Ana sayfa 80. Sayı Risklerin azaltılması politikalarında ülkemiz ne durumda? Deprem stratejimiz var mı?

Risklerin azaltılması politikalarında ülkemiz ne durumda? Deprem stratejimiz var mı?

3

Prof. Dr. Haluk Eyidoğan
Prof. Dr. Murat Balamir

“Planlamacı” değil de “kapmacı” ve “rantçı” bir zihniyetle oluşan yerleşmelerde yalnız deprem değil, sel, heyelan vb. kökenli kayıplarımızın miktarı hızla artıyor. Plansız kentleşmenin sonucu olarak Türkiye artık nüfus ve yatırım yoğunluklarının deprem riski altında olduğu bir “kent depremleri” sürecine girmiş bulunuyor. Büyük yerleşmeler risk havuzlarına dönmüş durumdadır. Peki, nasıl bir strateji izlemeli?

Ülkemizde deprem dahil afet risklerinin istenilen düzeyde azaltılamamasının temel nedenleri ileriye dönük ve ödünsüz uygulanan bir “Ulusal Afet Stratejisi” oluşturamamamız ve plansızlık ve denetimsizlik yüzünden oluşan “Afet Güvensiz Yerleşimler”dir. Anadolu’ya geldiğimiz yüzyıldan bu yana hâlâ bir yerden bir yere göç edip duruyoruz ve “afet güvenli yerleşim” işini çözemiyoruz. “Planlamacı” değil de “kapmacı” ve “rantçı” bir zihniyetle oluşan yerleşmelerde yalnız deprem değil, sel, heyelan vb. kökenli kayıplarımızın miktarı hızla artıyor. Plansız kentleşmenin sonucu olarak Türkiye artık nüfus ve yatırım yoğunluklarının deprem riski altında olduğu bir “kent depremleri” sürecine girmiş bulunuyor. Büyük yerleşmeler risk havuzlarına dönmüş durumdadır. (1) Birinci ve ikinci derece deprem bölgelerinde sayısı hızla artan ticari ve endüstriyel yatımlar ve onun tetiklediği nüfus artışı, afet risklerini büyütüyor. İhracat potansiyeli milyar dolarlara yaklaşan illerimizin büyük bir bölümü birinci derece deprem bölgelerindedir. İstanbul dahil birçok kentimizde deprem tehlikesi değişmese bile plansız ve denetimsiz yerleşmeler ve yatırımlar nedeniyle afet kökenli kayıp riski üstel bir hızla artmaktadır. 1999 depreminden sonra birçok yasa ve yönetmelikler çıkmasına karşın, istatistikler son yüzyılda deprem zararlarını azaltmada istenilen düzeyde başarılı olamadığımızı göstermektedir. 1992 Erzincan, 1995 Dinar, 1998 Adana-Ceyhan ve en son 1999 Kocaeli-Düzce depremleri bu sürecin acı örnekleridir. Ekonomik gücünü yükseltmeyi hedefleyen bir ülke, depremi en az kayıpla atlatma yolunda da başarılı olmak zorundadır.

Yapılması gereken yasal düzenlemeler
Ülkemizin deprem risklerini azaltma politikalarında alınması gerekli tutumun en güncel bir özeti 2002 yılında Ulusal Deprem Konseyi (2) tarafından hazırlanan “Deprem Zararlarını Azaltma Ulusal Stratejisi” belgesinde bulunmaktadır. Buradan kısaca alıntı yapılacak olursa, geniş ölçekte yasal düzenlemelere gereksinim vardır. Bunları şu genel başlıklar altında toplayabiliriz:
1.a) Deprem afetinin yol açtığı kayıpların azaltılmasında “yara sarma” politikası yerine “önceden alınan önlemlerle giderme” politikaları benimsenmelidir.

