Ana sayfa 88. Sayı Deniz bilimleri açısından bakarsak ‘Çılgın proje’ neden olmaz?

Deniz bilimleri açısından bakarsak ‘Çılgın proje’ neden olmaz?

Kapak Dosyası

167
PAYLAŞ

A. Cemal Saydam

Dünyada bizim gibi denizlere sahip bir ülke daha yok. Akdeniz’den başlayıp Karadeniz’de biten bir sefer, yerkürede olabilecek en zıt deniz koşullarından geçer. Marmara’nın ve Boğazlardan akan suyun son derece özgün bir yapısı var. Bu yapıyı incelediğimizde “çılgın proje”nin neden yapılamayacağını anlarız. Diyelim ki her şeye karşın ikinci boğazı açtık. İnanın ülkemiz denizlerin ekolojisini değiştiren, felaket yaratan bir ülke olarak örnek gösterilecek ve belki de Marmara bölgesi susuzluktan ve kokudan tamamen terk edilecektir.

Sunuş

Okuyacağınız makale, Prof. Dr. A. Cemal Saydam’ın “Havadan Tozdan” adlı internet sitesindeki konuyla ilgili çalışmadan derlenmiştir. Yazıdaki söyleşi tadını ve Saydam’ın esprili üslubunu korumaya çalıştık. Arabaşlıkları biz koyduk.

 

 

Boğaz’ı kuzeyden güneye inen her kaptan Marmara’ya açılınca kamarasına gidip tüm iç çamaşırlarını değiştiriyordur, terden sırılsıklam olmamak elde değildir.

Çılgın Proje fikrini duyunca şaşırmış, acaba bu projenin ön etüt çalışmalarında hangi bilim adamı onay verebilme cesaretini göstermiş diye üzülmüştüm. Öyle ya, hangi devirde yaşıyoruz. Eskisi gibi bilgiye ulaşmada sınır yok ki. İşte internet, girin Google Akademik’e ve yazın “Marmara Sea” diye ve görün neler çıkıyor karşınıza. Belki de en önemli eser çalışma arkadaşlarım tarafından yayınlanan “Beşiktepe ve ark., (1994)” eseri. Ben de o dönemde bu çalışmaların akademik koordinasyonundan sorumlu kişiydim. Yani yayınlanan eserin oluşabilmesi için denizde çalışan ter döken ekibin parçasıydım, koordinatörüydüm. Boğaz’da senelerce çalışmış içini dışını her şeyini bilen birisiyim. Hatta sadece suyu değil suyun altını da, yani zeminden 50-100 metre altını da gayet iyi bilirim. Haliç’i de bilirim, bırakın su tabakasını, zemini ve zeminin de 60 metre altını.

İşte bu nedenle konuşabiliyorum, bundan sonra anlatacaklarımın arkasında göğsümü gere gere durabiliyorum ve önerilen bu proje neden olmaz, yapılmamalıdır, ama olur da yapılır ise neden insanlık tarihine bir çevre felaketinin örneği olarak geçebilir, tüm bunları basit bir dille anlatmaya çalışacağım.

Dünyada bizim gibi denizlere sahip bir ülke daha yok. Emin olun ki yok. Akdeniz’den başlayıp Karadeniz’de biten bir sefer, yerkürede olabilecek en zıt deniz koşullarından geçer, bundan daha zıt koşullar mevcut değildir.

 

 

MARMARA DENİZİ VE BOĞAZLARIN YAPISI

 

İlk olarak bakalım Marmara ve Boğazların sırlarına. Sırları diyorum, çünkü belli ki hâlâ anlamayanlar çok ne olup bittiğini. Marmara harika bir su tabakası. İlk 25 metresi Karadeniz suyu, altı Akdeniz suyu. Zeytinyağı-su gibi iki ayrı yoğunluk farkı olan bir yer. Karışmaz etmez, tek karıştırıcı faktör ara sıra sert esen lodos ve İstanbul Boğazı’ndan jet halinde çıkan suyun ilk anda alt sudan kaptığı sular. Altı besin deposu ama oksijeni az, çünkü atmosferdeki oksijen de bu tabakayı delip geçemiyor. Üstteki su mevsimlere göre ısınıyor soğuyor ama alt tabaka her zaman 14,5 derecede sabit değişmiyor, ama balık yaşamını destekleyecek kadar da oksijen içermiyor. Yani “biz eskiden 50 kulaçta balık tutardık, şimdi…” diye başlayan sözlerin hepsi hikâye, tam bir avcı hikâyesi. Elbet olta bu, bırak gitsin, 50 de gider 100 de, ama balık tutabildiğin derinlik son 3000 senedir aynı. Şimdi bir iki kişi hocayı yakaladım demiştir, hemen bir istisna yeri söyleyeyim de onlar da rahatlasın: Erdek Körfezi – Çanakkale Boğazı arası. Burası alttan giren yoğun Akdeniz sularının getirdiği bol oksijenli sular ile doygundur, o nedenle 50 metrede de Akdeniz’e özgü balık türleri, karides vs olur, orası istisna.

 

Eski göller deniz oldu

Marmara Denizi’nin oşinografisini anlatmak çok uzun sürer, öncelikle şimdiki sistemi anlayalım ki ona müdahale edersek nelerin nasıl değişeceğini daha sağlıklı tartışabilelim. Karadeniz’e göl diyorum. 12000 sene önce gerçekten de bir tatlı su gölüymüş bu denizimiz. Bunu dipte yaşayan canlıların kabuklarından anlıyoruz. O dönemin izleri olarak sadece tatlı suda yaşayabilen canlıların kabukları bulunuyor, demek ki üst tabaka tatlı suymuş diyoruz. Bunun nedeni ise Karadeniz’e giren sular. Tuna, Dinyeper, Don, bizim nehirler, yağmur hepsi tatlı su. Eh bu kadar su girerse tabii ki göl olur. İşte bu göl 12000 seneden bu yana iklim değişiklikleri süreçlerinde suların artması nedeniyle giderek yükselmiş ve İstanbul Boğazı’nın çıkışındaki deniz dibindeki yüksekliği de geçince, jeolojik geçmişte “pull apart” olayı ile meydana gelen İstanbul Boğazı’ndan akmış ve Marmara Gölü’nün üstüne boşalmış. O zamanlar Marmara da gölmüş. O da hem Çanakkale hem de İstanbul Boğazı’ndan geçemeyecek kadar az seviyedeymiş ve bu nedenle kendi halinde yaşar gidermiş. Ama dipleri derin olan göller her zaman derin sulardaki organik bozulma nedeni ile oksijensiz kalmaya mahkûmdur. Neyse, Karadeniz gölü yükselip Marmara Gölü’nün üzerinden de geçip daha da yükselerek Çanakkale Boğazı’nı da geçip Ege’ye kadar ulaşmış. Kimi zaman az kimi zaman çok yükselmiş bu seviye; yükselince akmış, seviye azalınca da elbette akamamış. Karadeniz’in Akdeniz’e kadar ulaştığı dönemlerde bu sefer de tuzlu olması nedeniyle yoğun ve dolayısıyla daha ağır olan Akdeniz suyu da doğal olarak tuz dengesini sağlamak için alttan bu sistemin içerisine sızmaya başlamış. Önce Marmara’nın alt tabakasını ele geçirmiş. Marmara Gölü olmuş Marmara Denizi. Eskiden göl olan bu iç denizimiz şimdi Akdeniz kadar tuzlu. 25 metreden sonrası tamamen Akdeniz suyu ile dolu.

