulanık bırakırken daha geniş çerçeveli ve daha derin anlatım olanakları yaratıyor. Gerçekçilikte doğrudan yüzyüze geldiğimiz gerçekler simgecilikte bizi etkin biçimde saran, buğulu bir sezgide alıp götüren, anlattığından daha çok şey anlatmaya eğilimli olan gerçeklere dönüşüyorlar. Sanat zamanla simgeciliğe daha çok bağlandı, bu da elbet tarihsel akışın bir koşuluydu. Bizim çok zaman raslantıyla bulunmuş gördüğümüz şeyler bilinçsel dönüşümün sonuçlarından başka bir şey değillerdir, onların şu zamanda değil de bu zamanda ortaya çıkmış olmaları bir raslantı değildir. Elbet simgecilik de tek ya da zorunlu bir anlatım yöntemi olarak düşünülmemelidir: önemli olan bir fikrin ortaya konulmasıdır. Bu fikir yapıtta ya son derece bileşik hatta karmaşık bir örgülenme içinde anlatım olanaklarına kavuşur ya da daha yalın bir fikrin ele alınması biçiminde kendini gösterir. Simgeye gereksinim göstermeyen anlatımlar da vardır. Bir şiirini tepeden tırnağa simgelerle ören bir şair bir başka şiirinde simge kullanmayabilir.

Yapıtta ele alınan tema ya geniş çerçeveli ve çokyönlüdür ya da daha yalındır. Örneğin Paul Eluard’ın hepimizin çok iyi bildiğimiz sekiz dizelik “Kapılar tutulmuş neylersin” diye başlayan Couvre-feu (“karartma” ya da “sokağa çıkma yasağı” anlamında) şiiri böylesine yalın bir şiirdir. Bu şiir dar bir tema üzerine kurulmuş çok etkili bir şiirdir ve onun simgesel bir kurgusu yoktur. Gene Sait Faik’in Yeis şiiri son derece dar çerçeveli olmakla birlikte pek ilginç bir şiirdir. Ayrıca Sait Faik’in bu şiirinin simgeselliği andıran bir yanı var gibidir. Yeis’de simgeselliği bozan şey şiirin adıdır. Şiirin adı tümüyle içeriğini açıklıyor. Öykülerinin şiirselliğiyle tanıdığımız ve pek duygusal şiirler de yazmış olan Sait Faik’in bu şiirine anlamı açık eden bir ad koyması acemilikle ilgili olabilir. Şair şiirine Yeis adını koymasaydı, örneğin Akşamüstü sezgileri koysaydı biz şiirin içeriklerinden giderek benzer bir anlama ulaşacaktık, “yeis”e benzer bir anlama ulaşacaktık, ona bir tür tümevarımla ulaşacaktık. Kant’çı anlamda söylersek, bir özelde bir evrenseli aramak olacaktı bu. Oysa şiirin adı Yeis olunca tümdengelimsel bir yapı ortaya çıkıyor, tıpkı bir sözlük açıklaması gibi. Şair bu durumda bize “yeis”in ne olduğunu en somut gereçlerle anlatıyor. Yeis’i anımsayalım: “Akşamüstleri geliyor / Tam insanlar işten çıkarken. / Salkım salkım tramvaylardan / Bir güzel çocuk yüzüyle gülümsüyor. / Namussuz akşamüstleri geliyor. // Neremden yakalıyor bilemiyorum / Ben tam sevmeğe hazırlanırken / On altı yaşındaki sevgilimi. / Elini elimle tutmak / Yirmi dört saatte bir / Sıcak bir laf dinlemek isterken… / Rezil… tam o saatlerde geliyor!

