Ana sayfa 87. Sayı Hidroelektrik santralleri (HES’ler) ve doğa yıkımı Anadolu’nun su isyanı!

Hidroelektrik santralleri (HES’ler) ve doğa yıkımı Anadolu’nun su isyanı!

315
PAYLAŞ

Metin Sarıbaş

Türkiye güzel ve eşsiz vadilerini HES’lere kurban ederse büyük kayba uğrayacak. Bu vadilerden kazanacağımız elektrik enerjisi başka yollardan elde edilebilir, ama vadiler bir daha geri gelmez. “Su boşa akıyor” demek güneş de boşa doğuyor, rüzgâr da boşa esiyor, deniz boşa dalgalanıyor demektir. Türkiye büyük bir kuşatma altına alınmıştır. Türkiye’nin akarsuları özelleştirilmek, sermayeye peşkeş çekilmek isteniyor. Anadolu insanı buna karşı mücadele ediyor. “Derelerin Kardeşliği Platformu” adı altında her vadide örgütleniyor.

Bolivya’da yerlilerin lideri Evo Morales’in devlet başkanlığıyla sonuçlanan büyük değişim 1999 yılının Aralık ayında su savaşıyla başlamıştı. Bolivya hükümeti Dünya Bankası’nın isteği ile ülkenin üçüncü büyük kenti olan Cochabamba’nın suyunun özelleştirilmesi için 2029 Yasası adıyla yeni bir yasal düzenleme onaylamıştı. Yasa o kadar acımasızdı ki yağmur suyunun kullanım hakkı bile bu yasayla satılıyordu. Su ihalesini alan ABD’nin mühendislik devi olan Bechtel su fiyatını üç katına çıkardı ve su faturasını ödeyemeyenlerin suyunu kesti. Asgari maaşın 60 dolardan az olduğu bir ülkede pek çok aboneye 20 dolarlık su faturası gelmişti. Suyla birlikte yağmur bulutları da özelleştirilen Cochabamba’lılar, bu haksızlığa karşı “Su Savaşı”nı başlattılar.

Suya sahip çıkmak için başta ayakkabı işçisi olan Oscar Olivera olmak üzere 5 kişi ile mücadeleye başlayan köylüler ve işçilerin sayısı 5 ayda bir milyon kişiye çıktı. Önce köylüler dağlardan şehre inerek eylemlere başladılar. Hükümet eylemcilere karşı sertleştikçe ve baskılar arttıkça direnişçi sayısı da arttı. İlk eylem olarak direnişçiler şehrin ana meydanında toplandılar ve su faturalarını yaktılar. Bu eylem sonucunda şirket su ücretini ödeyemeyenlerin suyunu kesemedi. Tüm bu eylemlerin sonucunda dünyada suyun özelleştirilmesine karşı ilk örgütlerden biri olan “La Coordina Dora de Defansa Delaguay de la Vida” (Su ve Yaşamı Savunma Koalisyonu) kuruldu ve hükümetin Bechtel ile yaptığı sözleşmeyi iptal etmesini talep eden başarılı bir referandum düzenlendi. Ordu şiddet uyguladı, ancak sonuçta 10 Nisan 2000 tarihinde Bolivya hükümeti pes etti ve Bechtel’den ülkeyi terk etmesini istedi. Su hareketinin ardından daha birçok toplumsal direniş sonucunda Evo Morales’in Bolivya Devrimi gerçekleşti. (Kılıç, 2010)

 

Dünyada ve Türkiye’de su

Dünya günümüzde su kriziyle karşı karşıya. Birçok metadan farklı olarak tüketildikçe yenilenemez bir madde olan su, insan emeğinin ürünü değil ve bu yüzden arzı da sınırsız değil. Türkiye’de ve dünyadaki su hakkı mücadelelerinin asıl derdi de ortak: Su, doğası gereği ortak mülktür. İnsanlık tarihi boyunca çeşitli kültürler tarafından suya ortak paylaşılan bir kamu malı olarak yaklaşılmış, ortak mülk olarak yönetilmiştir. Doğanın bize maliyetsiz verdiği böylesine yaşamsal bir maddenin insanlara ve tüm canlılara erişimi şirketlerin insafına terk edilmemelidir.

Küreselleşme aynı zamanda doğaya karşı toptan saldırı hareketidir. Küresel sermayenin özellikle gelişmekte olan ülkelere yönelik geliştirdiği enerji, sanayi ve tarım politikalarının merkezinde doğanın bütünlüklü olarak tahrip edilmesi bulunmaktadır. Uluslararası küresel güçlerin Türkiye’nin doğal zenginliklerinin hangi biçimlerde kullanılacağına dair hazırlamış oldukları politikalar, hemen hemen tüm hükümetler tarafından uygulanmaktadır. (Demirci, 2011)

Artvin’den Ankara’ya yapılan yürüyüşten bir görüntü. Anadolu halkı yurdunu, toprağını, kültürünü savunuyor.

Kapitalizmin doğa tahribatının faturasını insanlık bir yandan iklim değişikliği ile öderken diğer yandan su kaynakları aşırı derecede tüketilmekte ve kirletilmektedir. Uluslararası örgütler kirlenmeyi ve küresel ısınmayı gerekçe göstererek, kapitalizmin kendi krizinden çıkışı için “su krizini” ve “su kıtlaşmasını” gündeme taşımakta, çözümü ise su havzalarının yönetimi ve suların ticarileştirilmesi olarak sunmaktadırlar. BM tarafından 1992’de İrlanda’nın Dublin kentinde düzenlenen “Su ve Çevre Konferansı”nda “Su, birbirine alternatif bütün kullanım biçimlerinde ekonomik bir değere sahiptir. Ve bu anlamda suya ekonomik bir mal olarak bakılmalıdır” kanaatine varılmıştır.

Hintli çevre eylemcisi yazar Vandana Shiva, Su Savaşları: Özelleştirme, Kirlenme ve Kâr adlı kitabında, “Su krizi, dünyanın ekolojik tahribatının en yaygın, en çetin ve en görünmez boyutu” diye yazıyor.