 

Sifonu çektiğinde akan su alttan Karadeniz’e gider

İstanbul Kanalizasyon Projesinin yapımı aşamasında bu suyun Karadeniz’e çıkıp çıkmadığını çok tartıştık. Biz ne zaman araştırma yapsak bu su Karadeniz’e çıkardı. Bir başka üniversitenin araştırmacıları ise çıkmaz derdi. “Arada bir çıkar o kadar, bu suya verilecek her atık su Marmara’ya geri döner” derlerdi. Tabi bu da siyasetçinin hoşuna giderdi. Oysa biz saptamalarımızı her zaman ölçümlere dayandırıyorduk. İstanbul Boğazı’nın Karadeniz çıkışının dibine akıntı ölçer yerleştiriyorduk ve uzun süreler ölçüyorduk. Boğaz bu, alt tarafa alet koyup nerede diye de suyun üzerine dubayı koyup geçişi engelleyemezsiniz. Bu nedenle aleti çelik halatlarla sahildeki askeri bölgeye bağlardık, bilim dünyasında sadece bize has bir yöntem. Nedeni de basitti. Boğaz gibi özel kuralları olan bir başka deniz yoktur da ondan. Normalde araştırma yapıyorsan çekersin tepeye iki kırmızı bir beyaz ışık ve bununla etrafa bana yaklaşma ben manevradan kısıtlıyım dersin ve de kimse sana yaklaşmaz. Hadi gel de çek bakalım bunu Boğaz’da. Çalışmalar hep gece yapılırdı. Gemi trafiği daha sakinken. Sizler genelde uyurken biz sabaha kadar çalışırdık. Hedef belliydi: Tuvaletlerdeki sifonu çekince akıp giden suyun Boğaz’ın altından rahatça geçip Karadeniz diplerine akması ve Marmara Denizi’ni kirlenmeden kurtarması olanaklı mı? Araştırmalar bunlarla da kalmadı. İstanbul Boğazı’nın altını dört kez al bayrak kırmızısı rengine boyadık. Dünyada yapılmış en kapsamlı boyama deneyiydi bu. Ve her biri öngördüğümüz gibi sonuçlandı. Nedeni yine basitti, sistemi anlamıştık, nasıl davranacağını kestirebiliyorduk, ama yine de bu deneyleri yapmak zorundaydık. Yapıyorduk ve beklenen olumlu sonuçları da alıyorduk. İşte bu nedenlerle Bedrettin Dalan’ın başlattığı ve Atom Damalı, Temel Belek gibi isimlerin de sessiz arka plan mimarları olduğu bu proje saat gibi tıkır tıkır çalışır. Bazılarının Boğaz’ı uzaktan seyredip kelam buyurdukları gibi davranmaz, ama orada alın teri döken, emek sarf eden hocaların dedikleri gibi çalışır ve çalışacaktır da. Bilimin gösterdiği yoldan gidersen sonuç şaşmaz da ondan.

 

Karadeniz’den Boğaz’a giren kaptanın feleği şaşar!

Şimdi biraz daha ayrıntıya girelim, sistem nasıl çalışıyor nasıl davranıyor anlayalım ki çılgın projeyle ilgili ahkam kesebilelim.

Bir gerçek var ortada: İstanbul Boğazı’nın akıntısı. Akar durur Karadeniz’den Akdeniz’e doğru. Poyraz esince hızlanır. Tuna’ya gelen kar suları Tuna’dan Karadeniz’e boşalınca ve bu sular Boğaz’ın kapısına dayanınca Mayıs-Haziran sürecinde daha da hızlı akar.

Bu uydu verisini birkaç saat sonra alsak bambaşka bir dağılım izleriz; bu kadar dinamik bir yerdir Marmara.
Yem fabrikasını gösteren diğer bir uydu resmi.

İyi de neden akıyor böyle ki? Akdeniz daha aşağıda da ondan diyecek halimiz yok. Karadeniz, Marmara ve Ege Denizi’ne göre en az 30 cm yüksektir. Yani Marmara’dan İstanbul Boğazı’na giren bir gemi 30 km uzunluktaki boğaz boyunca en az 30 cm yokuşu da tırmanmak durumundadır. Bir de Karadeniz’e yaklaşınca daha da az tuzlu sulara gelinir, suyun kaldırma kapasitesi azalır ve daha da batar suya. Tüm bunlar motorlara ek yük getirir. Ayrıca Boğaz’ın virajları da var, ama ne virajlar. Yukarı (kuzeye, Karadeniz’e) çıkmak yine de daha iyidir, hiç olmazsa akıntıyı kafadan alırsınız çoğu zaman, virajlar haricinde. Ya yokuş aşağıya inmek? Of ki ne of! İnanın Boğaz’ı kuzeyden güneye inen her kaptan Marmara’ya açılınca kamarasına gidip tüm iç çamaşırlarını değiştiriyordur, terden sırılsıklam olmamak elde değildir. Zaten tecrübeli bir kaptan Boğaz’a her iki yandan girmeden dümenini iskele ve sancak alabanda yapar ve tüm hidrolik sistemini test eder. Boğaz’da en kritik anda sistem hata yapmasın, eğer hata yapacaksa Boğaz’a girmeden yapsın diye düşünür.

Girelim Boğaz’a Karadeniz’den ve inelim aşağılara. Dümene pervane suyu gitmezse dümen sizi döndürmez, işte bu nedenle 3-4 mil hızla akan akıntıya bir de sizin 7-8 mil hızınız ilave olur ve toplamda o koca kütleler 10-12 mil hızla iner yokuş aşağılara. Ve başlar virajlar, dön sağa dön sola, derken gel en dar yere… Öyle virajlar var ki daha geminin kıçı birinden çıkmadan önü diğerine giren ve de alttan kaynayan sular. Ne demek kaynayan sular? Boğaz’dan aşağıya inerken en dar yere gelince görmediğimiz bilmediğimiz boğazın en dar ama en derin yerine gelirsiniz. Dip bir anda 110 metre olur, akan su sıçrama yapar ve başlar su sanki kaynamaya. İşte bu nedenle tecrübeli kaptan mutlaka kılavuz alır, çünkü onlar suya bakar ve akıntının o gemi için ne yapıp yapamayacağını bilir.

