Ana sayfa 87. Sayı Bu ülkenin bir ‘Türkan’ı var…

Bu ülkenin bir ‘Türkan’ı var…

122
PAYLAŞ

Söyleşi: Özlem Özdemir

Türkan Hoca, çok sevdiği mesleği olan doktorluğu mesai saatleri içine sıkıştırmayanlardandı. Daha fazla insanı nasıl iyileştirebileceğini düşünerek, araştırarak sabahladığını anlatıyor onunla beraber çalışanlar. Devletin görevini yapmadığı topraklara gitti yanına genç ve hevesli öğrencilerini de alarak. Türkiye’de yarım kalan lepra taramalarını tamamladı, cüzamlıları tedavi etti. Okuma yazma bilmeyenlere okuma yazma öğretti; el becerileri olanlara yaptıkları işleri satacakları kanallar buldu. Yani hem iyileştirdi, hem de “hayatta kalmalarını” sağladı.

Bazı insanların hayatlarıyla ilgili bir şeyler öğrendiğinizde, hem -onu birebir tanımasanız da- sevmeye başlarsınız, hem takdir edersiniz, hem de dönüp kendi hayatınızı sorgulamaya başlarsınız. Ne yapıyorum, nasıl yaşıyorum? Soruların ardı arkası kesilmez. Dünyayı aynı şekilde değerlendirmeniz gerekmez, farklı şekillerde de yorumluyor olabilirsiniz hayatı, ancak bazı ilkeler vardır, o ilkelere hangi insan sahip çıkıyorsa onun yakını hissedersiniz kendinizi… Türkan Saylan, benim için böyle bir insan; öykündüğüm, takdir ettiğim, kendimi sorgulamamı sağlayan ve yakınımda bir kadın.

İnsan ömrü, doğa ve insanlık tarihi düşünüldüğünde, oldukça kısa. Ancak bu kısacık kişisel serüvenlerini, birkaç insan ömrü gibi yaşayan insanlar var ya, işte o insanlara öykünürsünüz, onlar gibi yaşamak istersiniz. Yorulmadan, kızmadan, sıkılmadan, severek, dokunarak, dayanışarak ve mücadele ederek yaşamak…

Türkan Hoca, çok sevdiği mesleği olan doktorluğu mesai saatleri içine sıkıştırmayanlardandı. Daha fazla insanı nasıl iyileştirebileceğini düşünerek, araştırarak sabahladığını anlatıyor onunla beraber çalışanlar. Bir kadın hekim olarak, devletin görevini yapmadığı topraklara gitti yanına genç ve hevesli öğrencilerini de alarak. Türkiye’de yarım kalan lepra taramalarını tamamladı, cüzamlıları tedavi etti. “Ben doktorum hastamı tedavi etmek görevimdir” duygusundan daha fazlasını taşıdı içinde her zaman. Bu yüzdendir ki, onlara devletin veremediğini vermeye çalıştı, okuma yazma bilmeyenlere okuma yazma öğretti; el becerileri olanlara yaptıkları işleri satacakları kanallar buldu. Yani hem iyileştirdi, hem de “hayatta kalmalarını” sağladı.

Türkan Hoca, bir lisede öğretmen olsaydı da hep daha fazlasını yapardı. Böyle insanlar vardır uzmanlık alanları önemli değildir, hep sorumlu hissederler insanlıktan kendilerini ve bir şekilde daha fazla sorumluluk almaya çalışırlar. Eğer öğretmen olsaydı, derslerini anlatıp mesaisini tamamladıktan sonra da öğrencileri için bir şeyler yapmaya çalışırdı. Onları toplumcu, aydınlanmacı ve bilimsel düşünceyle tanıştırmak için elinden geleni yapardı.

Bir anneydi aynı zamanda, ancak hiçbir zaman yalnızca kendi çocuklarını düşünen bir anne olmadı. Sadece kendi çocuklarının en güzele, en iyiye ulaşmasını sağlayarak da iyi bir anne olunabiliyor günümüzde artık. Ancak o, tüm çocukların en iyiye, en güzele ulaşmasını ilke edindi ve binlerce çocuğun okuması için bitmek bilmez bir enerjiyle çalıştı. Belki de bu yüzden “çocuklarımı çok ihmal ettim” diye yazıyor anılarında…

Tüm bunları yaptığı için Türkan Hoca yakınımdır. Onunla ilgili bir dosya hazırlamak beni çok heyecanlandırdı bu yüzden. Bu dosyadaki söyleşilerin ikisini yapmak için gittiğim ÇYDD Merkezi’nde herkesin Türkan Hoca ile ilgili anlatacağı o kadar çok şey vardı ki… Elimde kayıt cihazını görenler onunla ilgili anılarından dem vurdular. Büyük bir gururla anlatmak istediler, onu tanımanın gururuyla… Nur Hanım, birkaç anısını anlattıktan sonra, “Biz onu örnek alıyoruz ama acaba onun gibi yaşayabilir miyiz diye düşünüyorum… Açıkçası çok zor!” deyince anladım. Bu sadece Türkan Hoca’yı tanımanın gururu değil, onun gibi bir sorumluluk duygusu ve enerjiyle toplumu ileri götürecek çalışmalara imza atmaya duyulan özlemin ifadesiydi.

