Ana sayfa 117. Sayı Savaşta hayvanlar

Savaşta hayvanlar

407
PAYLAŞ

Şule Dede

Gemilerle cepheye taşınan atlar, canlı bomba köpekler, yakılarak düşmanın üzerine salınan domuzlar, ortalığı birbirine katan filler, bomba yüklü yarasalar… Birer silaha dönüştürülen hayvanlar, seçme şansları olmadan binlerce yıldır savaşlarda kullanılıyor.  İnsanların mücadelesinde insanlar yerine bedel ödüyorlar.

Eylül ayında Mısır’da bir balıkçı suya daldırdığı oltasının hareketlenmesini bekliyor. Çevreye attığı bakışlardan biri aniden bir leyleğin üzerinde yoğunlaşıyor. Leyleğin sırtında metal bir cihaz. Yoksa bir casus mu? Endişelenen balıkçı, üşenmeyip leyleği yakaladığı gibi karakola koşuyor. Polisler de metal cihaza bir anlam veremiyor, kamera olabileceğini düşünüyorlar, aynı soru onların da akıllarında: Yoksa bir casus mu? Olayın anlaşılması için gerekli araştırmalar yapılacak; ama leylek bu süre içinde gözaltına alınıp nezarethaneye konuyor. 2011’de Suudi Arabistan’da üzerinde GPS cihazı bulunan bir akbabanın, İsrail ajanlığı ile suçlanıp tutuklanması gibi…

Mısır’da casusluk şüphesi ile gözaltında tutulan leylek, üzerinde
bulunan cihazın belgesel çekimi için kullanılan bir araç olduğu
anlaşılınca serbest bırakıldı.

Paranoyakça gelse de aslında bu korkunun bir temeli var: Hayvanlar antik dönemden bu yana devletler tarafından düşmanlarına karşı kullanılıyor. İstihbarat elde etmek barış ya da soğuk savaş dönemlerinde hayvanların üstlerine bırakılan önemli bir görev; fakat politik çıkmazlar sivrilip sıcak savaşa dönüştüğünde geniş bir görev yelpazesi onları bekliyor. Seçme şansları olmadan dahil edildikleri yıkımın bedelini hem cephede hem de cephe gerisinde ödüyorlar. Sıcak ya da soğuk savaşlarda insanların yerine bedel ödeyen hayvanlar, savaş teknolojisi ile de içli dışlı.

Binlerce yıldır birer silaha dönüştürülen hayvanlara yakından bakalım ve bazen şaşırtıp bazen gülümsetse de nihayetinde her zaman öfkelendiren hikâyelere göz atalım. Belki de bu yeni bir dünya hayalinde bir parantez açmaya önayak olur…

Atlar: Hızlılar, güçlüler ve dayanıklılar… Savaşçılar dünyasında bu nitelikleri bir arada barındırabilmek bir ayrıcalık. Bu ayrıcalık onları dört bin yıldan uzun bir süredir okların, mızrakların, top ve tüfeklerin hedefinde tuttu.

Kendi ağırlıklarının iki katı yükü çekebildikleri için taşımacılıkta kullanılan atlar, bir süre sonra savaş arabalarının başına geçmek ve böylece savaşçıların hareket kabiliyetini artırmak üzere eğitilmeye başladı. Savaş arabalarına ilişkin en eski kanıtlar zamanında bir Sümer kenti olan ve günümüzde Irak sınırları içinde kalan Uruk’ta bulundu. MÖ 3200-3100 tarihlerine ait olduğu düşünülen küçük ve basit diyagramlar hem tekerlekli hem de kızaklı arabaları betimliyor. Bu arabalar öküz ya da at için yapılmış koşum takımı bulundursalar da çizimlerde atların kullanımına ilişkin kesin bir bilgi yer almıyor. Kesin bilgiyi ise yine bir Sümer kenti olan Ur’un konumlandığı alanda bulunan ve MÖ 2600 civarına tarihlenen savaş arabaları betimlemeleri veriyor. Savaş arabalarının en eski tasvirleri olarak bilinen bu çizimlerde iki-dört at ya da eşek tarafından çekilen dört tekerlekli ahşap bir kutu görülür. Fakat savaş deneyimleri gösterir ki, tekerlek sayısı nedeniyle bu araçların önemli kısıtları vardır: Manevra yapmak zordur, maliyeti fazladır, dengeli değildir ve hem atların hem de sürücünün eğitilmesini gerektirir. Atları birer silah olarak savaş meydanına sürmekte öncülük eden bu arabaların geliştirilmesi gerekir. Zamanla eksiklerin aşılması yönünde yapılan müdahaleler MÖ 2000’lerdeki savaşlarda etkili olan iki tekerlekli savaş arabalarını ortaya çıkarır. Bu arabalar özellikle Hitit ve Mısırlılar tarafından zaman geliştirilir ve savaşların ayrılmaz bir parçası olur.