Neyse diyelim ki geçtiniz oraları ve geldiniz Beylerbeyi önlerine. Ama emin olun ki hiçbir kaptan köprünün, boğazın güzelliğini göremez bile. Bırakın zevki sefayı, gözleri yerinden çıkar, açılır fal taşı gibi. Dikkat edin, tüm gemilerin düdük sesleri oralarda başlar. Nedeni de basittir, kaptanın aklı başından gitmiştir. Bizim gemileri boğazı bir yandan öte yana geçen dolmuş motorlarını görmüş ve bu keşmekeşten nasıl kurtulacağını düşünmektedir. Hele bir de Boğaz’da balıkçılar lüfer peşinde ise manzara gerçekten korkunç olur. Balıkçı ufak bir manevra ile kurtulacağını bilir, ama ya o koca geminin kaptanı? Yüz binlerce tonluk ve de 12-13 mil hızla gelen gemiyi o keşmekeşten geçirmek inanın korkunçtur. Freni de yok ki gemilerin. Tam yol tornistan dese durması için Yassıada’yı bulmak gerekir. Nedeni de basit: Boğaz’ın akıntısı, o korkunç hızları ve de yine bilmediğiniz Üsküdar-Beşiktaş arasındaki dipteki topuk. Bir derin yer, bir de bu topuk iki hidrolik kontrol noktasıdır Boğaz’da ve her şeyi, karışımı, tuzluluğu, su dengelerini işte bunlar belirler. Öyle anlar ve bölgeler olur ki, herhangi bir geminin o bölgeye girmesi imkânsızlaşır. Sanki denizde bir tepe varmış gibi davranır ve sizi mutlaka tepenin bir yanına atar. İşte bunun bilgisi sizde olmaz ise koca gemi kayık gibi savrulur. Kılavuz kaptan bunun için şarttır ve malını canını seven mutlaka alır bu hizmeti.

Şekil-1: Yem fabrikasının çalışma prensibi.

Ne demiştik, Boğaz Karadeniz’den Marmara’ya doğru akmakta. İyi de neden? Çünkü Karadeniz’e giren tatlı sular Karadeniz’i Akdeniz’e göre daha yükseltmekte. Akdeniz, hele Doğu Akdeniz ise bir buharlaşma baseni. Su bir yerde çok, bir yerde az. Ne olacak o zaman, su çok olduğu yerden aza doğru akacak. Aynen o karışmaz etmez denen Cebelitarık Boğazı’nda olduğu gibi. Atlantik Okyanusu’nun suları da yüzeyden Akdeniz’e girer, alttan da yoğun Akdeniz suları Atlantik Okyanusu’na boşalır. Tıpkı İstanbul Boğazı’nda olduğu gibi. Marmara’nın altından gelen yoğun Akdeniz kökenli sular o sizin görmediğiniz derinliklerden kararlı bir şekilde Karadeniz’e kadar ulaşır. Ama arada iki kontrol noktası var, öyle her gelen geçemez. Vergi vermek durumunda diyelim veya haraç diyelim, ama bunlar para ile değil taşınan su ile ödenmekte! Gelin bunları biraz da esprili bir dille anlatalım.

 

Boğaz’ın iki tarafından giren suların romantik öyküsü

Marmara Denizi’nden gelip İstanbul Boğazı’na alt taraftan giren su hemen Üsküdar-Beşiktaş ortasındaki tepe nedeniyle üst taraftaki suyla karışır ve bir bedel öder, su kaybeder. Boğaz geçiş ücreti tahsil edilir hemen orada. Buradan geçmeyi başaran sular yukarıya Karadeniz’e doğru ilerlerken o zavallı su Boğaziçi Köprüsü’nün güzelliklerini göremeden geçer. Ama aklına taktı illa da bir şekilde görecek köprüyü. İşte bunu da Anadolu ve Rumeli Hisarları arasındaki 110 metrelik Boğaz’ın en derin yerinde gerçekleştirir. Burada da sular karışır ve alt su yine önemli bir bölümünü kaybeder ve bu sular yüzeye çıkar. Dedik ya aklı kaldı, Boğaziçi Köprüsü’nü seyredecek diye. İşte yine başlar Marmara’ya doğru seyrine, ama üst su ile karıştığı için rahattır ve bu sefer köprüyü görerek yine döner Marmara Denizi’ne.

Resim-1: Yem fabrikasının çalışması ve etkisi Boğaz’dan çıkışta birden beliren beyaz izle takip ediliyor.

Karadeniz’den gelen sudan da söz edelim hemen. Boğaz’a Anadolu ve Rumeli fenerleri arasından geçerek 50-60 metre kalınlıkta girer bu su kütlesi. Karadeniz’in hırçın dalgalarından kurtulmuş, rahatlamış, sakinleşmiş bir şekilde devam eder yoluna. Sarıyer, Paşabahçe, Kanlıca diye seyrederek gelir süzüle süzüle… Ama Boğaz’ın güzelliklerine tam dalmışken bir o yana bir bu yana savrulmaya başlar, virajlara gelmiştir. Kanlıca’nın yoğurdunu, Emirgan’ın çayını tadayım diye düşünürken bir de bakmıştır ki durmak keyif yapmak bir yana hızlanmıştır, çünkü önündeki kanal daralmıştır.

Boğaz’a giren suyun bir kısmı da huzursuzdur. Eh öyle ya kopmuş bir kere anasının kucağından ve bir o yana bir bu yana savrula savrula başka diyarlara göç etmeye başlamış. Yarı yolda bir hüzün çöker bir kısmına ve geri dönmek ister. İyi de kapılmıştır bir kere akıntıya, geri dönüşü olmayan yola, ama hasretlik bu ağır basar bir yerde ve geri de döner. İşte bu romantik anlatımı destekleyen olay yine Boğaz’ın en derin yerinde gerçekleşir. Karadeniz’den gelen tuzluluğu az su bu kontrol noktasında alt taraftaki yoğun Akdeniz suyu ile birleşir ve üst taraftan kaptığı su ile bu sefer tuzluluğunu biraz azaltır ve Karadeniz’e doğru yol alır. Üst taraftaki su ise ana kucağına dönmeye karar veren suyunu kaybetmiş halde Marmara’ya doğru yelken açar. Ama geçmesi gereken bir başka kontrol noktası daha vardır. Yukarıda söz edilen Beşiktaş-Üsküdar arası topuk. Buradan geçerken de yine alt taraftan su kapar, kendisi de su kaybeder ve Marmara Denizi’ne doğru jet akışı olarak adlandırılan halde çıkar. Bu çok önemlidir ve Marmara Denizi’nde sürekli olarak çalışan bir “yem fabrikası”nın nedenidir. Bilmeyene “hayda” dedirtecek olan bir fabrika. Basitçe şöyle bir şekille anlatayım. (Şekil-1)

 

Boğaz’ın Marmara çıkışındaki yem fabrikası

İstanbul Boğazı’ndan deyim yerindeyse şimşek gibi çıkan su Marmara Denizi’nde derin bir iz bırakarak dağılır. Aslında pek de dağılmaz ama yayılma sürecinde Marmara’nın alt tabakasından su kapar. Böylece başka şekilde yüzeye çıkamayacak olan ve içerisinde pek çok besin maddesi bulunduran suyu yüzeye taşır ve bu su güneş ışığı ile buluşur. Boğaz neredeyse senenin her günü aktığı -zaman zaman çok daha hızlı aktığı- için bu yem fabrikası her zaman çalışır ve Marmara Denizi’ne bol bol yem sunar. Dakika başı yem diyorum, bunun da nedeni var elbette. Yem demek eninde sonunda balık demektir, işte Marmara Denizi’nin üst suyundaki besin fazlalığının ve dolayısıyla balık zenginliğinin nedeni de budur.