Son olarak bir şeyi eklemeliyim. Ernesto Che Guevera’nın “Motosiklet Günlüğü” isimli kitabından uyarlanarak çekilen filmin bir sahnesi bana hep Türkan Saylan’ı hatırlatır. Che, Küba Devrimi’nde ve sonrasında en ön saflarda mücadele ettiğinden önemlidir bizim için. Tüm dünyada milyonlarca insan için, yıllar geçmesine ve her türlü karşı propagandaya rağmen “bizim çocuktur” o… Ancak biraz daha düşündüğümüzde, henüz Latin Amerika halkları için mücadele etmeden önce doktor kimliğiyle hatırlarız onu, -kimileri tüm bu gerçeklerden habersiz, onun doktor olduğunu reddetseler de- motosikletiyle yaptığı turda, cüzamlı hastaların tedavi edildiği, tecrit edilmiş bir bölgede çıkar karşımıza. Onlara dokunarak iyileştirmeye çalışır, onlarla dans eder, futbol maçı yapar… Bir doktordur Ernesto ve belli ki ondan oldukça uzak diyarlarda yaşayan meslektaşı Türkan Saylan ile aynı şeyleri düşünmüştür.

Bilim ve Gelecek dergisi olarak, ölümünün ikinci yılında Türkan Saylan’ı, “yakınımızı” saygıyla anıyoruz…

 

 

Hepimizin ona minnet borcu var!

 

ÇYDD Başkanı Prof. Dr. Aysel Çelikel ile söyleşi

 

Hocam, Türkan Saylan ile ne zaman ve nerede tanıştığınız hatırlıyor musunuz?

Türkan Hoca ile ÇYDD’yi kurma amacıyla toplandığımız bir evde tanıştım. Kendisinin daha önce adını duymuştum, Cumhuriyet gazetesinde ara ara yazıları çıkardı, ben de beğenerek okurdum bu yazıları. Prof. Dr. Aysel Ekçi’nin davetiyle, Türkan Saylan’ın evinde buluştuk. Çoğunluğu kadın olan bir grup bir araya gelmiştik. Cumhuriyetin kazanımlarının tehlikede olduğu noktasından yola çıkarak neler yapabileceğimizi tartışmaya başladık. -Demek ki bugün yaşadığımız tehlikeyi 22 yıl önce yine yaşıyormuşuz. Demek ki hep bu tehlikeyi, bir biçimde, cumhuriyetin kuşakları yüreklerinde hissetmiş.- O toplantıdan sonra bir dernek kurmaya karar verdik. ÇYDD böyle kuruldu. Bir yıl boyunca Aysel Ekşi başkanlık yaptı, 1 yıl sonra Türkan Saylan başkan oldu. Biz onunla birlikte Öğretim Üyeleri Derneği’ni ve Kadın Sorunları Araştırma Merkezi’ni de beraber kurmuştuk. Bu ve benzer kurumlar bizi ortak çalışmaya itiyordu. Beraber birçok iş yaptık.

 

“Yapacak çok işim var…”

O yıllarda sosyal sorumluluk projeleri çok gelişmiş değildi. Çağdaş bir toplum yaratmak için, eğitim haklarından yararlanamayan kız çocuklarına eğitim verme amacıyla yola çıktık.

Bu süre zarfında, Türkan Hanım sosyal sorumluluk kavramının, toplumda ve bireylerde gelişmesine paralel olarak, derneği büyüttü. Ben iki yıl önce bu görevin başına geçtiğimde, derneğin çalışmalarını inceleyince gerçekten şaşırdım. Binlerce öğrenciye verilen bursun yanında, köy okulları, meslek okulları, kız yurtları, kütüphaneler, ana okulları, ana sınıfları yapmayı da içeren muazzam projeler yan yana dizilmişti. Bu çok büyük bir başarıydı.

Türkan Hoca 1989’da bir operasyon geçirdi, sonra benim bildiğim kadarıyla 2002’ye kadar iyiydi, 2002’de tekrar rahatsızlandı ve doktorlar 1 senelik ömrü kaldığını söylediler. Fakat o bunu hiç dert etmedi, çünkü problemleri arkasına atmayı çok iyi bilirdi. Hayatı hep mücadeleyle geçtiği için, “Vaktimi buna üzülerek harcayamam, yapacak çok işim var.” derdi. Onu bu zor tedavi sürecinde, mutlu eden de, derneğin başarılı bir yere gelmiş olması, öğrencilerin mutluluğu ile ona duyulan sevgi ve saygıydı.