  1. b) 1999 depremleri sonrasında benimsenen (fakat sonradan yavaşlayan) genel risk azaltma politikası anayasa dahil diğer yasal mevzuata geçirilmelidir.
  2. c) Deprem ve afetler konusundaki kurumsal yapılanma siyasetin üzerinde olmalıdır.
  3. d) Yeni kurumlar yaratmak yerine mevcutların birbirlerini tamamlar ve uyum içinde işler duruma getirilmesi hedeflenmelidir.
  4. e) Afetler Yasası ve buna ait yönetmelikler, İmar Yasası ve buna ilişkin mevzuat ile Strateji Raporunda sayılan diğer mevzuat ilişkilendirilmelidir.
  5. f) Yapı denetimi ve buna ilişkin mevzuat, vatandaşı afet sonrasında çaresizlik içinde bırakmayacak tarzda ele alınmalı, 4708 sayılı Yapı Denetimi Kanunu daha etkili hükümlerle güçlendirilmelidir.
  6. g) Doğal Afet Sigortaları Kurumu (DASK) Kanunu, yeni düzenlemeler yapılarak bir an önce yaşama geçirilmelidir.
  7. h) Teknik iş gücünün yetkinliği mevzuat düzenlemeleriyle sağlanmalıdır.
  8. i) Belediye ve mahalli idarelerin yapılaşma ile ilgili hizmetlerinde düzeltmelere gidilmelidir.
  9. j) Kamu hizmet binalarının projelerinin yeni bir anlayışla gözden geçirilmesi sağlanmalıdır.

Türkiye 1940’larda “deprem yönetmelikleri yapma” bilincinde olan bir ülke olmasına karşın günümüzde ne yazık ki 4-5 büyüklüğündeki depremlerde dahi beklenmedik kayıplarla karşılaşmaktayız. Bunun nedenleri, önümüzdeki şu kadar yılda şu büyüklükte deprem olabileceğini tahmin edemememiz, onlarca televizyon kanalına, internete, radyoya rağmen insanlarımızın bunu bilmemesi veya bilim insanlarımız olmaması değil, “afet güvenli yerleşim” kavramının hiçbir düzeyde yerleşememesi ve yaptırımların sulandırılmasıdır. Mevcut afet, imar, denetim ve zorunlu sigorta ile ilgili yasa ve yönetmeliklerimizin eksikliği, ayrıca belediye yönetimlerimizin insan kaynakları yetersizliği ve siyasi zaafiyetleri nedeniyle uygulama ve yaptırım yetersizlikleri olduğu bilinmektedir. Ancak bu durum, fayın ve heyelanın üstüne, dere yatağına, çamura bina yapın, depreme dayanıksız bina inşa edin, demiri vasıfsız üretin, projeyi yanlış uygulayın anlamına gelmez. Eksiklikleri olsa bile, ülkemiz için şu anda bilinen deprem oluşma olasılıkları, karşılaşılabilecek sarsıntı şiddetleri ve jeolojik özellikler gibi bilgiler ciddiye alındığında ve bunlara göre deprem yönetmelikleri harfiyen uygulandığında deprem zararlarının önemli oranlarda azaltılması sağlanabilir.
1999 depremlerinden sonra, bu ülkede deprem zararlarının azaltılması uygulamalarında yeni yaptırımlar ve düzenlemeler getireceğini umduğumuz niyetler ve kurumsallaşma çabaları, beklenen oluşumları bugüne kadar sağlayamamıştır.  17 Ağustos 1999 depreminin yarattığı sonuçların da etkisiyle, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı 28 Eylül -1 Ekim 2004 tarihinde 360 üye katılımıyla başarılı bir Deprem Şurası düzenlemiş ve Türkiye’nin deprem gerçeğine duyarlılığını ve ilgili sorunlarına çözüm arayış niyetini devlete ve topluma açıklamıştır. (3) Ancak 34 maddelik Şura Kararları sonrası faaliyetlerin ve uygulamaların hızı beklentilerimizin altındadır. Doğaldır ki, deprem ve diğer afet risklerinin azaltılmasına katkı sağlayacak yasa ve yönetmeliklerin birbirlerini desteklemesi ve uyumlu olması beklenir. Ancak, depremden sonra geçen on yıl sonunda, bazı yasaların bugüne kadar çıkmaması nedeniyle bu uyumun sağlanamadığını gerekçe göstermek, durumu açıklamaya yeterli olamaz. Başbakanlık Proje Uygulama Birimi’nce 1997-1999 yıllarında yaptırılan “Afet Zararlarını Azaltmak Amacıyla İmar Sisteminin Revizyonu” raporu üzerinden on yıl geçmiş bulunuyor. İlgili meclis komisyonlarının arşivlerinde bekleyen İmar Yasası Taslağı daha ne kadar bekleyecektir? Yeni İmar Yasası’nda imar affı yasağı, yapı denetim kavramı, sakınım planı, kentsel dönüşüm ve mikrobölgeleme kavramları mutlaka yerlerini almalıdır.