Yem fabrikası bu çılgın proje bağlamında çok önemli bir olay, o nedenle bir başka resimle bu fabrikanın etki alanını da göstereyim istedim. Uğraştığımız yer o kadar ufacık ve alt suyun etkisi o denli fazla ki bu konuya öyle kısacık değinmek olmaz. İşte bir uydu resmi. (Resim-1) Yem fabrikasının çalışması ve etkisi Boğaz’dan çıkışta birden beliren beyaz izle takip ediliyor. Bu kızıl ötesi bir resim. Yani denizlerdeki sıcaklığa duyarlı bir resim. Bu gerçeği bilmezseniz bu resmi (bazılarının yaptığı gibi) “bakın İstanbul’un atık suları nasıl Marmara’yı kirletiyor” diye de sunabilirsiniz. İşin aslı ise bu Marmara’nın çıkışında çalışan yem fabrikasının görüntüsü ve bu su da bırakın kirlenmeyi Karadeniz’den gelip de Marmara’ya hayat veren su. Hikâye ile bilim bazen nasıl faklı oluyor değil mi?

Resmi biraz daha açıklayalım. Marmara’nın alt tarafı yaz kış aynı sıcaklıkta: 14,50 C derece. Üst taraf veya Karadeniz yazın ısınır kışın ise soğur. İşte bu yem fabrikası sadece alttan su kapar dedik ya, işte resimde de görünen bu. Diyelim ki yaz ve Karadeniz suyu 23 C derece. Bu su Marmara’ya çıkarken alttan su kapıyor yani 23 C ve 14 C derece karışıyor, su doğal olarak geldiği sıcaklıktan daha düşük bir değere iniyor ve uydu da bunu yakalıyor. Şimdi de öteki uca gelelim. Mevsim kış, Karadeniz oldu 7 C derece diyelim. Bu su Marmara’ya çıkarken de alttan 14,50 C su kapıyor ve bu sefer de ısınıyor. O balık dediğimiz dostlarımız da bunun farkında. Bu suyun içine giriyorlar ve hem daha sıcak hem de bol besinli suda memnun mesut geçiniyorlar.

Jet çıkışına bir örnek daha göstereyim ki sistemin dinamiklerini daha iyi anlayabilelim. Marmara’nın özelliği hemen yanı başındaki anasından babasından farkı. Derslerimde Marmara’yı, sağlıklı Akdeniz ve solunum zorluğu çeken Karadeniz’in astımlı doğan çocuğu olarak tanımlarım. Doğuştan solunum rahatsızlığı var bu denizimizin. Bir de yanı başına şehri İstanbul kurulmuş garibimin, onun yüküyle de uğraşmak zorunda. Resimde gördüğünüz renk tonları besin düzeyini gösteriyor. Karadeniz besin zengini, Ege de fakiri. Karadeniz’i Karadeniz yapan besinlerin rengi bu. Tuna’nın da önemi bir anda beliriveriyor. Bize gelene kadar rengi biraz açılıyor, yani biraz arıtıma uğruyor Tuna’nın organik madde açısından zengin suyu. Bir de Marmara’ya bakalım. “İyi ya hocam, ne güzel besili bir deniz” denebilir. Ama bu bizim inekler ile angusları karşılaştırmak gibi bir şey. “Fena mı, eti de sütü de bol olur.” İyi olmasına iyi de, bir de deniz altında kalan, uyduların göremediği ama bizim bildiğimiz kritik dengeler var.

Bu doğal yapı şimdi bir de bu “çılgın proje” ile baş etmek durumunda kalırsa ne olur sorusunun yanıtına hazırlık olarak inceliyoruz sistemi. Boğaz’ın Marmara çıkışındaki yem fabrikasına ve Marmara içinde üzerinde fazla lafa gerek olmayan değişimlere dikkat çeksem yeterli. Sistemin ne kadar dinamik olduğu uydu resimlerinden de belli. Bu uydu verisini birkaç saat sonra alsak bambaşka bir dağılım izleriz; bu kadar dinamik bir yer. Ama dengeler böyle kurulmuş, her şey buna göre şekillenmiş.

 

Gelip giden suyun miktarı ve tuzluluk oranları

Biraz da gelip giden suyun miktarı ve tuzluluk oranları üzerine rakamlarla konuşalım. Karadeniz’den binde 17,86 tuzluluk ile Boğaz’a 603 km3 su girer. Bu su Boğaz boyunca alt suya 41 km3 su verir, ama alt sudan da 91 km3 su kapar; hani şu anasına dönmek isteyen ve Boğaziçi köprüsünü göremedim geri dönüyorum diyen sular bunlar. Miktar açısından denklem şöyle: 603 km3 (giren su) – 41 km3 (alt suya kayıp) + 91 km3 (at sudan üste çıkan) = 653 km3. Ama alınan verilen suların tuzluluk oranları değişiktir. Sonuçta Karadeniz’den Boğaz’a binde 17,86 tuzluluk ile giren su, binde 20,17 tuzlulukla Marmara’ya merhaba der. Yani Boğaz’a giren sudan daha fazlası ama daha tuzlusu Boğaz’dan çıkar.

Boğaz’ın altındaki ters akıntıda ise durum şöyle: Buraya da binde 37,3 oranında tuzlu 353 km3 su girer. Yoldaki ilk ve ikinci kontrol noktalarından geçerken üst tarafa 91 km3 su kaptırır, ama üst taraftan da 41 km3 su çalar. Sonuçta Boğaz’a binde 37,30 tuzlulukla 353 km3 su girer, ama Karadeniz’e binde 35,54 tuzluluk oranında 303 km3 su çıkar.

Sistemin genel bütçesini veren şekil. Üst tabaka Karadeniz kökenli suyu, alt tabaka ise Akdeniz kökenli suyu göstermektedir. (Üstte) Marmara’ya oksijen ise sadece ve sadece Çanakkale Boğazı’nın altından geçip gelen daha tuzlu ve dolayısıyla daha yoğun olan Akdeniz suları ile taşınır. (Altta)

Astımlı Marmara’ya oksijen gerek

Suyu Marmara’ya kadar getirdik ve bıraktık. İşte burada harika bir olay daha olmakta demiştik. Marmara Denizi’ne tuzluluğu değişerek giren Karadeniz suyu Marmara’ya çıkınca Marmara’nın alt tabakasından su kapıyor. Başka türlü yüzeye çıkma olasılığı olmayan alt tabakadaki besin tuzları açısından çok zengin olan su üst tarafa çıkınca güneş ışığının da etkisi ile hemen alg, deniz yosunu veya denizi yeşil yapan canlıları oluşturuyor. Yani Marmara Denizi’nin İstanbul tarafında hem Karadeniz’den gelen organik yük, hem kıyılardan ne yaparsanız yapın giren atık malzemeler ve de bu jet çıkışı nedeni ile üretim fazla oluyor. Mikroskobik olan alg üretimi küçük balıklar için, onlar da daha büyük balıklar için ve en sonunda da bizler için besin olurlar; ama bir de bunların yaşamlarının sonunda ölmeleri var. Hem de çok kısa bir zamanları var bu dünyada; sonra ver elini alt su. Bir de parçalanma süreci var bu her bir organik maddenin. İşte bu süreçte de oksijene ihtiyaç var. Bakteriler bu parçalanmayı yaparken oksijen kullanırlar. İyi de Marmara’ya gelen oksijen Marmara’nın ilk 25 metresini oluşturan tabakayı bol oksijenler ama alt tabakaya geçemez, yani bariyeri delemez. Aman ne bariyermiş demeyin, denizaltıları bile zorlar bu tabakalaşma. Biraz karışık olan bu süreç, oksijeni, üretimin ve dolayısıyla çökelmenin daha yoğun olduğu Marmara’nın doğusunda ve ortasında daha fazla tüketir.