2009’da Genel Merkezimiz ve 81 şubemiz basıldı, çok sıkıntılı günler yaşadık. 20 bin dosyamızı götürdüler, hepsini didik didik ettiler. Türkan Hoca’nın evi aranıyor aynı anda, Türkan Hoca 19 Mayıs’ta vefat etti, arama 13 Nisan’da oldu. Aşağı yukarı bir aylık bir süre var, belki de ölümünü hızlandırdılar diye düşünüyorum. Çünkü o, üzüntülerini belli etmeyen bir insandır, çok saplanıp kalmaz ve şikayet etmez sıkıntılardan.

Bu arada Vehbi Koç Ödülü’nü aldı, 100 bin dolarlık bir ödüldü bu. Ödülünü de derneğe bağışladı. Sonra Fazıl Say konseri yapıldı, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nın merdivenleri bile doldu taştı, o etkinliğe tekerlekli sandalye ile geldi. Ve oradan sağlanan gelirle de binlerce kız çocuğumuza burs verildi.

 

Ona bu toplumun minnet borcu var

Ben hep düşünürüm ve üzülürüm, acaba gözü arkada mı gitti? İnsan haklarına saygılı ve demokratik bir topluma ulaşmak için bu kadar çalışmama rağmen başarılı olamadım diye bir duygu taşıyor muydu acaba? Ama o görevini yapan insanların mutluluğuyla aramızdan ayrıldı sanıyorum. Herhangi bir vasiyeti de olmadı. Ben ölüyorum, şunları yapın demedi hiç. Sevmezdi bunları konuşmayı. Can sıkıcı konuları konuşmaktan hoşlanmazdı.

Bir başka özelliği de zamanı çok iyi kullanmaktır. Boş durmaz, lak lakla vakit geçirmez, hemen iş yapmaya koyulur. Zaten hep söylerdi, “Aysel Hanım, çok işimiz var, hasta olacak vaktim yok benim, bir an evvel bir şeyleri toparlamalıyım” derdi. Eli çabuktu, hızlı düşünürdü ve fazla cesurdu. Ani karar verir ve arkasında tehlikeli bir durum olup olmadığını düşünmeden bir an evvel o işi yapmaya çalışırdı.

Ona bu toplumun minnet borcu var, o iyi bir bilim insanı oldu, mükemmel bir toplum önderi oldu, o lepralıların geleceğini aydınlattı. Türkiye’de leprayı bitirdi der hekimler, ben bu kadar iddialı konuşamam, benim uzmanlık alanım değil ama onlara iyi bir gelecek hazırladığını söyleyebilirim. Lepra Hastanesi’ni kurdu, başhekimliğini yaptı, hastalarının el becerileriyle para kazanabilecekleri yöntemler buldu, onları tedavi etti. Lepralılar için bir ışık oldu.

ÇYDD’yi bu hale getirerek binlerce ailenin ve çocuğun geleceğini aydınlattı. Kız çocuğuna istikbal sağladı, tek başına ayakta durabilecek, meslek sahibi kızların yetişmesini sağladı. Toplumun kültürünü artıracak çalışmalar yaptı. Bir toplum için bunlardan başka ne yapılabilirdi ki? Bu bakımdan, görmeye alışık olmadığımız, bir kadın tipi demeyeceğim, insan tipiydi.

Aynı zamanda insanlar için yapılabilecek ne varsa onu yapmak için kendini feda etmekten hiç çekinmemiştir. Yalnız eğitim ve sağlık alanında değil, siz başka bir şey için de ona danışsanız, sıkıntınızı anlatsanız, o hemen onu çözmek için tanıdıklarını ara, yardım edecek birini bulmaya çalışır. İnsanlara sevgiyle yaklaşmayı, okşayarak tedavi etmeyi iyi bilirdi. Doğrusu eşi bulunmayan bir insandı diyebilirim. Bu kadar emeğinin karşılığında, ölümünden bir ay önce yapılanları hiç hak etmemişti, baş tacı edilmesi gereken bir insanken hiç hak etmediği bir muameleye tabi tutuldu.

Hocam, Türkan Hoca’nın ölümünden bir ay önce yapılanlardan söz ettiniz. Türkan Hoca öldükten sonra da ona karşı yürütülen kampanya bitirilmedi. Devlet kanalında, kendisiyle ilgili hakaret dolu bir belgesel yayımlandı, gerici çevrelerin TV kanallarında, gazetelerinde hâlâ kendisinin hedef alındığını görüyoruz. Bunlarla ilgili nasıl bir değerlendirme yapılabilir?

