Ana sayfa 117. Sayı Akkuyu’da nükleer santral yapımı konusunda sorunlar ve öneriler

Akkuyu’da nükleer santral yapımı konusunda sorunlar ve öneriler

Forum

201
PAYLAŞ

Yüksel Atakan

Bu yazıda, Akkuyu Nükleer Güç Santralı (NGS) projesiyle ilgili teknik ve politik durum inceleniyor ve Almanya’daki durumla karşılaştırıp sonuçlar çıkarılıyor. Bu örnek, ileride yapılması düşünülen diğer NGS’ler için de genişletilip benzer sonuçlar çıkarılabilir. Yazımız, bu konudaki ‘olup bitenleri ve bugünkü durumu’, dışarıdan bir gözlemcinin bakışıyla, olduğu gibi yansıtmaya çalışıyor.

Akkuyu’da her biri 1200 MW’lık 4 reaktörlü, toplam 4800 MegaWatt gücündeki bir nükleer santralin yapımı bugünkü hükümetçe kararlaştırılmış ve ilgili sözleşme, hatta TBMM’nin onayıyla 2010’da yasalaşarak, santralin yapım hazırlıklarına 2011’de başlanmıştır. (1, 2)

Akkuyu NGS projesinin artık neden durdurulamayacağı sorusunun yanıtlarıyla ilgili durumun farklı iki yönden incelenmesi yararlı olacaktır:

– Hükümetlerin konuya yaklaşımı yönünden.

– Nükleer karşıtların, muhalefetin ve halkın konuya yaklaşımı yönünden.

 

Hükümetlerin konuya yaklaşımı yönünden durumun incelenmesi

Akkuyu’da bir nükleer santral yapımı Özal hükümetlerinden beri neredeyse son 30 yıldır zaman zaman gündeme gelmiş olmasına karşın, güvenliği en üst düzeydeki tek reaktörlü modern bir nükleer santral için, bugünkü fiyatlarla, gerekli olan 8-10 milyar dolarlık (usd) yatırım bütçeye büyük bir yük getireceğinden bundan vazgeçildiği biliniyor. 1200 MW gücünde tek reaktörlü bir santral Türkiye’deki elektrik üretimini sağlayan kurulu gücün sadece %2,5 kadarı olduğundan, bu çeşit reaktörlerden en az 10 adet yapıldığında, ilerideki enerji üretimine önemli bir katkı sağlanabilecektir (Türkiye’de 2010’da, su, kömür, doğal gaz ve diğer kaynaklarla elektrik enerjisi üretimini sağlayan toplam kurulu güç yaklaşık olarak 50.000 MW’tır). 10 nükleer santral için 80-100 milyar dolar gibi yüksek bir döviz miktarı 5-10 yıl içinde gerekecektir. Bu ise, bütçeyi ve ekonomiyi alt üst edeceğinden, böyle büyük bir yatırımı daha önceki hükümetler gibi şimdiki hükümetin de yapmak istemediği açıktır. Bu nedenle, önce Özal zamanının ‘yap, işlet, devret’ ve son yıllarda da sadece ‘yap, işlet, bize elektrik sat, maliyetini elektrik satımından çıkar’ şeklindeki modelle, ülkenin ekonomisini alt üst etmeden, yabancı bir şirkete, sanki otomobil fabrikası kurdurur gibi, bütçeye yük olmayacak, bir nükleer santral kurdurulması yolu seçilmiştir. Bu çeşit bir modelle, yapılabilecek nükleer santraller için ise batılı şirketler yapım ve işletme sırasında riske girip, zarar etmek istemediklerinden ilgi göstermemişler, proje için teklif vermemişler ya da tekliflerini sonradan geri çekmişlerdir. Daha sonra 2010 yılında, Akuyu’da her biri 1200 MW’lık 4 reaktörlü bir nükleer santral yapımına sadece Rus şirketi ilgi göstererek teklif vermiş ve bununla ilgili yapılan sözleşme hatta TBMM’den geçirilerek yasalaştırılmıştır. Böylelikle bugünkü ve ilerideki hükümetlerin bu yaptırımı ‘yasayla güvenceye alınarak’, nükleer karşıtların projeyi yargı yoluyla ileride engellemeleri önceden hazırlanmıştır denebilir. Bir nükleer santral yapımı projesiyle ilgili sözleşmesinin yasalaştırılmasının dünyada bir benzeri var mıdır bilmiyoruz ama batılı gelişmiş ülkelerde böyle bir uygulama bulunmuyor. Yasa çıkmadan önce muhalefetin ve nükleer karşıtlarının bu yasayı engellemekle ilgili sesleri ise hiç duyulmamıştır. Bu nedenle nükleer santral yapmakta kararlı olan hükümetin elini bu yasa iyice güçlendirmiştir.