“Zarar azaltma” değil “risk azaltma”
Yasa ve yönetmeliklerde kullanılan sözcük ve kavramların gerçek anlamlarında kullanılması önemlidir. Afetlerle ilgili konularda Türkiye’de “zarar azaltma” ve “risk azaltma” kavramları birbirine karıştırılmıştır. Tercümelerden kaynaklanan kavram yanılsamaları, belirlenen politika ve stratejilerin anlaşılmasını ve topluma anlatılmasını zorlaştırmaktadır. Örneğin İngilizce “mitigation” karşılığı “zarar azaltma” olarak ifade edilmiş, ancak bu sözcüğün “risk azaltma” olarak anlaşılması gerektiği belirtilmiştir (Balamir, 2010). “Zarar” zayıflıklar oranında ortaya çıkan bir sonucu ve durumu göstermektedir. Dolayısıyla risk azaltma afet öncesi ve sonrasında tüm çalışmaları içeren bir sahadır. Bu tür yanlış kullanımlar İl Özel Yönetimi Yasasına (5302) ve Belediyeler Yasasına (5393) sızmış bulunmaktadır (4). “Deprem afetinden korunma ve zararlarını azaltma” yerine “deprem tehlikesinden korunma ve risklerini azaltma” cümlesi daha doğrudur. Tehlikeden korunuruz, riski azaltırız. Böylece afet olmaz veya çok az etkisi olur. Benzer şekilde “afet planı” yapmak yerine riskleri azaltacak “sakınım planı” yapmak gerekiyor.
1999 depremleri sonrası afet öncesi risk azaltma önlemlerini devreye sokacak “Risk Yönetimine” ağırlık veren, dolayısıyla deprem anı ve sonrası “Müdahale Sistemi”nin işini hafifleten bir “Afet Yönetim Sistemi” kurulması gereği tartışılmaya başlanmıştır. (2) Ülke ve kent bazında afet yönetiminde koordinasyon ve yetki kargaşasının farkına varılmış ve bunun sona erdirilmesi birçok rapor ve toplantıda dile getirilmiştir. (1, 2, 3, 5, 6, 7, 8, 9) Ancak kurumlar bir süre sonra yetkilerini ve sahip oldukları güçleri başka kurumlarla paylaşmakta isteksiz davranmaya başlamışlardır. Kurulacak Afet Yönetimi Sistemi, koordinasyon ve yetki karmaşasına son veren, risk azaltma çalışmalarına ağırlık verdiren ve yönlendiren, kaynak yaratmada katkı sağlayan, izleyen ve denetleyen, afet olayına hızlı ve doğru bir biçimde müdahaleyi sağlayacak donanım, yönetim şeması ve insan kaynaklarını harekete geçiren bir yapıda olmalı ve en önemlisi sistem profesyonelce işlemelidir.  Afet Yönetim Sisteminin, bilgi tabanı ve iletişim ağını içeren ve acil müdahalede hızlı çalışan bir “Afet Bilgi Sistemi” en kısa zamanda kurulmalıdır. Ulusal sismik ağ sistemi, afet bilgi bankası ve mikrobölgeleme haritaları bu sistemin vazgeçilmez unsurları olmalıdır.
Deprem Şurası sırasında yapılan tartışmalar sonrası Türkiye’de afet ve acil durum ile ilgili konularda koordinasyonu sağlayacak ve kurumları yönlendirecek bir başkanlık oluşturmak için bir kanun taslağı yazıldı, ilgi kurumlardan görüş alındı ve bu taslak 29/5/2009 tarihinde 5902 sayılı kanunla yürürlüğe konuldu. Kanunda “zarar azaltma” teriminin yer aldığı belirtilerek bunun “risk azaltma” şeklinde değiştirilmesi önerilmiştir (4). Kurulan başkanlığın adı “Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (10)” olup doğrudan Başbakanlığa bağlıdır. İlgi kanunun amaç ve kapsamı  (Madde 1) şöyle tanımlanmıştır (10):
“(1) Bu Kanunun amacı, afet ve acil durumlar ile sivil savunmaya ilişkin hizmetleri yürütmek üzere, Başbakanlığa bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının kurulması, teşkilatı ile görev ve yetkilerini düzenlemektir. Başbakan, Başkanlıkla ilgili yetkilerini bir bakan aracılığı ile kullanabilir.
“(2) Bu Kanun; afet ve acil durumlar ile sivil savunmaya ilişkin hizmetlerin ülke düzeyinde etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve zarar azaltma, olay sırasında yapılacak müdahale ve olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarını yürüten kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanması ve bu konularda politikaların üretilmesi ve uygulanması hususlarını kapsar. TC Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın açıklamalarından bu kurumun Türkiye’de afeti yöneten bir kurum olmayacağı, sadece ilgili kurumlar arasında koordinasyonu, işbirliğini, uyumu sağlamaya çalışacağı, yerelde afeti Valilikler kanalı ile mülki idare amirleri ile yöneteceği, merkezde ise TC’nin bütün bakanlıkları, hükümetin ve devletin bütün kurumları, sivil toplum kuruluşları arasında koordinasyonu ve işbirliğini sağlayarak afet yönetimini gerçekleştirmeye çalışacağı anlaşılmaktadır. Kurum bu görevi yerine getirirken üniversite ve sivil toplum örgütleri dahil olmak üzere ilgili kurum ve kuruluşlardan danışmanlık desteği almaktadır.”