Boğaz’da akıntılar: Tam bir ikili akış sistemi. Karadeniz’den Marmara’ya gelişte incelen su, tersini Marmara’dan Karadeniz’e giderken de yapmakta. Karışımlar en derin yerde ve Üsküdar-Beşiktaş arasında.

Marmara’ya oksijen ise sadece ve sadece Çanakkale Boğazı’nın altından geçip gelen daha tuzlu ve dolayısıyla daha yoğun olan Akdeniz suları ile taşınır. Yüzeyde oksijen her zaman var, nedeni atmosferik oksijen. Ama dibe inilince 25 metrenin altı bir felaket. Balık yaşamını destekleyecek sayı 5 diye düşünün. Marmara’nın altının tamamında bu sayı 0,5 ila 1,2 arasında. En kritik bölge de İstanbul’a en yakın bölge, ama bunun nedeni İstanbul değil, tamamen doğal olarak çalışan bu yem fabrikasının atıklarının parçalanma sürecinde oksijen tüketmesi. Girdi de 200 km batıdan ve denge de böyle oluşmuş durumda. Yani oksijensiz koşullar oluştu oluşacak. Marmara Denizi’ne giren kanalizasyon suları Boğaz’ın altı aracılığı ile Karadeniz’e gönderilmeseydi zaten çoktan oksijensiz kalmıştı.

Marmara’da oluşan ve üzerinde hassasiyetle durduğum bu jet çıkışı, alt su kapma ve yem fabrikasının çalışması sadece ve sadece bize has bir olgu, dünyada başka hiçbir yerde yok. Bu jet çıkışını ve üretimi yapan su yoluna devam eder ve Marmara yüzeyinde dağılır. Öyle dümdüz akma yok sistemde, menderesler çizerek yola devam eder.

Şimdi yine bütçeye dönelim. Marmara’ya Boğaz’dan geçerken su kaparak gelen ve binde 20,17 tuzluluk ile senede 653 km3 olarak çıkan bu su 200 km uzunluktaki Marmara’yı geçerken yine su alışverişinde bulunur ve büyük oranda Marmara’ya çıkarken oluşan bu jet akışının alt sudan kaptığı 251 km3 boyuttaki yoğun sular nedeniyle Çanakkale Boğazı’nın kapısını çaldığında binde 24,92 tuzluluğa ulaşmış olur. Elbette üst su da bu süreçte 51 km3 su kaybeder ve böylece Marmara’ya 653 km3 olarak çıkan Karadeniz suyu 847 km3 boyuta ulaşır. Çanakkale Boğazı’nda bir tek karışım noktası vardır. Orası da Nara Burnu’dur. Nara Burnu’nda muazzam bir karışım olur ve Marmara’dan gelen suya alttan gelen 398 km3 eklenir ve dolayısıyla Karadeniz’den 603 km3 olarak giren su Ege Denizi’ne 1218 km3 hacim ve binde 29,29 tuzluluk ile çıkar.

 

Akdeniz’den gelen suyun önemi

Şimdi resmin öteki tarafına bakalım. Karadeniz’in nehir girdileri nedeniyle daha yüksek olan ve dolayısı ile Boğazları geçerek Ege’ye ulaşan sularını hallettik, ama bir de tuz dengesini sağlamak için Akdeniz’den gelen yoğun sular var, ona da bakmalıyız. Gözden ırak olan gönülden ırak olamıyor; sistemin bu parçası da çok önemli. Şu kadarını söylemek yeterli olur sanırım: Karadeniz’e giren tüm sular nehir veya yağmur suyu, yani tatlı su. Peki, Karadeniz neden tuzlu? Bir tuz kaynağı bulmalısınız ki tatlı su tuzlansın, işte o da Akdeniz suyu. Demek ki Karadeniz’in en son halinin şekillendiği 12000 seneden ve su dinamiklerinin halen sürdüğü gibi şekillendiği son 3500 seneden bu yana alt su Karadeniz’e çıkmakta.

Önce Ege’den dalalım Çanakkale Boğazı’na ve Ege’nin binde 38,86 oranında tuzlu ve senelik 918 km3 boyutunda suyu ile dayanalım Çanakkale’ye. Bu suda besin açısından bir şey yok, ama oksijen çok. Bu su Nara Burnu’na kadar memnun mesut gelir, ama Çanakkale geçilmez söylemine uygun olarak, orada öyle bir hidrolik karışıma uğrar ki sormayın gitsin. Komşunun adalarından geçerek geldiği saptanan 398 km3 hemen geriye döndürülür, ülke sınırlarına sokulmaz. Geri kalan kısım Marmara’ya girmeden ortama biraz alışsın diye 27 km3 de üst sudan alır ve böylece tuzluluğunu da büyük oranda koruyarak Marmara’ya binde 38,58 tuzluluk ve doygun sınırdaki oksijeni ile boşalır. Boşalır sözünü bilinçli kullanıyorum, çünkü gerçekten de Çanakkale Boğazı’nın altından gelen bol oksijenli yoğun su Çanakkale Boğazı’nın hemen çıkışında yer alan 800 metre derinlikteki çukura boşalır. Bir kısmı da önce Erdek Körfezi’ne girer ve adaların aralarından geçerek yine aynı çukuru doldurur. Bu boşalma ve çukura batma süreci gelen suyun o günkü yoğunluğuna ve sıcaklığına bağlı olarak değişir. Kimi zaman örneğin -300 metreye kadar batar ve sonra yatay dağılıma girer. Bazen de özellikle sonbahar aylarında daha sık olmak kaydı ile çok yoğun su girişleri olur ve bu kütle doğrudan dibe kadar batar ve sonradan yatay serüvenine devam eder.

ODTÜ Kanalı.

Bu sudan uzun uzun söz etmemin nedeni, Marmara için hayati öneme sahip olması. Marmara Denizi’nin alt tabakasının yani 25 metreden daha derin her yanının yegane oksijen kaynağı işte bu su kütlesidir. Marmara Denizi’nin alt tabakasında oksijen girdisi Çanakkale Boğazı tarafından olmakta, oksijen tüketimi ise hani o boğazdan jet halinde çıkan su kütlesinin alt sudan kapıp üste getirdiği bol besinli suların neden olduğu alg patlaması sonrasında oluşan mikroskobik canlıların dibe çökmesi ile Marmara Denizi’nin orta ve batı kesiminde olmaktadır.

