Ana sayfa 116. Sayı Atıf yapma(ma) sanatı!

Atıf yapma(ma) sanatı!

119
PAYLAŞ

Bilim literatürü, kötü atıf örnekleriyle doludur. Hatta doğru atıf yapmama sanatından da söz edebiliriz. Bu sanatı icra ederken örneğin rakip bir araştırma grubunun yayınlarına atıf sayısını asgari düzeyde tutar, kendi yayınlarımızı kaynak göstermek yoluyla başkasının yayınlarına atıf yapmaktan kurtulur, özel bir görüşme esnasında başkalarından aldığımız fikirleri o kişileri zikretme ihtiyacı duymaksızın kullanırız. En ünlü örneklerden biri Rosalind Franklin’in DNA yapısının keşfindeki katkısının hasır altı edilmesidir.

Rosalind Franklin’in 51 nolu X-ışını DNA fotoğrafı.

Düzgün atıf yapmak, bilimsel makale yazma sanatının önemli bir parçasıdır. Atıflar, literatüre mal olmuş kaynaklardan tam hangi malzemenin alınarak kullanıldığını eksiksiz ve net bir şekilde ortaya koyar. Biliminsanları şunu iyi bilirler ki kaynak gösterme konusunda işlenen herhangi bir hata, kariyerleri için bir baş ağrısı, bazen bir kara leke, hatta kimi zaman bir ‘ölüm fermanı’ niteliğinde olabilir. Fikrî mülkiyet ve entelektüel özgünlüğün adeta kutsal sayıldığı bu camiada, biliminsanlarının kaynak göstermede hataya düşmelerini önleyen ve bir bildiri, makale ya da kitap yazdıklarında kendilerini kötü atıf yapma yoluna düşmekten koruyan bir Atıf Tanrıçasının olduğuna inanmamız gerekir. Bilim dünyasındaki doğru ve namuslu atıf yapma geleneği ve ideali, önceden yayımlanan çalışmaların hakkını vermek bakımından son derece önemli olduğu kadar, her araştırmacıya, zaman içerisinde yapılacak olan atıfların da kendi katkılarını kayıt altına alacağına dair güvence vermektedir.

Ancak her beşeri faaliyetin mükemmeliyetten uzak olduğunu biliyoruz: Onu yakalamak, sanatta olduğu kadar bilimsel alanda da pek az insana mal olmuştur – Mozart’ın kusursuzluğa erişmiş olmasını hayranlık ve dehşetle gözlemleyen Salieri’nin Amadeus filmindeki “Vasatlık diz boyu ve her yerde” diye haykırışı hâlâ belleklerimizde. Dolayısıyla atıf yapma sanatında da benzer bir tespit söz konusudur: Bilim literatürü, kötü atıf örnekleriyle doludur. Hatta eğer tersinden bakacak olursak, doğru atıf yapmama sanatından da söz edebiliriz. Bu sanatı icra ederken örneğin rakip bir araştırma grubunun yayınlarına atıf sayısını asgari düzeyde tutar, kendi yayınlarımızı kaynak göstermek yoluyla başkasının yayınlarına atıf yapmaktan kurtulur, özel bir görüşme esnasında başkalarından aldığımız fikirleri o kişileri zikretme ihtiyacı duymaksızın makalemizin bir parçası yaparız. Dolayısıyla, “sehven ya da kasten yapılmamış atıflar” ile doludur bilimsel yayınlar literatürü. Meşhur örnekler de mevcuttur doğal olarak.

 

DNA yarışı

James Watson ile Francis Crick’in çift sarmallı bir omurga etrafında kurulmuş DNA molekülü modellerini açıklayan devrim niteliğindeki 1953 yılı makaleleri adeta nefes kesen bir yarışma sonucu ortaya çıkmıştı. O sıralar DNA yapısının sırrını çözmekle uğraşan esasen üç ayrı grup vardı: Cambridge Üniversitesi Cavendish Laboratuvarı’ndaki Watson ile Crick’in yanı sıra, Londra King’s College Biyofizik Ünitesi’ndeki kristalografi uzmanları Rosalind Franklin ile Maurice Wilkins ve Caltech’te (California Institute of Technology) kimyacı Linus Pauling. Bu üç grubun çalışmaları at başı gidiyordu.