Savaş atlarını arabalarından ayıran ve süvarilerin tarihte yerini almasını sağlayan ise Asurlardır. Bu değişim de yine iki önemli ihtiyaç sebebiyle yapılır: Maliyeti düşürmek ve manevra kabiliyetini artırmak. Ekonomisinin tamamı tarıma dayanan Asurlular için maliyet önemlidir; zira imparatorluk savaş arabaları için gereken demir ve ahşap gibi doğal kaynaklar bakımından yetersizdir. İthal edilen bu kaynaklara erişimin pahalı ve zor olması savaş arabalarının üretimini güçleştirir. Ayrıca Asurların savaş arabaları Mısırlıların hafif ve çevik savaş arabalarındansa Hititlerin ağır savaş arabalarına benzer. Her ne kadar daha dayanıklı olsalar da manevra kabiliyetleri daha azdır. Asur krallığının konumu ise sık sık engebeli alanlarda savaşılmasını zorunlu kıldığı için kullanılan araçların manevra kabiliyeti ayrıca önemlidir. Böylece önce iki tekerleği çıkarılan savaş arabaları, yine fakat başka ihtiyaçlar doğrultusunda tamamen kaldırılır. Asurlar, bir at ve bir de savaşçıdan oluşan modeli geliştirip MÖ 9. yüzyılda düzenli bir süvari birliği kurar. Bu birlik, öncenin vazgeçilmezi savaş arabalarını itibarsızlaştırır; onları önce destekleyici, daha sonra taşıyıcı birimlere dönüştürür. Asurluların yöntemi bir süre sonra tüm Ortadoğu krallıklarına yayılır ve savaş arabaları hızla gözden kaybolur. Süvari birlikleri ise savaş alanlarının gözdesi olacağı binlerce yıllık bir tarihe giriş yapar.

Sümerlerin dört tekerlekli savaş arabaları.

Savaş atlarının modern ordular içinde kitlesel bir biçimde kullanıldığı son olay,  Birinci Dünya Savaşı’dır.  Ağır silahları çekerler, erzak taşırlar, ölü ve yaralıların tahliyesini sağlarlar… Aynı görevleri katır, öküz, eşek ve develerle birlikte yerine getirirler. Fakat atlar için oldukça kitlesel bir kıyım söz konusudur. 1914’te savaş başladığında İngiliz ordusunda sadece 25.000 at vardır ve savaşın ilk yıllarında devlet kırsal alanda yetiştirilen atları toplar. Ayrıca 1914-1917 yılları arasında ABD’den her gün bine yakın atın gemilerle Avrupa’ya taşındığı belirtilir.  Bu gemilerin sık sık Alman deniz kuvvetlerinin saldırısına maruz kalması ve bununla birlikte Alman sabotajcılarının atları, gemilere yüklenmeden zehirlemeye çalışmaları da atların savaştaki önemini göstermek açısından önemlidir. Cepheye sağ ulaşsın ya da ulaşamasınlar; atların sonu aynıdır. Cephede yaralı olanlarını tedavi etmek ve sağlıkları ile ilgilenmek için veterinerlerden oluşan birimler bulunsa da savaş koşulları zorludur. Makineli silahların ateşine olduğu kadar çetin kış koşullarına karşı da savunmasız olmaları ölümlerini kolaylaştırır. Birinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık sekiz milyon at, eşek, öküz ve katır ölür. Sağ kalanlardan “kullanılamaz” olduğu belirlenenler kasaplara satılır. Geriye eve dönebilen az sayıdaki hayvanın coşkusu ve savaşta ölen hayvanlar için dikilen anıtlar kalır.

Birinci Dünya Savaşı’nda taşımacılıkta kullanılan atlar, savaşın önemli elemanlarıydı.

Filler: Antik dönem savaşlarının ağır toplarıdır, filler. Cüsselerinin verdiği avantajdan söz etmeye gerek yok. Hem doğal bir silahları vardır: dişleri. Bu, diğer hayvanların sahip olduğundan çok daha tehlikeli ve kullanışlı bir silahtır. Üstüne üstlük öğrenme yetileri ve zekâları sayesinde kolayca eğitilebilirler. Bu özellikleri savaşta zafer kazanma peşinde olanların gözünden kaçmaz ve filleri antik dönem savaşlarında yaygın olarak kullanılmasalar da önemli bir rol üstlenirler.

Filler 4000 yıl (MÖ 2400-1800) önce İndus Vadisi’nde evcilleştirilir. Fakat köpekler ya da inekler gibi tam bir denetim altına alınmazlar. Asi doğaları, maliyetli bakımları ve yavaş büyümeleri nedeniyle (yetişkinliğe varmaları 15 yıl sürer) tam anlamıyla evcilleştirilmeleri mümkün olmaz. Daha ziyade esir tutulup beslenerek tarım gibi işlerde kullanmak üzere eğitilirler. Aynı zamanda, özellikle Asya’da hüküm süren muson ikliminde, vahşi ormanların içinden geçmeyi mümkün kıldığı için taşımacılıkta yaygın bir biçimde kullanılırlar.

Önceleri filin sırtında oturan savaşçılar için,
üzeri açık ahşap bir kutu konuldu.

