Ana sayfa 115. Sayı Kitapları ve sigaraları ile George Orwell

Kitapları ve sigaraları ile George Orwell

Yayın Dünyası

131
PAYLAŞ

Şule Dede

Doluya mı koymalı, boşa mı?

George Orwell hakkında ne düşünüleceği pek de açık olmayan bir yazar. İdeolojik mücadele mi yürütmek lazım, kitaplarını yakmak mı; ajanlıkla mı suçlamalı, yoksa iyi niyeti suistimal edilen bir yazar olarak bağra basmak mı, düşünceleri ve eylemlerini ya da hayatının farklı dönemlerini karşılaştırıp tutarlı mı demeli, tutarsız mı? Orwell’i dost mu bilmeli, düşman mı?

En iyi bilinen iki romanı 1984 ve Hayvanlar Çiftliği’nin soğuk savaş döneminde CIA tarafından kullanıldığının belgeleri ortaya çıktı, geçtiğimiz yıllarda. Hayvanlar Çiftliği için 1954’te çekilen filmin CIA tarafından finanse edildiği belirtiliyordu. Ayrıca Orwell, arkadaşları da dahil olmak üzere çevresindeki komünistleri ihbar ediyordu. Özel yaşantılarında aşırılık gördüğü insanları da… Ve eşcinselleri de… Orwell’in yayıncısının gizlice CIA ajanlığı yaptığı, 1984’ün CIA’in ısmarlama bir kitabı olduğu söylentileri de mevcut.

Oysa Katalonya’ya selamını da biliyoruz Orwell’in. İspanya İç Savaşı’nda savaştığını,  bu sıralar bir dostuna yazdığı mektupta, bu savaş sırasında geçirdiği birkaç ayın kendisini sosyalizme nasıl da inandırdığını okuyoruz. Milislerin ele geçirdiği bir şehrin, Barselona’nın  romantize edilmiş değil, gerçekçi bir tasvirini yaparken duyduğu coşkuyu yakalıyoruz:

“Et ender bulunuyordu, süt bulmanın ise imkânı yoktu. Kömür, şeker ve akaryakıt sıkıntısı çekiliyordu ve ekmek gerçekten kıttı. Bu dönemde bile, ekmek kuyrukları sık sık yüzlerce yardayı buluyordu. Yine de insan halkın mutlu ve ümit dolu olduğuna hükmedebilirdi. İşsizlik yoktu, hayat pahalılığı ise hâlâ fevkalade düşüktü; fukaralığı bariz olan pek az insan vardı. Çingeneler hariç, ortalıkta hiç dilenci yoktu. Her şey bir yana, devrime ve geleceğe iman söz konusuydu; aniden bir eşitlik ve özgürlük çağının doğduğuna inanılıyordu. İnsanlar, kapitalist makinenin dişli çarkları gibi değil de, insan gibi davranmaya çalışıyorlardı.” (1)

Ve bu savaş sırasında bir nişancının boğazına isabet ettirdiği kurşun… Hayatının milis dönemini kapayan bu ağır yaralanma Orwell’in ölümü teğet geçmesine neden oluyor. Bir yandan savaşı bırakmak zorunda kalmanın hüznünü, bir yandan sesini kaybetme tehlikesinin endişe ve korkusunu aktarıyor bize. Eminim, gönlünün bir köşesinden o nişancının iyi hedef almış olmasını dileyenler vardır. Pek çoğunun sosyalist olduğunu kestirmek güç değil. İşte George Orwell’in hayatının gizemi burada yatıyor.

Hem bir sosyalist, hem de bir ajan olunur mu? CIA belgeleri gösteriyor ki, soğuk savaş döneminde yapılacak kapitalist ideolojik propaganda için ABD “içerden” olanları yani sosyalistleri kullanmayı hedefliyor. Eski solcular, Troçkistler es geçilmiyor; irtibat kuruluyor. Sovyetlerin dürüst edebiyatçılar üzerinde baskı ve zulüm uyguladığını yazan, burada ifade özgürlüğünün esaretinden dem vuran bir yazarın CIA’in ilgisini çekmesi oldukça normal. Fakat Orwell, bilerek ve isteyerek işbirliğine yanaşmış mıdır? Totaliter bulduğu Sovyetler sosyalizmine karşı düşmanlığı, kapitalizme düşmanlığının önüne geçmiş midir?