Pauling (1954 ve 1962 yıllarında iki Nobel Ödülü alarak tarihe tek başına çift Nobel ödülüne sahip olan tek kişi olarak geçecekti), DNA’nın üç sarmallı bir yapıya sahip olduğunu tahmin ediyordu. Bu varsayımın hatalı olduğunu bilen ve üstün zekalı Pauling’in en fazla beş-altı hafta içerisinde hatasından dönüp doğru cevaba ulaşabileceğinden endişe eden Watson ve Crick kendi çalışmalarını var güçleriyle hızlandırmışlardı. Dört hafta süren yoğun bir çalışma dönemi sonunda, DNA’nın yapısını açıklayabilecekler ve Nature dergisinin 25 Nisan 1953 tarihli sayısında yayımlanan “A Structure for Deoxyribose Nucleic Acid” başlıklı makaleleri bilim tarihinde yerini alacaktı (aşağıda göreceğimiz üzere, 1962 yılında Maurice Wilkins ile birlikte buluşları için Tıp Nobel Ödülü’ne layık görüleceklerdi). Pauling, modelini organik bazların dışarıya doğru baktığı üç sarmallı bir yapı etrafında tanımlarken, Watson-Crick modelinde çift sarmallı bir yapı söz konusuydu. Basitleştirecek olursak DNA, kendi üzerinde burkulmuş uzun bir dayama merdiven gibiydi: Merdivenin sağ ve sol kirişleri birlikte burkulunca, birbirini sarmalayan iki sarmal ortaya çıkıyordu. Kirişler arasında monte edilmiş ‘basamaklar’ iki sarmalı birbirine bağlıyordu. Biyokimyanın diliyle söylersek, ‘kiriş’leri oluşturan moleküller şeker-fosfat molekülleri ve basamakları oluşturan molküller ise baz çiftleriydi: Her çifti oluşturan bazlardan biri ‘sağ’ kirişe diğeriyse ‘sol’ kirişe aitti. Bu modelde, Adenin (A), Timin (T), Sitozin (S) ve Guanin (G) adında dört tür organik baz vardır. A bazı sayısının T bazı sayısına, ve S bazı sayısının G bazı sayısına her zaman çok yakın olduğu bilindiği için, Watson ve Crick, bu bazların, sadece A-T veya S-G şeklinde birbirlerine bağlanabileceği sonucuna varmışlardı. Yani özetle, kendi üzerine burkulmuş merdivensi yapıdaki basamaklar, birbirine bağlanmış A-T veya S-G bazlarından oluşuyordu. Yapının bir çift sarmaldan oluştuğu ayrıca baz çiftlerinin bu çift sarmalın iç kısmında yer aldığı, DNA’nın yapısını açığa çıkarmak yolunda kilit varsayımlardı. Peki, Watson ve Crick DNA yapısını deşifre ederken ne gibi ipuçlarından faydalanmışlardı? Bu sorunun yanıtını verebilmek için, biraz önce ismi geçen bir diğer karaktere dönmemiz lâzım.

 

Rosalind Franklin

Rosalind Franklin, 1920 yılında zengin bir Yahudi ailesinin ikinci çocuğu olarak Londra’da dünyaya gelmişti. Orta ve lise eğitimini parlak bir öğrenci olarak tamamlayan Franklin, sonrasında Cambridge Üniversitesi’nde kimya okumuş ve akabinde bir süreliğine bir devlet araştırma kuruluşunda kömür ve kömür gözenekliliği (porozitesi) konusunda araştırmacı olarak çalışmıştı. Bu dönemdeki çalışmaları, 1945 yılında tamamladığı doktora tezi için bir temel oluşturmuştu. 1947 yılının başlarında, bazı tanıdık biliminsanlarının aracılığı ve desteğiyle Paris’teki Devlet Merkezi Kimya Hizmetleri Laboratuvarı’nın araştırmacı kadrosuna katılmak üzere bir iş teklifi almıştı. Dört yılını geçireceği bu laboratuvarda karşılaştığı Jacques Mering, Franklin’in mesleki kariyerini derinden etkileyecekti.