Çin’de büyük ırmakların yüzde 80’i çok kirli ve sudaki canlılar artık yaşamıyor. Yeraltı su kaynaklarının yüzde 90’nın kirlendiği bilinmiyor. Benzer şekilde Bengaldeş’de yeraltı suyunun yüzde 65’i en az 1,2 milyon Bengaldeş’liyi arsenik kirlemesine maruz bırakacak şekilde kirletilmiş durumda. Hindistan’da ırmak ve göllerin yüzde 75’i içilemeyecek ve yıkanılamayacak biçimde kirli.

Latin Amerika’da ve Karayip Adaları’nda 130 milyondan fazla insan güvenli içme suyuna sahip değil. Aynı şekilde Afrika nüfusunun da üçte birinden fazlası güvenli içme suyuna sahip değil. Avrupa Birliği verilerine göre günümüzde dünyada bir milyar insan sağlıklı içme suyuna ulaşamıyor. TMMOB’un 2009 yılında hazırladığı “TMMOB Su Raporu’nda (Küresel Su Politikaları ve Türkiye) verilen bilgilere göre dünya genelinde sağlıklı suya erişen nüfusun toplamı yüzde 82. Türkiye’de yüzde 92 olan bu oran gittikçe azalıyor.

Birleşmiş Milletler’in hesaplamalarında kişi başına yılda 10.000 m3’ten fazla su düşen ülkeler su zengini sayılıyor. 1960’larda 28 milyon nüfusuyla kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 4000 m3 ile su zengini olarak tanımlanan Türkiye’de günümüzde kişi başına düşen kullanım su miktarı 1450 m3’tür. Tatlı su, yeryüzündeki yaşamın devam edebilmesi için anahtar rol oynayan bir madde. İsviçre kökenli Meksikalı arkeolog Jean Robert’in Suyun Ekonomi Politiği (2003) adlı kitabındaki bilgilere göre yeryüzündeki suların yüzde 97’si tuzlu su olarak denizlerde, yüzde 2’si buz halinde kutuplarda bulunuyor. Tüm su kaynaklarının sadece yüzde 1’i içilebilir nitelikte.

 

Hidroelektrik santral nedir?

Karadeniz’de dereleri için mücadele edenler “Derelerin Kardeşliği Platformu” adı altında her vadide ayrı ayrı örgütlendiler.

Su potansiyeli kullanarak elektrik üretimi yapılan santrallere hidroelektrik santrali, kısaca HES denir. HES inşasında ilk çalışma, iş makineleriyle vadilerin en güzel yerlerine girilerek büyük yollar açılmasıdır. Ardından dağlar kazılır, dağın içinden çıkan taş ve kayalar, suyu alınacak derenin yatağına dökülür. Sonra derenin suyu yüksek bir noktada yakalanır ve tünellere alınır. Dere suyunun çoğu daha yatağını bile görmeden tünelden geçerek tünelin ucundaki tribünlere ulaşır. Tribünlere hızla çarpan su enerji açığa çıkarır ve bu enerji iletim hatları aracılığıyla şebekeye aktarılır. Ne yazık ki enerji iletim hatları boyunca kilometrelerce uzunluktaki ormanlar tıraşlanarak tahrip edilir.

Su kaynağını Kaçkarların 3711m yükseklikteki Verçenik Tepesi’nden alan Salaçur Vadisi’ne santral yapma girişimleri başladı.

Özellikle son yıllarda Anadolu’ya can veren binlerce dere Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından enerji üretimi için “Su kullanım hakkı” adı altında 49 yıllığına şirketlere satıldı. Bu yeni düzenlemelerle birçoğu yabancı ortaklı ve HES yatırımlarını dış kredilerle finanse eden şirketler, 49 yıllığına kendilerine kiralanan derelere elini kolunu sallayarak girerek onulmaz tahribatlar yapabilmektedirler. Oysa hidroelektrik santrali işletmesi inşaatı için öncelikle planların onaylanması gerekir. İmar planları olmadan hidroelektrik santrali inşaatlarının başlatılması hukuken mümkün değildir. Birçok yerde bu kuralın çiğnendiği de görülmektedir.

Ülkemizde karşılarında yerel halkı bulan şirketler şimdilerde mevzilerini yavaş yavaş kaybediyorlar. Bugüne değin 49 davadan 47’sini kazanan HES karşıtları her geçen gün yeni bir vadide hukuk mücadelelerini inançla, dirençle sürdürüyorlar. (EKEN, 2010)

Sulama amaçlı su (ve sanayi için hidroelektrik enerjisi) elde etmek üzere dünyanın her yerinde pek çok büyük baraj yapıldı. 20. yüzyılın 2. yarısında bu sayı 5000’den 40.000’e çıktı. Baraj rezervuarlarının kapladığı toplam alan İtalya yüzölçümünün iki katına ulaşmıştır ve dünya nehirlerinin üçte ikisi bu barajlardan geçmektedir. Bu baraj projelerinin çoğu hem çevresel hem de toplumsal açıdan önemli zararlara yol açmaktadır. (Pointing, 2008)

 

Önemli HES’ler ve “derelerin kardeşliği” mücadeleleri

Doğu Karadeniz başta olmak üzere Türkiye’nin her yanı baraj ve hidroelektrik santral kuşatması altında. Karadeniz vadilerinde yapımı devam eden santraller bölgedeki doğal ve kültürel yaşamı bir bütün olarak yok ediyorlar. Ülkenin artan enerji gereksinimi ile doğanın acımasızca tahribi ve ekosisteme verdiği zarar arasında sıkışıp kalmıştır Anadolu halkı. Çevreci örgütler özellikle son yıllarda yerel halkı da örgütleyerek ciddi kazanımlar elde ediyorlar. Karadeniz’de dereleri için mücadele edenler “Derelerin Kardeşliği Platformu” adı altında her vadide ayrı ayrı örgütlendiler.

