Ana sayfa 116. Sayı Zamana ve ölüme dirençli harici belleğimiz: yazı

Zamana ve ölüme dirençli harici belleğimiz: yazı

136
PAYLAŞ

Nalân Mahsereci

Yazı, zaman ve mekân sınırlarını aşabilen, kalıcı bir iletişim teknolojisidir. İnsanlığın harici belleğidir. Etkisi sınırlı bir zaman diliminde kalmaya mahkûm olan sözü, bir mekâna kaydederek, zamana karşı korumaya alır. Sözü görsel olarak depolayarak kalıcılaştırır.

 

Direnenlerin yazıları vardı duvarlarda. Pek çoğu silindi, üzeri boyandı alelacele; olsun, hemen hepsi (hiç değilse dijital) kayıt altında. Önceleri duvarlarda yalnızca muktedirin sözleri olurdu. Yazı, egemenlerindi. Mülkün kaydı için geliştirilen resimli kayıt tutma sisteminden evrimleşmiş bir teknolojiydi; tarımın gelişmesinin, artı-ürünün oluşmasının, tahılların depolanması gereğinin bir sonucu olarak, ürünlerin ve hayvanların alacak verecek hesabını tutmaya yaramıştı.

Yazının gelişiminin ilk basamaklarında yer alan Sümer resimyazısında, nesneler, kavramlar ve düşüncelerin her biri ayrı resimlerle gösterilirdi; araştırmacılar 1500 ilkel piktogram (resimyazısı) saymıştır. Yüzyıllar geçtikçe işaretler sadeleşmiş, gönderme yaptıkları nesneyi canlandırmaz olmuş, soyutlaşmıştır. Yazı üretimini (o dönem için) pratikleştiren araç gerecin de etkisiyle niteliksel bir sıçrama gerçekleşmiş, çiviyazısına geçilmiş; işaret sayısı 1200’e inmiştir. Sayıca bu kadar çok işareti okuyup yazmayı öğrenmek, ancak uzun bir eğitim süreciyle mümkün olabilirdi; az sayıda insanın bunu gerçekleştirmesine fırsat verildi: Yazı, bilgi saklamak, bilgi üretmek demekti; bu işlevler iktidarı elinde tutanların güdümünde olmalıydı, tapınaklarda egemenlerle sıkı temas halinde bir yazıcılar tabakası oluştu.

Okur-yazarlık, sonraki binyıllar boyunca yönetici sınıfları ve çevresindekileri, halkın genelinden ayırmaya yarayan bir nitelik olmayı sürdürdü. İktidarı sağlamlaştırmanın, ideolojik hâkimiyet kurmanın aracı olarak, egemenlerin tekelindeydi.

Ancak nasıl ki yazı ekonomiyle sıkı sıkıya bir ilişki içinde geliştiyse; okur-yazarlığın da ekonomik gereksinimlerinin tetiklemesiyle, daha geniş kesimler arasında yaygınlaşmasına engel olunamamıştır. 12.-13. yüzyıllardan itibaren büyüyen tüccar sınıfı, giderek daha çok noter, dava vekili, muhasebeci ve kâtibin hizmetini gereksinmiştir. 17.-18. yüzyıllarda burjuvaziyle birlikte yükselen Aydınlanma felsefesinde, “okuma-yazma öğrenme ve bilgilenme” temel bir hak olarak kabul edilir. Sanayi Devrimi ile birlikte, fabrikalarda çalışacak işçilerin talimat ve kuralları okuyabilmeleri gerektiğinden, emekçiler arasında okuma yazma yaygınlaştırılır. Yaygınlaştırılmak zorunda kalınır desek yeridir: Engels, İngiltere’de 1800’lerin ilk on yıllarında, yöneticilerin işçilerin sadece okuma öğrenmelerini ama yazmayı öğrenmemelerini sağlayacak bir yöntem arayışında olduklarından söz eder. Elbette egemenler, emekçiler üzerindeki bilgi tekellerini kaybetmek istememiştir. Emekçiler egemenlerin buyruklarını, ideoloji taşıyan sözlerini okuyabilmeli; ama kendi sözlerini kayda geçirmemeli, benzerleriyle iletişim kurmamalıdır. “Yazı”, iktidarın halkın eline geçmesini hiç mi hiç istemeyeceği bir güçtür.