Doğal Afet Sigortaları Kurumu
Doğal Afet Sigortaları Kurumu (DASK) ve Yapı Denetim Yasası gereği kurulan yüzlerce Yapı Denetim Şirketi 1999 depremleri sonrası başlayan olumlu çabaların ürünleridir. Ancak, uygulamalarda beklenen randımanın sağlanamadığı, yasaların bazı zayıflıklarının olduğu konusunda tartışmalar sürmektedir. Prim ödeyen üye sayısı 3,5 milyonu bulan DASK hâlâ kararname ile idare edilen bir kurum durumundadır; oysa ihtiyaçlar doğrultusunda yeni bir düzenlemeyle kanunlaşmalıdır. Sigorta sisteminin yaygınlaştırılması durumunda, giderek artan sayıda yapı sahibinin katılımı ile büyük ölçeklerde bir kaynağın gelişmesi sağlanabilir. Böylece, uzun vadede ruhsatsız yapıların da bu sisteme katılmak üzere tasfiyesi özendirilebilir (2). DASK, yeterli bir prim farklılaşması yaratmamakla sigortanın önemli bir üstünlüğünden yararlanmamakta, yurttaşları güvenli yapılarda ve kentsel çevrelerde oturmaya yönlendirecek yeterli bir güç oluşturamamaktadır. Öte yandan, yakında çok büyük ölçeklere erişmesi umulan sigorta kaynakları, yalnızca deprem sonrası zararları tazmin etme ödevini üstlenmiştir. Sigorta, bu durumu ile can kayıplarını ve bu kayıplara yol açan güvenliksiz ve niteliksiz çevre ve yapılaşmanın iyileştirilmesi gereklerini gözardı etmektedir. Sigorta kaynakları, bu edilgen tutumla, pasif bir birikim ve yalnızca tazminat parasını güvenceye alan bir sistem oluşturmaktadır. Ayrıca, DASK yönetiminin yalnızca bir dizi finansal işlemler ailesinden ibaret değil, çok yönlü sosyal ve ekonomik düzenlemeler yapmayı hedef edinen bir vizyona da yönelmesi tavsiye edilmektedir. Bazı uygulamalara bakan vatandaş DASK sigortası ile devlet destekli konut yardımı tercihi arasında bocalamaktadır. DASK’ın prim havuzunda biriken meblağdan deprem öncesi zarar azaltmaya yönelik iyileştirme ve güçlendirme işlerinde vatandaşa teşvik ve destek sağlanabileceğini göstermesi, sigortaya katılan vatandaş sayısını artıracaktır.