Anadolu’da dereleri korumak için kendi yörelerinde örgütlenenler aynı tehdit ile karşı karşıya olduklarını kavrayıp hızla ortak eylemlerde buluşmaya başladılar. Bilgilendirmeler, buluşmalar, eylemler, mitingler yoluyla mücadelelerini sürdürüyorlar. Anadolu halkı yaşamını, derelerini, ormanlarını savunmaya canı pahasına kararlıdır. Bir taraftan şirketlere karşı davalar açılıyor, kazanılıyor ve halk seviniyor; diğer taraftan su kullanım hakları sözleşmesi ile su havzalarının kullanımını sermayenin emrine sokanlar dava kararlarına rağmen havzaya hakim olmanın yollarını arıyorlar.

Artvin-Çoruh Nehri’nin birçok yan kolu üzerinde de HES’ler inşa edilmek isteniyor.

15-17 Ekim 2010 tarihinde, HES tasallutuna ve benzer şekilde çevre talanına uğrayan yurt köşelerinde suyuna, toprağına, ormanına, emeğine, yaşamına sahip çıkıp savunan 89 çevre platformu, sivil inisiyatif girişimi, sivil toplum kuruluşu, sendikalar ve siyasi partiler İstanbul’da buluştular. Bu buluşmada hidroelektrik santral (HES) projelerine, nükleer santrallere, termik santrallere, maden şirketlerine, GDO’lara, yeraltı sularının ticarileştirilmesine, su havzalarına dönük müdahalelere karşı mücadele eden ve kentlerde su hakkını elde etmek için çalışanlar deneyimlerini paylaştılar. Bu girişimlerden çıkan en ibret verici sonuç: “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” sözünü doğrular nitelikteydi.

Genelde su ağırlıklı bu mücadelelerin pek çok ortak noktası var. Bunlar:

– Son yıllarda yapılan yasal düzenlemelerin yarattığı sorunlar;

– Yargı kararlarının uygulanmaması;

– Kamu yöneticileri ve şirketler tarafından oldubittiye getirilmeye çalışılan ÇED toplantıları;

– Bazı muhtarların ve toplumdaki kanaat liderlerinin, şirketler tarafından satın alınması;

– Köylülerin jandarma ve güvenlik güçlerinden terörist muamelesi görmesi, dövülmeleri, biber gazına maruz kalmaları;

– Zorunlu kamulaştırmaların yapılmasıyla tarım ve ormancılığın zarar görmesi;

– Su kaynaklarının kirletilmesi, şehirlerdeki yoksul kesimin suya erişiminde hakkaniyet ilkesinin hiçe sayılması;

– DSİ’nin (Devlet Su İşleri) fonksiyonunu yitirmesi, hizmet anlayışını kaybedip ticari kimlik kazanması;

– Belediyelerin suyu ticari mal olarak görmesi, kâr odaklı fiyatlandırması;

– HES yapımıyla verimli tarım arazilerinin su altında kalması, endemik türlerin, tarihin ve kültürel mirasın yok olması;

– İlkel madencilik uygulamalarıyla toprağın zehirlenmesi, yerüstü ve yeraltı sularının ve bunlardan kaynaklı içme suyunun zehirlenmesi;

– Kesilen binlerce ağaçla ormanların doğal yapısının bozulmasıdır. (Eren, 2010)

Giresun’da da “Derelerin Kardeşliği Platformu” etkin.

EPDK ve DSİ verilerine göre HES’lerin illere dağılımı şöyle: Trabzon 228, Rize 128, Giresun 94, Artvin 170, Kastamonu 17, Bayburt 7, Gümüşhane 36, Kahramanmaraş 34, Ankara 7, Kütahya 3, Düzce 5, Adana 31, Adıyaman 31, Tokat 13, Ordu 65, Amasya 10, Muğla 13, Erzurum 29, Mersin 18, Kayseri 7, Malatya 15, Antalya 35, Sivas 15, Zonguldak 2, Bartın 3, Gaziantep 3, Nevşehir 4, Sinop 5, Eskişehir 2, Bolu 7, Karaman 6, Batman 2, Muş 3, Sakarya 7, Hakkâri 2, Çankırı 2, Elazığ 5, Aydın 4, Bilecik 1, Şanlıurfa 1, Kırıkkale 2, Tekirdağ 1, Diyarbakır 5, Kocaeli 1, Balıkesir 1, Manisa 1, Konya 5, Niğde 1, Şırnak 1, Kırşehir 2 ve Burdur 1. (Anonim, 2010)

26 HES kurulmasının planlandığı güzelim İkizdere Vadisi’nden bir görüntü.

HES projelerinin kuşatması altındaki Doğu Karadeniz gerçekten de içten içe kaynıyor. Bu bölgemizde 790; Türkiye genelinde 2000 HES projesinden söz ediliyor. Bu gidişle kurutulmayan dere, tahrip edilmeyen orman ve mera kalmayacak gibi görünüyor. İşletme halinde 158; inşa halinde 24, kesin projesi hazır 15, planlama raporu hazır olan 95; ilk etüdü yapılmış olan 259 ve tüzel kişiler tarafından geliştirilen 1209 adet HES projesi vardır. (Şekil 2)

Birçok yörede halkın karşı çıkmasına rağmen Çevre ve Orman Bakanlığı’nın 1576 HES’e kolaylıkla izin verdiği biliniyor. İzin verilen bazı HES’lerin bölgesel dağılımını aşağıda sunuyoruz:

 

Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki hidroelektrik santralleri

– UNESCO tarafından dünyanın en önemli “biosfer rezerv alanları”ndan biri olarak ilan edilen ve “Kafkas arıları”nın en güzel balları ürettiği Artvin-Borçka “Maçahel”deki (Camili) vadide “Enerji Piyasası Denetleme Kurulu (EPDK)” 8 adet hidroelektrik santrali için izin verdi. (Biryol, 2010)

– Üzerinde kademeli barajların yapıldığı Artvin-Çoruh Nehri’nin birçok yan kolu üzerinde de HES’ler inşa edilmek isteniyor. Örneğin Ardanuç ilçesi’nde 17 HES inşaatı öngörülüyor. Bu bölgede önce “Ardanuç Su Meclisi” adıyla örgütlenen halk daha sonra “Ardanuç Derelerin Kardeşliği Platformu” adı altında örgütlendi.