Rus şirketi 4 reaktörlü Akkuyu nükleer santrali için 20 milyar usd yatırım yapacağını açıklamıştır. Reaktör başına 5 milyar usd ile ise güvenliği en üst düzeyde olan batıdaki 3. kuşak tipinde bir nükleer santral yapılamayacağı, Finlandiya deneyimiyle, açıktır. (3, 4) Çünkü Finlandiya’da yapımı 10 yıldır süren ve çeşitli sistemleri onaylanmadığından 2014’de de işletmeye açılması pek beklenmeyen modern bir nükleer santralin 10 milyar usd’yi bulan maliyeti göz önüne alındığında, benzer güvenlikte bir santrali eğer Rus şirketi Akkuyu’da kuracak olursa, bu maliyete ek olarak ilerideki işletme giderlerinin yanı sıra, Türk hükümetinin elektriğin kWsaat fiyatına koyduğu üst sınırı da hesaba katmak durumunda olduğundan, zarar etmemek için santraldeki sistemleri Finlandiya’dakinden çok daha ucuza getirmek, kaliteyi ve dolayısıyla santralin güvenliğini düşürmek zorunda kalacağı beklenir.

Türkiye’deki yetkili kurumların, muhalefetin ve nükleer karşıtlarının uzmanlarının Rus santral projesini hem teknik hem de mali yönden derinlemesine incelediklerini, Finlandiya’daki yeni nükleer santralle karşılaştırmalar yaparak aradaki maliyet farkının nereden kaynaklandığını gösteren bir teknik rapor hazırlandığını ise hiç sanmıyoruz. Çünkü santralin kaça çıkacağı Türkiye’yi değil Rus şirketini ilgilendirir denebilir. Ancak düşük maliyetle yapılacak santralde ileride ortaya çıkabilecek kazalardan zarar görecek hem halkımız hem de santralin çevresi olacak ve ortaya 3. sınıf güvenlikte bir nükleer santral çıkacaktır. Eğer güvenliği düşük böyle bir santral yapılırsa, bunun faturasını ilerde olabilecek küçük, büyük kazalarla Türkiye, ne yazık ki, çok daha fazlasıyla ödeyecektir.

Türkiye’de hükümetlerin nükleer santral yapımını öngörmelerinin önemli bir nedeni, özellikle sanayi için ve akşamları büyük kentlerde gereken enerji miktarını elektriksel gücü ve verimi yenilenebilir enerjilere oranla çok daha yüksek nükleer santrallerle bir çırpıda kapatma planı olsa gerekir. Akkuyu’da 4 reaktörlü bir santralin gece gündüz yıl boyunca %70-80 verimle sağlayacağı 4800 MW’lık elektriksel güç, ancak birkaç bin güneş ya da rüzgar enerjisi santralleriyle sağlanabilir ve yıl boyunca bunların verimi (ya da kurulu güce göre kapasite kullanım oranı) çok düşüktür. Örneğin Almanya’da 2011 yılında bu verim güneş enerjisi için sadece %9’dur. Geceleri güneş enerjisinden ve rüzgarsız günlerde de rüzgar enerjisinden yararlanılamayacağından, günün belirli saatlerinde büyük enerji gereksinimini karşılamak amacıyla nükleer ve/veya fosil yakıtlı santrallerin devreye girmesi zorunlu olmaktadır. Öte yandan yenilenebilir enerji kaynaklarından, ülke yüzeyindeki çok sayıdaki noktada üretilen elektrik enerjisinin dağıtımı ve bunların belirli noktalarda toplanıp özel bilgisayar programlarıyla enerjiye gerek duyulan yerlere gecikmeden ulaştırılabilmesiyle ilgili yeni elektrik ağlarının (şebekelerinin), bilgisayarlı sistemlerin kurulması da gerekiyor. Tüm bu projeler ise büyük çapta teknik çalışmaları ve sonunda büyük yatırımları gerektiriyor. Cari açık ve bütçe dengesiyle uğraşan hükümetin milyarlarca doları bulacak yenilenebilir enerjiyle ilgili yatırımları neden öngörmediği buradan anlaşılabilir sanırız. Kuşkusuz yenilenebilir güneş ve rüzgar enerjilerine önem verilmeli, ilgili santraller artırılmalı ve gerekli yatırımlar yapılmalı, bunlar enerji üretimine önemli bir katkı sağlamalıdır. Ancak bunlar yapılsa bile sanayinin ve geceleri kentlerin büyük enerji gereksinimlerinin, güneş ve rüzgar enerjisiyle kapatılamayacağı gerçeğini de görmek gerekiyor. Örneğin Almanya’da nükleer santrallerin kapatılmasından doğan açık, yenilenebilir enerjilerle kapatılamayacağından her biri 1000 MW dolayında bir dizi yeni kömür santrallerinin planlanmasına ve yapımına başlanmıştır. Bunların ise filtrasyona rağmen çevreye bacadan saldığı ağır metaller ve kömür tozundaki (sonunda, kurumdaki) radyoaktif maddelerin insan sağlığına zararlı olmasının yanı sıra salınan CO2’den de iklimin olumsuz etkilendiği biliniyor.