Fillerin savaş alanlarına girmesine kimlerin önayak olduğu tartışmalıdır. MÖ 1500 civarında Suriye’de savaş fillerinin kullanıldığını biliyoruz. Sanskrit destanı olan ve MÖ 3000’lerden kaldığı düşünülen Mahabharata’da da savaş fillerinden söz edilir. Fakat bu konuya ilişkin en eski kanıt sayılamaz. Çünkü içinde geçen hikâyelerden birinde bir savaş fili sürücüsünün demir bir mızrakla öldürüldüğünden bahsedilir ki arkeolojik buluntular demir döküm teknolojisinin Hindistan’da MÖ 1000’lerde geliştiğini gösteriyor. Bu, Mahabharata’nın MÖ 3000’lere değil MÖ 1000’lere tarihlendiğine ilişkin güçlü bir kanıt.

Fillerin savaştaki görevleri düşmanı kelimenin gerçek anlamıyla ezmek, askeri safları dağıtmaktı. Bu görevi yerine getirmek için daha agresif ve daha hızlı oldukları gerekçesiyle erkek filler kullanılıyordu. En değerlileri ise en yaşlı olanlardı. Deneyimli olan bu filler kendilerine daha fazla güveniyor, düşman saldırılarından daha az korkuyor ve bu nedenle savaş alanında sarsılmaz bir biçimde durabiliyorlardı. Ayrıca öğrenmiş oldukları daha fazla sesli ve işaretli komut bulunuyordu. 25 ile 40 yaşları arasındaki filler gücünün zirvesindeydi; fakat zihinsel disiplin yaş ile birlikte gelişiyordu.

Fillerin olağanüstü güç ve zekâlarının savaş alanında kontrol edilmesini sağlayan, aldıkları eğitimlerdi. Biniciler, bu devasa hayvanı sesli komutlar vererek, kulaklarının arkasına vurarak, askılarına dokunarak ve hatta tüm vücutlarından yararlanarak bir makine gibi kullanıyorlardı. Fakat fillerin dövüşme içgüdülerinin, savaşta nasıl yönlendirileceği büyük bir sorundu. Savaşta binicinin kontrolü kaybettiği anda savaş alanındaki her şey ve herkes tehlike altına giriyordu.

Fillerin gücü safi kuvvete dayanıyordu: Düşman hattını dağıt, ez ve dişlerini savur. Böyle bir saldırı karşısında sağ kalmak zordu; kalanlar ise dört bir yana dağılıyordu. Süvariler de güvende değildi; çünkü atlar fillerin kokusunu yadırgayıp çabucak panikliyorlardı. Saldırı sırasında saatte 30 kilometre hıza ulaşabilen filler, atlardan farklı olarak mızraklarla kolay kolay durdurulamıyordu. Fillerin kalın derisi de öldürülmelerini ya da etkisiz kılınmalarını oldukça zorlaştırıyordu. Hayvanın yüksekliği ve cüssesi ise binici için önemli bir koruma sağlıyordu. Fakat fillerin bir açıkları vardı: Kendilerini paniğe kaptırma eğilimine sahiplerdi. Vasat bir yara aldıklarında ya da binicileri öldürüldüğünde cinnet geçirircesine sağa sola saldırıyorlar, bir kaçış yolu ararken taraf gözetmeksizin pek çok ölüme neden oluyorlardı. Panik halindeki davranışları, her iki tarafın da ağır kayıplar vermesine neden oluyordu. Bu nedenle hem eğitimleri hem de kendileriyle birlikte seyisi de koruyacak önlemler büyük önem taşıyordu.

MÖ 2. binyılda fillerin savaşta kullanımları oldukça ilkeldi. Herhangi bir zırha sahip olmayan hayvanların boyunlarında yalnızca bir sürücü oturuyordu. Bazen bu sürücü atın boynundan inerek savaşıyordu. Savaş fillerinin kullanımına ilişkin teknolojik yenilikler, dikkate değer bir fil popülasyonu barındıran Hindistan’dan çıktı. Önce fillere Ortaçağ şövalyeleri gibi zırh giydirildi. Bu ağırlığı kaldıramayan filler hareket etmekte zorlanınca, yalnızca alın ve gövdenin üst kısmı kaplandı. Aynı zamanda fil binicisi de kendi korumasını güçlendirdi. Hâlâ filin boynunda oturuyordu; fakat artık sol elinde bir kalkan sağdakinde ise ulaşabileceği bir uzaklıkta mızraklar bulunuyordu. MÖ 6. yüzyılda ise filin üzerindeki savaşçı sayısı dörde çıktı. Bir kısım savaşçı yerde filin ayaklarını korurken, filin sırtındaki üzeri açık ahşap kutunun içinde bulunan üçü ise düşmana mızrak ve ok yağdırıyordu.

Asya’da zamanla savaş fillerinin kullanımı yaygınlaştı ve teknolojisi gelişti. Avrupa’nın savaş filleri ile ilk karşılaşması ise Persler vesilesiyle oldu. MÖ 331’de Büyük İskender’in ordusuna karşı savaşan Pers ordusunda filler de vardı. Ne var ki onlar da Persleri kurtaramadı. Büyük İskender askerlerini dikkatli bir biçimde fillerden uzakta konumlandırmıştı. Zaferden sonra İskender, bu yıkıcı hayvanları kendi ordusunda da kullanmaya başlayınca savaş fillerinin Antik Yunan ve Roma İmparatorluğu’nda macerası başladı.