– Artvin-Şavşat ilçesi Meydancık bucağındaki Papart Deresi üzerinde 4 HES’in yapılması planlanan vadi “Kelebekler Vadisi” adıyla da tanınıyor. “Şavşat Derelerin Kardeşliği Platformu”nun düzenlediği mitinge 4000 kişi katıldı.

– Su kaynağını Kaçkarların 3711m yükseklikteki Verçenik Tepesi’nden alan Salaçur Vadisi’ne santral yapma girişimleri başladı. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından “Yaban Hayatını Geliştirme Alanı” olarak ilan edilen Erzurum-İspir ilçesine bağlı olan vadi, aynı bakanlığın yasaları çiğneyerek inşasına izin verdiği hidroelektrik santralleri yüzünden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Salaçur Vadisi, Türkiye’deki dünya ölçeğinde öneme sahip 305 önemli doğa koruma alanından biri. Ancak dünya ölçüsündeki değeri Türkiye’de pek bilinmiyor. 36 HES projesi açılmak istenen Gümüşhane’de çevreciler lehinde karar çıktı. Kararda, HES yapılmak istenen Gümüştuğ Vadisi’nin herhangi bir koruma statüsünde olmadığı ancak santral yapılması planlanan yerin “Artabel Gölleri Tabiat Parkı”na 5km mesafede bulunduğu ve bu tabiat parkında 141 bitki, 30 memeli ile 88 kuş türünün saptandığı anlatıldı. Endemik ve hassas türlerin etkileneceği, ekosistemin bozulması gibi telafisi olanaklı olmayan sonuçların doğacağı vurgulandı. Kararda aynı dere üzerinde 5 HES projesinin olduğu belirtilerek her proje için ayrı ayrı değil, “Bütüncül havza yönetimi planı” da istendi. (Ocak, 2010)

Karadeniz halkı hem HES’leri hem de HES yapımındaki işçi ölümlerini protesto ediyor. HES’ler 4 yılda 61 işçiye mezar oldu.

– Ordu’da şirketlerin gözü yayla sularında. Kredi alabilmek için derelerin var olan debilerini olduklarından daha fazla gösteriyorlar. Yabancı ortaklı firma, Ordu Çambaşı yaylaları üzerinde yayla sularını toplayıp ticari olarak satma peşindedir. Bu bölgedeki Darıca 1 HES, Darıca 2 HES tam bir talan, yok etme, katliam ve soygun projesidir, çünkü su toplanacak havzalarda yılın 6 ayında sular donmakta ve su akışı olmamaktadır. Çok kredi almak için mevcut debi 5 katı fazla olarak sunuluyor. Bu proje uygulamaya geçtiği anda Ordu’nun Çambaşı yaylasında ne yaylacılık, ne turizm, ne kış sporları, ne doğal su kaynakları, ne o bölgeye ait endemik bitki türleri, ne doğal kırmızı benekli alabalıkları kalacaktır. (Hamsici, 2010)

– Kırka yakın HES inşaatının sürdüğü, 94 projenin bulunduğu Giresun’da önemli HES’lerden biri Çanakçı HES-Düzköy mevkiinde kurulmak isteniyor. Giresun’da “Derelerin Kardeşliği Platformu” etkindir.

– Rize Çayeli ilçesine bağlı Senoz Vadisi üzerinde yapılması planlanan 12 HES projesinden 9’u hakkında Rize İdare Mahkemesi tarafından “ÇED olumlu raporları” hakkında “yürütmeyi durdurma” kararı alındı. ÇED olumlu raporları, ne yazık ki para için ÇED raporu hazırlayan bu konuyu bilmeden kendine meslek edinmiş sözde bilim insanları ve uzmanlar tarafından hazırlanmakta, ne hazindir ki görevi çevreyi ve ormanları korumak olan Çevre ve Orman Bakanlığı da bu tür eylemelere genellikle duyarsız kalabilmektedir. (Şan, 2011)

– 78 km boyunca 26 HES kurulmasının planlandığı İkizdere Vadisi, sahil yolundan sapar sapmaz boydan boya şantiyeye dönüşmüş durumda. Bu vadideki diğer bir uygulama olan özellikle vadiden vadiye tünellerle suyun aktarılıp santral yapılması (Tozköy HES) en büyük cinayet olarak nitelendiriliyor. Vadilerin sularının birinden öbürüne aktarılmasının ekolojik dengeyi bozduğu bir gerçektir.

Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, tarihi bir karara imza atarak İkizdere Vadisi’ni Doğal Sit Alanı ilan etti. Böylece İkizdere, Anzer (dünyada balıyla ünlü) ve Ovit yöresinde yapılması planlanan 22 HES projesi rafa kalkmış oldu. Yöre halkı 2008 yılından bu yana hukuk mücadelesi vermekteydi. (Anonim, 2010)

– Ünlü Fırtına Vadisi, başta hidroelektrik santraller olmak üzere, yol inşaatları, turizm, çarpık yapılaşma ve taş ocaklarının tehdidi altında. Üstelik bu tehditlere yaylaların birbirine bağlanması projesi de eklenince yıkım kaçınılmaz oluyor. Siyasal iktidarın yaylalarda yapılaşmaya izin vermesiyle seller ve heyelanlarla doğa onulmaz bir şekilde tahrip ediliyor. Fırtına Vadisi boyunca yer alan dünyanın hiçbir yerinde olmayan şimşir ormanları da yasal olmayan kesimlerle yok oluyor. Ayrıca Fırtına Vadisi’nde Avrupa ve Dünya rafting şampiyonaları yapılması planı, HES projelerinin gerçekleşmesi durumunda tehlikeye girecektir.