Yapı denetimi meselesi
595 sayılı kararnameden, 2001 yılında 4708 sayılı yasaya dönüşen bir sürecin ürünü olan yapı denetim sistemi beklenen performansı gösterememektedir. Bu yasa kamuya ait yapı ve tesislerle, askeri gizlilik taşıyan yapılar ve köy yerleşik yerlerinde yapılan ruhsata tabi olmayan yapılar hariç, belediye ve mücavir alan sınırları içinde ve dışında kalan yerlerde yapılacak yapıların denetimini kapsamaktadır. Yeni yasada yapı denetim yapılması gereken il sayısı 27’den 19’a düşürülmüştür. Yapı denetim firmasının, yapının taşıyıcı sistemi üzerindeki sorumluluğu 15 yıl olarak belirlenmiştir. Yapı denetim uygulamalarındaki aksaklıkların giderilmesi için bugüne kadar yapılan tartışmalardan çıkan öneriler şunlardır (11, 12, 13):

– Yapı denetim Türkiye’nin vazgeçemeyeceği bir sistemdir.

– Sigorta sistemi yapı denetime bütünleştirilmelidir.

– Bütün illere yayılmalıdır.

– Yapı Denetim Komisyonları illere ve hatta ilçelere şube açmalıdır.

– Kamu yapıları da denetlenmelidir.

– Müteahhitlerin kendi yapı denetim şirketlerini kurma eğilimleri engellenmelidir.

– Halkın deprem güvenliği denetçi-müteahhit pazarlığına heba edilmemelidir.

– Yap-satçıların ve sat-yapçıların denetimi neden ceza olarak adlandırdıkları sorgulanmalıdır.

– Müteahhit yapı denetim şirketini seçmemelidir.

– Yetkin mühendislik sistemi yerleştirilmeli ve yapı denetim sistemi ile bütünleştirilmelidir.

Yapı Denetim Kuruluşları eski Genel Sekreteri Sayın Recep Keskin’in “insanların can ve mal güvenliğinin korunması ilkesinin pazarlığına yol açan bir sisteme dönüşme noktasına doğru gidiliyor” uyarısı dikkate alınmalıdır. Tartışmaların “özel şirket mi yapar yoksa kamu mu yapar” açmazından çıkarılıp “doğru, dürüst ve nitelikli” olarak yapılması çizgisine oturtulması gerekmektedir. ‘Mış’ gibi yapı denetimi bizi 1999 depremi öncesi sürdürülen ve yozlaşan Teknik Uygulama Sorumlusu düzenine geri götürmektedir.