  1. yüzyıla kadar Asya’dan Avrupa’ya pek çok savaşta yer alan filler, barutlu silahların kullanılmaya başlanması ile birlikte saldırı aracı olarak kullanılmaz oldular. Çünkü artık büyük cüsse ve hızları onları top ateşinin keklikleri haline getirmişti. Böylece ön cephede savaşmaktan kurtuldular; ama 20. yüzyılda gerçekleşen savaşlarda cephe gerisinde taşımacılıkta kullanıldılar.

Köpekler: En iyi arkadaşlarımız dediğimiz köpekleri on bin yılı aşkındır yanımızdan ayırmıyoruz; savaşlarda bile… Tabii arkadaşlık etsinler diye değil; insanlara olan sadakatleri, zekâları ve keskin koku alma yetileri savaşta işe yaradığı için neredeyse atlar kadar yaygın kullanılırlar. Mısırlılar, Yunanlılar, Persler ve Roma İmparatorluğunun fetih günlerinden Vietnam Savaşı’na, Körfez Savaşı’ndan Kosova Savaş’ına kadar uzanan süreçte ateş hattında görev alırlar.

Bilindiği kadarıyla köpekler savaşta ilk kez MÖ 628 yılında Lidyalılar tarafından Kimmerlere karşı kullanılır. Öyle ki, Lidyalıların köpeklerden oluşan ayrı bir taburu olduğu belirtilir. Roma askeri birliklerinin içinde ise zırhları ve çivili tasmalarıyla savaşa hazırlanmış köpekler bulunur. Ayrıca Romalılar köpeklerin sadakatinden ve korkutucu görüntüsünden yararlanarak onları yağmacı haydutları caydırmak ya da tespit etmek üzere askeri kamplara bekçi olarak yerleştirirler. Attila Han devasa Molosser köpeklerini ön cephede kullanır. Ortaçağ İngiltere’sinde iri cüsseli Mastiff ve Danua cinsi köpekler düşman atlarını ürkütüp üzerindeki savaşçının düşmesini sağlarlar. İspanyol istilacılar ise 16. yüzyılda Güney Amerika’daki işgalleri sırasında yerlileri öldürmek üzere köpekleri eğitirler. 18. yüzyılda gerçekleşen Yedi Yıl Savaşı sırasında Prusya Kralı Büyük Friedrich köpekleri ulak olarak kullanır. Napolyon’un da köpekleri seferlerde kullandığı bilinir.

Bu birikim köpeklerin iki dünya savaşı boyunca da yaygın olarak kullanılmasına neden olur. Mesaj iletmek, iletişim kablolarını döşemek, mayın döşemeye yardımcı olmak gibi cephe gerisi işlerde olduğu kadar cephede sıcak savaşın içinde de yer alırlar.

Birinci Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda 30.000 köpeğin bulunduğu söylenir. Bu köpekler, boyunlarına bağlanan özel kutulara konulmuş emir ve haberleri ön cephe ile karargâh arasında taşır. Ayrıca güçlü koku alma duyuları sayesinde sağlık görevlilerin gözünden kaçan yaralıları tespit eder ve askeri tesislerde bekçilik yaparlar.

İkinci Dünya Savaşı’nda ise askeri birliklerin parlayan yıldızı oluverirler ve görevlerinin sınırları genişleyerek ilginçleşir. Örneğin, Nazi Almanya’sında Tiersprechschule Asra adında savaş boyunca faaliyet gösteren köpek okulları açılır. Bu okulların amacı okuyan, yazan ve konuşan köpeklerden bir ordu kurmaktır. Projenin merkezinde köpeklerin insanlar kadar akıllı, soyut düşünme ve iletişim yetilerine sahip olduklarını düşünen Almanya’nın “yeni hayvan psikologları” vardır. Verilen eğitimler sonucunda SS subayları ile iletişim kurabilen bir köpek ordusu oluşturulamasa da insan sesini taklit ederek “Açım! Bana çörek verin!” diyen bir köpek gibi ilginç neticeler alındığına dair söylentiler mevcut.

Konuşmak dışında, İkinci Dünya Savaşı köpeklerin yaygın olarak paraşütle atladığı bir dönemdir. İndiği alanda keşif yapmakla görevli bu köpekler çok az yiyecek ve su ile yaşamlarını sürdürmek üzere eğitilirler. Ayrıca yüksek bir ses duyduklarında donup kalmayı ve patlayıcı maddeleri kokusundan tanımayı öğrenirler. İngilizler tarafından kullanılan paraşütçü köpekler o kadar başarılılardır ki “ordunun gözü kulağı” olarak anılırlar. İngiltere ordusunun 2010’da Afganistan’da da paraşütçü köpeklerden yararlanması yöntemin başarısını gösterir.

İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’nin paraşütçü köpekleri.