Biraz karışık, ama mesele de zaten bu karmaşık sistemi anlamakta yatıyor. Bir kez daha özetleyeyim. Marmara Denizi’nde alt tabakada yani 25 metrenin altındaki tabakada oksijen tüketimi orta ve doğuda, oksijen girdisi ise batıda olmakta. İşte bu denge, daha doğrusu dengesizlik nedeniyle alt tarafta oksijen çok sıkıntılı durumda. Özellikle İstanbul tarafında 25 metrede oksijen balık yaşamını destekleyecek olan seviyeden çok daha az ve neredeyse oksijensizlik sınırına dayanmış durumda. Bir başka değişle Marmara’da 25 metrenin altında balık yaşamını destekleyecek oksijen yok. Burada hemen birkaç dalgıç bana karşı çıkacaktır hocam yanıldın diyeceklerdir. Ben derin yerlerden söz ediyorum, derinliğin 50 metre ve daha az olduğu yerlerde hikaye biraz daha değişik, ama Marmara’nın asıl kütlesini meydana getiren derin sularda dikey dalarsanız -25 metre ekonomik balık türlerini destekleyecek seviyeden çok aşağılardadır ve buralarda balık olmaz.

 

Marmara çok çabuk etkileniyor

Marmara Denizi’nin hacminden de söz edelim. Ufacık bir yer, topu topu 3378 km3 hacmi var. Bizim gördüğümüz gezdiğimiz, balık avladığımız, kirlettiğimiz ilk 25 metrelik yerin hacmi ise sadece ve sadece 230 km3. Gerisi yani 3148 km3 hacim alt suyu meydana getirmekte. İşte bu nedenle Marmara Denizi kritik. Yapılan bir müdahaleye hemen cevap verir, çünkü bu kadar suya atılan veya alınan her şey ona maalesef etki eder.

Giren çıkan suyun km3 olarak hacmini biliyoruz, o zaman geriye kalıyor basit bir hesaplama. Marmara Denizi’nin üst tabakası yani ilk 25 metreyi oluşturan kütle 3 ayda bir yenilenebiliyor. Yani Karadeniz’den gelen su kütlesi Marmara Denizi’nin yüzey suyunu 3 ayda bir yenileyecek kadar çok. Alt taraf ise daha hacimli ama gelen su da o kadar çok. Onun da değişim süreci 7 yıl. Yani her 7 yılda bir bu su kütlesini değiştirecek kapasitede alt su girişi olmakta.

İşte bu kadar dinamik bir yapı. Bu değişimleri Karadeniz veya okyanuslar için düşünürsek 300-500 hatta bin senelerden konuşmamız gerekir. Yani elimizdeki deniz çok ama çok dinamik bir yapıda. Zaten bu sayede bizim hoyratça davranışlarımızla baş edebiliyordu, yoksa şimdiye kadar onu çoktan katletme başarısını göstermiştik.

 

Boğaz’daki ikili akış sisteminin yapısı

Buraya kadar Marmara-Boğazlar sistemini gezdik dolaştık ama bu sistemin en önemli tarafı olan İstanbul Boğazı’na yakından bakmadık, şimdi biraz da ona bakalım.

Burası bir harika yerdir. Dünyada eşi benzeri yoktur. Elbette kıyılardan, yapılardan, iki kıtayı birleştirme edebiyatlarından söz etmiyorum. O tarafı hepimizin bildiği gördüğü yönü. Ama ya su tabakaları… Yukarıda anlattım, ama sadece tuzluluk ve hacim olarak. Şimdi bu su kütlesinin Boğaz boyunca nasıl aktığına bakalım.

Karadeniz’in en büyük tatlı su kaynağı: Tuna (Danube) nehri.

İşler yukarıdan seyredilen gibi olmuyor. Karadeniz’den gelen su kütlesi Boğaz’a 60 metre kalınlığında bir su kütlesi olarak giriyor. Boğaz boyunca bu kalınlık azalıyor ve Topkapı önlerinde 15 metreye kadar inceliyor. Nedeni alt suyun akışı ile ilgili. Yoğun Akdeniz suları da Marmara Denizi’nden gelip boğazın altına 40-50 metre kalınlıkta giriyor. İşte Yenikapı Atıksu tesislerinden gelen kirli sular da tam buradan sisteme veriliyor ama elbette öyle tek bir borudan değil. Neyse şimdi bu da değil zaten önemli olan. Alt su da 40-50 metre kalınlıkta giriyor ama Boğaz çıkışında o da 10-15 metreye inceliyor. Tam bir ikili akış sistemi. Karadeniz’den Marmara’ya gelişte incelen su, tersini Marmara’dan Karadeniz’e giderken de yapmakta. Karışımlar en derin yerde ve Üsküdar-Beşiktaş arasında. Üstteki güneye alttaki kuzeye akmakta. Boğaz çıkışında ise adını ODTÜ Kanalı olarak koyduğumuz kanala girip 2 metre, 1 metre, hatta santim kalınlıklara inip Karadeniz’in derinliklerine doğru boşalıyor. Tıpkı Akdeniz’den gelen alt suyun Marmara’ya boşalması gibi.

 

Karadeniz’in tatlı su kaynağı

Şimdi gelelim sistemi sürdüren en önemli faktöre. Boğazlar akar durur değil mi? Bu akışın yegane nedeni Karadeniz’e giren tatlı suların fazlalığıdır. Bu tatlı sular, yağmur suyu ve nehir suyudur. Bir de buharlaşma var elbette, yaz kış ama yazın daha fazla olan. Yüzey alanına göre buharlaşma hesaplanabiliyor ve yaklaşık yağmur girdisi kadar da buharlaşma olduğunu biliyoruz. Geriye kalıyor nehir suyu girdisi. Tuna tartışmasız en önemli su kaynağıdır. Karadeniz’e giren tatlı suyun yüzde 57,5’ini Tuna sağlar. Sonra diğer nehirler gelir. Örneğin, yüzde 12,5 ile Dinyeper, yüzde 2,6 ile Dinyester, yüzde 1,7 ile Kızılırmak, yüzde 1,6 ile Sakarya, yüzde 1,5 ile Yeşilırmak vb… Bu suyun miktarı sene içerisinde elbette değişmekte. Bahar aylarında eriyen karların suları debileri artırıyor ve bu da Mayıs-Haziran aylarında Boğazlardaki akıntıları doğal olarak etkiliyor, ama bunlar hep aylık değişimler.

 

 

ÇILGIN PROJE GERÇEKLEŞİRSE NE OLUR?

 

Sisteme genel olarak böyle baktıktan sonra gelelim “çılgın proje”ye. Ben de kendime göre bir kanal çizdim. Google Earth elimizin altında, bir de elektronik fırçayı aldık mı ver elini kanallar dizini.

 

Kanal tamam da kanalizasyon ne olacak?