CIA belgelerinin gerçek olmadığı argümanını saymazsak, Orwell hakkında alınacak kestirmeci olmayan bir tartışmanın ekseni bu sorularla belirleniyor. Orwell Sovyetler’i eleştiren, kınayan hatta onun bir sosyalizm uygulaması dahi olmadığını savunan yazılar yazabilir; fakat bunlar, ne CIA’in kucağına atlamasının bir kanıtı ne de nedeni olabilir. Bugünden Orwell’e bakarken en azından kapitalizmle yollarının nasıl kesiştiğini anlamaya çalışmak hem daha incelikli dersler çıkarmaya, hem de sosyalist olduğunu söyleyen başarılı bir yazara hakkaniyetli yaklaşmaya yarar. Üstelik eğlencelidir de…

Orwell’in toplam 16 yıl içinde yazdığı 9 kitap ile 700 makale ve yazısı bulunuyor. Bunların pek çoğu Türkçeye çevrilmedi. Fakat çevrildikçe ele geçen yeni bilgiler, değerlendirmelerimize yeni ışıklar tutuyor. Bu ışıklardan bir kısmına, Temmuz ayında basılan ve yazarın yedi makalesinden oluşan Kitaplar ve Sigaralar kitabından erişmek mümkün.

Kitaplar ve Sigaralar’da konuyla doğrudan alakalı makalelerden biri “Yazının Korunumu”. Yazarın basın özgürlüğü ile ilgili bir konferansta dinlediklerine yönelik yazılmış. Aktardığına göre konferansta, basın özgürlüğüne ilişkin doğru dürüst bir iki kelam edilmemesi ile birlikte Sovyetler’in konuyla ilgili duyarlılığı ve uygulamalarına övgüler yağdırılmış. Kullandığı dil itibariyle anlıyoruz ki, içerlenmiş Orwell. Totaliter rejimlerde ifade özgürlüğünün bir susma halinden çok bir “örgütlü yalan söyleme durumu” tarafından alıkonduğunu, edebiyatın baskılar nedeniyle makineleştiğini, özellikle şiirin öldürüldüğünü söylüyor. Bu konuya verdiği önemi, katıldığı konferansta övgüler yağdıranlara hitap etmeyi ihmal etmeden, açık bir dille gerekçelendiriyor: “Şu anda tek bildiğimiz, kimi vahşi hayvanlar gibi hayalgücünün de esaret altında üreyemeyeceği. Bu gerçeği görmezden gelen her yazar ya da gazeteci –ki Sovyetler Birliği’ne yönelik neredeyse her övgü bu tür bir inkar anlamına geliyor- aslında kendi mahvoluşuna çağrıda bulunmuş oluyor.” George Orwell, hayalgücünün kullanılabileceği tüm alanlarda (radyo, reklam, propaganda, gazetecilik, sinema gibi) makineleşmeyi bir var oluş sorunu olarak görüyor. Orwell çözümü, öznel duygu ve yargıların çarpıtılmasına izin vermemekte buluyor. “’Uygunsuz’ olacağı ya da birilerinin ’eline koz vereceği’” düşüncesiyle öznel fikirlerini söylemekten kaçınmayıp, düşüncelerinde kasten tahrifat yapmaktan uzak durmak. Soğuk savaş gibi kırılgan bir dönemde bile…

İçeriği bakımından oldukça yoğun bir makale “Yazının Korunumu”. Bir köşeye not edilmesi gereken pek çok şey var. Fakat Orwell’i anlamaya çalışacaksak, yaptığı bir eleştiri insanı özellikle düşündürüyor: “Yazarın ya sadece bir eğlence üreticisi ya da bir propaganda çizgisinden diğerine bir laternacının akorları değiştirdiği kolaylıkta geçebilen, satılık ve otomatiğe bağlamış bir kalem olduğunu varsayıyorlar.” Totalitarizm içinde yazarların durumunu bu şekilde tespit eden Orwell, bugünlerde aynı eleştiri ile mahkûm ediliyor. Orwell’i anlama çabası içinde, tutarsızlık, haksızlık, yanlış anlama, iftira gibi bir sürü kelime ve bir yığın olasılık kafamızda dönmeye devam ediyor. Orwell yazını ile ne yapacağımızı hâlâ bilemiyoruz. Bilmek için bu düşündürücü, rahatsız edici, şaşırtıcı ve karanlık takibe devam…

KAYNAK

1) George Orwell, Katalonya’ya Selam, Bgst Yayınları, 2012, 3. Baskı.