Türkiye’nin deprem karşısındaki zayıflıklarının nedenleri
Ülkemizdeki birçok kent ve yerleşim yeri, arzulanan planlı duruma geri getirilemez biçimde bozulmuştur. 1940’larda başlayan ve tarihi konutlar ile yeşil alanları tüketerek oluşturulan yanaşık düzen apartman modası şimdi site-villa veya residans modasına doğru kaydırılıyor. Plansızlığın ve rantçılığın karanlığında kentlerin har vurup harman savurulmasına göz yumanlar, şimdi son yeşil alanlarda, sınıf atlayanlar için astarı yüzünden pahalı “depreme dayanıklı”, “adları şatafatlı” ve “mutlaka havuzlu” konutlar inşa etme sürecini başlattılar. Kentlerde planlı yerleşimi ıskaladığımız için bugün birçok yerleşim alanında “güçlendirme” veya “yıkıp yeniden yapma” açmazına gelinmiştir. Projesiz, kaçak veya projeli çürük on binlerce yapıyı güçlendirme veya yıkma kararlarını uygulamak sosyo-ekonomik analizi iyi yapılamamış ve yasal uygulamalarına temel oluşturacak yasal altyapısı tamamlanmamış zor bir iştir. Ayrıca bireysel güçlendirmenin parasal getirisi yoktur ve bu yüzden mülk sahiplerine çekici gelmemektedir. Sel yatağındaki evleri ve işyerleri istimlak edilip yeni evlere transfer edilmek istenenlerin yarattığı sosyolojik sorunları biliniyor. Depreme dayanıksız olduğu anlaşılan yapılar söz konusu olduğunda çok daha büyük sorunlar karşımıza çıkacaktır. Prof. Dr. Murat Balamir’in “Yerleşim alanlarımızda yaratmış olduğumuz riskler yalnızca yapı sağlamlığı ile ilgili değildir. ‘İnsanları öldüren yapılardır’, ‘depreme karşı alınacak önlem yapıların tamir takviye işleridir’ gibi indirgeyici yaklaşımlar, konuyu dar bir meslek çerçevesinde tutmakla kalmıyor, kentlerimizde yarattığımız risk zenginliğini de gözardı ediyor’ teşhisi gözardı edilmemelidir.
Balamir (4), Türkiye’nin deprem karşısındaki zayıflıklarının nedenlerini ve bu nedenlerin ülkemizdeki büyük yerleşim alanlarını nasıl “risk havuzlarına” dönüştürdüğünü ayrıntılı incelemiş ve şu başlıklar altında vermiştir:

– Son 50-60 yılda kentleşme ve yapı stoku artışı.

– İmara açılan alanların özelliği.

– Betonarme yapı teknolojisinin aldatıcı kolaylığı.

– Deprem öncesinde önlem alınamayacağı varsayımı.

– Sonradan verilen ek imar hakları ve imar afları.

– Denetimden yoksun kullanım biçimleri.

– Tehlikeli madde stokları.

– Altyapı ve sanayinin korunmasızlığı.

– Acil durum hizmetlerinin yetersizlikleri.

– Afet sonrasında “nasıl olsa devlet yardım eder” önkabulü.

– Kurumsal-yasal düzenleme ve uygulamaların “yara sarma”ya yönelik olması.

– Afetlerde “yara sarmak” üzere hesapsız kaynak dağıtma yoluyla siyaset yapma alışkanlıkları.