Kara kesimi uzmanlığım dışında olduğu için nereden geçeceği benim için pek fark etmiyor. Elbette karadaki olası etkileri hakkında kişisel fikirlerim var ama o konuda bir uzmanlığım yok. Sizleri de uzmanlık alanım olan deniz bilimleri konusunda bilgilendirmeye çalışıyorum. Ama bu çılgın projenin her iki yanındaki yüzeylerden tatlı su depoları olan akiferlere olacak etkisini hesaba katmışlar mıdır acaba? Onca nüfusu besleyecek olan su havzalarına ister istemez sızacak olan tuzu? Kaş yapayım derken göz çıkartmayalım sakın. Peki, bu yeni şehirlerin hem de her biri onlarca milyon kapasitede olan yerleşim yerlerinin kanalizasyonu nereye akacak? Kanala verirseniz Marmara bunun altından kalkamaz, çünkü kanal 25 metre ve bu Marmara’nın üst suyu ile karışacak. Felaket aylar içerisinde kapınızı çalar ve bırakın yenisini eski İstanbul’un Marmarası da, atıksu sistemi de bir anda çöker. Alt suya da veremezsiniz çünkü kanalda bu yok. Yapılacak tek şey tüm kanalizasyonu yine kuşaklama ile toplamak, ama doğa bu sefer Boğaz’daki gibi kolay çözüm sunmayacak. Boğaz’daki su 3000 seneden beri Karadeniz’e kendi yarattığı kanaldan akmakta. Bu yeni kanalın ağzında öyle bir sistem yok. Önü de Boğaz’ın Karadeniz’le birleştiği yer gibi değil. Oldukça sığ. Kanalizasyon atıklarını mecburen onlarca kilometre açığa, çukura kadar taşımak ve oradan denize vermek durumunda kalacaksınız. Olmaz değil elbette, bu dediklerimin her biri yapılabilir. Ama maliyeti milyarlarca dolar daha fazla olur. Umarım bunu da hesaba katmışlardır. Ama koca koca şehir planlamacılarının Dubai’de kanalizasyonu ne yapacaklarını unuttuklarını bilmem biliyor musunuz.

Neyse gelelim kendi uzmanlık alanımıza. Çizmesi kolay, açtım kanalı resimdeki gibi. Ve bildiğim kadarıyla neler olabileceğini düşünmeye başladım. İşte muhtemel senaryolar:

 

Marmara kısa sürede oksijensiz kalır

Ben de kendime göre bir kanal çizdim.

Bu kanalı açınca, Boğazlardan akarken iki kontrol noktasından geçen ve alt su ile karıştığı için tuzluluğu değişen su yerine bu sefer binde 17,86 tuzluluktaki su Marmara’nın binde 24,92 tuzluluğundaki suyu ile buluşacak. Olur o kadar demeyin, sistem buna alışık değil. Gelen su bu sefer binde 17,86 tuzlu suyun üzerinde hareket edecek. Yine muhtemeldir ki ilk onlarca senelerde çıkışı Boğaz suyunun çıkışı gibi jet halinde olacak ve hem Marmara’nın, hem de alt suyun yüzeye çıkmasına neden olmaya devam edecek. Yani bir Boğaz-Marmara buluşması daha yaratılacak. Bu çıkış nedeniyle yine alt su yüzeye çıkacak ve yeni bir üretim fabrikası daha çalışmaya başlayacak. İyi ya işte kanalın faydaları, bak bir yem fabrikası daha, bu da balıklar için iyi haber diyebilirsiniz. Evet önce iyi bir haber olacak bu ve belki balık bile bollaşacak; ama bu çok kısa sürecek, çünkü burası çok dinamik bir yer. Önce yem fabrikası çalışacak, ama yem fabrikasının ürünlerini yiyenlerin ve yenmeyen ürünlerin dibe çökmesi ve parçalanmaya başlaması ile oksijen de tükenmeye başlayacak. Kanal Boğaz’ın batısında yer alacak ise bu yem fabrikasının atıkları da Marmara’nın orta ve batısında etkili olmaya başlayacak demektir. Dibe çöken atıklar zaten oksijensizlik limitlerinde olan seviyeyi biraz daha aşağıya çekecek. Hadi diyelim Çanakkale’den gelen oksijen orta ve batıda belki de hâlâ oksijeni yeterli seviyede tutacaktır, ama burada tükenmeye başlayan oksijen Marmara’nın Boğaz çıkışında halen en kritik noktada olan oksijen seviyesini olduğu yerde tutamayacaktır.

Bir dönem Karadeniz ve Marmara’yı kaplayan Mnemiopsis leidyi denen bir denizanası türü. Altta ise denizanası ve hamsi miktarlarının yıllara göre karşılaştırmalı grafiği.

Özetle bu kanalın yaratacağı ek üretim Marmara’nın alt suyundaki oksijeni kısa zamanda tüketecek, Boğaz’a yaklaşan ve Karadeniz’e geçmeye çalışacak suyu muhtemelen aylarla ifade edilebilecek kadar çok kısa bir zaman içinde oksijensiz hale getirecektir.

 

Hoş geldin dayanılmaz çürük yumurta kokusu

Bu durumun oluşma ihtimali çok yüksek ve eğer gerçekleşir ise: Anoksik yani oksitleyici değil de indirgeyici bir ortam oluşur ise burada ilk artacak olan fosfat olacaktır. İkinci kanal Boğaz’ın faaliyetini sonlandırmayacağı ve her olay aynı hızla süreceği için alt tabakada oluşan fosfat zengini su yüzeye çıkacak ve bu sefer birinci yem fabrikası daha da etkin çalışmaya başlayacaktır. Bu zaten anoksik koşulların oluşmaya başladığı alt tabakada şok etkisi yaratacak ve sistem süratle geri dönüşü olmayan anoksik koşullara doğru hızla sürüklenecektir.

Bu suyun su değişimi zaten kısıtlı olan İzmit Körfezi’ne girmesi ile durum daha da kötüleşecektir. Oksijensiz suyun dip çamuru ile temas etmesi halen Karadeniz’de çalışan mangan pompasını tetikleyecek ve oksik anoksik su tabakalaşmasının oluşacağı 25 metrede “fine particulate layer” (FPL) olarak adlandırılan ince mangan oksit parçacıkları yayılacaktır. Bu mangan pompası çok harika bir olaydır. Mangan anoksik koşullarda çözünmüş veya erimiş haldedir, ama oksik ortamda da hemen çok ufak mangan oksit parçacıkları oluşturur. Bana ne bundan demeyin, çünkü bu parçacıklar 25 metrede yayılmaya başlayınca bu sefer güneş ışığının alt tabakaya geçmesini tamamen engelleyecek ve bu sefer de zaten bir iki metreye sıkışan sıcaklık tabakalaşması çok daha belirgin hale gelecektir.

Marmara alt suyu Haliç’e de girmekte ve aynı olayları burada da gerçekleşmektedir. Yani Haliç içerisinde de alt tabaka anoksik olacak ve de FPL ara tabakada ışığın geçişini engelleyecektir.

Karadeniz’e kıyısı olan diğer ülkelerin, özellikle Rusya’nın itiraz edeceği kesin. Seçimden sonra kibar bir dille “olmaz” diyecekler.

Kış mevsiminde ara sıra da olsa hani boğaz trafiğini durdurmaya kadir olan lodos esecek ve bu sefer de alt su üst su ile karışmaya başlayacaktır. Tanrı ne hikmetse bizim burnumuzu bazı hayvanlara göre koku körü yaratmış olsa da bir tek hidrojen sülfür gazını milyonda bir bile olsa hissetmemizi sağlamış! Gül kokusu olsa iyi ama bu pek de hoş olmayan bir kokudur ve eminim ki ya bu koku ya da sülfürü ve merkaptanı ile daha da beterleşen çürük yumurta kokusu Marmara’yı saracaktır.