Bir X-ışını kristalografisti olan Mering, maddenin atom veya molekül dizilimlerini üç  boyutlu olarak incelemeye yönelik X-ışını difraksiyon tekniğini sadece düzenli bir iç yapı gösteren katılara değil aynı zamanda “amorf” yani şekilsiz maddelere de uyguluyordu. Franklin, Mering’den adeta ‘el aldı’ ve Paris’te yaşadığı dönemde farklı materyallerin yapısı üzerine çalışarak ileri derecede uzmanlık kazandı. O sıralar X-ışını kristalografi tekniklerini biyolojik maddeye de uygulamak biliminsanlarının ilgisini çekmeye başlamıştı. Londra’daki King’s College, bu konuda başta gelen araştırma laboratuvarlarından biriydi. Dolayısıyla kariyerini bu çalışma alanına yönlendirmek isteyen Franklin için Londra King’s College’e girmek oldukça çekiciydi. Nitekim bu kariyer hamlesi fazla zor olmadı, Paris’teki çalışmaları ve bu arada yayımladığı birçok makale sayesinde King’s College’in kapıları Franklin’e açıldı.

1951 yılı başında King’s College’de Biyofizik Birimi’nde çalışmaya başlayan Franklin, birimin müdürü John Randall’ın isteği üzerine DNA molekülünün yapısını X-ışını teknikleri kullanarak incelemeye koyuldu. Aynı birimde bu konuda bir süredir çalışmakta olan kristalografi uzmanı Maurice Wilkins ve onun doktora öğrencisi Raymond Gosling de vardı. Ama ne var ki Franklin’in iş ilişkileri ilk başlardan sarpa sardı. Bu durumun Randall’ın, DNA difraksiyon araştırmalarının başına Franklin’in geçeceğine ve bundan böyle Gosling’in tez çalışmasının danışmanlığını da Franklin’in üstleneceğine dair kararını Wilkins’e tam net bir şekilde tebliğ etmediğinden kaynaklanabileceği düşünülüyor. Dolayısıyla Franklın’in işe başladığı günlerde tatilde olan Wilkins işine tekrar döndüğünde, Gosling’i Franklin ile birlikte çalışır buldu. Bu andan itibaren, Franklin ile Wilkins arasındaki sürtüşmeli çalışma ortamı aralıksız sürdü.

Rosalind Franklin laboratuvarda.

Franklin ile Gosling bir süre sonra ölçümleri sayesinde DNA’nın iki farklı yapısını gün ışığına çıkararak  önemli bir buluş yaptılar: DNA ipliği çok nemli ortamda uzun ve ince (DNA’nın A şekli), kuru olunca ise kısa ve kalın (DNA’nın B şekli) bir yapı sergiliyordu. Franklin ile Wilkins arasındaki gerginliğin devam ettiğini gözlemleyen Randall, iki araştırmacının araştırma konularını bir nebze ayırmanın daha sağlıklı olacağını düşündü: Böylece Franklin’i A-şekli, Wilkins’i de B-şekli DNA üzerine çalışmaya yöneltti. Ocak 1953’e gelindiğinde, Franklin hem A-DNA’nın hem de B-DNA’nın bir çift sarmal şeklinde olduğuna ikna olmuştu. Kısa bir süre sonra, çalışma ve görüşlerini özetleyen A-DNA yapısı üzerine yazdığı iki makaleyi Acta Crystallographica dergisine yolladı. Makaleler 6 Mart 1953 tarihinde, yani Crick ile Watson’un DNA modelini son şekliyle ortaya koymalarından tam bir gün önce, derginin editörüne ulaştı. Franklin, Crick ile Watson’un çalışmalarındaki son gelişmelerden habersizdi. Peki, Crick ile Watson da mı Franklin’in ulaştığı sonuçlardan habersizdi?