Kitaplar ve Sigaralar, 1936-52 yılları arasında yazılmış yedi makaleden oluşuyor. Az okumanın, hep söylendiği üzere kitapların pahalı olmasıyla mı ilgili olduğunu sorguladığı ve ciddi hesaplamalara giriştiği makalesinin adı “Kitaplar ve Sigaralar.” Orwell’in kendisi ile ilgili bilgi verdiği iki cümle vardır: “İngiliz mutfağını ve İngiliz birasını, Fransız kırmızı şarabını ve İspanyol beyaz şarabını, Hint çayını, sert tütünü, kömür ateşini, mum ışığını ve rahat sandalyeleri severim. Büyük kasabaları, gürültüyü, motorlu araçları, radyoyu, konserve yiyecekleri, merkezi ısıtmayı ve modern mobilyaları sevmem.” Bu kitapta da aynı yalınlık ve samimiyetle Orwell’i yakından tanıyor, çocukluk günlerinden sahaflık deneyimlerine kadar ona eşlik ediyoruz.

 

Künye: Kitaplar ve Sigaralar, George Orwell, Çev. Levent Konca, Sel Yayıncılık, 2013, 119 s.

Bilimkurgu ve fantastik edebiyat tartışılıyor

Geçtiğimiz yıl, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ile Yıldız Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümleri,  her yıl Türkçe edebiyatın tartışıldığı bir sempozyum düzenleme kararı almıştı. 27-28 Kasım tarihlerinde düzenlenen geçen yılki sempozyumun başlığı “Edebiyatın Üvey Evladı Polisiye” idi. Bu yıl düzenlenecek sempozyumun konusu ise açıklandı: “Türkçe Edebiyatın Hayalperest Çocuğu: Bilimkurgu ve Fantastik Edebiyat”. 14-15 Kasım 2013 tarihlerinde Yıldız Teknik Üniversitesi Yıldız Kampüsü Oditoryumu’nda yapılacak olan sempozyum un düzenleme kurulu tarafından belirlenen sorunsallar ve konu başlıkları şöyle:

“Bilimkurgu-Fantastik ve sınırları: Bilimkurgu ve fantastiği ayırt eden unsurlar neler? Türü tanımlayan sınırlar nerede başlar, nerede biter? Ya da var mıdır bu sınırlar gerçekten de? Veya gerekli midir? Buradan devamla, bilimkurgu, fantastik ile polisiye roman, gotik anlatı, büyülü gerçekçilik vb. ilişkisi nasıl kurulabilir?

– Bilimkurgu-Fantastik ve Ütopya:  Bilimkurgu ve fantastik anlatıda ütopya ve distopya nasıl kurulur? Bu kurgu, dönemden döneme nasıl dönüşür?

– Bilimkurgu-Fantastik ve Yayın Piyasası: Türün son zamanlarda artan popülaritesini nasıl açıklamalıyız? Örneğin internet gibi yeni mecraların ya da gelişen basım teknolojilerinin bu popülariteye katkısı nedir? Ama belki de bilimkurgu ve fantastik her zaman popüler türlerdi… Ya gençliğin bilimkurguya artan ilgisi? Gençlik hakikaten bu türü tercih mi etti, yoksa bir manipülasyonun sonucu mu bu (Kara Adamların bir komplosu olmasın)? Peki ya, bu ilginin sonuçları neler olabilir? Gençlik bir kaçış edebiyatına mı sığınıyor, yoksa yeni bir dil mi arıyor? Peki ya, neden tam da şimdi ortaya çıkıyor yeni bir dil arayışı?