 

Nükleer karşıtların, muhalefetin ve halkın konuya yaklaşımı yönünden durumun incelenmesi

Türkiye’deki nükleer karşıtları, Nükleer Karşıtları Platformu (NKP) adıyla çeşitli aktivitelerde bulunuyorlar. Bu platformu destekleyen sayıları 100’e varan dernek, mühendislik odaları ve sivil toplum kuruluşları var (2006’daki sayı 92). (5) NKP’nin zaman zaman nükleer santrallere karşı toplantılar, sempozyumlar, gösteriler yaptığını kendi yayınlarından ve medyadan öğreniyoruz. Medya haberlerinden görebildiğimiz kadarıyla, toplantıları, daha çok kendi katılımcılarıyla ve ilgi duyan az sayıda kişiyle yapılıyor. Gösterilerinde kuşkusuz daha çok kişi bulunuyor ve imza kampanyalarıyla 10 bin kişinin desteğini de sağladıklarını açıklıyorlar. Ancak tüm bu çalışmaları, uğraşları, nükleer enerjiye karşı görünen gazetelerde bile manşete çıkamıyor, orta ya da son sayfalarda resimli haberler olarak yayımlanıyor. Çok izlenen TV programlarında da nükleer karşıtların aktiviteleri pek yer bulamıyor.

Muhalefet partilerinin gündeminde ise nükleer enerjiye rastlanmıyor. Hatta Akkuyu sözleşmesi TBMM’de yasalaşırken engellemeleri zaten oy azlığı nedeniyle söz konusu olamazdı ama bu konuda söz alan ve ne zamandan beri bir şirketle yapılan sözleşmenin yasalaştırılması zorunlu oldu diyerek soran ve uyaran bir milletvekili oldu mu bilmiyoruz.

Halkın büyük çoğunluğunun gazete bile okumadığı, gazetelerin tirajlarının bu nedenle batı dünyasına oranla çok aşağılarda kaldığı bilinirken, diğer teknik konularda olduğu gibi, nükleer enerji konusunda da halkın büyük bir bölümünden kitlesel bir katkı beklenemez, ki zaten bugüne kadar bu, gerçekleşmedi.

 