Türkan Hoca hayattayken çok çeşitli biçimlerde saldırdılar zaten, arama olayından başka şeyler de yapıldı. Misyoner dediler, annesinin Hıristiyan olduğunu, Türkan Hoca’nın hain ve İslam düşmanı olduğunu, kızları zehirlediğini iddia ettiler. Halbuki şunu söylemeliyim ki, biz burs verdiğimiz hiçbir öğrenci ile doğrudan bir temas kurmuyoruz; onları kendi kurslarımızda, okullarımızda, yurtlarımızda okutuyor değiliz. Biz devlete veriyoruz yaptığımız her şeyi. Çocukları devlet okuluna gönderiyoruz. Burada bir büyük haksızlık ve yanlışlık vardı. Bu yanlışlık hâlâ devam ediyor. Bunun neden olduğunu tam olarak ben de çözemedim. Neden bu kadar düşmanlık beslediler? Nerede bir açık vardı da alındılar, yanlış anladılar diye düşünüp objektif bakmaya çalışıyorum. Sadece, okullarda türban takmanın laiklik ilkesine dolayısıyla anayasaya aykırı olduğunu biliyordu, bu konuda mahkeme kararları vardı ve bunu savunuyordu. Yürekli olarak, TV’de tartışma programlarına hasta hasta çıktığını biliyorum. Bu rahatsız ediyordu onları. Ahmet Şık “dokunan yanar” dedi ya, ben de aynı şeyi söyleyeceğim. Onun başına gelen de o bağlantıdadır.

Türkan Hoca’nın hayatı, Cumhuriyetin ilk kuşaklarının, tüm çalışmalarını bitmek bilmez bir enerjiyle ve toplumcu bir yaklaşımla yaptıklarının özeti gibi. Türkan Hoca, çok iyi bir hekim olmakla yetinmemiş hiçbir zaman, yazları cüzam taramasına gittiği bölgelerde insanların yoksulluğunu ve eğitim haklarından yararlanamadığını görüp, bu konuda neler yapabileceğini düşünmeye başlamış. Sürekli çalışarak ve topluma yararı olabilecek, toplumu ileri götürebilecek işler yapmış. Kuşağınızın böyle bir özelliği olduğunu düşünüyorum.

Bizim yetiştiğimiz şartlar farklıydı. Biz cumhuriyetin ilk kuşaklarından biriydik. Bize topluma hizmet etmek, vatanı kurtarmak, toplumu aydınlatmak sanki bir görev gibi verilmişti. Bu kadar yıl geçti, biz bugün hâlâ kendimizi cumhuriyetin korunmasında sorumlu hissediyoruz. Nasıl evimizi korumak görevimizse, cumhuriyeti korumakta bizim bir görevimiz gibi, böyle bir duygu var yüreğimizde… Belki de bize böyle bir eğitim verilmişti çocukluğumuzda, fark etmeden verilmişti, bana bu eğitim nasıl verilmişti diye sorsanız, cevap veremem size…

Bir de, özellikle annelerimizi düşünüyorum, onlar okumak ve meslek sahibi olmak isteseler de olamadılar. Çünkü onların yaşadığı yıllarda, kadınlar belirli bir statüde kalmak zorundaydı. Biz başka bir yere gelme duygusu içinde yaşadık. Bir hırsla değil, sorumlu olduğumuz görev neyse, onu en iyi şekilde yapmaya çalıştık.

Güzel şeyler yapıp takdir aldıkça insanlar güçleniyorlar, daha enerjik oluyorlar. Ben bu göreve geldiğimden beri kendimi daha sağlıklı hissediyorum. Çok yorulmama ve çalışmama rağmen. Bu herhalde, insanlara güzel bir şey vermenin mutluluğu. Bunu yeni kuşaklar da anlayacak sanıyorum. Bizim gibi onlar da bu enerjiyi taşıyacaklar.

Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz hocam, son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben teşekkür ederim. Kamu hizmeti veriyoruz, kamu yararına çalışıyoruz son cümlem budur. Bu topluma hizmet için çalışıyoruz. Halkımız bunu unutmasın, Türkan Saylan’ı da, onun bunca emek vererek ayakta tuttuğu derneği de yanlış tanımasın.

 

Türkan Hoca ile geçen yirmi beş yılın ardından…

 

Zeynep Türüt ile söyleşi

 

Zeynep abla, küçücük bir çocukken tanışmış Türkan Hoca ile. Tanışmış ve yirmi beş yıl onunla yaşamış. Yirmi beş yılın özeti; çalışmaya daldığı için hiçbir zaman yemeği sıcakken yemeyen, kahvesini çayını bile hep soğutan, birkaç saatlik uykuyla yeni bir güne başlayan, hafta sonu kavramı olmayan, Lepra Hastanesi’ne gittiğinde, hastalarını tek tek ziyaret edip, hallerini hatırlarını sormadan odasına çıkmayan, evini hastalarına ve okumak isteyen çocuklara açan burs koşullarına uymayan ama desteğe ihtiyacı olan öğrencilere kendi bütçesinden yardım etmeye çalışan, kimseye ayrıcalık tanımayan, kendisine ayrıcalık tanınmasına tahammül edemeyen bir insan. Kısacası onu takdir etmek kolay, onun gibi ilkelerine sıkı sıkı bağlanarak yaşamak zor.