Evet, ne Flaubert’in Madame Bovary’si, ne Shakespeare’in Hamlet’i, ne Manet’nin Olympia’sı, ne Michelangelo’nun Aziz Petronius’u, ne Mallarmé’nin Deniz rüzgarı adlı şiiri doğaldır. Deniz rüzgarı’nı açtığınızda ten’in acılı olduğunu söyleyen bir şairle ya da bir kimseyle karşılaşırsınız. Belli ki şair ya da şiirdeki anlatıcı üzüntülü bir kişiliktir, bunu da hemen “Yazık!” deyişinden anlarsınız. Sonra sizi iyiden iyiye şaşkına çevirecek bir şey söyler, bütün kitapları okumuş olduğunu söyler. Bu kadarına gülersiniz artık. Çokbilmiş biriyseniz şairi dilinize dolarsınız: “Ve ben bütün kitapları okudum” da ne demektir? İnsan bütün kitapları okumuş olamaz, bu büsbütün yalandır… Siz bunları söylerken o yeni şeyler söyler: “Kaçmak, uzaklara kaçmak! Sanırım kuşlar sarhoş / Bilinmez köpüklerle gökler arasında olmaktan! / Hiçbir şey, ne gözlerde yansıyan eski bahçeler / Tutabilir denizlerde ıslanmış bu yüreği / Ey geceler! Ne de lambanın yoksul ışığı / Beyazın direndiği boş kağıdın üzerinde, / Ne de çocuğunu emziren genç kadın. / Gideceğim! Ey gemi sen direğini sallayarak / Demir al bilinmedik bir dünyaya doğru!

Yan yana getirilen ve birbiriyle pek de ilgisi yokmuş gibi duran simgeler bize hep birlikte bir yaşam gerçeğini, bir kişinin insanlık durumunu, buna bağlı olarak kökleşmiş bir bıkkınlığı ve tutkuya dönüşmüş bir kaçıp gitme istemini duyurur. Bazı simgeler, örneğin kuşların bilinmez köpüklerle gökler arasında olduğunu bildiren simge bu anlamda iyice belirleyicidir. Giderek bize kendini açar şiir, simgeler arasından şairin düşünsel-duygusal dünyasını sezdirir. Büyük ölçüde güç bir şiirdir ama Mallarmé’nin birçok şiirinden daha açıktır Deniz rüzgarı. Bu acılı gitme isteği şiirin sonunda daha da belirginleşir, artık belki de kimsenin tutamayacağı bir gitme kararlılığı vardır: “Acımasız umutlardan yorulmuş bir sıkıntı, / Son vedalarına inanır durur mendillerin! / Ve belki de fırtınaları çağıran bu direkler / Bir rüzgarın eğdiğidir yitip gitmiş / Direksiz, direksiz, verimli adaları da olmayan o batık gemilere… / Ama ey yüreğim sen denizcilerin şarkılarını dinle!

Görüldüğü gibi burada sözcüklerin gündelik anlamlarını çok aşan bir anlam yoğunluğu vardır. Simgesel düzende sözcükler “resmi” anlamlarını yitirirler ve bambaşka anlamlar yüklenmeye hazır duruma gelirler. Sözcükler resmi görevlerini bırakmış ve daha bağımsız bir görevi yüklenmişlerdir ama bu oluşum elbet bir defalık bir oluşumdur. Her simge bir defalıktır. Yalnız simgeler değil, simgeleri oluşturan ya da simgelerde içerilmiş olan ritmik yapı da bizi bu anlama doğru iter. Her simge ritmik düzeniyle simgedir. Yalnız şiirde değil bütün sanatlarda ritm simgenin canıdır ya da ruhudur. Bu yüzden şiirin aslını dinlediğimizde, ritmik yapının yardımıyla, şairin bize sunmak istediği anlama biraz olsun yaklaşabiliriz. Demek ki yapıtta bizi derin ve çokyönlü anlamlara ulaştıran güç doğrudan doğruya simgelerin gücüdür ve özellikle simgelerin kuruluşuna katılan ritmik yapıdır. Bu yalnızca şiir için değil bütün sanatlar için böyledir. Sanatları birbirleriyle kardeş kılan bu ortak anlatım özelliğidir.