– Bilimkurgu-Fantastik ve Politika: Bir önceki sorunsaldan devamla, bilimkurgu ve fantastiği sırf popüler oldukları için apolitik türler olarak kabul edebilir miyiz? Yoksa politik sözlerin ve ideallerin, bilinen politik dilin dışında konuşan bir taşıyıcısı mıdır bu anlatılar? Veya belki de bilimkurgu ve fantastik ile politika arasındaki ilişki de tarihseldir… O zaman bilimkurgu ve fantastik içinde politik dil, dönemden döneme nasıl kurulmuş ve dönüşmüştür?

– Bilimkurgu-Fantastik ve Tarih: Geleceğe ya da zamanüstüne&zamandışına odaklanan Bilimkurgu-fantastiğin zamanı ile çıpasını geçmişe atmış tarihin zamanı arasındaki ilişki nasıl kurulmuştur? Ya da tarihin ve bilimkurgu- fantastiğin zaman tasavvuru arasında nasıl ortaklık ve farklılıklar vardır? Tarihsel romandaki bilimkurgusal ve fantastik öğeler ve bilimkugu-fantastik içindeki tarihsel öğeler nelerdir? Hatta buradan daha tekinsiz bir soruya daha gidebiliriz: Tarihsel anlatı içindeki bilimkurgusal ve fantastik öğeler neler olabilir? Çünkü bilimkurgu geleceğe yönelmiş bir kurgu iken, tarih geçmişe yönelmiş bir kurgudur belki. O zaman şu soruyu da soralım: Bilimkurgu ve fantastik anlatıda kurulan ütopya ve distopya ile tarihin ve tarihsel romanın ütopya ve distopyaları arasında ne tür paralellikler ve ayırımlar var?

– Bilimkurgu-Fantastik ve Geleneksel Edebiyat: Halk edebiyatında ve divan edebiyatında fantastik öğelerin yeri nedir? Olağanüstünün alanında gezinen başka anlatılarla, masallarla, efsanelerle bilimkurgu-fantastik edebiyat arasındaki ilişki nasıl kurulabilir? Ve geleneksel edebiyat, modern bilimkurgu ve fantastiği nasıl etkilemiştir?

– Bilimkurgu-Fantastik ve Toplumsal Cinsiyet: Bilimkurgu vasıtası ile toplumsal cinsiyet nasıl inşa ediliyor? Bilimkurgu ve fantastik hakikaten de bir erkek dünyası mı? Bu dünyada kadın yazarlara yer var mı? Ve yazarın cinsiyeti kurguda belirgin bir farka yol açıyor mu? Peki ya kahramanların cinsiyeti? Kadın, erkek ya da başka cinslerden kahramanlar arasında, eylemleri, karakterizasyonları, amaçları vb. açısından dikkate değer ayırım çizgileri var mı?

– Bilimkurgu-Fantastik ve Tercüme: Bilimkurgu ve fantastik edebiyat tercümelerinde kaybolan, geriye kalan ve uyarlanan unsurlar nelerdir? Bilimkurgu-fantastik gibi ‘olağanüstü ve hayalî’ unsurlarla işleyen türler bir kültürden diğerine aktarılırken, farklı kültürler arasındaki  ‘olağan ve dünyevî’ farklılıklar ve benzerlikler, karşılıklı korku ve önyargılar nasıl yankılanır?

– Bilimkurgu-Fantastik ve Görsel Kültür: Bilimkurgu-fantastik bağlamında yazılı ve görsel kültür arasındaki ilişki nasıl kurulur? Yazılı olan görsel olana aktarılırken ne, nasıl temsil edilir; ne dışarıda bırakılır ve elbette ne eklenir?”

Öyle görünüyor ki, verimli tartışmaların yürütüleceği bir etkinlik olacak. Sempozyuma katılmanın hazzını vermese de, katılamayanlar için 2014 yılı içinde seçme metinlerden oluşan bir kitap yayımlanacak.

1) LTI (1 sayfa)

2) George Orwell 1,5 sayfa

3) Gezi kitapları (2500)

4) Kriz (2500)

5) Sempozyum duyurusu (2000)

6)  İstisna şehrin müstesna hali (belki)