Zeynep abla, Türkan Hoca ile ne zaman ve nasıl tanıştın?

Türkan Hoca ile 11 yaşında hastalığım nedeniyle tanıştım. Tedavi olmam için babam beni önce Cerrahpaşa’ya götürdü, oradan Türkan Hoca’nın yanına Çapa’ya yönlendirdiler. Türkan Hoca beni hemen arabasıyla Lepra Hastanesi’ne götürdü, tahlilleri yaptıktan sonra cüzamlı olmadığım ortaya çıktı. Cilt hastalığım nedeniyle, Çapa’da bir buçuk sene yattım. Ben iyileşmeden çıkmak istemiyordum, çünkü hastalığım yüzünden, yaşadığım köyde dışlanıyordum. Cüzamlı ya da kanserli kız deniliyordu bana. Hocaya bunları anlatınca, babama kaç çocuğu olduğunu sordu, babam sekiz çocuğu olduğunu söyleyince, sen git çoluk çocuğunun başına Zeynep benimdir, merak etme dedi.

Tedavi olduktan sonra, Türkan Hoca’nın evine yerleştim; o ailem oldu benim, beraber yaşamaya başladık. Arkadaşım da annem de babam da oydu, her şeyimle o ilgilendi. Bana sürekli Zeynepçim kendi ayakların üzerinde dur, derdi. Beni hiç kısıtlamadı, her şeyde özgür bıraktı. Her şeyi o öğretti, yemek yapmasını bilmezdim mesela, o öğretti; bana yaşamayı öğretti.

Türkan Hoca’nın bir günü nasıl geçerdi, çok yoğun bir çalışma temposuna sahipti değil mi?

Neredeyse 25 yıl beraber yaşadık, gece gündüz beraberdik. Mesela hoca balığı çok severdi, ben hiç hocanın balığı sıcakken yediğini hatırlamıyorum. Bir gün yine balık yiyecektik, kız kardeşi, Turhan abla da o akşam bizdeydi,  Turhan ablaya dedim ki, ben telefonun fişini çıkarayım da balığı soğutmadan yesin. Turhan abla da, iyi düşündün, çek telefonun fişini de kimse rahatsız etmesin dedi. Yemeyi yemeye başladık, hoca Zeynepçim ilk kez yemeği sıcakken yedik deyince ben tutamadım kendimi güldüm, neden güldün diye sorunca, hocam telefonun fişini çektim, o yüzden telefon gelmiyor dedim. Bir daha kesinlikle böyle bir şey yapma, ya acil bir şey varsa, ya önemli bir şey için aramışlarsa diye ilk kez bana kızmıştı.

Günü çalışmakla geçerdi, 10 dakikalık kahve molası vardı, kahveyi de sıcakken içtiğini hatırlamam. Akşam eve gelirdi, yemeğini yiyip ayaklarını dinlendirirdi, ayaklarının altı cam gibi incelmiş, dinlendir derdim, ancak o hiç dinlenmeyi düşünmezdi. Geç saatlere kadar çalışırdı. Sabah erken saatlerde kalkar giderdi.

Gittiği şehirlerden bana el işi örnekler toplardı, el işi yapmayı çok severdim, hemen getirdiği işlerden örnekler çıkarırdım.

Genç kızlık dönemimde, çık dolaş, arkadaş edin derdi ama ben hiç istemezdim. Bir gün anket gibi bir şey getirdi, evlenmek ister misin, arkadaş edinmek ister misin gibi sorular vardı ankette, ben hepsinin yanına hayır yazdım. Cevapları görünce inanamadı ama bana Türkan Hoca yetiyordu, başka kimseye ihtiyaç duymazdım.

Hocanın gezmesi, dinlenmesi yoktu. Cumartesi pazarı yoktu, çok az uyurdu. Nasıl ayakta durduğuna inanamıyordum. Ben gece masasında çalışırken bırakıyordum, sabah kalktığımda yine çalışırken buluyordum. Hocam uyumuyor musun derdim, bana iki saat yetiyor Zeynepçim derdi.

Çiçekleri çok severdi, her sabah kahvaltısına birkaç çiçek koyardım, çok mutlu olurdu. Bahçemizde dut ağacımız vardı, dut zamanı bir tente dikerdim ben ona, her sabah irilerini seçer, hocaya verirdim… Onları yemeye doyamazdı. Ben onun gibi bir insan tanımadım. Annemi babamı hiç aramazdım, yokluklarını hissetmedim. Beni hayata bağlayan oydu.