Almanya’daki durumla karşılaştırma

Almanya’da ortalama öğrenim ve yaşam düzeyi yüksek olan halk, sivil toplum örgütlerinin öncülüğünde son 30 yıldır nükleer santrallere karşı çok çeşitli ve büyük katılımlarla toplantılar, gösteriler yaptı. Son 20 yıldır, Yeşiller Partisi’nin “Atom Enerjisine Hayır” kampanyalarıyla, ülke çapında yüz binlerin katılımıyla halk, örneğin el ele tutuşarak 100 km’yi aşan kuyruklar oluşturdu. TV’de açık oturumlarla, söyleşilerle nükleer enerji konusunda halk bilgilendirildi. Nükleer enerji karşıtları, diğer partilerde ve sivil kuruluş örgütlerinde çığ gibi büyüdü ve sonunda Mart 2011’deki Fukuşima reaktörlerindeki patlamaların TV’lerdeki görüntüleri nükleer enerjiye karşı görüşleri taçlandırdı. Büyük oy kaybedeceğini anlayan fizik doktoralı Merkel, nükleer enerji konusunda yanılmışım (!) diyerek 180 derece dönüşle nükleer enerjiden çıkılacağını kazadan sonra halka duyurdu. Aslında Almanya’daki nükleer santraller dünyanın en güvenli santralleriydi, nükleer santrallerin çalıştırıldığı son 40 yıldır çevreyi, insanları etkileyen önemli bir kaza da Almanya’da olmamıştı. Fukuşima’daki gibi bir tsunami de beklenmiyordu ve reaktörlerin dizelle çalışan ivedi soğutma sistemleri çok daha farklı projelendirilip uygun yerlere yerleştirilmişlerdi. Fukuşima kazası olmasaydı Almanya’daki nükleer santrallerin işletme süreleri daha da uzatılacaktı. Kısacası Almanya’da nükleer enerjiye karşı olanların sayısının çığ gibi büyümesi sonucu, nükleer santrallerin durdurulmasını, oy kaybedeceklerini açıkça gören partiler ve politikacılar kabul etmek zorunda kalmışlardır. Benzer bir durum ise Türkiye’de yoktur.

Türkiye’de nükleer santrallere karşı, Almanya’daki Yeşiller Partisi gibi zaman zaman %15 oy potansiyelini aşan bir parti bulunmuyor. Almanya’daki durumun aksine, Türkiye’de nükleer santrallere karşı tabandan gelen ve büyük halk kitlelerini harekete geçiren bir direniş olmadığı gibi böyle bir direniş tavanda da, özellikle muhalefet partilerinde, sivil toplum kuruluşlarında da yok. Arada sırada nükleer karşıtların sınırlı etkinlikleriyle, nükleer santral yapımını Türkiye’de durdurmayı ummak, bu nedenlerle, gerçekçi değildir.

 

Öneri

Bu durumda, tüm sivil kuruluş örgütlerine, muhalefet partilerine önerimiz, TBMM’den geçerken bile durdurulamayan yasayla yapımı artık kesinleşen ve yapımına başlanan Akkuyu nükleer santralini durdurmakla ilgili bizce boşa harcanacak çaba yerine, artık çevreyi ve halkı koruyucu yönde çaba gösterilerek güvenliği en üst düzeydeki bir nükleer santral yapımına katkıda bulunulmalı, güvenli sistemlerin kurulmasının ve kalite kontrollerinin yapılmasının kamuoyuna ve yetkililere sürekli duyurulmasıdır, vakit daha çok geçmeden. Ancak, kalitesi düşük ve kazalara yol açabilecek bir nükleer santral yapılıp işletildiğinde, cezalandırılacak olanlar, çevre halkı ve ummak istemediğimiz kazanın büyüklüğüne göre, ülkenin büyük bir bölümünde yaşayan insanlarımız ve doğamız olacaktır. Bu nedenle yapımına başlanan Akkuyu nükleer santralinin güvenliğinin en üst düzeyde olabilmesi için muhalefet partilerinin ve sivil toplum kuruluşlarının katkıda bulunmaları çok önemlidir.

 

DİPNOT VE KAYNAKLAR

1) Akkuyu Nükleer Santralinin yapımıyla ilgili 29.06.2010 tarihli kanun tasarısı (TBMM’nin onay tarihi: 21.07.2010 Rusya ile yapılan anlaşma).

2) Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) Projesi, Çevresel Etki Değerlendirme Dosyası (ÇED Raporu) Worley Parsons ve Dokay Şirketleri, Ankara, 2011.

3) Finlandiya’daki yeni nükleer santral yapımıyla ilgili IAEA / STUK Raporu: Regulatory and Modernization Experiences on Finnish NPP I&C-area To be presented at IAEA 23rd TWG-NPPIC Meetingon 24-26 May 2011 in Vienna.

4) http://www.bilimania.com/yazarlar/3583-finlandiya-3-kusak-nuekleer-santrali /

5) www.nukte.org

6) Akkuyu nükleer santralindeki teknik boşluklar, Atakan, Y., Bilim ve Gelecek, Ekim 2013.