 

Söz uçar, yazı kalır

Evet, yazı güçtür. İletişim aracıdır. Haberleşmemizi olanaklı kılar. Bizi birleştirir. Durumumuzu, düşüncelerimizi aktarabilmemize, başkalarınınkini de öğrenebilmemize yarar. Ama zamana ve mekâna bağlı bir iletişim değildir. Aynı yazı, ayrı mekânlar ve hatta ayrı zamanlarda bulanan çok sayıda insana seslenebilir. Zaman ve mekân sınırlarını aşabilen, kalıcı bir sosyal harçtır. İnsanlığın harici belleğidir. Nasıl ki bellek, insanın deneyim biriktirmesini ve hayatta kalmak için o deneyimin bilinciyle davranmasını sağlayan biyolojik gücüyse; yazı da bilgi biriktirmesini ve o bilginin bilinciyle davranmasını sağlayan kültürel gücüdür. Etkisi sınırlı bir zaman diliminde kalmaya mahkûm olan sözü, bir mekâna kaydederek, zamana karşı korumaya alır. Sözü görsel olarak depolayarak kalıcılaştırır. Yazıyla, sözlü kültürde işitsel olarak sürdürülen ve ancak kuşaktan kuşağa geçebilen kültür aktarımı, kuşaklar atlayacak bir iletişimi sağlayacak görsellikte kalıcılaştırılmıştır.

Yazıyla gelen, metinlerin içerdiği anlatıların, betimlemelerin, olgu aktarımlarının, düşüncelerin üzerinde uzun uzun durabilme, gerekirse metnin istenen kısmına yeniden gidebilme olanağı, analizci düşüncenin gelişimine imkân vermiştir. Yazı, maddi dünyayı soyutlayarak sembolle anlatma içkin özelliğiyle, düzenlemeye, listeler yapmaya, sınıflamaya, çizelgeler oluşturmaya olanak tanımasıyla, bilime giden yolda çok önemli bir araçtır.

 

Yazmak düşünmektir

Beynin işlevleriyle yazı arasında paralellik kuracaksak, bunu bellekle sınırlamak yazma eylemine haksızlık olur. Yazıyla üretmek, düşünme eylemiyle bir aradadır (Birebir kopyalamayı dışarıda tutuyorum, elyazması çoğaltan yazıcıları örneğin). İster edebi bir üretim için olsun, ister felsefi, ister bilimsel; ister duyurmak için olsun, ister çağırmak, isterse tepki göstermek; betimlemelerimizi, düşüncelerimizi, tasarladıklarımızı yazarız. Beynin düşüncenin üretildiği ortam olması gibi, yazmak da düşünme eylemini içeren bir eylemdir. Sadece not etmek amacıyla yapılsa bile, hiç değilse bir ifade biçimi tasarlatır, eyleyicisine. Hele ki, yaratıcılık gerektiren bir yazı yazıyorsak, tüm dikkatimizi yoğunlaştırmamız, bütün zihinsel donanımımızı işe koşmamız gerekir. Bu yüzden çok sancılıdır yazma süreci.

Yaratıcı gücü açığa çıkarmaya, zihne işlerlik kazandırmaya çalışmak zor iştir; kaçar, kaçınır, bin bir bahane yaratırız, yazı masasına (ve tabii ekran karşısına) oturmamak için. Zihni disipline etmek, varlığı pür dikkat yaratmaya, üretmeye yönlendirmek kolayına gerçekleşmez; ama önceleri kesik kesik üreyen yazı bir kez akıp gitmeye başladığında, sancı da yerini coşkunluğa bırakacaktır.

Yazmak, yazılacak konuyla aramıza mesafe koyar, ona uzaktan bakmamızı sağlar. Bu konumlanma, konunun çerçevesini bizim için genişletir ve aynı zamanda perspektifimizi de derinleştirir. Örneğin, günlük tutuyor ve sadece kendi duygu durumumuzun kaydını düşüyor olalım; kendimizi, olup bitene tepkilerimizi analiz etmemiz için bir olanağa dönüşür yazı. Özvarlığımızı görmeye ve göstermeye yarar. Yazmak anlatmaktır, aktarmaktır elbet, ama öncesinde anlamaktır. Sanki kâğıt üzerine yazıyla bir modelini kurduğumuz gerçekliğin, üzerimizde yarattığı duygusal etkileri de kontrol altına almışızdır. Bizi zorlayan gerçekliği, mekânda sınırlayarak zapt etmişizdir. Yazmak sağaltıcıdır.