 

Franklin’in hasır altı edilen katkıları

30 Ocak 1953 gününe geri dönelim. King’s College’deki meslektaşlarını telaş içerisinde ziyaret etmeye gelen James Watson’un yanında Linus Pauling’in yeni makalesinin bir önbaskısı bulunmaktadır. Bu makalede Pauling ve Corey, Watson ve Crick’in hatalı ilk modeline benzer bir model öne sürmekteler: Önerdikleri üç sarmallı DNA modelinin yanlış olduğunu bilen Watson, King’s College’deki meslektaşlarının bu son gelişmeye dikkatini çekip birlikte çalışabilecekleri mesajını vermek istemektedir. Franklin’den beklediği desteği alamayan Watson buna karşın dostu Wilkins’in ilgisini çekmeyi başarır. Konuşmaları esnasında Watson’a yardımcı olmak isteyen Wilkins, bir ara bir fotoğraf teşhir eder: Franklin’in X-ışınıyla çekmiş olduğu 51 nolu B-DNA fotoğrafı. Görüntüyü inceleyen Watson heyecanlanmaya başlar. “Resmi görür görmez ağzım açık kaldı ve nabzım deli gibi atmaya başladı” diyecekti o anı daha sonra hatırlarken. Görüntüdeki haç şeklindeki örüntüler DNA yapısının bir çift sarmal şeklinde olduğuna işaret ediyordu. Ancak Wilkins, 51 nolu fotoğrafı Watson’a Franklin’den izinsiz göstermişti (fotoğraf, 100 saatlik bir pozlandırma sonucu kısmen Franklin’in kendisinin geliştirdiği bir cihaz kullanılarak elde edilmişti). Bu fotoğrafın kendisinde bulunmasının nedeni de şuydu: Franklin o sıralar King’s College’i terk etmek üzereydi ve Biyofizik Birimi’nin müdürü John Randall, King’s College’de yürütülen çalışmaların ve burada elde edilen tüm sonuçların King’s College’de kalmasını istemişti, dolayısıyla Franklin elindeki fotoğrafları Wilkins’e teslim etmişti.

Watson ve Crick (Wilkins ile birlikte) 1962 yılı Nobel Tıp Ödülünü aldılar. Franklin’in çalışmaları iç edilmişti.

Şubat ayı boyunca B-DNA üzerine odaklanan Watson ve Crick, metal teller ile Franklin’in yol gösterici X-ışını görüntülerinden faydalanarak üç boyutlu bir DNA modeli oluşturmaya çalışırlar. Watson, “kirişlerin” dışarıda kaldığı ve bazların içeriye baktığı bir modele odaklanır. Dahiyane bir güdüyle, bazların birbirleriyle sadece belli bir şekilde bağlanabileceği sonucuna varır: A bazı T bazıyla ve S bazı G bazıyla eşleşebilirdi ancak. Crick ile Watson 25 Nisan’da yayımlanan makaleleriyle buluşlarını dünyaya duyurur ancak bu sonuca varmalarında o denli önemli rol oynayan Franklin’in X-ışını fotoğraflarına dair, makalelerinin sonunda üstü kapalı bir ima dışında bir atıfta bulunmazlar. Şöyle derler: Londra King’s College’deki Dr. M. H. F. Wilkins, Dr. R. E. Franklin ve birlikte çalışanlarının yayımlanmamış deney sonuçları ve fikirlerinden genel hatlarıyla haberdar olmak da bizler için özendirici oldu (We have also been stimulated by a knowledge of the general nature of the unpublished experimental results and ideas of Dr. M. H. F. Wilkins, Dr. R. E. Franklin and their co-workers at King’s College, London.)

Aslında Rosalind Franklin’in DNA yapısının Watson ve Crick tarafından keşfedilişine katkısı sadece bir fotoğraftan ibaret değildi. Örneğin Şubat ayında Francis Crick’in tez danışmanı Max Perutz’un, Aralık 1952’de yazılmış ve Franklin’in kristalografik çalışmalarını özetleyen ve ifşa edilmemesi gereken bir raporu Crick ile Watson’a gösterdiği bilinmektedir (Bu hareketinden dolayı Perutz yıllar sonra özür dileyecekti). Ayrıca Watson, Franklin’in Kasım 1951’de verdiği ve A-DNA ile B-DNA olarak DNA’nın iki farklı şeklini ve DNA molekülünün yapısına ilişkin veri ve görüşlerini -özellikle fosfat gruplarının yapının dış kısımlarında (‘kirişlerde’) yer aldığı bilgisini- açıkladığı bir seminerde şahsen bulunmuştu.