Cüzamlı hastalarla ilişkisi nasıldı, seni de Lepra Hastanesi’ne götürüp, hastalarıyla tanıştırdı mı?

İlk geldiğim zamanlar, beni de Lepra Hastanesi’ne götürürdü, ilk zamanlar çok korkardım hatta kendimi sıkmaktan boğazım çatlayacak gibi olurdu. Ama o ısrarla, bana hastalarını anlatırdı, beni onların içine soktu, onlara okuma yazma öğretmemi istedi. Sonradan cüzamlı hastalara el işlerini öğretmemi istedi ben de öğrettim. Cumali diye bir hasta vardı orada, parmakları yoktu, bilekleriyle boncuk işleri yapardı. Beni Cumali’nin yanına gönderirdi, boncuk işini öğreneyim diye.

Hastaneye gelir gelmez, önce hastalarını dolaşır sonra odasına çıkardı. Bir şey isteyip istemediklerini sorardı, istedikleri şeyleri öbür sabah elleri kolları poşetle dolu, getirirdi.

Ben hocaya hiç mi dinlenmek, gezmek istiyor musun diye sorardım, bir gün Kuruçeşme Parkı’na gidelim derdim, 25 yıl oldu hiçbir yere gidemedik, ne bir piknik yaptık, ne de tatile çıktık. Hastalarını çok severdi. Onlara yardım etmek için her sorunlarıyla ilgilendirdi.

Her gün liste bırakırdı eve, bir alışveriş listesi. Bir gün baktım liste bırakmamış, aradım hocayı hocam bir şey almayacak mıyım, dedim. Zeynepçim bu hafta hiçbir şey alamayacağız, paramız yok, dedi. Biliyorum daha yeni maaşını almıştı, merak ettim maaşını ne yaptığını sordum. Bir öğrencime verdim, memleketine annesini görmeye gidecekmiş, ihtiyacı varmış dedi.

Yaptığım el işlerini satmak için Ortaköy’de tezgâh açtığım zamanlarda, tanıştığım öğrencilerin telefon bilgilerini alıp alıp hocaya götürüyorum. Hoca bir gün dayanamadı artık bu duruma, herkesin ismini alıp getiriyorsun ama bu öğrenci nerede okuyor, ailesinin durumu nedir hiç sormuyorsun, bu işler senin bildiğin gibi kolay işler değil dedi. Ben de öğrencilerin isimlerini almayı bıraktım, onlara evin adresini veriyordum Türkan Hoca’ya mektup yazıp ulaşsınlar diye. Bir gün mektupları okurken, gözlüklerini yarıya kadar indirdi bana baktı, Zeynepçim şu mektubu okur musun dedi. Mektubu okudum, ne düşündüğümü sordu. Hocam öğrencilerin durumu içler acısı dedim, evet içler acısı ama acaba evimin adresini kim vermiştir bu öğrenciye dedi? Ben vermişimdir hocam dedim, kızım ben hepsine burs vermeyi isterim ama yetiştiremiyoruz dedi. Ben de başladım, öğrencilere kendim burs vermeye. Bir gün Ortaköy’de ayakkabı boyacılığı yapan küçük bir çocuk vardı, öğrencilere özenerek bakıyordu. Gittim yanına nereli olduğunu sordum, okula gidip gitmediğini sordum. Ağrılıymış çocuk, ailesi İstanbul’da değilmiş, okula gidemiyormuş. Ben seni okutayım deyince çocuk çok mutlu oldu. Akşam Türkan Hoca’nın yanına gittim durumu anlattım, yarın çocuğu buraya getir dedi. Çocuğu aldım getirdim, biraz para verdi, çocuğu güzelce giydirip, okula kaydını yaptırmamı söyledi. Kaydettirdik, çocuk 1. sınıftan başladı okula ama sınıf arkadaşları kendilerinden büyük olan bu çocukla dalga geçiyorlarmış. Gittim okul müdürüyle görüştüm, müdür engel olamıyorum dedi. Müdürle konuştuk, sınıf atlatmaya karar verdik. Hocaya gittim durumu anlattım, kesinlikle sınıf atlatma falan yok, diğer çocukların hakkı yenmiş olur, zorluk çekse de alışacak, 1. sınıftan başlayıp okuyacak dedi.