Hocam yeter bu kadar demeyin, ben sadece sistemin bilinen dinamikleri ile olabilecekleri sıralıyorum. Felaket tellallığı yapmak gibi bir niyetim yok.

 

Akdeniz’den giren su da azalacak

Şimdi gelelim bir başka tarafa. Marmara’ya açılan bu kanal ile Karadeniz havuzundan ikinci bir musluk ile Marmara’ya su akıtmaya başladınız mı sisteme giren bu suyun bir şekilde sistemden çıkması gerekecek. Bu işi Çanakkale Boğazı üstlenecek elbette, başka bir çıkış noktası yok. Bu sefer ister istemez Çanakkale Boğazı’ndaki su seviyesi birkaç santim dahi olsa artacak. Bu Nara Burnu’ndaki kontrol noktasına ek yük demek olacak ve sisteme alt tabakadan giren su ilk dönemde belki de azalacak. Bu suyun önemi tuzlu olması kadar bol oksijenli olması idi. Marmara’nın altını oksijenlikle oksijensizlik sınırında bile olsa oksijenli seviyede tutmayı sürdürebilen bu suyun debisi azalırsa, ikinci fabrikanın yem üretmesi ve daha sonra organik parçalanma ile ilave olarak tüketilecek oksijen seviyesi bunlar olmasa bile darbe yiyecek.

 

Tuna’nın debisi artmayacak ki…

Buraya kadar anlatılanlar kanalın 25 metre derinlikte olması halindeki senaryolar. Diyelim ki kanalı 30, 40 hatta iki tabakalı akıma engel olmamak için maliyetini de belki onla çarpıp 50 metre derinlikte yaptıklarını düşünelim.

O zaman ikinci kanalın da aynen Boğaz gibi çalışacağını ancak Boğaz’daki iki hidrolik kontrolden yoksun olacağını düşünmeliyiz. Böyle bir kanal işin boyutunu basit bir havuz problemine dönüştürür. Havuzu dolduran nehirlerin debisi değişmeden bir ikinci musluk. Akıntı iki taraflı bile olsa Karadeniz’in daha az tuzlu suyu azalacak, nehir debisi değişmediği sürece bu eksiklik alt akıntı ile gelen Akdeniz suyu tarafından doldurulacak, Karadeniz’in zaten süregelen tuzlanma süreci daha da hızlanacak ve ekosistem mutlaka ama mutlaka bu ani değişime cevap verecektir.

Hemen akla nasıl olacak sorusu gelecektir ama ben de keşke bilebilsek diyeceğim. Çünkü ne olacağını hidrolik yük hesaplamaları ile kestirebiliyoruz ama doğanın ekolojik olarak nasıl cevap vereceğini kesinlikle bilemiyoruz.

 

Geçmişteki denizanası işgalini hatırlayalım

Burada hamsi örneğini verelim. Karadeniz’in hamsisi bir dönem yok olmanın eşiğine geldi. Biz de o dönemde Karadeniz’de araştırmadaydık. Her türlü alet edevat en son teknolojik aletler ile yok olan hamsiyi sayma peşindeydik. Hiç unutmam bir seferde tek bir tane dahi hamsi yakalayamadan dönmüştük. Gemimizde yapılan milyon dolarlık tadilat sonunda yakalanan tek balık çaça idi ve o da dalgalar ile geminin güvertesine gelmişti. Ama yer gök Mnemiopsis leidyi denen bir denizanası türü ile kaplı idi. Öyle ki denizin yüzeyi bunlarla tamamen kaplanmış, deniz bile görünmez hale gelmişti. Makineciler geminin motorlarını soğutan su kanalının bile tıkanmasından korkar, gözleri hep motorun ısı göstergesinde olurdu.

Ekonomik tür aşağıya, işe yaramayan tür yukarıya… Bu yeni tür Karadeniz’e muhtemelen petrol tankerlerinin boş olarak yol alırken sarnıçlarına doldurmak zorunda olduğu su ile taşınmıştı. Başka denizlere özgü bu tür Karadeniz’e gelince ve yeni ortamı görünce sanki delirdi. Çoğaldı, çoğaldı… Suyun üst kesimlerinde yoğunlaşan bu canlı türü, hamsinin de sudan hafif olan yumurtasını yedi. Yedikçe daha da çoğaldı, daha da yedi, derken tüm Karadeniz’i ve akıntılar ile Marmara’yı kapladı. Balıkçı ağını denizden çekemez oldu. Ağın su boşaltması bu jelimsi canlı tarafından engellendi ve balıkçı bırakın avı, ancak ağını kendi elleri ile kesip sudan kurtarabildi. Peki, bilim ne yaptı? Koskoca bir hiç, çünkü yapacak hiçbir şey yoktu. Bunlar çoğaldı, çoğaldı ve öyle bir an geldi ki bir anda hiçbir yiyecek madde bulamadılar. Her şeyi tükettiler ve bir anda yok oldular.

İşte doğa ile bilerek veya bilmeyerek oynamanın en güzel örneği. Takın ikinci musluğu sonra seyreyleyin bakın neler oluyor. Beklenen etkiler keşke sadece Karadeniz ve Marmara ile sınırlı kalabilse. Zamanla önce Ege, daha sonra da Akdeniz bile bu değişime bir tepki verecektir. Nasılını kestirmek zor, ama mutlaka verecektir.

 

Ruslar izin vermez

Bir şey daha biliyoruz: Bizim Marmara ve Karadeniz haricinde Akdeniz’imiz de var, ama Bulgar’ın, Romen’in, Ukraynalının, Rus’un, Gürcülerin bir tek Karadeniz’i var ve de bilesiniz ki ona dokundurtmazlar. Benim bildiğimi onlar da biliyor. Biz çoğu seferi birlikte yaptık, tüm resmi birleştirdik ve Karadeniz’in tümünü anladık. Ama onlar da akıllı elbette. Seçim öncesi yeniden iktidar olacağı büyük olasılık olan bir siyasi partiyi asla karşılarına almazlar. Almayacaklardır da. Ama seçim sonrası, öyle tartışmaya falan da girmeden itiraz gelecektir, özellikle Ruslardan. Tartışma falan da yapmayacaklar ve kibar bir diplomatik dille “olmaz” diyecekler, sonra yap yapabilirsen. İyi de yakışacak mı bu bize. Kendi bilim insanının uyarılarını dinleme, başkasından kibarca olmazı alınca projeyi ilelebet rafa kaldır.

Diyelim ki her şeye karşın ikinci boğazı açtık. İnanın bin sene sonra ülkemiz denizlerin ekolojisini değiştiren, felaket yaratan bir ülke olarak örnek gösterilecek ve belki de Marmara bölgesi susuzluktan ve kokudan tamamen terk edilecektir.

Merak ettiğim konu da burada başlıyor zaten. Bu işin ön etüdünü yapan, bunun olur bir proje olduğuna karar veren kimler ise hiç mi danışmadınız bir deniz bilimcisine?