 

Yazmasam ölürdüm”

Bu cümle pek çok şekilde yorumlanabilir: Örneğin, yazma eyleminin bir iç döküş olmasıyla rahatlatan, onaran, sağaltan yanına vurgu yaptığı düşünülebilir. Sonra insanın taa içinden, içinin diplerinden gelen bir yazma, yaratma tutkusuna işaret ettiği söylenebilir. Doğrudan anlamı işaret eden yorum da bence kayda değerdir: Ölüme ancak yazarak direniriz. Bizden sonra gelecek kuşaklara, hele hele birkaç kuşak sonrasına bizden ne kalacak bilmiyoruz. Belki de büsbütün yoklara karışacağız, fiziksel varlığımız eninde sonunda dağılacak, dünyanın tozu toprağına dönüşecek… Varlığımızın geçiciliğini, izdüşümlerimizi daha kalıcı bir araca düşürerek aşmayı umut ederiz. Yazı bu olanaklardan biridir. Yazdıkça varlığımızı bu dünyada gerçekleştirir ve başka bir gerçeklik dünyasında da var kılabiliriz. “Ben de hissettim, düşündüm, yaşadım işte” diyebiliriz, geleceğe ulaşmasını umduğumuz izlerimizde. Doğanın ve zamanın maddeyi önce birleştiren, biçimlenmesine izin veren, sonra un ufak eden, zerrelerine bölen kadim akışının dışına çıkmak isteriz; doğanın toleranssız ellerinden saklanabileceğimiz bir dünya sağlamasını umarız yazıdan. Öte-dünya tasavvuru da aynı umudu karşılamaz mı zaten? Belki de bir züğürt tesellisidir bu.

Elbette yazma nesnelerinin, araç gerecinin zamana karşı direnme gücü kadardır, yazının kalıcılığı da… Yazı pişmiş topraktan tabletlere, taşlara, duvarlara, balmumlarına, hayvan derilerine, papirüs, parşömen rulolarına ve kâğıtlara; kazıcı aletler, kamışlar, kuş tüyleri, mürekkepli ya da kurşundan kalemler kullanılarak yazılmıştır. Bunların bir bölümü yüzlerce yıl öncesinden günümüze ulaşabilmiştir; ama büyük bir bölümü de yok olmuştur. Artık insanlığın her türlü bilgisi, elektronik ortamlarda istenildiği kadar yazılıp bozularak oluşturulabilmekte, istenildiği kadar çoğaltılarak saklanabilmektedir. Dünyanın bütün kütüphanelerindeki metinlerin içeriğinin bir topluiğne başı kadar alana kaydedilebileceği nanoteknolojik olanaklardan söz edilmektedir. Üstelik yazmak ve yazıyı çoğaltmak, hele hele çiviyazısı yazmadaki gibi zahmetli ve zaman alan bir uğraşa göre, oldukça hızlı bir eylemdir artık. İçerik üretimindeki sancıları saymazsak, hepi topu, birkaç tuşa basmaya, birkaç komut vermeye bakmaktadır.

Yazının binyıllardır taşıdığı gizilgücün, elektronikleşen dünyada kazandığı yeni özelliklerin, bireyler için, ezilenler için sunduğu olanakların bilincine varmanın, dünyanın bütün yazı alanlarını sermayenin, iktidarların elinden almanın tam zamanıdır.

Kimisi süzülen, kimisi kanat çırpan, kimisi cıvıldaşan, kimisi karnını doyurmak peşinde, kimisi oynaşan bütün o kuşları çağırdım, elektrik tellerine irili ufaklı dizdim, yan yana gelişlerinde sanki gizli bir ritim vardı… Derken bir el sayfayı açıverdi ve pıırrrr.. Harfler onun göğüne havalanıverdiler. Bu gökyüzünden başka gökyüzlerine selam götüren tüm o kuşlara minnetle…

PAYLAŞ
Önceki makaleLaboratuvarda beyin üretmek: Embriyonik fikir
Sonraki makaleMerleau-Ponty’de bedenin anlamı
Nalân Mahsereci
İÜ Eczacılık Fakültesi mezunu. Eczacı ve popüler bilim yayıncısı. Başta Bilim ve Ütopya ile Bilim ve Gelecek olmak üzere, #tarih, Roman Kahramanları, Papirüs, Aydınlık, Cumhuriyet Kitap Eki, Radikal Kitap Eki gibi dergilerde çok sayıda yazısı, söyleşisi ve çevirileri yayımlandı. "Savaş Emek Kitabı - Gel Ey Seher" adlı biyografik bir nehir söyleşi kitabı ve "Hayal Hızı Çetesi İnsanın Atasını Arıyor" adlı bir çocuk kitabı bulunuyor.