İkinci Dünya Savaşı döneminde Sovyetler’in de köpek eğitimini ciddi bir biçimde ele almış olduğu görülür. Sovyetler savaş öncesi ve savaşın ilk dönemlerinde 50.000 savaş köpeği yetiştirir. Bunlar nöbet, devriye, saldırı, yaralıları arama, mayın tarayıcılığı gibi olağan kullanım alanları dışında cephede sıcak savaşa da katılırlar. Rusların “anti-tank” dedikleri bu köpekler, aldıkları eğitim sonucunda tankın altında yiyecek olduğunu düşünürler. Savaşa kadar aç bırakılırlar ve savaş sırasında sırtlarına içinde patlayıcı maddelerin olduğu bir kese bağlanarak düşman tanklarına gönderilirler. Yiyecek bulmak için tankın altına girmek üzere eğilen köpek fünyeyi de eğer ve tankı kendisiyle birlikte havaya uçurur. Üstelik panzerler köpek karşısında çaresizdir; çünkü hedef hem hızlı hem de fazla aşağıdadır. Alman panzerleri için büyük bir tehlike haline gelen bu köpekler hakkında Alman askerlerine görür görmez vurmaları talimatı verilir. Bu, etkili olacaktır. Düşman ateşinden geri kaçan köpekler, Sovyet tanklarını Almanlarınkinden ayıramadıkları için her iki tarafa da zarar vermeye başlayınca bu proje iptal edilir.

Canlı bomba olarak kullanılan Sovyet antitank
köpekleri, Alman panzerlerine büyük zarar verir.

Güvercinler: İnsanlar, binlerce yıl önce köpekleri arkadaş ve bekçi olarak eğittikten hemen sonra güvercinleri beslemeye başladı. Sakinlikleri ve yüksek üreme kapasiteleri nedeniyle önce hayvancılıkta kullanılmaya başlasalar ya da dini adaklarda kurban edilseler de, ilerleyen yıllarda çok daha fazla yarar sağlayacakları bir görev üstleneceklerdi: Postacılık.

MÖ 4500’lerde güvercinlerin hiçbir eğitim almalarına gerek olmadan içgüdüsel olarak eve uçtukları keşfedildi. Önce bu yetinin, yolculuğa kimi alışkanlıklar yedirildiğinde insanlar için daha kullanışlı hale getirebileceği düşünüldü. Örneğin güvercin kümese döndüğünde küçük bir çanı gagalayarak sahibine döndüğünü haber verebilirdi. Sahibi güvercini bir kesede ya da bir kutuda yüzlerce kilometre taşıyıp serbest bırakabilir ve eve uçuşunu takip edebilirdi. Fakat açık ki, eve uçma içgüdüsü kendi başına pek yarar sağlamıyordu. İşin içine küçük mesajlar girince büyük bir yenilik olan “hızlı mesaj servisi” patlak verdi.

Güvercinlerin evi nasıl buldukları ise tam olarak bilinmiyor. Genelde tahmin edilenin aksine güvercinlerin yolculukları sadece yol üzerindeki işaretlerle şekillenmiyor. Bir teoriye göre rotalarını gagalarında bulunan demir parçacıkları sayesinde dünyanın manyetik alanlarını temel alarak belirliyorlar.

Bilinen ilk posta güvercinleri Mısır’da uçtu. MÖ 2900 civarında Mısır’da önemli ziyaretçileri taşıyan gemilerden bırakılan güvercinler, ev sahiplerine ziyareti önden haber veriyorlardı. MÖ 2350’de Akad Kralı Sargon tüm ulaklarına birer güvercin taşıma emri verdi ki eğer yakalanırlarsa güvercini saraya geri uçması için serbest bırakacaklardı. Böylece yeni bir ulağın gönderilmesi gerektiği anlaşılacaktı.

Güvercinlerin savaşlardaki varlığının da Mısır’da başladığı söylenir ve görevleri asırlarca devam eder. Teknolojik yeniliklerle sürekli güncellenerek elbette. Bunlardan biri kilit önemdedir: 1870-71 arasında gerçekleşen Fransa-Prusya Savaşı’nda Almanlar Paris’i kuşattığında, Fransızlar için dış dünya ile iletişim kurmanın tek yolu posta güvercinleridir.  Fakat önemli bir sorun vardır: Küçük bir kuşa yüklenecek bilgi miktarı sınırlı. Geleneksel yöntem, küçük elyazıları ile yazılmış bir mesajın yuvarlanıp küçük bir metal tüpün içine konması ve tüpün güvercinin ayağına bağlanması şeklindedir. Büyük bir paketin güvercin tarafından taşınması imkânsızdır. Fransızlar 1860 sonlarında mikrofilm teknolojisini kullanarak oldukça küçük bir pakete pek çok mesaj sığdırmayı başarınca büyük bir sorun çözülmüş olur. Savaş sırasında 3 Şubat 1871’de bir güvercin küçük bir mikrofilmin içinde 40.000 mesaj taşır. Ne var ki kuşatma sırasında gönderilen güvercinlerin başarı oranı oldukça düşüktür. 302’sinden yalnızca 57’si eve geri dönebilir. Güvercinlerin iyi eğitimli olmaması ve Almanların keskin ateş gücünün böyle bir sonuca neden olduğu söyleniyor.

Güvercinler sadece mektup,
emir, rapor vs. değil,
Birinci Dünya Savaşı’nda
üzerlerine yerleştirilen
küçük kameralar sayesinde
önemli alanların havadan
görüntülerini de ulaştırdılar.