Diğer taraftan Pavlovit Vadisi olarak anılan yer aslında Kaçkarların kuzeybatı yamacını kapsayan ve Fırtına Vadisi’ni oluşturan 5 ana koldan biri olan Pavlovit Deresi’nin bulunduğu bölümdür. Vadi, Fırtına Vadisi ekosisteminin içinde el değmemiş, bozulmamış en önemli alandır. Fırtına ve Pavlovit vadileri, ülkenin en bozulmamış birkaç orman ekosistemi arasında tek ve narin yağmur ormanları olarak bulunuyor. Burası öyle bir biyolojik çeşitliliğe sahip ki, 500’ün üzerinde bitki türünün 100’den fazlasının endemik olduğu önemli bir merkez. Bu yöre Türkiye’nin en yoğun boz ayı nüfusunun bulunduğu ve ayrıca birçok memeli

Ünlü Fırtına Vadisi, başta hidroelektrik santraller olmak üzere, yol inşaatları, turizm, çarpık yapılaşma ve taş ocaklarının tehdidi altında.

ve sürüngenin yaşadığı bir alan. (Selçuk, 2009)

Özetle Doğu Karadeniz vadilerinde tarih, kültür ve doğa kıyımları yaşanıyor. Yağmur ormanları tahrip ediliyor. Doğayla uyumlu yaşam biçimleri yaygınlaştırılacağına, en önemli yaşam alanları çok az enerji eldesi uğruna yok ediliyor. Bu gidişe dur denilmezse ne Karadeniz, ne de Karadeniz dağlarında bir avuç toprak kalacaktır.

 

Batı Karadeniz Bölgesi’ndeki hidroelektrik santralleri

Kastamonu Cide Loç Vadisi’ne HES santrali yapımı girişimine karşı yürütülen mücadele kamuoyunda en fazla taraftar bulan halk hareketi oldu denebilir. Loç Vadisi Karadeniz sahiline kuş uçumu 10 km uzaklıkta, Küre Dağları’nın en bakir bölgelerinden biri. Denizle ormanı buluşturan, sahilleri ferah ve ekonomik tatil yapmak isteyenlerin tercih ettikleri bir yurt köşesi. Vadi, dünyada sadece bu bölgede yetişen 29 endemik bitkiye ev sahipliği yapıyor. Ayrıca 2000 yılında “Kastamonu-Bartın Küre Dağları Milli Parkı” ilan edilmesine rağmen şimdi hidroelektrik santrali yapılarak, Türkiye’nin en büyük milli parklarından biri devlet eliyle yok edilmek isteniyor. Özellikle bu bölgede bulunan Pınarbaşı, Kastamonu’nun en şirin ilçelerinden biri. Eski yaşam örnekleriyle hem yabancı turistlerin hem de farklı bir kültürü görmek isteyenlerin uğrak yeri.

Dağların kalbi Loç Vadisi’nde yapılması planlanan HES ile, 4800 m boyunca ormanları besleyen Devrekani Çayı’ndaki suyun en az yüzde 85’i tünellere hapsedilerek dizginlenecek, vadiler su altında kalacaktır. Bu vadi için ölüm demek. Devrekani Çayı beş büyük kanyon sisteminden geçerek Küre Dağları’nı dolaşıyor. Küre Dağları Milli Parkı’nın tampon bölgesi içinde yer alıyor. Dünyanın ikinci büyük kanyonu olan Valla Kanyonu da bu vadide yer alıyor. Loç Vadisi’nin bir yüzü Karadeniz, diğeri Akdeniz özelliği taşıyor. Bir yüzünde sandal ağaçlarından oluşan ormanlar, diğerinde ise kayın ve göknar ormanları yer alıyor. Loç Vadisi halkı yüzyıllarca Devrekani Çayı ile iç içe yaşamış. Balığını tutmuş, su değirmeninde ununu öğütmüş… Yöre halkı zümrüt yeşili vadilerde, kanyonlarda HES’e karşı yoğun bir mücadele içine girdi. Merkezi İstanbul’da olan “Sarı Yazmalılar” Derneği mücadeleyi Türkiye ölçeğinde kamuoyuna tanıtmaya çalışıyor. (Açıkgöz, 2010; Eken, 2010)

 

Diğer bölgelerdeki HES’ler

– Antalya Kumluca Alakır Vadisi’nde 8 hidroelektrik santralı yapılması planlanıyor. Halk kurulması istenen santrallere karşı “Alakır Kardeşliği Platformu” adı altında örgütlendi. Platformun yaptığı açıklamada “Alakır Vadisi’nde alın teriyle yaşayan insanlar, yaşam ve yörelerinin can damarını çalmak isteyenlere karşı gerekirse hapse girmeye, can vermeye de hazırdır” deniyor.

“Derelerin kardeşliği platformları” güçlerini halktan alan hiçbir şekilde şirketlere, sermayeye dayanmayan halk hareketleridir.

– Antalya’nın Kaş İlçesi Kemer Köyü Kıbrıs Deresi’ne kurulması planlanan kasaba regülatörü ve hidroelektrik santraline karşı çıkan toplum kuruluşları ve köylüler (Kaş Çevre Platformu) karayolunu ulaşıma kapatarak ortak eylem düzenlediler. Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahası olan ve yok olma tehdidi altındaki vaşak başta olmak üzere birçok canlı türüne ev sahipliği yapan Kıbrıs Kanyonu içerisindeki Kıbrıs Deresi’ne HES yapılması durumunda narenciye, pamuk ve susam tarımı yok olacak.

– Muğla-Yuvarlakçay’da planlanan 20 HES projesi bölgedeki doğal yaşama ve ormanlara zarar verecek.

– Fethiye’deki ünlü Saklıkent kanyonunun hemen yanı başında Fethiye-Kaş sınırındaki Karaçay ve Eşen Çayı üzerinde birer HES projesi bulunuyor. Saklıkent kanyonu her yıl ortalama 400-500 bin kişi tarafından ziyaret ediliyor. HES’lerin kurulmasıyla turizm zarar görecek.