Balamir, bu başlıklar altındaki konularda oluşan koşulların, “organize sorumsuzluk” ortamı yarattığını ve bunun bir kültürel yapıya dönüştüğünü belirtmiştir. Kentlerde yapılan gözlemler, ister istemez aklımıza birçok soru getirmektedir. Bu soruların yanıtlarını yerel yönetimler vermek durumundadır. Örneğin, İstanbul metropolünde sokaklarımızın yüzde 65’i 6 metreden daha dardır. İstanbul Deprem Master Planı yapılmasına rağmen şu anda yapılanlar (denetim dışı yapılanlar çoğunlukta) daha geniş midir? Nüfus yoğunluğu çok yüksek olan yerleşimlerde boş ve yeşil alan miktarı artmış mıdır? Yanaşık düzen yapılaşma hâlâ sürmektedir. Yumuşak ve zayıf kat sorunu ülkemizin en salgın hastalığıdır ve arazi darlığı olmayan yerlerde dahi bilinçsizliğin güncel örnekleri olarak bu tür yapılar yapılmaktadır. İki arabanın yan yana geçerken zorlandığı dar sokaklara yol açan veya aradaki sokakları yayalara kapalı olan “kondu gökdelenlerimiz” inşa edilmektedir. Deprem sırasındaki dolaylı kayıpları artıracak nitelik ve dağılımdaki plansız konut-endüstriyel tesisler birlikteliği nasıl düzenlenecektir? Kamu yapılarının ve afet görevli tesislerin deprem güvenli duruma getirilmesi ne kadar sürecektir?
Daha da geç olmadan, Türkiye, özellikle çarpık yapılaşmanın yoğun olduğu kentsel alanlarda “kentsel dönüşümün” uygulanabilen çözümünü arayıp bulmak zorundadır. Ancak kentsel dönüşüm kavramı yozlaştırılmamalı ve bir rant uygulamasına dönüştürülmemelidir. “Toplu Konut İdaresinin İştirakinde” başlıklı ve fiyatları yüzbinlerce doları bulan “depreme dayanıklı prestijli konut” uygulamalarındaki başarıyı büyük depreme hazırlanması gereken kentlerimizde “gerçek kentsel dönüşüm” modeli uygulamalarında da görmeyi bekliyoruz. Örneğin, akademisyenlerin “konut fazlası” saptaması yaptığı Türkiye’de, nasıl bir kentsel dönüşüm modeli oluşturulacaktır? Şehirlere göç eden herkesin, terkettiği yerde öyle veya böyle bir konutu vardır. Ancak, o konutunu bırakıp gelen kişi, şehirde “konutsuz” olarak kayda geçmektedir. Sonra, bu konutsuz insanlarımız ya başlarını sokmak için kendi imkanlarıyla kaçak konut yapmakta veya toplu konut hizmetlerinden konut alma mücadelesine girmektedir. Bu döngüde, Anadolu’nun birçok köy ve ilçesinde konutlar boş kalmakta, göç alan şehirler kaçak, mühendislik eli değmemiş konut deposuna (risk havuzları) dönüşmekte, çevre, su havzaları ve yeşil alanlar hızla yok olmaktadır. Görevi göçü önlemek olan yöneticiler, bu göçü inşaat sektörünün bir lokomotifi gibi görüp, hızla büyüyen kentleri inanılmaz bir vurdumduymazlıkla, geri dönülmez bir çevre ve güvenlik felaketine doğru götürmektedirler. Bu arada, Türkiye’de bir yerlerde hasar yapan veya yapmayan bir deprem söz konusu olunca, nüfus obezitesine uğramış İstanbul akla gelmekte ve “deprem olacak mı, olmayacak mı?” gibi kısır tartışmalar gündeme gelmektedir. Deprem risklerini azaltma sürecinde ileriye dönük planları ve kuralları ödünsüz uygulamadaki başarı, toplumun her bireyinin, sorunun çözümünde kendisinin de bir paydaş olduğunun farkına varmasıyla mümkün olacaktır.

KAYNAKLAR

1) http://www.spo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=19&tipi=4&sube=0
2) UDK Raporu, 2002, Deprem zararlarını azaltma ulusal stratejisi, Nisan 2002. Ulusal Deprem Konseyi, Ankara,100 sayfa.
3) Deprem Şurası Raporu (2004), Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, İstanbul.
4) M. Balamir, 2010, Türkiye’de Kentleşme ve Deprem Türkiye Koşulları ve Uluslararası Yeni Politika Açısından Kentsel Risklerin Azaltılmasi İçin Alınması Gereken Önlemler, TBMM Deprem Komisyonu’na Sunulmak Üzere Hazırlanmış Rapor, 68 sayfa.
5) TBMM Meclis Araştırma Komisyonu Raporu, 2000 http://www.belgenet.com/rapor/depremrapor.html
6) Devlet Planlama Teşkilatı, Doğal Afetler Özel İhtisas Komisyonu Raporu, 2000.
7) Türkiye Ulusal Jeodezi ve Jeofizik Birliği (TUJJB) Deprem Raporu, 2000.
8) Türkiye İktisat Kongresi, Deprem Çalışma Grubu Raporu, Izmir, 2004.
9) T.C. Sayıştay Başkanlığı 2002/2 – İstanbul Depreme Nasıl Hazırlanıyor?, Performans Denetim Raporları (http://www.sayistay.gov.tr/rapor/rapor3.asp?id=27)
10) http://www.afetacil.gov.tr
11) Yapı Denetimi ve Yetkin Mühendislik Çalıştayı, 2008, Ulusal Deprem Konseyi, TÜBİTAK Feza Gürsey Konferans Salonu, Kavaklıdere, Ankara.
12) JICA Raporu, 2004, Türkiye’de Doğal Afetler Konulu Ülke Strateji Raporu, Temmuz 2004, Ankara, 163 sayfa.
13) 1. Ulusal Yapı Denetim Sempozyumu, 2008, 22-23 Kasım 2008, The Green Park Bostancı Hotel, İçerenköy, İstanbul.