Bir de Şırnak İdil’den bir abla kardeş geldi yanımıza. Türkan Hoca önce çocuklarla ilgilenip ilgilenemeyeceğimi sordu. Ben de önce bakarım dedim ancak çocuklar çok yaramazlardı. Çok kavga ettikleri için şikayet ettim çocukları. Ben akşam konuşurum dedi, o gün de erken saatlerde geldi ilk kez eve, bu sırada çocuklar birbirlerine terlik atarak kavga ediyorlardı. Terliklerden biri hocanın kafasına geldi, ben kesin kıyamet kopacak diye beklerken, hiç sinirlenmeden sakince, aldı çocukları karşısına, kavga etmemeleri gerektiğini bir güzel anlattı. Sonra bana döndü, benim de sinirlendiğimi görünce, Zeynepçim yap bir kahve de içelim, sakinleşelim dedi. O kadar kızgın olduğun zamanlarda bile anında sakinleştiriyor karşısındakini, nasıl sakinleştiğini anlamıyorsun. Şimdi o iki kızımızdan biri, Şırnak’ta Sağlık Ocağı’nda hemşire, diğeri de yurtdışında yüksek lisans yapıyor… Büyüdüler, başarılı oldular ama çok zorluklar çektik, Türkan hoca kaç kere terlik yedi kafasına…

Zeynep abla, Türkan Hoca ile ilgili anıların bitmez elbette. Dile kolay yirmi beş yılı beraber geçirmişsiniz… Bir kitap yazarak tüm bu anılarını aktarmayı düşünüyorsun. Yazmayı düşündüğün bu kitaptan söz edelim mi biraz?

Türkan Hoca, bir gün bana bir kitap verdi. Köyde yaşayan bir kadının yazdığı bir kitap. Bunu mutlaka oku, köyde yaşayan bir kadın hayatını yazmış, senin de böyle şeyler yapmanı isterim, el işlerini bırak kendini kitaba yazmaya ver, senin hayatın zaten roman yazarsın diyerek beni teşvik etti. Ben de heyecanlandım başladım yazmaya ama çok zorlandım, bıraktım. Bir gün bana kitabın durumunu sorduğunda, ben bu işi yapamayacağım galiba dedim. Zeynep sana bu kadar iş var yap desem yaparsın ama kitap işi zor geliyor sana. Sen bilirsin dedi… Şimdi kitap yazmaya başladım, çünkü onun yokluğunu çok hissediyorum.

Yokluğunun ilk zamanlarında, ben de bittim, çünkü bunca yıl benimle o ilgilendi, o da gidince yapayalnız kaldım. Mesela pazardayken yağmur yağdığında, hemen beni arardı. Zeynepçim, yağmur bastırdı, bırak gel çocuğum hasta olursun, yeter o kadar gel derdi. Şimdi pazara gidiyorum, yağmur değil taş yağsa beni arayan soran, halimi hatırımı soran yok. O kadar boşluğa düştüm ki, sanki bir dağın tepesine bırakmışlar da tek başıma kalmışım gibi hissettim.

Gelmişim 40 yaşına hâlâ hocamdan yardım bekliyorum, hâlâ inanamıyorum onun öldüğüne. Sonradan düşündüm yapacak bir şey yok. Ben de ÇYDD’de çalışmaya başladım, şimdi biraz daha kendimi toparladım.

Bu anlattıklarım, onu tanımanıza yetmez, ben onunla ilgili bir şeyler anlatırken kafamda başka bir sürü şey geziyor. Yaşadıklarımın hepsini anlatmam zor, hiçbir kötü anım yok. Ondan hep güzellik gördüm. Hep güzel şeyler konuşurdu, hep güzel şeyler yansıtırdı. Yıllardır kanser hastasıydı, ama bir gün bile hastayım dediğini duymadım. Hastaneye yatınca bana kendini bırakma kızım dedi, o kadar.

Fazla konuştuğum zaman, Zeynepçim bugün bu kadar yeter derdi, çünkü fazla konuşmaya bile zamanı olmazdı. Hep yapacak işleri vardı. Sizin de yapacak işleriniz vardır, bugünlük bu kadar yeter değil mi?

Teşekkür ederiz, Türkan Hoca’yı daha yakından tanımamızı sağladığın için…

Ben teşekkür ederim, onu unutmadığınız için…

Yazları doğuda, kışları batıda devam eden taramalar…

Türkiye’de cüzam bitecek!

 

Prof. Dr. Hamdi Aytekin

Uludağ Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı

 

Türkan Saylan ve ekibiyle yirmi beş yıl önce tanıştım. Giderek sıkışan üniversite ortamından kurtulmak, hep özlediğin kırsal alanda olabilmek için onlarla çalışmaya başladım. Türkan Saylan ve grubu, çalışmalarını lepra üzerine yoğunlaştırmışlar ve pek çok etkinlik gerçekleştirmişlerdi. Bu bana ümit verdi ve yapılacaklar konusunda cesaretlendirdi.

Güzel planlamayla, ülkemizdeki kayıtlı lepralıları ziyaret edip durumlarını değerlendirmek, bilgileri güncelleştirmek, yakın temaslarında ve çevrelerindeki lepralıları bulup tedavi etmek, onları eğitmek ve sonunda da ülkedeki gerçek lepra prevalansını ortaya koymayı amaçladık. Adeta, 1960’larda bu işe ilk kez başlayan, ama tamamlayamadan görevi başında yaşamını yitiren Doç. Dr. Ethem Utku’nun ardılı gibiydik.