– Tunceli’de 8 baraj ve 18 HES projesi gündemde. Bu projeler gerçekleşince Türkiye’nin ilk ve en büyük milli parkı olan “Munzur Milli Parkı” sular altında kalacak.

 

HES’ler ve suyun ticarileştirilmesi

İdeolojik planda “küreselleşme süreci” gibi kulağa hoş gelen bir kavramla dünya çapında zihinlerde parlatılan bu süreçte tüm doğal kaynaklar gibi suyun da ticarileştirilmesi gündeme geldi. Buna göre suya erişim kamusal bir hak olmaktan çıkarılmalı, su, üzerinde kâr elde edilen bir meta olarak alınmalı, parayla alınıp satılmalıdır. Bizzat kapitalizmin üretim ve tüketim modelleri marifetiyle temiz su kaynaklarının gitgide azalması da suyun ticarileşmesi sürecinin bahanesi oldu. Günümüzde “21. yüzyılın petrolü”, “mavi altın” gibi sıfatlarla anılmaya başlanan suyun ticarileştirilmesi yönündeki çabalar ve buna karşı mücadeleler de hızlandı. (Hamsici, 2010)

Pavlovit Vadisi, Fırtına Vadisi ekosisteminin içinde el değmemiş, bozulmamış en önemli alandır. Vadiden bir görüntü ve ünlü Pavlovit Şelalesi.

“Hidroelektrik Elektrik Enerjisi Piyasası ve Arz Güvenliği Strateji Belgesi”nde 2023 yılına değin hidroelektrik potansiyelimizin tamamının elektrik enerjisi üretiminde kullanılmasının sağlanacağı belirtiliyor. Kamu ve özel sektör tarafından Türkiye genelinde yapılması planlanan 2000’e yakın nehir tipi HES projesi bulunuyor. Fakat bu projeler hayata geçse bile 2023 yılı elektrik talebinin sadece yüzde 5’ini karşılayabileceklerdir.

Suyun dünya çapında ticarileştirilmesi için uğraşan uluslararası kurumlardan küresel şirketlere, oradan sivil toplum kuruluşlarına ait tüm yapıların şemsiye örgütlenmesi “Dünya Su Konseyi”dir (DSK). 1996 yılında “Dünya su politikası için bir beyin takımı oluşturma” amacıyla kurulan bu kritik konseyde hükümetler, çokuluslu şirketler, BM, DB gibi uluslararası örgütler, çeşitli vakıf, enstitü ve sivil toplum kuruluşları yer alıyor. DSK’nın başlıca hedefleri arasında “sınır aşan nehir havza yönetimi, suyun arza göre özel sektörce yönetimi ve su kaynaklarının küresel ticaret kurallarına göre işletilmesi” yer alıyor. DSK’nın aralarında DSİ, İSKİ gibi kamu kurumları ile onlarca şirket ve vakfın yer aldığı 40’dan fazla Türkiyeli üyesi vardır.

Loç Vadisi Karadeniz sahiline kuş uçumu 10 km uzaklıkta, Küre Dağları’nın en bakir bölgelerinden biri.

HES’lerin asıl hedefi, yurttaşların enerji gereksinimlerini karşılamak değil, memleket sularının ticarileştirilmesi yoluyla yerli ve yabancı şirketlere kazanç alanı sağlamaktır. Karbon ticareti Türkiye’de yeni yeni gündeme gelse de, günümüz dünyasında büyük bir hızla büyüyen çok kazançlı bir sektöre dönüşmüştür. Karbon ticaretinin temeli Kyoto Protokolü’dür. “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi” içinde imzalanan protokol, küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda savaşımı sağlamaya yönelik bir uluslararası anlaşmadır. 1997 de imzalanan, 2005’te yürürlüğe giren, Türkiye’nin de 2009’da resmen imzalandığı protokolde somut hedef sera gazları olarak adlandırılan zehirli gazların atmosfere salınımını azaltmaktır. Açıklanan bu amaç doğrultusunda protokole taraf olan ülkeler 2012 yılına kadar atmosfere saldıkları sera gaz miktarını (emisyonlarını) yüzde 5 oranında düşürmek zorundadırlar. Protokol bunun gibi karbon ticareti mekanizmasını gündeme getirmektedir. Taraf olan gelişmiş ülkeler eğer kendileri için belirlenen kotaları aşarlarsa onlara bu konuda daha başarılı olan ülkelerden “kredi” alma olanağı tanımaktadır. ABD’de yayınlanan New York Times gazetesindeki rapora göre dünya ekonomik krizle sarsılırken karbon piyasası yüzde 69 büyüyerek 169 milyar dolarlık hacme ulaşmıştır. (Hamsici, 2010)

Türkiye’nin BM’ye sunduğu 1. Ulusal İklim Değişikliği Raporu’na göre Türkiye atmosfere, 1990’da 140 milyon, 2004’te 242 milyon ton karbondioksit salmış durumdadır. Kişi başına düşen karbondioksit gazı emisyon miktarı ise yaklaşık AB ülkelerinde 7,5 ton, dünyada 4 ton iken Türkiye’de ise 3,6 ton. Bu rakamlar, şirketlere Türkiye sınırlarında karbon ticareti yapma şansı sunuyor. Hidroelektrik enerji de yenilenebilir enerji kaynakları arasında sayıldığı için HES’ler karbon kredisi almaya hak kazanan yatırımlar olarak tanımlanıyor. İşte bu nedenle, su ya da enerji sektöründe hiçbir faaliyeti bulunmayan finans şirketleri ya da başka sektörlerin şirketleri de HES lisansı almaya, HES yatırımı almaya talip olmaktadırlar.