Fransa-Prusya Savaşı’nda Avrupa, posta güvercinlerinin savaştaki önemli rolünün farkına varır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı vesilesiyle güvercinler 20.yüzyılda da haber taşıma görevlerine kitlesel olarak devam eder. Zira radyo ve telgrafa rağmen posta güvercinleri, haberleşmenin en az altyapı gerektiren ve en sessiz yöntemidir. Fakat bu tehlikeli işin bedeli de ağırdır. Mesajların yüzde 96’sının posta güvercinleri ile gönderildiği belirtilen Birinci Dünya Savaşı’nda en az 20.000 güvercinin öldüğü tahmin edilir.

Deniz memelileri: Bu yıl Mart ayında Rusya’dan çıkan bir haber, kıtaları dolaştı; Ukrayna donanmasına bağlı yunuslardan üçü eş bulmak için kaçmıştı. Artık Karadeniz bu üç yunusun tehdidi altındaydı. Şimdiye kadar suda zıplayarak top oynayan dostane yunuslar nasıl bu kadar panik yaratabilirdi?

Ukrayna donanmasında yunusların varlığı, aslında Sovyet döneminden kalmadır. Sovyet donanması, deniz memelilerini donanmada kullanmak üzere bir eğitim programından geçirir. Eğitim merkezi Sivastopol’dadır ve Sovyetler yıkıldıktan sonra bu yunuslar Ukrayna’da kalırlar.

1997 yılında Ukrayna, Sovyetlerin deniz memelilerini donanmada kullanmaya dönük programını yeniden başlattığını duyurdu. Program çerçevesinde donanma mensubu yunusların iki görevi olduğu söylentileri yayıldı: deniz mayınlarını tespit etmek ve düşman dalgıçları öldürmek.

Yunuslar yönlerini belirlemek için, çevrelerine yüksek frekansta ses dalgaları gönderir ve bunların yankılarını beyinlerinde değerlendirirler. Ekolokasyon adı verilen bu yön bulma yöntemi sayesinde yunuslar, metrelerce ötedeki nesnelerin yerlerini, şekillerini ve dokularını algılayabilirler; bir deniz mayınını, örneğin… Yunusları donanma eğitimine tabi kılıp savaşa sokan esasta bu nitelikleridir ve kaybolmaları halinde pek tehditkâr olmayacakları açık. Onları ürkütücü kılan, ikinci görevleri. Bir iddiaya göre, yunuslar başlarında insanda embolizm yaratacak sıvıyla dolu bir iğne taşırlar. Yunus düşman dalgıcı tespit edip ona vurduğunda bir pistona bağlı iğne yerinden fırlayıp dalgıca saplanır. Başka bir iddia ise yunusların başlarına bıçak yerleştirilip birer ölüm makinesine dönüştürüldüğüdür. Ortada herhangi bir kanıt olmasa da söylentiler paniklemek için yeterli oldu. Ne var ki, Ukrayna donanması, hiçbir yunusunun donanmadan kaçmadığını, çıkan haberlerin uydurma olduğunu açıklayınca şüphe içinde de olsa panik dindi.

Deniz memelileri soğuk savaş döneminde donanmalara dahil edilir. ABD donanması 1960’ta yunuslarla ilk çalışmalarına başlar. Hedef, yunusların hidrodinamik yapısını analiz edip, denizaltı ve gemi yapımında elde edilen sonuçlardan yararlanmaktır. Araştırma ilerledikçe biliminsanlarının ilgisini yunusların kayıp herhangi bir nesneyi şaşırtıcı bir kolaylıkla bulabilmelerini sağlayan ekolokasyon yetisi çeker. Ayrıca kolay eğitilebilir ve zeki olduklarını da fark ederler. Böylece bu sevimli hayvanların donanmaya nasıl katkı yapacağı belirlenmiş olur. ABD’den sonra Sovyetler Birliği de benzer bir programı 1970 başlarında gündemine alır ve deniz memelilerini eğitmeye başlar.

Deniz memelileri mayınları tespit etmenin dışında, sualtındaki dalgıçlara teçhizatın ulaştırılması, kayıp nesnelerin bulunması, gemi ve denizaltıların güvenliğinin sağlanması ile ağızlarına yerleştirilen kameralar aracılığıyla sualtı keşiflerinin yapılması gibi pek çok görev üstlenirler. (Körfez Savaşı fotoğrafı)  Ukrayna’nın kayıp yunusları hakkında söylenenlere benzer bir biçimde, ABD ve Sovyetler’in yunusları birer silah haline getirdiği ve hatta onları intihar saldırılarında kullandıkları söylentileri de çıkmış olmakla birlikte her defasında reddedilirler…

Gelişen teknoloji savaş alanlarından hayvanları yavaş yavaş uzaklaştırsa da deniz memelileri donanmaların hâlâ önemli bir parçası. 75 yunus, 20deniz aslanı ve iki balinaya sahip olduğu belirtilen ABD donanması, Eylül ayında altı yunus ve eğiticilerini Adriyatik’te dünya savaşlarından kalma mayınları aramak üzere gönderdi. Ukrayna donanmasında ise yüze yakın deniz memelisi olduğu söyleniyor.