Türkan Saylan’ın oluşturduğu ekiplerle her yıl yaz aylarında 2-3 çalışma gerçekleştirdik ve 4 yıl boyunca bunu sürdürdük. Sonunda amaçlarımıza ulaştık ve bunu ulusal ve uluslararası bilim alanında birçok raporla duyurdu.

Bu kadar kısa özetlenebilecek bir dönemin bende hâlâ devam eden tatlı anıları, belki de bir benzerini henüz yaşamadığım için, canlılığını koruyor.

Her gezi grubunun çoğunluğunu oluşturan öğrenciler ve araştırmacılar olarak, o güne kadar pek görmediğimiz koşullarda büyük bir zevkle çalıştık. Sürekli değişen gruplara karşın, hiçbir zaman ciddi bir uyumsuzluk görmedim. Birlikte çalışıp üretmenin, birlikte yorulmanın, birlikte dinlenmenin ne demek olduğunu özellikle genç arkadaşlarımız daha iyi anladılar.

Hepimiz, hayatımızda belki bir daha yaşayamayacağımız deneyimler kazandık, birlikte çalışmanın zorluklarını, ancak bu zorluğunu yanı sıra yüksek orandaki verimliliğini de gördük. Hep söylenen, fakat her zaman içi doldurulamayan “ekip çalışması”nı yaşayarak öğrendik.

Özellikle eğitim hastanelerinin duvarlarının dışına çıkmadan yetiştirilen öğrenci arkadaşlarımız, belki de yaşamlarının şokunu yaşadılar. Bir kova soğuk su dökünüp duş almak için sıra beklediler, gerektiğinde 2-3 saat yürüdüler, gerektiğinde kendi yemeklerini kendileri pişirip paylaştılar, köy evlerinde, yerde, ikram edilen etleri elleriyle bir güzel parçalayıp yediler. Türkiye’nin en doğusu ile en batısı arasında pek çok yeri gördüler. Van’ın Saray bucağının İran sınırındaki köylerinde, Fethiye’nin Gerişburnu köyünde, Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinin köylerinde hastaları aynı heyecanla incelediler. Bir hasta için 2,5 saat ciple yolculuk yapmayı göze aldılar.

Her gezinin sonunda onları yakından izlerdim. Belki yanılıyordum ama hiçbirisinde bir bezginlik ifadesine rastladığımı hatırlamıyorum.

Özellikle ben, hele ilk başlarda ekibinin önemli bir kısmını tanımıyordum. Ancak ilk geziden sonra çekirdek ekip birbirleriyle kırk yıllık dost olmuştu. Gerek ekip arkadaşları arasında, gerekse ekiptekilerle köylüler arasında zaman içinde dostluklar kuruldu. Ekip, hiç sızlanmadan içinde bulunduğu ortama uydu, orada yaşayanlarla samimi bağlar kurdu. Onların örf ve adetlerini hesaba katarak davrandı. Bu nedenle, gittiğimiz yerlerde olumsuz en küçük bir tepki almadık.

Yapılan çalışmalarda toplanan bilgiler, ülkemizdeki gerçeğe en yakın lepra prevalansının hesaplanmasına yardım etti. Dünya Sağlık Örgütü, daha önce verdiği 13,500- 15,000 sayısından vazgeçerek 3000 dolayındaki sayıyı kabul etti.

Gittiğimiz her ilde sağlık yöneticileri her türlü desteği sağladılar, gerek yurt içinden, gerek yurt dışından önemli maddi manevi destek sağlandı. Zaten bunlar olmasaydı bu çalışmayı gerçekleştirmek olanaksızdı. Açık söylemek gerekirse işin başında bu desteklere çok güvenmemiş, yarı yolda kalacağımızı düşünmüştüm. Ancak Türkan Hanım’ın bitmek bilmez enerjisi ve kararlılığı, bu desteklerin işin sonuna kadar devam etmesini sağladı.

Bir Halk Sağlıkçısı olarak, alanda yetişmeme rağmen, böyle bir projeyi ne daha önce ne de daha sonra görmediğimi belirtmeliyim.

Erkeklerin, birbirlerine askerlik anılarını anlatmak gibi bir alışkanlıkları vardır. Ben bunun yerine Lepra taramaları anılarımı anlatıyorum: Çocuklarıma, öğrencilerime, asistanlarımıza ve herkese. Anlattıklarımın içine, Bahçesaray / Purant mezrasında yediğim beyaz balın lezzetini, Naci Bey’in kuzu kavurmasının nefis etini, bulamadığımız bir köyü bize tarif etmek için kendini parçalayan çobanın çabasını ve daha nicelerini de katıyorum…