 

HES’lerin zararları

HES’lerin zararlarını önce kuşlardan başlayarak anlatalım:

– “Dünya Kuşları Koruma Birliği”nin son raporuna göre, kuş türlerini ve doğal yaşam alanlarını Avrupa’da en hızlı kaybeden ülkenin Türkiye olduğu ileri sürülüyor. Bilimsel çalışmalara göre kuş türlerinin yok olmasının ana nedeni de hidroelektrik santraller ve barajlar. Kaybolan türlerin başında turnalar geliyor. Birliğin raporuna göre geçen 10 yıl içinde doğal yaşam alanlarının kaybolması nedeniyle Türkiye’deki 465 kuş türünün en az yüzde 55’inin ciddi oranda azaldığı ortaya kondu. (Anonim, 2011)

Anadolu dereleri kuruyor.

HES’ler neo-liberal politikalar nedeniyle devlet desteğinden gitgide mahrum kalan, gübresini, tohumunu, tarım ilacını özel şirketlerden almak zorunda bırakılan çiftçiye yeni bir darbe anlamına geliyor. HES’lerle çiftçinin tarım ve hayvancılık için en temel ihtiyacı olan suya erişimi kısıtlanıyor. Ülkemizde kırsal alanlardaki sulamaların bir bölümü halkın kendisi, bir bölümü sulama birlikleri, küçük bir bölümü de sulama kooperatifleri tarafından yapılıyor. Halkın kendi olanaklarıyla yapılan sulamalarda yerüstü suları yaşamsal bir öneme sahip. Çiftçiler derelerden suları ark yöntemiyle alarak yatak boyunca tarlalarını, bahçelerini nöbetleşe suluyorlar. HES kurulan havzalarda suyun dere yataklarından alınması nedeniyle çiftçinin bu hakkı gasp ediliyor.

Keza yine yurdumuzun çoğu yerinde çiftçiler tarafından beslenen hayvanların içme suyu gereksinimleri ya derelerden gelen suların veya kaynak sularının kullanıldığı yalaklardan veya doğrudan dere kenarına götürülerek karşılanıyor. HES’ler bu tip hayvancılığa da büyük darbe vuracaktır. (Hamsici, 2010)

Türkiye’nin ilk ve en büyük milli parkı olan “Munzur Milli Parkı” da tehdit altında

– Dağlardan doğup denizlerde son bulan akarsular hayatın bütün evrelerini aynı anda yaşayan bir canlıya benzer. Bu yolculuğu sırasında akarsular çok sayıda canlıya su taşır, hayat verir. Daha da önemlisi diğer doğal yaşam ortamları, yeni yaşam halkaları akarsular sayesinde birbirine bağlanarak bir bütün oluşturur. Akarsuların hareketli dünyasına uyum göstermiş çok sayıda bitki ve hayvan türü bulunur. Bu alanda yapılacak regülatör ve hidroelektrik santrali doğal yaşamı yok edecektir.

– Hidroelektrik santraller balıkların göç yollarını tıkayarak nehirlerdeki biyolojik hayatı etkiliyor. Balıkların önemli bir bölümü yumurtlamak amacıyla nehirlerin üst taraflarına yol alamıyor, su alma yapılarından geçmeyi başaramıyor, nehirdeki balık miktarı büyük oranda düşüyor. Ayrıca santral inşaatından akarsulara bırakılan atık maddeler toplu balık ölümlerine neden oluyor. HES’ler doğaya müdahale edip o bölgenin ekosistemini, biyolojik rezervini değiştiriyor. Derelerin güzelim kırmızı pullu alabalıkları (Karadeniz alabalığı- Salmo trutta labrax) yok oluyor, balıklar yumurtalarını koyacak yer bulamıyorlar.

– Yukarıda değinildiği gibi yetişme ortamlarının bölünmesi biyoçeşitliliğin azalmasına ve nesil tükenmesine yol açacaktır. HES’ler gibi olumsuz insan faaliyetleri sonucunda, canlıların doğal yaşama ortamlarının bölünmesi ve bütünlük oluşturan ekosistemlerin parçalanması az sayıda bireyden oluşan endemik bitki toplulukları için daha büyük tehlike oluşturmaktadır. (Anonim 2010)

– Planlanan tüm HES projeleri için en kritik konu; suyun ne kadarının kullanılacağının, ekosistemlerin devamını sağlayacak ekolojik su gereksinimi (can suyu) miktarının firmalarla yapılan anlaşmalarda net olarak yer almamasıdır.

– Yapılacak kanal, yol tünel vb inşaatlar ormanların bütünlüğünü bozacak, ulusal ve uluslararası sözleşmelerle koruma altına alınan çeşitli yaban hayatı alanları tahrip olacaktır.

– Eskiden beri, kurulu gücü 0,5 MW’in altında olan HES projeleri ÇED Yönetmeliğine ve herhangi bir yasal/kurumsal izne tabi değil. 17 Temmuz 2008 tarihinde ÇED Yönetmeliği şirketler lehine değiştirildi ve bu sınır 25 MW’a çekildi. Bugün bu boyuttaki birçok HES projesinin özel sektörün yatırım portföyünde bulunduğu biliniyor. Mevcut projelerin pek çoğu 10 MW’ın altında olup ÇED sürecine tabi tutulmadan lisans almıştır ya da alma aşamasındadır. Sözü edilen projeler inşa edildiğinde, tahribatın boyutu daha da fazla olacaktır.

– ÇED raporları özel firmalar tarafından hazırlanıyor. 5-6 kişilik bir ekiple aynı şirket tarafından bir hafta içinde 3-5 ÇED raporu hazırlanmakta. Örneğin flora ve faunanın saptanması birkaç gözlemle gerçekleştiriliyor. Aslında can suyu miktarının saptanması için yıllarca debi ölçümlerinin yapılması gerekmektedir.

– HES’ler yerel halkın geçim kaynaklarını ve yaşam alışkanlıklarını yok ediyor. HES’lerin yapıldıkları yerlerde tarım ve hayvancılıkla geçinen yurttaşlar büyük darbe alıyor. Bunun dışında bazı bölgelerde turizmle geçinen yurttaşların da gelirlerine darbe vuruluyor.