 

KUTULAR

Dicken Madalyası

İngiltere’de ünlü bir hayvan hakları derneğinin kurucusu Maria Dickin İkinci Dünya Savaşı sırasında hayvanların cesurca hizmet verdiklerini görür. Onnların “İnsana ve göreve adanmışlıkları”ndan ilham alarak savaşlardaki hayvanlara özel bir madalya vermeye başlar.

1943’ten beri 64 kere verildiği belirtilen madalyanın 32’si güvercinlere, 28’i köpeklere, üçü atlara ve biri kediye verildi.

Savaş domuzları

Savaş alanlarında hayvanların başat rol oynadığı antik dönemde, bazen hayvanları etkisiz hale getirmek için yine hayvanların kullanılır. Bunların en bilinenlerinden biri domuzlar. Kayıtlara göre, MÖ 1.yüzyılda Büyük İskender domuzları fillere karşı birer silah olarak kullanır, zira filler, yaban domuzlarının tiz seslerinden ürkerler. Büyük İskender’den öncesine ait bazı kayıtlar ise, domuzların yanıcı bir maddeye batırılıp tutuşturularak fillerin üzerine salındığını aktarır. Acı içinde bağıran yaban domuzlarının yarattığı panik, fillerin kendi tarafına büyük zararlar vermesine neden olur.

Domuzlar için böyle bir dönemin kapanmasına sevinmek içinse erken. Çünkü günümüzde de başları savaş belasından kurtulmuyor.

Danimarka’da iki yılda bir askeri hekimlere yönelik eğitimler düzenleniyor. İngiltere, Norveç ve Polonya ordularının da dahil olduğu bu eğitimlerde savaş sırasında yapılacak cerrahi müdahaleler öğretiliyor. Bu operasyonlarda kullanılmak içinse domuzlar vuruluyor, bıçaklanıyor ya da kemikleri kırılıyor. Yakın zamanda hayvan hakları örgütleri tarafından kamuoyuna taşınan ve durdurulması istenen bu vahşeti İngiltere Savunma Bakanlığı “aynı derecede etkili alternatif bir yol olmadığı” gerekçesiyle savunmakta ısrarlı… Domuzlar için savaş devam ediyor.

 

Yarasa

İkinci Dünya Savaşı’nın en sıcak zamanları… Japonlar Pearl Harbor’ı bombalayalı yaklaşık bir ay olmuş… Beyaz Saray’a Lytle S. Adams adındaki bir dişçiden mektup gelir: Japon şehirlerini yarasalara bağladığımız küçük bombalarla alt üst edebiliriz! Mektup şaşırtıcı bir biçimde buruşturulup atılmaz; hatta bu çılgın fikir kısa bir süre içinde ABD hükümetinin projelerinden biri haline gelir. Mart 1943’te bomba taşıyan yarasaların düşman şehirlerine gönderilip gönderilemeyeceği ile ilgili araştırmalar yapılmaya başlanır. Project X Ray (X Işını Projesi) adını alan çalışma için mağaralardan binlerce yarasa toplanır ve küçük bombalar üretilir. Fakat henüz iş bitmemiştir. Yarasaların nasıl taşınacağı sorunu üzerine düşünülür.  Yolculuk sırasında uyku halinde tutulmaları şarttır ve bunun için buz küpleriyle doldurulmuş kutulara konulurlar. Havaya nasıl bırakılacakları sorunu ise otomatik olarak açılan bir karton kutu fikriyle çözülür. Ne var ki bilim ve mühendisliğin çabalarıyla örülen proje, denemelerde düşünüldüğü gibi sonuç vermez. Her şeyin tutturulması gereken ince bir ayarı vardır. Örneğin, bir denemede yanlışlıkla serbest bırakılan bomba yüklü yarasalar, bir hangarı ve generalin arabasını alevler içinde bırakır. 1943 Aralık’ında 30 deneme ve harcanan iki milyon dolardan sonra proje iptal edilir. Pek çokları denemelere devam edilebileceğini ve bu kararın altında ABD’nin kaynaklarını yalnızca bir silaha odaklamasının olduğunu düşünür: Atom bombası.

 

Patlayıcı yerleştirilmiş bir yarasa.

Kedi

1960’larda CIA iddialı bir projeye girişir. “Acoustic kitty” (Akustik pisicik) adını taşıyan bu projenin amacı bir casus kedi yaratmaktır. İnsanların fark edilmeden giremeyeceği yerlere erişimin sağlanması için mükemmel bir plandır bu. Bir buçuk saat süren bir cerrahi operasyonla kedinin kafatasına verici ve kulak kanalına mikrofon yerleştirilir. Kuyruğu anten olarak kullanılacaktır ve kedinin uzun gri-beyaz tüylerinin arasına çeşitli işlevleri olan ince kablolar döşenir. (Örneğin bir tanesinin, acıktığı zaman kedinin görevi boş vermesini engellediği belirtilir.) Bir yumakla saatlerce yuvarlanabilecek sıradan bir kedi beş yıllık emek ve 15 milyon dolarlık bütçe ile, donanımlı bir CIA ajanı olur. Defalarca deneme yapıldıktan sonra ilk görevin zamanı gelir. Bir bankta oturan iki kişi dinlenecektir. Kedi, bankın olduğu yolun karşı tarafına bırakılır fakat karşıdan karşıya geçerken kendisine hızla yaklaşan taksiyi fark etmez. Kedi de proje de oracıkta can verir.