Franklin Nisan 1958’de 37 yaşında kansere yenik düştü.

Watson ve Crick’in makalelerinde kaynak gösterme konusunda sergiledikleri tutum etik miydi? Şayet Franklin’in 51 nolu fotoğrafı ve diğer sonuçlarıyla yönlendirilmeseydiler DNA’nın doğru modeline bu kadar kısa bir zamanda ulaşabilmeleri mümkün olabilir miydi? Franklin’in fotoğrafının yokluğunda, Linus Pauling doğru modele onlardan önce ulaşabilir miydi? Cambridge ve King’s College’deki laboratuvar müdürleri arasındaki bir anlaşma sonucu, Watson-Crick makalesinin yayımlandığı Nature dergisinin 25 Nisan 1953 sayısında, Franklin ve Wilkins’in yazarlığını yaptığı ve dergide 2. ile 3. sırada yer alan birer makale de yayımlanmıştı. Ama ne var ki Watson-Crick makalesi X-ışını fotoğrafları içeren bu iki makaleye de atıf yapmıyordu. Aksine Franklin kendi makalesinin ilk versiyonuna daha sonradan bir not düşerek -Watson ile Crick’in kendi sonuçlarından faydalandığından haberdar değildi- “Dolayısıyla fikirlerimiz genel hatlarıyla bir önceki makalede Watson ile Crick tarafından öne sürülen model ile tutarsız değildir” demişti.

 

İki üzücü olay

Bu vakanın doğurduğu etik sorular hakkında bilim tarihçileri tarafından çok yazıldı çizildi, bu konuya burada girmeyeceğiz. Ancak iki üzücü olaya değinmeden bitirmeyelim.

Yukarıda söz ettiğimiz gibi, o türbülanslı Şubat’53 ayında Franklin King’s College’den ayrılmak üzereydi. Mart ayında King’s College’e veda etti ve kariyerini Londra’daki Birkbeck College’de araştırmacı olarak sürdürdü. Burada, Randall ile anlaşmaları uyarınca DNA üzerine çalışmaktan feragat edip tütünün mozaik virüsünü ve RNA’nın yapısını incelemeye başladı. Ancak 1956 yılına gelindiğinde Franklin’in sağlık sorunları baş göstermeye başladı. Kanserle mücadelesi daha iki yıl kadar sürdü ve Nisan 1958’de hastalığa yenik düştü. Öldüğünde 37 yaşındaydı. Birkbeck College’de geçirdiği sürede çok sayıda bilimsel makale yayımlamış ve yönettiği araştırma grubu yapısal viroloji branşının temelini atmıştı.

1962 yılının Tıp Nobel Ödülü, Francis Crick, James Watson ve Maurice Wilkins’e “nükleit asitlerin moleküler yapısının keşfi ve bunun canlı materyalde bilgi transferindeki önemi için” verildi. Nobel ödülleri sadece hayatta olan kişilere verildiğinden, ödülü kazananlar arasında dört yıl önce yaşamını yitirmiş olan Franklin doğal olarak yer alamazdı. Ama ölmemiş olsaydı eğer, Wilkins’in yerini Franklin mi almış olurdu sorusunu sormadan edemeyiz… Nobel ödülünün 1960’lı yılların başlarına kadar bekletilmesinin nedenleri arasında, Crick-Watson modelinin gerçek ile örtüşüp örtüşmediği konusunun bilim camiasında bir süre daha tartışmaya açık kalmış olmasıdır. Hatta her zaman deneysel kanıtın üstünlüğüne inanan Franklin’in bile, Crick ile Watson’un modelinin spesifik moleküler yapısı hakkında “Çok güzel fakat onu nasıl kanıtlayacaklar acaba?” sorusunu sorduğu rivayet edilir. Wilkins’in adının Nobel ödülünde yer almasının nedeni ise, Crick-Watson modelinin deneysel düzeyde kanıtlanmasındaki katkılarından ve DNA difraksiyonu çalışmalarına ön ayak olmuş olmasından kaynakladığı ileri sürülmüştür.

İlk başlarda söylemiştik: Bilimsel bir yayında düzgün atıf yapmamak da bir sanattır.