HES projelerinin tarım alanlarını ve yerleşim yerlerini sular altında bırakmasıyla kitlesel göç hareketleri gündeme gelecektir. Bu göçler mekân değişikliği dışında da anlamlar taşır. Göçler yoksulluğa ve sefalete yol açar. Göç olgusunun yaratacağı en önemli sorun göçe maruz bırakılanların mülksüzleştirilmesidir.

 

Sonuç olarak

Türkiye güzel ve eşsiz vadilerini HES’lere kurban ederse sonuçta kaybedecek. Bu vadilerden kazanacağımız elektrik enerjisi başka yollardan elde edilebilir, ama vadiler bir daha geri gelmez. “Su boşa akıyor” demek güneş de boşa doğuyor, rüzgâr da boşa esiyor, deniz boşa dalgalanıyor demektir. Türkiye büyük bir kuşatma altına alınmıştır. Türkiye’nin akarsuları özelleştirilmek, sermayeye peşkeş çekilmek isteniyor.

Kapitalizm doğaya ve insana ne kadar çok saldırırsa, insanlar da o kadar bir araya gelme gereksinimi duyuyorlar. Anadolu insanı bin yıllardan beri bu suların boylarında yaşamış, tarım yapmış, bir kültür biriktirmiş ve onu kutsamıştır. Şimdi onun yok edilip, sermayeye peşkeş çekilmesini istemiyor. Her ne şekilde olursa olsun insanlar kendi kültürlerini yok eden her olguya karşı mücadele edeceklerdir.

“Derelerin kardeşliği platformları” güçlerini halktan alan hiçbir şekilde şirketlere, sermayeye dayanmayan halk hareketleridir. Bu platformlara göre, su tüm canlı ve cansız varlıkların hakkıdır. Biz suya para olarak bakmıyoruz, yaşam olarak bakıyoruz. Su ekosistemin hakkıdır. Derelerdeki tüm canlıların hepsi kendi gereksinimleri kadar sudan faydalanmak zorundadır. Dereler insanların damarlarında akan kan gibidir.

Dereler insanların damarlarında akan kan gibidir.

Tüm çevre hareketleri ortaklaşarak bu mücadeleyi birlikte kazanacaklarına inanıyorlar. Bu coğrafya üzerinde insanlar birlikte yaşıyorlar. Bu toprak, su, hava insanlara hayat veriyor. Doğanın hiçbir parçası parayla ölçülemez. Tüm yerel halklar “Nasıl dedelerimiz bu toprakları, bu suları, bu doğayı bize armağan ettiyse biz de çocuklarımıza, torunlarımıza aynı şekilde emanet edeceğiz” demektedirler.

Türkiye’de eğer acil enerji gereksinimi varsa öncelikle yüzde 17’ye varan elektrik kaçağı önlenmeli, bazı barajlar tam kapasite ile çalıştırılmalıdır. Birçok ülke rüzgâr ve güneş kaynaklarından enerji üretimine yönelmişken eski bir teknoloji olan HES’lerden vazgeçilmelidir.

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

1) E. Açıkgöz, 2010, Loç Vadisi’nde Bir Cinayet İşleniyor, 18 /08/2010 tarihli Cumhuriyet gazetesi.

2) Anonim, 2010, HES’ler, Birgün Gazetesi 11 Haziran 2010 sayısı.

3) Anonim, 2010, İkizdere vadisi Sit alanı ilan edildi, Yolculuk dergisi, sayı 77, s.30, İstanbul.

4) Anonim, 2010, B.Ü., Bartın Orman Fakültesi, Orman Mühendisliği Bölümü’nün Orya Enerji Firmasının Cide İlçesi’nde Yapılacak HES İnşaatı İçin Hazırlanan ÇED Raporu Kapsamında Endemik Bitkilerin Korunması ve Üretilmesine İlişkin Rapor, 7s., Bartın.

5) Anonim, 2011, Önce su gitti sonra kuşlar, Cumhuriyet gazetesi, 17/ 02/2011 sayısı.

6) U. Biryol, 2010, Vadim O Kadar Delik Deşik ki… Karadeniz Vadilerinde HES Kıyımları, Yolculuk, Aylık Kültür ve Yaşam Dergisi, Sayı 68, s.74-77, İstanbul.

7) N. Demirci, 2011, Küresel Kapitalist Sistemin Yeni Ekolojik Kurbanı, Birgün gazetesi, 2 Mart sayısı, s.11.

8) G. Eken, 2010, Anadolu Dere A.Ş. Sunar, Radikal Hayat, Doğa sayfası, sayfa no.23, 27 Ekim 2010, İstanbul.

9) A. Eren, 2010, Hükümet Kimin Yanında? Şirketlerin mi, Köylüsünün mü?, Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Dergisi, sayı 15, s.6, İstanbul.

10) C. Hamsici, 2010, Dereler ve İsyanlar, Nota Bene Yayınları, 304s., İstanbul.

11) T. Kılıç, 2010, Su Sorunundan Devrime, Radikal Hayat, 10 Kasım sayısı, İstanbul.

12) M. Kıylalı, 2010, İstanbul, Muğla, Antalya Hedefte, Cumhuriyet 29 Ekim 2010.

13) S. Ocak, 2010, Loç Vadisi’ne HES’i Durdurana Aşk Olsun, Radikal gazetesi, Gündem sayfası, s.9, İstanbul.

14) S. Ocak, 2010, Vadim Yeşil Kalacak, Radikal gazetesi, 3 Kasım sayısı, İstanbul.

15) M. Selçuk, 2009, Bulutların Üstündeki Yalnız Vadi, Radikal 2, s.8, İstanbul.

16) Ö. Şan, 2011, Erdoğan Kızdı, Çevreciler Sevindi, Cumhuriyet gazetesi, 17/02/ tarihli sayısı, İstanbul.

17) Clive Pointing, 2008, Dünyanın Yeşil Tarihi. Çevre ve Büyük Uygarlıkların Çöküşü, Sabancı Üniv. Yayınları, 533s., İstanbul.

18) J. Robert, 2003, Suyun Ekonomi Politiği, Ütopya Yayınları, Ankara.