Ateşböcekleri

Birinci Dünya Savaşı’nda cephede bir gece ailenizden gelen mektubu okumak isteseniz ne yapardınız? Ateşböceği avına çıkmak aklınıza gelir miydi? İngiliz askerleri savaş sırasında ihtiyaçları olan ışığı böyle sağlamışlardı. Bu sayede, düşmana görünmeden sadece mektup okuyup yazmadılar;  gece karanlığında savaş alanının haritalarını çalıştılar, gelen raporlara göz gezdirdiler ve emirleri kontrol ettiler.

Sıçanlar

“Hayat kurtarmak için sıçanları eğitiyoruz”. Bu Belçikalı bir kuruluş olan APOPO’nun sloganı. Herhangi bir gönderme barındırmıyor; gerçekten de Afrikalı keseli sıçanlarını savaşlardan geriye kalan mayınları bulmaları için eğitiyorlar.

Tanzanya’da gerekli eğitimi alan HeroRATs (Kahraman sıçanlar), mayının içindeki TNT’nin kokusunu alıyorlar ve mayının olduğu yeri eşelemeye başlıyorlar. Hafif oldukları için arama esnasında mayın patlamıyor. Ayrıca bir saatte 300 metrekare alanı tarayabiliyorlar. Mayınlarla kaplı alanların genişliği göz önüne alındığında, bu sıçanların binlerce insanı kurtarabileceği hesap ediliyor.

Sümüklüböcek

Etrafımız olası savaş kahramanları ile dolu. Bir gün hayatınız hiç aklınıza gelmeyen bir hayvan tarafından bile kurtarılabilir. Şüphesiz ki sümüklüböcek bunlardan biri.

Sümüklüböcekler zehirli gaz tespitinde oldukça kullanışlılar. ABD ordusu uzun bir süre zehirli gazları tespit edip haber vererek askerlerin zamanında maskelerini takmasını sağlayacak bir canlı aradılar. İnekler, sıçanlar, fareler, yaban domuzları, kediler… Hepsi denendi ve başarısız oldu. Nihayetinde sekiz yıldır sümüklüböcekler üzerinde çalışan Dr. Paul Bartsch ile ordunun araştırma biriminin yolları kesişti. Koku alma yetileri sayesinde tüm denemelerden başarı ile çıktılar…

Hardal gazına maruz kalan sümüklüböcek ciğer zarını korumak için soluk alma deliklerini kapatır. Çünkü hardal gazı nem ile birleştiğinde hassas akciğer zarına zarar verecek hidroklorik asit üretir. Yapılan denemelerde çeşitli gazların varlığından zarar görmeden kurtulabilen sümüklüböcekler Haziran 1918’den başlayarak ABD donanmasında beş ay çalıştılar.

 

KAYNAKLAR

1) Louis A. DiMarco, War Horse: A History of the Military Horse and Rider, Westholme Publishing, 2008.

2) “The Real Warhorse”, http://www.history.co.uk/shows/real-war-horse/history.html.

3) John M. Kistler, War Elephants, U of Nebraska Press, 2007.

4) “War elephant”, http://www.mlahanas.de/Greeks/LX/WarElephant.html

5) “Exploding Animals”, http://books.google.com.tr/books?id=CL3CvU_AeAIC&pg=PA67&dq=%22Dogs+in+Warfare%22&hl=tr&sa=X&ei=z_MUoDDMseFtAbquoCQAQ&ved=0CDcQ6AEwAg#v=onepage&q=%22Dogs%20in%20Warfare%22&f=false

6) “The Quiet Americans: A History of Military Working Dogs”, http://www.37trw.af.mil/shared/media/document/AFD-061212-027.pdf

7) http://www.mediahistory.umn.edu/archive/pigeonpost.html

8)http://books.google.com.tr/books?id=g9BjkyDi9AC&printsec=frontcover&dq=Animals+in+the+Military:+From+Hannibal%27s+Elephants+to+the+Dolphins+of+the+U.S.+Navy&hl=en&sa=X&ei=patAUujfE8mctAbUjIC4Cw&redir_esc=y#v=onepage&q=pigeon&f=false

9) http://www.cihan.com.tr/news/Amerikan-Donanmasi-nin-yunuslari-Adriyatik-te-mayin-arayacak-CHMTEzNjAxOS80)

10) http://www.dzkk.tsk.tr/turkce/bunlaribiliyormuydunuz/Makale_DenizMemelileriMayinHarbi.php)

11) http://www.pbs.org/wgbh/pages/frontline/shows/whales/etc/navycron.html

12) http://www.theatlantic.com/technology/archive/2011/04/old-weird-tech-the-bat-bombs-of-world-war-ii/237267/

13) http://news.discovery.com/animals/pets/cat-spies-fail-130510.htm

14) http://www.damninteresting.com/operation-acoustic-kitty/

15) http://www.dvice.com/archives/2012/09/cry_havoc_and_l.php